Numan Albarbari نعمان البربري

Anlamın Doğuşu: Metinsel Başlangıcın Kurucu Yapısı Üzerine Bir Araştırma 01

Anlam Nasıl Üretilir?
Kurucu Bir Metne Anlambilimsel Bir Giriş


Birinci Bölüm


Bu Projenin Temel ve Seçilmiş Kaynakçası

I. Dilbilimsel ve Anlambilimsel Temel

(Anlam, dilsel dizge içinde üretilir)
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
1 ʿIlm al-Dalāla (Anlambilim) Ahmed Muhtâr Ömer Âlemü’l-Kütüb Belirtilmemiş
2 el-ʿIlmü’d-Dalālî el-ʿArabî (Arap Anlambilimi) Dr. Fâyiz ed-Dâye Dârü’l-Fikr Belirtilmemiş
3 Semantics John Lyons Cambridge University Press 1977
4 Sprachtheorie Karl Bühler Fischer 1934
II. Metin ve Yapı
(Anlam, önceden var olan bir içerik değil; metnin ürettiği bir etkidir)
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
5 ʿIlm Lugati’n-Nas (Metin Dilbilimi) Hasan Buhayrî Dârü’l-Maârif Belirtilmemiş
6 Text and Context Teun A. van Dijk Longman Belirtilmemiş
7 Belâğatü’l-Hitâb ve ʿİlmü’n-Nas (Söylem Retoriği ve Metin Bilimi) Salâh Fadl Dârü’ş-Şurûk Belirtilmemiş
8 Tahlîlü’l-Hitâbi’ş-Şiʿrî: İstirâtîciyyetü’t-Tenâss (Şiir Söyleminin Çözümlemesi: Metinlerarasılık Stratejisi) Muhammed Miftâh el-Merkezü’s-Sekâfî el-Arabî Belirtilmemiş
III. “Önceden Var Olan Anlam” Anlayışının Eleştirisi, Kasıtlılık ve Dilin Aracılığı
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
9 el-Lisâniyyât ve Usûsühâ el-Maʿrifiyye (Dilbilim ve Bilişsel Temelleri) Abdüsselâm el-Meseddî Dâr Tûbkâl Belirtilmemiş
10 el-Lisâniyyâtü’l-Vazîfiyye (İşlevsel Dilbilim) Ahmed el-Mütevekkil İfrîkıyâ eş-Şark Belirtilmemiş
11 Kadâyâ’l-Luğa: el-Vazîfe ve’l-Binye ve’d-Delâle (Dil Sorunları: İşlev, Yapı ve Anlam) Ahmed el-Mütevekkil İfrîkıyâ eş-Şark Belirtilmemiş
IV. Yorum, Yazar Merkezciliğinin Eleştirisi ve Gönderge Sorunu
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
12 Mefhûmü’n-Nass (Metin Kavramı) Nasr Hâmid Ebû Zeyd el-Merkezü’s-Sekâfî el-Arabî Belirtilmemiş
13 Wahrheit und Methode Hans-Georg Gadamer Mohr Siebeck 1960
14 Der Konflikt der Interpretationen Paul Ricoeur Fink 1971
V. Temsil ve Yansıtma Kuramlarının Eleştirisi
(Anlam, ilişkisel bir sistem olarak anlaşılır)
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
15 el-Luğa ve’l-Felsefe (Dil ve Felsefe) Taha Abdurrahman el-Merkezü’s-Sekâfî el-Arabî Belirtilmemiş
16 Suâlü’l-Maʿnâ (Anlam Sorusu) Taha Abdurrahman el-Merkezü’s-Sekâfî el-Arabî Belirtilmemiş
17 Nakdü’l-Hakîka (Hakikatin Eleştirisi) Ali Harb el-Merkezü’s-Sekâfî el-Arabî Belirtilmemiş
18 The Meaning of Meaning Ogden & Richards Routledge Belirtilmemiş
VI. Kurucu Boyut ve Metinsel Başlangıç
(Anlam, dışarıdan değil; metnin kendi içinden başlar)
No Eser Yazar Yayınevi Baskı
19 Delâʾilü’l-İʿcâz Abdülkâhir el-Cürcânî Dârü’l-Maʿrife Belirtilmemiş
20 Esrârü’l-Belâğa Abdülkâhir el-Cürcânî Dârü’l-Maʿrife Belirtilmemiş
21 el-Edeb ve’l-Garâbe (Edebiyat ve Gariplik) Abdülfettah Kilito Dâr Tûbkâl Belirtilmemiş
22 Zâhiratü’ş-Şiʿri’l-Muʿâsır fi’l-Mağrib (Fas’ta Çağdaş Şiir Olgusu) Muhammed Bennis Dâr Tûbkâl Belirtilmemiş


Birinci Bölüm

Giriş

Anlam Sorusu Neden Yeniden Sorulmalıdır?
Anlam meselesi, dil ve metin kuramının en temel konularından biridir. Buna rağmen, çağdaş dilbilim, hermenötik ve dil felsefesi alanlarında çoğu zaman bu meselenin yeterince açıklığa kavuştuğu varsayılır. Bu nedenle anlam, genellikle ya metnin içinde zaten bulunan, ya yazar tarafından önceden kastedilmiş olan ya da okuma süreci sırasında okur tarafından etkinleştirilen bir olgu olarak ele alınır.
Bu yaklaşımlar birbirlerinden önemli ölçüde farklı görünseler de ortak bir önkabule dayanırlar: Anlam, okuma eyleminden önce bir biçimde zaten vardır; okuma ise yalnızca onu ortaya çıkaran, keşfeden veya alımlayan bir süreçtir.
Bu kitap ise tam da bu varsayımı sorgulamaktadır. Hareket noktası şu temel önermedir: Anlam, önceden var olan bir içerik değildir. Aksine, belirli yapısal koşullar altında meydana gelen üretici bir olaydır (kurucu bir oluş olayıdır). Anlam, ne metinden önce vardır ne de metnin içinden doğrudan çıkarılabilecek gizli bir özdür. O; üç temel unsurun karşılıklı etkileşiminden doğar: kurucu bir dil edimi olarak dil, ilişkisel düzen olarak yapı ve yorumun gerçekleştiği konum olarak okur.
Dolayısıyla anlam; değişmez bir öz, sahip olunabilecek bir nesne ya da metnin içinde saklı duran hazır bir içerik değildir. O, sürekli oluş hâlinde bulunan dinamik bir yapılanma sürecidir.
Bu bakış açısı, araştırmanın yönelttiği temel soruyu da değiştirmeyi gerekli kılar. Artık mesele, “Bu metnin anlamı nedir?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:
“Anlam en başta nasıl meydana gelir?”
İşte bu çalışma, araştırmanın odağını sonuçtan oluşuma kaydıran bu metodolojik dönüşüm üzerine kurulmuştur.
1.1 Geleneksel Anlam Modellerinin Örtük Varsayımı
İster klasik anlambilim geleneğinde, ister hermenötik yaklaşımlarda, isterse modern metin kuramlarında olsun, anlam çoğu kez söylemin temsil ettiği, taşıdığı veya aktardığı bir içerik olarak düşünülür. Temsilci anlam anlayışı çeşitli açılardan aşılmış görünse bile, anlamın okuma eyleminden önce potansiyel olarak metinde bulunduğu varsayımı büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir.
Hans-Georg Gadamer, anlamayı “etki tarihi” (Wirkungsgeschichte) içinde gerçekleşen tarihsel bir süreç olarak ele alır; anlamın, metin ile okurun ufuklarının kaynaşması sırasında görünür hâle geldiğini savunur. Ancak bu yaklaşım, söz konusu anlamın yapısal olarak nasıl kurulduğunu ayrıntılı biçimde açıklamaz.
Paul Ricoeur ise metni, yeni anlam imkânları üreten özerk bir anlam yapısı olarak değerlendirir. Bununla birlikte onun yaklaşımında da metnin, okunmadan önce sahip olduğu örtük bir anlam alanı bulunduğu varsayımı korunmaktadır.
Yirminci yüzyıl dil felsefesi, Wittgenstein’dan Austin’e, oradan da Searle’e uzanan çizgide, dilin edimselliğine ve performatif niteliğine büyük önem vermiştir. Bununla birlikte bu ilgi çoğunlukla tekil sözceler ile söz edimlerine yönelmiş; anlamı kuran metinsel yapıların işleyişi ise ikincil planda kalmıştır.
Bütün bu yaklaşımların ortaklaştığı metodolojik eksiklik, aslında tek bir temel soruda düğümlenmektedir:
Okur, anlam dizgesinin içine en başta nasıl dâhil olur?
İşte bu kitap, tam da bu sorudan hareket etmektedir.
1.2 Anlam: Verili Bir Şey Değil, Bir Olay
Bu kitap, anlamı sabit bir “şey”, değişmez bir “nitelik” ya da metne önceden yüklenmiş bir özellik olarak görme alışkanlığını terk etmeyi önermektedir. Bunun yerine anlamın, ancak belirli yapısal koşullar altında gerçekleşen bir olay (bir oluş hadisesi) olarak kavranması gerektiğini savunmaktadır.
Söz konusu yapısal koşullar, anlamın sonradan eklendiği ikincil unsurlar değildir. Tam tersine, metni anlam üretmeye elverişli kılan kurucu zemini oluştururlar. Bu nedenle anlamın kaynağı metnin konusu ya da içerdiği bilgiler değildir. Onu mümkün kılan asıl unsur; metnin kuruluş biçimi, düzenlenişi, başlangıç noktası, iç örgüsü ve bütün anlamsal yapıyı kendi etrafında örgütleyen merkezî ifadesidir.
Bu çerçevede başlangıç ilkesi (başlangıcın kurucu işlevi) özel bir önem kazanır. Çünkü bir metnin başlangıcı yalnızca biçimsel bir giriş ya da okuyucuyu konuya hazırlayan retorik bir bölüm değildir. Başlangıç, kendine özgü işleyiş kurallarına sahip bağımsız bir anlamsal olaydır. Daha ayrıntılı bir anlamlandırma süreci başlamadan önce yön verir, çerçeveyi belirler ve metnin bütün anlam ufkunu kurar.
Dolayısıyla başlangıç, yalnızca ileride neyin anlaşılacağını bildirmez; daha temel bir işlev üstlenerek anlamanın hangi biçimde mümkün olacağını belirler.
Bu yaklaşım, metnin açılışını yalnızca hazırlayıcı veya söylemsel bir unsur olarak gören yaygın anlayıştan köklü biçimde ayrılmaktadır. Çünkü bu çalışmaya göre metnin başlangıcı, anlamın ilk kez mümkün hâle geldiği kurucu eşiği temsil eder.


1.3 Kurucu Metinler ve Onların Ayırt Edici Konumu

Bu araştırma, kurucu metinler (kurucu nitelikteki metinler) olarak adlandırılabilecek özel bir metin türünü incelemektedir. Bu metinlerin temel amacı yalnızca bilgi aktarmak, kanıt sunmak ya da olay anlatmak değildir. Onlar, her şeyden önce bir anlam dizgesi kurarlar; öyle ki söz söyleme, okuma ve anlama eylemleri ancak bu dizgenin içinde anlam kazanır.
Kurucu metinlerin ayırt edici özellikleri şu şekilde özetlenebilir:
• Açıklamaktan çok yön verirler.
• Tartışmaktan çok düzen kurarlar.
• İkna etmekten çok belirli bir okuma konumu inşa ederler.
Bu tür metinlerin çözümlenmesi, anlamın ortaya çıkış mekanizmasını en berrak biçimiyle gözlemleme imkânı sunar. Çünkü bu metinlerde anlamın yapısal boyutu olağanüstü bir açıklıkla görünür hâle gelir. Böylece araştırmacı, anlamın oluşumunu tamamlanmış bir sonuç olarak değil, kendi kurucu anı içinde gerçekleşen canlı bir süreç olarak inceleme fırsatı bulur.
1.4 Kitabın Amacı ve Genel Yapısı
Bu kitabın temel amacı, anlamın önceden var olduğunu varsayan yaklaşımları tekrarlamak değil; anlamın nasıl meydana geldiğini açıklayabilen kuramsal bir model geliştirmektir. Başka bir ifadeyle, bu çalışma anlamı açıklamanın başlangıç noktası olarak değil, açıklanması gereken bir olgu olarak ele almaktadır.
Önerilen kuramsal model dört temel ilkeye dayanmaktadır:
1. Anlam, kendiliğinden kabul edilen bir veri değil, açıklanması gereken kurucu bir olgu olarak değerlendirilmelidir.
2. Metnin başlangıcı, anlam kuramının merkezî kategorilerinden biri olarak yeniden düşünülmelidir.
3. Çözümleme sürecinde yapı, içerikten önce ele alınmalıdır. Çünkü içerik, ancak yapının kurduğu ilişkiler ağı içinde anlam kazanır.
4. Kuramsal model, belirli bir metin üzerinde uygulanarak açıklayıcılığı ve geçerliliği sınanmalıdır.
Bu çalışma, birbirini tamamlayan üç farklı bilgi alanını ortak bir araştırma zemini üzerinde buluşturmaktadır:
• Dil üzerine felsefî düşünüm,
• Kuramsal yönelimli metin çözümlemesi,
• Farklı anlama biçimlerine açık hermenötik bir yöntem.
Ancak bunlardan hiçbirine bütünüyle bağlı kalmamakta; her birinin imkânlarından yararlanırken, araştırmanın kendi kuramsal çerçevesini bağımsız biçimde inşa etmektedir.
Kitabın yapısı da bu kuramsal gelişim çizgisini takip edecek şekilde aşamalı olarak düzenlenmiştir.
İlk bölümde araştırma probleminin sınırları belirlenmekte ve temel sorunun kuramsal konumu ortaya konulmaktadır.
İkinci bölümde, başlangıç kuramı, anlamın kurucu olayı olarak geliştirilmektedir.
Üçüncü bölüm, modelin üç merkezî kavramını ayrıntılı biçimde incelemektedir: eşik, merkez ve dizgesel düzen.
Dördüncü bölümde kuramsal model, seçilmiş bir metin üzerinde kapsamlı biçimde uygulanarak sınanmaktadır.
Son bölüm ise elde edilen sonuçları değerlendirmekte; araştırmanın ortaya çıkardığı yeni kuramsal imkânları ve gelecekte açabileceği çalışma alanlarını tartışmaktadır.
Bu kitap, anlam sorununa ilişkin son sözü söyleme iddiasında değildir. Onun amacı daha çok, bir metnin anlam taşımasının ne anlama geldiği sorusunu yeniden kurmak ve bu temel soruyu yeni bir kuramsal zeminde tartışmaya açmaktır.
Dolayısıyla bu çalışma, tamamlanmış bir kuramdan ziyade, yeni araştırmalara kapı aralayan kurucu bir başlangıç olarak görülmelidir.
Bu Çalışmanın Temel Kavramları
(Türkçe Terim Dizini – İlk Sürüm)
العربية التركية المعتمدة ملاحظة دلالية
الدلالة anlam المقصود هو المعنى المتولِّد، لا مجرد الدلالة المعجمية.
المعنى anlam يُستعمل بحسب السياق، مع التمييز عند الحاجة بين anlam و anlamlılık.
تولّد الدلالة anlamın oluşumu المصطلح الرئيس في الكتاب.
تولُّد oluşum يدل على التشكّل التدريجي لا على الإنتاج الصناعي.
إنتاج المعنى anlamın üretilmesi يُستعمل فقط عندما يكون المقصود فعل الإنتاج نفسه.
النسق dizge المقابل اللساني الدقيق لمفهوم langue / système.
النظام dizgesel düzen إذا كان المقصود النظام الداخلي للعلاقات.
البنية yapı البنية بوصفها تنظيماً للعلاقات.
البنية النصية metinsel yapı
البنية الدلالية anlamsal yapı
النص metin
النص المُكوِّن kurucu metin أحد أهم مصطلحات هذا المشروع.
النص المؤسِّس kurucu metin عند تطابق الدلالة.
الحدث olay
الحدث الدلالي anlamsal olay لا يُترجم إلى durum.
البداية başlangıç
مبدأ البدء başlangıç ilkesi
العتبة eşik بالمفهوم النصي.
المركز merkez
القراءة okuma
القارئ okur
التأويل yorumlama فعل التأويل.
التأويلية hermenötik بوصفها المدرسة الفلسفية.
الفهم anlama
الخطاب söylem
الملفوظ sözce المصطلح اللساني الدقيق.
فعل الكلام söz edimi
القصدية kasıtlılık
المرجع gönderge
التمثيل temsil
الانعكاس yansıtma
العلاقة ilişki
النظام العلائقي ilişkisel dizge
المحتوى içerik
الموضوع konu
الإنشاء kurucu edim عندما يقصد به الفعل المنشئ.
التشكّل oluş للدلالة على العملية المستمرة.
التشكيل biçimlenme إذا كان المقصود تكوّن البنية.
الإمكان imkân
أفق الفهم anlama ufku
أفق التأويل yorum ufku
النموذج model
الفرضية varsayım
الأطروحة tez
المنهج yöntem
المنهجية metodoloji
التحليل çözümleme أدق من analiz في الدراسات النصية.
التحليل النصي metin çözümlemesi
النظرية kuram
فلسفة اللغة dil felsefesi
علم الدلالة anlambilim
علم النص metin bilimi
اللسانيات dilbilim


İkinci Bölüm

Anlam: Verili Bir Olgu Değil, Kuramsal Bir Problem
Anlamın önceden verilmiş bir olgu olduğu düşüncesi, dil ve metin kuramlarının en köklü varsayımlarından biridir. Bu varsayım o kadar yerleşmiştir ki, çoğu zaman açıkça dile getirilmez; dolayısıyla eleştirel bir sorgulamanın da konusu olmaz.
Bu anlayışta anlam, kimi zaman metnin içinde gizil olarak bulunan bir değer, kimi zaman yazarın önceden belirlediği bir amaç, kimi zaman da okurun zihninde yeniden kurulan bilişsel bir yapı olarak tasavvur edilir. Yaklaşımlar birbirinden farklı görünse de ortaklaştıkları temel nokta aynıdır: Anlam önceden vardır; okurun görevi ise onu keşfetmekten ibarettir.
Bu bölüm tam da bu varsayımı tartışmaya açmaktadır. Çünkü burada anlam, hazır bir veri olarak değil, açıklanması gereken kuramsal bir problem olarak ele alınmaktadır.
Böylece araştırmanın temel sorusu da değişmektedir. Artık mesele,
“Anlam nerede bulunur?”
değil,
“Anlamdan söz edebilmek hangi koşullar altında mümkündür?”
sorusudur.


2.1 Anlamın Apaçıklığı Yanılsaması ve Doğurduğu Sorunlar

Gündelik dilde olduğu kadar akademik söylemde de anlamdan çoğu zaman tartışmasız bir gerçeklikmiş gibi söz edilir.
“Bu metin bir anlam taşımaktadır.”
“Bu cümle şuna işaret etmektedir.”
“Bu kelime şu anlama gelmektedir.”
Bu tür ifadeler iletişim bakımından işlevsel olmakla birlikte, kuramsal açıdan önemli bir sadeleştirme içerir. Çünkü anlamın, okuma ve anlama eyleminden bağımsız olarak zaten var olduğu izlenimini verirler.
Klasik anlambilim (Classical Semantics) anlamı büyük ölçüde dilsel gösteren ile onun dış dünyadaki göndergesi arasındaki ilişki çerçevesinde tanımlamıştır. Daha sonra geliştirilen modeller bu ilişkiyi çeşitlendirmiş olsa da, anlamın belirlenebilir ve sabitlenebilir olduğu varsayımı büyük ölçüde korunmuştur (bkz. Lyons, 1977).
Buna karşılık hermenötik yaklaşımlar anlamanın kendisine ağırlık vermiştir. Ancak onlar da çoğunlukla anlaşılmayı bekleyen önceden mevcut bir anlam alanını varsaymışlardır. Tarihsel yorum değişebilir; fakat anlamın önceden var olduğu düşüncesi sorgulanmaz.
İşte bu nedenle, önce anlam kavramının kendisini yeniden düşünmek gerekmektedir.


2.2 Anlam ve Onun Örtük Taşıyıcıları

Anlamın hazır bir olgu olduğu düşüncesi, kaçınılmaz olarak şu soruyla bağlantılıdır:
Anlamı kim taşır?
veya
Anlam nerede bulunur?
Bu soruya verilen cevaplar genel olarak üç ana yaklaşım etrafında toplanmaktadır.
1. Metin anlamın taşıyıcısıdır.
Bu yaklaşıma göre metin, anlamı içinde barındıran bir kap gibidir. Okuma ise bu anlamı ortaya çıkarmaya yönelik bir çözme faaliyetidir.
2. Yazar anlamın kaynağıdır.
Niyet merkezli kuramlarda anlam, yazarın kastına geri götürülür. Böylece metin, yalnızca bu niyeti aktaran bir araca dönüşür.
3. Okur anlamın üreticisidir.
Alımlama estetiği, okurun etkin rolünü öne çıkarır. Ancak çoğu durumda bu yaklaşım yalnızca ağırlık merkezini metinden okura taşır; anlamı mümkün kılan metinsel yapıyı sorgulamaz.
Bu modeller birbirlerinden farklı görünmelerine rağmen aynı önkabule dayanırlar:
Anlam zaten vardır; tartışılan yalnızca onun nerede bulunduğudur.
Bu çalışma ise farklı bir öneride bulunmaktadır.
Burada anlam belirli bir yerde bulunan bir nesne değil, belirli bir süreç içinde meydana gelen kurucu bir olaydır. Dolayısıyla anlam, hazır bir sonuç olarak değil; metinsel ve yapısal koşullar altında oluşan dinamik bir gerçekleşme süreci olarak düşünülmelidir.


2.3 Sabit Bir Öze Sahip Olmayan Anlam

Eğer anlam, metnin herhangi bir yerinde bulunan değişmez bir öz değilse, o hâlde ne doğrudan aktarılabilir ne de metnin içinden mekanik biçimde çıkarılabilir.
Anlam, dilsel yapı, metnin düzenleniş biçimi ve okurun yorum konumu arasındaki örgütlü ilişkinin sonucunda oluşur.
Bu nedenle anlam,
• maddi bir nesne değildir,
• bütünüyle denetlenebilir değildir,
• okuma eyleminden bağımsız olarak var olmaz.
Burada ayrıca anlam ile bilgi arasındaki farkın da belirginleştirilmesi gerekir.
Bir metin çok sayıda bilgi içerebilir; buna rağmen derin bir anlam etkisi oluşturmayabilir.
Buna karşılık kimi metinler yeni hiçbir bilgi sunmaksızın güçlü bir anlamsal etki meydana getirebilir.
Bu durum, anlamın doğasına ilişkin temel bir gerçeği ortaya koymaktadır:
Anlam, öncelikle içerikten değil; metnin kurduğu yönelim, düzen ve anlam ufkundan doğmaktadır.


2.4 Yöntemsel Sonuç:
“Ne?” Sorusundan “Nasıl?” Sorusuna
Anlamı hazır bir veri olarak görmekten vazgeçmek, araştırmanın yöntemini de değiştirmektedir.
Artık incelemenin odağı, anlamın sonuçları değil; onu mümkün kılan koşullardır.
Dolayısıyla artık yalnızca
• “Bu metin ne anlatmaktadır?”
• “Hangi düşünceyi dile getirmektedir?”
diye sormak yeterli değildir.
Asıl sorular şunlardır:
• Anlam alanı nasıl açılır?
• Okur, anlamayı mümkün kılan konuma nasıl yerleştirilir?
• Hangi metinsel yapı, anlamanın gerçekleşmesini mümkün kılar?
Bu sorular bizi zorunlu olarak metnin başlangıcına, kuruluş düzenine ve merkezî düğüm noktalarına götürmektedir.
Çünkü anlam, yorum sürecinin sonunda keşfedilen bir sonuç değildir.
O, metnin alımlanmaya elverişli kurucu bir bütün hâline geldiği ilk anda mümkün olmaya başlar.


2.5 Kuramsal Bir Meydan Okuma Olarak Anlam

Anlamı hazır bir veri yerine kuramsal bir problem olarak düşünmek, kesin ve nihai bir tanım beklentisinden vazgeçmeyi gerektirir.
Çünkü anlam, sınırları kesin biçimde çizilebilecek durağan bir varlık değildir.
O, belirli bir bağlam içinde oluşan; dilsel yapı ile metinsel düzen tarafından aracılanan ilişkisel bir olgudur.
Ancak bu durum, anlamın sınırsız olduğu anlamına da gelmez.
Sabit bir özün bulunmaması, sınırsız keyfîlik demek değildir.
Her şey her şeyi ifade edemez.
Anlam mümkündür; fakat sınırsız değildir.
İşte bu nedenle bu kitabın temel ilkelerinden biri şudur:
Anlam yalnızca özgürlükten değil, düzenin varlığından doğar.


2.6 İleriye Bakış:
Başlangıca Doğru
Eğer anlam ne önceden verilmiş bir olguysa ne de sınırsız ihtimallerin rastgele toplamıysa, şu sorunun sorulması kaçınılmazdır:
Anlam ilk kez nerede ortaya çıkar?
O, yalnızca tek tek kelimelerde ortaya çıkmaz.
Tek başına cümlede de doğmaz.
Anlam, metnin okurunu belirli bir yorum konumuna yerleştirdiği ilk kurucu anda görünür hâle gelir.
İşte bu noktada başlangıç, araştırmanın merkezine yerleşmektedir.
Çünkü başlangıç yalnızca açılış cümlesi değildir.
Başlangıç, anlamanın imkânını kuran ilk yapısal edimdir.
Bu nedenle kitabın bir sonraki bölümü, başlangıcı kurucu bir anlamsal olay olarak ele alacak ve anlamın doğuşunu mümkün kılan ilk yapısal ânı ayrıntılı biçimde inceleyecektir.


Üçüncü Bölüm

“Önceden Var Olan Anlam” Tasarımı
Anlamın, dile gelmeden, metinsel biçimini kazanmadan ve okuma sürecine dâhil olmadan önce zaten var olduğu düşüncesi, çağdaş anlam kuramlarının en derin ve belki de en az sorgulanan varsayımlarından biridir.
Bu anlayışa göre anlam, dilsel ifadesinden önce ilksel biçimiyle mevcuttur. Dil ise anlamın oluştuğu yer değil; onu görünür kılan, aktaran ya da açığa çıkaran sonradan gelen bir araçtır.
Bu bölümün amacı, ilk bakışta oldukça ikna edici görünen bu yaklaşımın önemli kuramsal sorunlar taşıdığını göstermektir. Çünkü böyle bir varsayım, anlamın ortaya çıkışına ilişkin temel soruyu dilin öncesine taşımakta; böylece onu sistemli ve yöntemsel bir incelemenin sınırlarının dışına çıkarmaktadır.


3.1 “Önceden Var Olan Anlam”ın Görünümleri
“Önceden var olan anlam” düşüncesi tarih boyunca farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Yaklaşımlar yöntem ve felsefî arka plan bakımından birbirinden ayrılmakla birlikte, hepsi aynı temel varsayımı paylaşmaktadır:
Anlam, dilsel gerçekleşmesinden önce oluşmuştur.
Bu yaklaşımın başlıca görünümleri şunlardır:
1. Niyet Temelli Anlam
Bu anlayışta anlam, yazarın ya da konuşanın söylemek istediği şey olarak kabul edilir.
Dil, zihinde önceden oluşmuş bu anlamı mümkün olduğunca eksiksiz biçimde ifade etmeye çalışan bir araçtır.
Dolayısıyla anlam, söze dönüşmeden önce bilinçte zaten mevcuttur.
2. Ontolojik Anlam
Bazı felsefî geleneklerde anlamın, dilde değil varlığın kendisinde temellendiği kabul edilir.
Bu durumda dilin görevi anlam üretmek değil; zaten var olan anlamı görünür kılmak veya üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.
3. Kültürel Olarak Birikmiş Anlam
Bu yaklaşıma göre anlam, metinden önce oluşmuş tarihsel, toplumsal ve kültürel birikimin ürünüdür.
Metin yeni bir anlam meydana getirmez; yalnızca önceden mevcut olan bu kültürel birikimi yeniden harekete geçirir ve etkinleştirir.
Bu üç yaklaşım birbirinden farklı görünse de ortak sonuç aynıdır:
Anlam, dille birlikte doğmaz; dile ondan önce gelir.


3.2 “Önceden Var Olan Anlam” Düşüncesinin Çekiciliği
“Önceden var olan anlam” anlayışının uzun süre etkisini koruması tesadüf değildir. Çünkü bu yaklaşım, özellikle iletişim ve yorum alanında önemli epistemolojik ihtiyaçlara cevap vermektedir.
Böylece,
• anlamın belirli bir istikrar kazanması,
• ortak anlamanın güvence altına alınması,
• yorumun sınırsız çoğulluğunun denetlenebilmesi
mümkün görünmektedir.
Eğer anlam önceden mevcutsa, ona başvurulabilecek sabit bir referans noktası da var demektir.
Bu durumda okuma, anlamı kuran yaratıcı bir eylem olmaktan çıkar; önceden var olan anlamı yeniden elde etmeye veya ona mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışan bir süreç hâline gelir.
Bu anlayış özellikle anlamın dinî, hukukî ya da genel olarak normatif bir otoriteyle ilişkilendirildiği bağlamlarda güçlü bir yöntemsel güven duygusu sağlamaktadır.
Ne var ki aynı çekicilik, anlamın gerçekte nasıl oluştuğunu gözden kaçırmamıza da neden olabilir.
Çünkü dikkatimizi anlamın ortaya çıkış sürecinden uzaklaştırarak, onu sanki dilsel, metinsel ve bağlamsal süreçlerden önce var olan bağımsız bir gerçeklik gibi düşünmeye yöneltmektedir.
3.3 Anlamı Dilin Öncesine Taşımanın Kuramsal Açmazı
“Önceden var olan anlam” anlayışının en temel güçlüğü, yöntemsel olarak sınanmasının neredeyse imkânsız oluşudur. Çünkü eğer anlamın dilden önce var olduğu kabul edilirse, ona ancak yine dil aracılığıyla ulaşılabilir.
Böylece açık bir döngüsellik ortaya çıkar:
Dilden önce var olduğu söylenen anlam, ancak dil içinde görünür hâle geldikten sonra kavranabilmektedir.
Başka bir ifadeyle, anlam ancak söze dönüştüğü anda araştırmanın konusu olabilir.
Bu yaklaşımın cevaplamakta zorlandığı sorular ise şunlardır:
• Dil öncesi olduğu varsayılan bu anlam nasıl oluşmaktadır?
• Bu anlam sürekliliğini ve özdeşliğini nasıl korumaktadır?
• Eğer konuşmadan önce zaten mevcutsa, farklı okurlar aynı anlama hangi temelde ulaşabilmektedir?
Bu nedenle “önceden var olan anlam” çoğu zaman gerçek bir açıklamadan çok, kuramsal bir kısayol işlevi görmektedir.
Çünkü anlamın nasıl doğduğunu açıklamak yerine, onun zaten var olduğunu varsayarak asıl soruyu erteler.


3.4 Dil: Anlamın Taşıyıcısı Değil, Oluştuğu Yer
Bu araştırma, “önceden var olan anlam” anlayışına karşı farklı bir yaklaşım önermektedir.
Buna göre anlam, dilin dışında bulunup sonradan dile aktarılan bağımsız bir gerçeklik değildir.
Tam tersine, anlam dilin kendi işleyişi içinde oluşur.
Dolayısıyla dil yalnızca bir aktarım aracı ya da ifade vasıtası değildir.
Dil, anlamın meydana geldiği, biçim kazandığı ve sürekli yeniden kurulduğu kurucu alandır.
Bu görüş, konuşanın niyetini, dış dünyaya yapılan göndermeleri veya tarihsel ve kültürel arka planı inkâr etmemektedir.
Ancak bütün bu unsurlar, ancak dilsel bir yapı içinde örgütlendikleri ölçüde anlamsal işlev kazanırlar.
Dolayısıyla anlam, sözden önce bulunan bir öz değil; sözün kuruluşu sırasında ortaya çıkan dinamik bir oluşumdur.


3.5 Yapının Anlamı Kurucu İşlevi

Eğer anlam dilden önce mevcut değilse, onun belirli metinsel mekanizmalar aracılığıyla oluştuğunu kabul etmek gerekir.
Bu süreç rastlantısal değildir.
Anlamın ortaya çıkışı, geniş anlamıyla yapı tarafından düzenlenmektedir.
Burada yapıdan kastedilen yalnızca dilbilgisel örgü değildir.
Yapı aynı zamanda metnin:
• kuruluş düzenini,
• seçme ve yerleştirme biçimini,
• tekrarlarını,
• sessizliklerini,
• vurgu merkezlerini,
• anlamsal ağırlık noktalarını
bir araya getiren ilişkisel örgütlenmedir.
Özellikle metnin başlangıcı bu bakımdan belirleyici bir işleve sahiptir.
Çünkü başlangıç, yalnızca ilk cümle değildir.
O, okurun metne hangi bakış açısından gireceğini belirleyen ilk yönlendirici yapıdır.
Anlam henüz tamamlanmış değildir; fakat onun mümkün olacağı ufuk ilk kez burada açılır.
Bu nedenle araştırmanın hareket noktası “önceden var olan anlam” değil, önceden kurulmuş yapıdır.
Çünkü anlam, tam da bu yapının işleyişi içinde doğmaktadır.


3.6 Bunun Metinlerin Anlaşılması Üzerindeki Sonuçları

“Önceden var olan anlam” anlayışından vazgeçmek, metinleri okuma biçimimizi de kökten değiştirmektedir.
Metin artık anlamı taşıyan edilgin bir kap değildir.
O, anlamın ortaya çıkmasını mümkün kılan kurucu bir düzenlemedir.
Dolayısıyla yorumun görevi, gizlenmiş bir içeriği ortaya çıkarmak değildir.
Asıl görev, metnin kendi içinde işleyen yapısal hareketi izlemek ve anlamın bu hareket içinde nasıl oluştuğunu açıklamaktır.
Bu bakış açısı, açık bilgiler içermeyen metinlerin bile niçin güçlü bir anlamsal etki oluşturabildiğini de açıklamaktadır.
Çünkü bir metnin değeri yalnızca söylediklerinde değil, okuru hangi anlam imkânlarına yönelttiğinde yatmaktadır.
Anlam, doğrudan ifade edilen içerikten değil; metnin açtığı imkânlar alanından doğmaktadır.


3.7 Geçiş:
Anlamdan Kurucu Edime
Eğer anlam önceden mevcut değil, okuma süreci içinde oluşuyorsa, şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Anlamın oluşumunu başlatan ilk kurucu edim nedir?
Bu ilk edim yalnızca bir bilgi vermek, bir iddia ileri sürmek ya da bir kanıt sunmak değildir.
O, bundan daha temel bir işleve sahiptir.
Metnin bütün anlam ufkunu kuran ilk yerleştirme, ilk yönlendirme ve ilk kuruluştur.
İşte bundan sonraki çözümleme bu kurucu edimi inceleyecektir.
Biçimi, işlevi ve metin üzerindeki etkisi bakımından bu ilk kurucu hareket araştırıldığında, dikkatimizi zorunlu olarak metnin başlangıcına yöneltmiş oluruz.
Çünkü başlangıç yalnızca metnin ilk cümlesi değildir.
Başlangıç, anlamın mümkün hâle geldiği ilk kurucu olaydır.


Dördüncü Bölüm

Dil: Anlamın Taşıyıcısı mı, Yoksa Oluştuğu Yer mi?
Anlamın ortaya çıkışında dilin oynadığı role ilişkin soru, yalnızca terminolojik bir tercih değildir; aynı zamanda temel bir yöntemsel karardır. Çünkü dili, anlamı aktaran bir araç olarak mı, yoksa anlamın oluştuğu asli zemin olarak mı kavradığımız; metinleri nasıl okuyacağımızı, nasıl yorumlayacağımızı ve kuramsal olarak nasıl sınıflandıracağımızı belirler.
Bu bölümün temel savı şudur:
Anlamın ortaya çıkışını yöntemsel olarak açıklayabilecek tek yaklaşım, dili anlamın oluştuğu yer olarak kavrayan yaklaşımdır.
Dili yalnızca bir aktarım aracı olarak gören modeller ise anlam sorununu kaçınılmaz biçimde dilin öncesine veya dışına taşımakta; böylece onu bilimsel çözümlemenin erişemeyeceği bir alana bırakmaktadır.


4.1 Dilin Bir Araç Olarak Kavranması

Birçok anlambilimsel ve hermenötik yaklaşımda dil, açık ya da örtük biçimde yalnızca bir araç olarak değerlendirilmektedir.
Bu anlayışta anlam, dilden bağımsız olarak zaten vardır; dil ise onu ileten, görünür kılan veya aktaran bir vasıtadan ibarettir.
Dolayısıyla dil burada kurucu bir unsur değil, yalnızca bir aktarım ortamıdır.
Bu yaklaşım çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar:
• Kelimelerin önceden belirlenmiş içeriklere gönderimde bulunduğu düşüncesi,
• Metinlerin anlamı taşıdığı ve aktardığı varsayımı,
• Dilin, zaten mevcut bulunan anlam potansiyelini harekete geçiren bir araç olarak görülmesi.
Bu model gündelik iletişim bakımından ikna edici görünse de, önemli kuramsal güçlükler barındırmaktadır.
Çünkü şu temel soruya cevap veremez:
Dil olmadan anlam nasıl örgütlenebilir?
Ve eğer dil anlamın kurucu unsuru değilse,
Anlam, dilsel biçimden bağımsız olarak sürekliliğini nasıl koruyabilir?


4.2 Dilin Araç Olarak Görülmesinin Sonuçları

Dil yalnızca bir araç olarak düşünüldüğünde, bunun birtakım kaçınılmaz kuramsal sonuçları ortaya çıkar.
Birincisi, anlamın önceden var olduğu kabul edilir.
Bu anlam kimi zaman yazarın bilincinde, kimi zaman dış dünyada, kimi zaman da tarihsel ve kültürel birikim içinde temellendirilir.
İkincisi, dil ikincil ve değiştirilebilir bir unsur hâline gelir.
Üçüncüsü, metin kurucu bir yapı olmaktan çıkar; anlamı taşıyan bir kap ya da iletim kanalı olarak görülür.
Bu yaklaşım ise özellikle şu olguları açıklamakta yetersiz kalmaktadır:
• Metin başlangıçlarının güçlü yönlendirici etkisi,
• Kalıplaşmış ifadelerin kalıcı anlamsal gücü,
• Belirli metinsel yapıların farklı kültür ve tarihsel dönemlerde benzer işlevler üstlenebilmesi.
Bu olgular, anlamın yalnızca içerikten ibaret olmadığını göstermektedir.


4.3 Dil: Anlamın Oluştuğu Yer

Bu çalışma, dili yalnızca bir araç olarak gören anlayışın yerine farklı bir model önermektedir.
Bu modele göre dil, anlamın taşındığı değil; esas olarak oluştuğu yerdir.
Dolayısıyla dil, yalnızca bir ifade aracı değildir.
O, anlamın mümkün hâle geldiği kurucu zemindir.
Bu bakış açısından anlam,
• dilsel biçimden bağımsız değildir,
• yalnızca yazarın zihninde bulunmaz,
• dış dünyanın doğrudan bir yansıması da değildir.
Anlam, dilin kurduğu ilişkilerden, düzenlerden ve metinsel örgütlenmeden doğmaktadır.
Bu yaklaşım, yirminci yüzyıl dil felsefesinin bazı önemli açılımlarından yararlanmakla birlikte, onları aşan bir adım da atmaktadır.
Örneğin Wittgenstein dili kullanım içinde açıklamaktadır.
Bu çalışmanın odağı ise tek tek dil kullanımları değil; metnin kurucu örgütlenmesi, özellikle de başlangıç biçimleri ile düzen kurucu yapılarıdır.


4.4 Dilsel Öz Yerine Metinsel Yapı

Eğer anlamın oluştuğu yer dil ise, çözümlemenin temel birimi tek tek kelimeler ya da yalıtılmış cümleler değildir.
Asıl belirleyici olan, metnin bütünü içinde işleyen metinsel yapıdır.
Çünkü anlam noktasal biçimde ortaya çıkmaz.
O, şu ilişkilerin karşılıklı etkileşiminden doğar:
• metin içindeki konumlar,
• kuruluş sırası,
• bölümler arasındaki geçişler,
• anlamsal ağırlık merkezleri,
• bilinçli tekrarlar.
Bu nedenle metin doğrusal bir dizilimden ibaret değildir.
O, anlam ilişkilerinin kurulduğu dinamik bir alandır.
Okuma ise bu alana girmek, onun içinde yön bulmak ve ilişkiler ağını keşfetmek demektir.
Bu yaklaşım sayesinde anlamın iki özelliği aynı anda açıklanabilmektedir:
Anlam ne bütünüyle denetlenebilir bir nesnedir ne de sınırsız ve rastlantısal bir çoğulluktur.
O, metinsel yapıya bağlıdır; fakat yalnızca içerikle açıklanamaz.


4.5 Başlangıç: Anlamın İlk Kurucu Yeri

Dilin anlamın oluştuğu yer olduğu düşüncesi, en açık biçimde metnin başlangıcında görünür hâle gelir.
Çünkü başlangıçta dil yalnızca bildirmez.
Yalnızca aktarmakla da yetinmez.
Başlangıç, kurucu bir edimde bulunur.
Henüz belirli bir içerik anlaşılmadan önce ilişkileri kurar, yönelimleri belirler ve anlam ufkunu açar.
Bu nedenle başlangıç, metnin diğer bölümlerinden biri değildir.
O, anlamın ilk kez etkin hâle geldiği kurucu konumdur.
Başlangıç,
• metnin nasıl okunacağını,
• hangi beklentilerin meşru olacağını,
• hangi yorum yollarının daha en baştan dışarıda kalacağını
belirler.
Bu nedenle başlangıcın çözümlenmesi, anlamı tamamlanmış bir içerik olarak değil; doğuş hâlindeki bir imkân olarak gözlemleme fırsatı verir.


4.6 Bir Açıklık: Dil Neden “Yer”dir?
Burada önemli bir ayrımı özellikle vurgulamak gerekir.
Dili anlamın oluştuğu yer olarak görmek, onun anlamın tek nedeni olduğunu ileri sürmek değildir.
Dil tek başına yeterli değildir.
Ancak anlamın oluşabilmesi için vazgeçilmez olan kurucu ortamdır.
Konuşanın niyeti, kültürel bağlam, toplumsal pratikler ve tarihsel şartlar da anlamın oluşumuna katkıda bulunurlar.
Ne var ki bütün bu unsurlar, ancak dilsel yapı içinde örgütlendikleri ölçüde etkili hâle gelirler.
Bu yaklaşım, hem anlamın çoğulluğunu açıklayabilmekte hem de sınırsız göreceliğe ya da mutlak öznelciliğe düşmeden bunu temellendirebilmektedir.


4.7 Geçiş:
Dilden Yapıya
Eğer dil anlamın oluştuğu yerse, bundan sonraki çözümleme doğal olarak bu alanı düzenleyen unsurlara yönelmelidir.
Artık araştırmanın odağı tek tek kelimeler ya da onların sözlük anlamları değildir.
Asıl inceleme konusu şunlardır:
• başlangıçlar,
• eşikler,
• merkezler,
• metni düzenleyen kurucu ilişkiler.
Böylece araştırma, bir sonraki bölüm için gerekli kuramsal zemini hazırlamaktadır.
Çünkü bundan sonraki adım, başlangıcı biçimsel bir ayrıntı olarak değil; anlam yapısını kuran temel olay olarak incelemek olacaktır.


Beşinci Bölüm

Temsilci Anlam Kuramının Eleştirisi

Temsilci anlam anlayışı, anlam kuramı tarihinde hem en etkili hem de en çok tartışılan modellerden biridir.
Bu model oldukça yalın görünen bir varsayıma dayanır:
Dil, gerçekliği temsil eder.
Buna göre anlam, dilsel göstergelerin dış dünyadaki olgularla örtüşmesinden doğar.
Kelimeler nesneleri, cümleler olguları, metinler ise daha karmaşık anlam ilişkilerini temsil eder.
Bu bölümün temel savı ise şudur:
Temsilci model, tarihsel önemine rağmen anlamın nasıl ortaya çıktığını açıklayamaz.
Çünkü bu model anlamın oluşumunu incelemek yerine, onun zaten mevcut olduğunu varsayar; ayrıca dilsel yapının kurucu rolünü de gözden kaçırır.


5.1 Temsilci Anlam Kuramının Temel Varsayımları

Temsilci yaklaşım birkaç temel varsayım üzerine kuruludur

• Dilsel yapıdan önce var olan bağımsız bir gerçeklik bulunmaktadır.
• Dilsel göstergeler bu gerçekliğe gönderimde bulunur.
• Anlam, gösterge ile gönderge arasındaki uygunluktan doğar.
• Anlamak ise bu uygunluğu doğru biçimde kavramaktır.
Bu varsayımlar yalnızca klasik anlambilimi değil, birçok çağdaş dil kuramını da açık ya da örtük biçimde etkilemeye devam etmektedir.


5.2 Gönderim Problemi

Temsilci modelin merkezinde gönderim (referans) kavramı yer alır.
Bu anlayışta anlam, dilsel gösterge ile dış dünya arasındaki ilişki olarak tanımlanır.
Ancak bu ilişkinin kendisi de açıklanmaya muhtaçtır.
Her şeyden önce, dilsel göstergelerin göndergelerini tam olarak nasıl belirlediği açık değildir.
Dahası, aynı göndergeye sahip iki farklı dilsel biçimden birinin güçlü bir anlamsal etki oluştururken diğerinin neden etkisiz kaldığı da bu model tarafından açıklanamaz.
Benzer biçimde;
adalet,
sorumluluk,
özgürlük,
anlam
gibi soyut, ilişkisel veya normatif kavramların nasıl oluştuğu da yalnızca gönderim kavramıyla açıklanamaz.
Çünkü bu tür anlamları doğrudan dış dünyadaki olgulara indirgemek, onların kurucu özelliklerini gözden kaçırmak anlamına gelir.


5.3 Temsil Olmaksızın Anlam

Temsilci yaklaşımın bir başka önemli sorunu, anlam ile temsili örtük biçimde özdeşleştirmesidir.
Bu modele göre dil, dünyayı ne kadar doğru yansıtırsa anlam da o kadar açık olur.
Oysa dil yalnızca edilgin bir yansıtma mekanizması değildir.
Dil;
gerçekliği düzenler,
dikkati belirli yönlere sevk eder,
ilişkiler kurar,
öncelikler oluşturur.
Dolayısıyla anlam, dilin bir şeyi göstermesinden değil;
onu nasıl gösterdiğinden
doğmaktadır.
Bu nedenle “yansıma” metaforu, dilin üretici niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.


5.4 Kör Nokta:
Yapı ve Başlangıç
Temsilci modelin en belirgin sınırları özellikle metin başlangıçlarında ortaya çıkar.
Çünkü bir metnin başlangıcı çoğu zaman doğrulanabilir bir gönderge içermez.
Henüz dış dünyaya ilişkin bilgi sunmaz.
Açık bir önerme de kurmayabilir.
Buna rağmen okuru yönlendirir.
Beklentiler oluşturur.
Anlam ufkunu açar.
Dolayısıyla güçlü bir anlamsal etkiye sahiptir.
Temsilci model bu olguyu açıklamakta zorlanmaktadır.
Eğer anlam yalnızca gönderimden doğsaydı, metnin başlangıcı ilk gönderim gerçekleşinceye kadar anlamsız kalmalıydı.
Oysa metinsel deneyim bunun tam tersini göstermektedir.
Başlangıç, herhangi bir şeyi temsil etmeden önce anlamın imkânını kurmaktadır.


5.5 Alternatif Yaklaşımlar ve Onların Sınırları

Temsilci modelin eksikliklerini gidermek amacıyla çeşitli kuramsal yaklaşımlar geliştirilmiştir.
Bunlar arasında özellikle;
• pragmatik açılımlar,
• bağlam merkezli yaklaşımlar,
• bilişsel modeller
önemli katkılar sunmuştur.
Bununla birlikte bu kuramların büyük bölümü temsil fikrini bütünüyle terk etmez.
Yalnızca onu genişletir veya yeniden düzenler.
Dolayısıyla temel varsayım değişmeden kalır:
Anlamın özü, bir biçimde temsil ya da gönderime dayanır.
Bu çalışma ise tartışmayı daha temel bir düzleme taşımaktadır.
Sorgulanan şey artık temsilin biçimi değil;
temsilin anlamın kurucu ilkesi olup olmadığıdır.


5.6 İlişkisel Bir Dizge Olarak Anlam

Bu araştırmada anlam, temsil olarak değil;
ilişkisel bir dizge olarak düşünülmektedir.
Anlam, dil ile dünya arasındaki bire bir uygunluktan doğmaz.
Tam tersine, dünyanın anlamlı biçimde kavranmasını mümkün kılan ilişkiler alanının kurulmasıyla ortaya çıkar.
Bu dizge rastlantısal değildir.
Belirli yapısal ilkeler doğrultusunda işler.
Özellikle;
• başlangıçlar,
• eşikler,
• merkezler,
• kurucu düzenlemeler
anlamın oluşumunda belirleyici rol oynarlar.
Çünkü bunlar, gönderimin kendisinden önce yönelim kurarlar.
Bu nedenle bu çalışmanın bakış açısından,
Dil bir ayna değildir.
Dil, anlamın mimarisidir.


5.7 Geçiş:
Eleştiriden Kurucu Çözümlemeye
Temsilci anlam anlayışının eleştirisi bu kitabın nihai amacı değildir.
Bu eleştiri, araştırmayı daha temel bir soruya yöneltebilmek için gerekli bir adımdır.
Eğer anlam temsil edilmekten ziyade üretiliyorsa,
o hâlde şu soru kaçınılmazdır:
Bu üretim ilk kez nerede ve nasıl başlamaktadır?
Bundan sonraki çözümleme tam da bu soruya odaklanacaktır.
Araştırmanın merkezi artık başlangıçtır.
Ancak başlangıç, biçimsel bir giriş bölümü olarak değil;
anlamın kurucu olayının ilk gerçekleştiği yer olarak ele alınacaktır.


Altıncı Bölüm

Anlam, Anlamsallık ve Anlama
Kavramsal Açıklamalar
Anlam (anlam), anlamsallık (anlamsal yapı / signification) ve anlama (anlama), dil ve metin kuramının en temel kavramları arasında yer alır. Buna rağmen, en sık kullanılan ve aynı zamanda sınırları en belirsiz kalan kavramlar da yine bunlardır.
Çoğu zaman bu kavramlar birbirinin yerine kullanılmakta ya da aralarındaki ayrımlar açıklanmaksızın kendiliğinden anlaşılır kabul edilmektedir.
Bu bölümün amacı kesin tanımlar vermek değildir.
Amaç, bu kavramları işlevleri bakımından birbirinden ayırarak onları kuramsal çözümleme için yöntemsel bakımdan kullanılabilir hâle getirmektir.


6.1 Kavramsal Ayrımın Gerekliliği

Anlam üzerine yürütülen tartışmalarda ortaya çıkan birçok kuramsal belirsizlik, aslında kavramların yeterince ayrıştırılmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Bir metin için
“bir anlamı vardır”,
ya da
“anlaşılmıştır”
dendiğinde, bu ifadelerin hangi düzeyde kullanıldığı çoğu zaman açık değildir.
Bu kavramsal belirsizlik;
• farklı kategorilerin birbirine karıştırılmasına,
• döngüsel açıklamalara,
• açıkça belirtilmeyen ön kabullerin çözümlemeye sızmasına
neden olabilmektedir.
Bu nedenle anlam, anlamsallık ve anlama arasındaki ayrım yalnızca terminolojik bir tercih değil; yöntemsel bir zorunluluktur.


6.2 Anlam:
Belirlenim Değil, Yönelim
Bu çalışmada anlam, belirli bir içerikten çok yönlendirici bir boyutu ifade etmektedir.
Anlam, anlamayı belirli bir yöne sevk eder; fakat onu önceden belirlenmiş tek bir sonuca zorlamaz.
Bu nedenle anlam;
• açıktır,
• ilişkiseldir,
• bağlama duyarlıdır.
Anlam, yorumun ürünü değildir.
Tam tersine, yorumun mümkün olmasının ön koşuludur.
Bir metin, okurunda belirli bir beklenti, yönelim ya da odak oluşturduğu anda anlam ortaya çıkmaya başlar.
Dolayısıyla anlam tam anlamıyla sabitlenebilir bir nesne değildir.
Bununla birlikte son derece etkindir; çünkü okumanın yönünü belirleyen ilk dinamik odur.
Bu yaklaşım fenomenolojik gelenekle bazı ortak noktalar taşımakla birlikte, anlamı bilinçte önceden mevcut bulunan niyetlere indirgemez.


6.3 Anlamsallık:
Anlamın Yapısal Kararlılığı
Bu çalışmada anlamsallık, “anlam”dan daha dar kapsamlı bir kavram olarak kullanılmaktadır.
Anlamsallık, anlamın metin içinde aldığı düzenli ve yapısal biçimi ifade eder.
Dolayısıyla anlamsallık serbest değildir.
Metnin kuruluş düzenine bağlıdır.
Anlam hareket ve yönelim sağlarken,
anlamsallık bu hareketi belirli yapısal sınırlar içinde düzenler.
Başka bir ifadeyle;
anlam ancak yapı tarafından taşındığında görünür hâle gelir.
Bu nedenle anlamsallık ne bütünüyle nesnel ne de bütünüyle öznel bir olgudur.
O, metinsel ilişkiler içinde ortaya çıkan yapısal bir etkidir.
Bu bakımdan anlamsallık bir mülkiyet değil;
bir etkidir.


6.4 Anlama:
Bir Durum Değil, Bir Gerçekleşme
Bu çalışmada anlama, anlam ile anlamsallığın etkisinin gerçekleşmesi olarak ele alınmaktadır.
Anlama, ulaşılıp tamamlanan zihinsel bir durum değildir.
Sürekli gerçekleşen dinamik bir süreçtir.
Üstelik bu süreç kendiliğinden işlemez.
Belirli koşullara ihtiyaç duyar.
Bunların başlıcaları şunlardır:
• metnin yapısal olarak erişilebilir olması,
• okurun hazırlığı ve katılımı,
• başlangıç ile metinsel düzenin sağladığı yönlendirme.
Dolayısıyla anlama yalnızca zihinsel bir kavrayış değildir.
O, anlamın kurduğu yapısal düzene etkin biçimde katılma sürecidir.


6.5 Üç Kavram Arasındaki İlişki

Bu üç kavram birbirini tamamlayan dinamik bir ilişki içindedir.
Anlam, imkânlar alanını açar.
Anlamsallık, bu alanı yapısal olarak düzenler.
Anlama ise bu yapı içinde gerçekleşen etkin katılımdır.
Bu üç boyut birbirine indirgenemez.
Çünkü;
anlamsallık olmaksızın anlam belirsiz kalır,
anlama olmaksızın anlamsallık etkisini gerçekleştiremez,
anlam olmaksızın ise anlama yönünü kaybeder.
Dolayısıyla bu ilişki hiyerarşik değil;
işlevsel bir ilişkidir.


6.6 Diğer Terminolojik Yaklaşımlardan Ayrılış

Frege geleneğinde anlam, çoğu zaman gösterge ile gönderge arasında yer alan ara bir katman olarak düşünülmektedir.
Bu çalışma ise bu ayrımı benimsememektedir.
Burada anlam, aracılık eden bir içerik değil;
yönlendirici bir yapıdır.
Benzer şekilde anlama da, önceden mevcut bulunan anlamı eksiksiz biçimde yeniden kurmak anlamına gelmez.
Anlama, metnin kurduğu yapısal düzen içinde etkin biçimde yer almaktır.
Bu ayrımlar, kitabın sonraki çözümlemelerinde ortaya çıkabilecek kavramsal karışıklıkları önlemek açısından temel önem taşımaktadır.


6.7 Geçiş:
Kavramsal Açıklıktan Yapısal Çözümlemeye
Bu kavramsal açıklık sağlandıktan sonra araştırma artık doğrudan çözümleme aşamasına geçebilir.
Bundan sonraki bölümlerde temel soru artık şudur:
Anlam ve anlamsallık, metinsel yapı içinde nasıl üretilmektedir?
Bu soruya cevap aranırken başlangıç, yalnızca kuramsal bir varsayım olarak değil;
anlamın kurucu olayının somut olarak gözlemlenebileceği temel çözümleme alanı olarak ele alınacaktır.


Yedinci Bölüm

Hermenötik ve Sınırları

Yirminci yüzyılda metin, anlam ve anlama üzerine düşünceyi en derinden etkileyen alanların başında hiç kuşkusuz hermenötik gelmektedir.
Hermenötik, dikkati nesnel anlamdan anlama edimine yöneltmiş; böylece anlamın, okurdan bağımsız olarak düşünülemeyeceğini gösteren köklü bir dönüşüm gerçekleştirmiştir.
Bu kitap da hermenötik gelenekle verimli bir diyalog içindedir.
Onun temel kazanımlarının bir bölümünü benimsemekte; ancak açıklayıcı gücünün sınırına ulaştığı noktadan hareket etmektedir.
Bu nokta ise, anlamın nasıl ortaya çıktığı sorusudur.


7.1 Hermenötiğin Kazanımı

Özellikle Heidegger ve Gadamer ile birlikte gelişen hermenötik dönüşüm, metin anlayışını kökten değiştirmiştir.
Artık anlama yalnızca yöntemsel bir işlem olarak değil;
insan varoluşunun temel yapılarından biri olarak görülmektedir.
Hermenötik geleneğin öne çıkardığı başlıca düşünceler şunlardır:
• Anlama tarihsel bir boyuta sahiptir.
• Anlam, metin ile okurun ufkunun karşılaşmasında ortaya çıkar.
• Ön kabuller, anlamanın önündeki engeller değil; onun ön koşullarıdır.
Bu yaklaşım, değişmez ve tamamen nesnel anlam fikrini sarsmış; okuru anlamın oluşumunda etkin bir özne olarak yeniden konumlandırmıştır.


7.2 Hermenötiğin Örtük Varsayımı

Bununla birlikte hermenötik belirli bir örtük varsayım üzerine kuruludur.
Her zaman anlaşılacak bir şeyin zaten mevcut olduğu kabul edilir.
Dolayısıyla hermenötik şu soruyla ilgilenir:
Nasıl anlarız?
Fakat şu soruyu doğrudan sormaz:
Anlam hangi koşullar altında mümkün hâle gelir?
Gadamer’de anlam, etkiler tarihinin sürekliliği içinde görünür hâle gelir.
Ricoeur’de ise yorum süreci boyunca açılan anlamsal bir metin olarak düşünülür.
Her iki durumda da anlam üretilmez;
ortaya çıkarılır,
etkinleştirilir,
ya da görünür kılınır.
Fakat temel soru cevapsız kalır:
Bir metin, başlangıçta nasıl anlam taşıyabilir hâle gelir?


7.3 Başlangıcı Olmayan Bir Anlama mı?
Hermenötik modellerin en önemli eksikliklerinden biri, başlangıç sorununu yeterince ele almamalarıdır.
Hermenötik daire, daima zaten var olan bir ön anlamayı varsayar.
Bu ön anlama daha sonra derinleşir, düzeltilir ve yeniden kurulur.
Ancak şu soru açık kalmaktadır:
Bu daire ilk kez nerede başlar?
Okur ilk defa anlam alanına nasıl girer?
Hermenötik hareketi betimler.
Fakat bu hareketin başlangıç noktasını belirlemez.
Başlangıç ya sessizce varsayılır ya da yöntemsel bakımdan nötr kabul edilir.
Oysa anlamın oluşumunu açıklayan bir kuram açısından tam da bu boşluk belirleyici önemdedir.


7.4 Ufuktan Yapıya

Hermenötik yaklaşımın temel kavramlarından biri ufuk kavramıdır.
Ufuk, anlamanın tarihsel ve öznel imkânlar alanını ifade eder.
Bu çalışma ise ufuk kavramını reddetmez;
onu yapısal bir bakış açısıyla tamamlar.
Çünkü ufuk bize metnin hangi konumdan anlaşıldığını açıklar.
Yapısal çözümleme ise şu soruyu sorar:
Metin, anlaşılabilir olmayı nasıl mümkün kılar?
Bu nedenle,
ufuk değişkendir.
Yapı ise kurucudur.


7.5 Hermenötik Yorumun Sınırları

Hermenötik, farklı yorumların neden mümkün olduğunu büyük ölçüde açıklayabilmektedir.
Ancak yorumun neden baştan itibaren mümkün olduğunu yeterince açıklayamaz.
Çünkü anlamı çözümlemek yerine çoğu zaman onu önceden varsayar.
Bu sınır özellikle kurucu metinlerde daha belirgin hâle gelir.
Bu metinler bilgi vermeyi ya da tartışmayı değil;
okuru belirli bir yönelime yerleştirmeyi amaçlar.
Dolayısıyla hermenötik araçlar burada anlamı üretmekten çok;
ortaya çıkarmaya yöneliktir.
Oysa bu çalışmanın temel sorusu tam tersidir:
Anlam nasıl kurulmaktadır?


7.6 Kopuş Değil, Devamlılık
Bu eleştiri hermenötik gelenekten kopmayı amaçlamamaktadır.
Aksine bu çalışma kendisini, hermenötiğin bıraktığı yerden devam eden bir araştırma olarak görmektedir.
Başlangıcın yapısal çözümlemesi, şimdiye kadar yeterince aydınlatılmamış yeni bir boyut ortaya koymaktadır.
Böylece ilgi odağı,
anlamın yorumlanmasından,
anlamın mümkün kılınmasına doğru kaymaktadır.


7.7 Geçiş:
Anlamadan Kurucu Eyleme
Eğer hermenötik öncelikle anlamayı açıklıyorsa,
anlamın oluşum kuramı bundan bir adım daha ileri gider.
Çünkü onun araştırdığı şey,
anlamayı mümkün kılan kurucu eylemdir.
Bu kurucu eylem hermenötik değil;
yapısaldır.
Ve en belirgin biçimiyle metnin başlangıcında görünür hâle gelir.
Böylece araştırma, bir sonraki aşamasına geçerek başlangıcı yalnızca metinsel bir giriş olarak değil;
anlamın ilk kez kurulmaya başladığı kurucu olay olarak incelemeye yönelir.


Sekizinci Bölüm

Yirminci Yüzyılda Dil Felsefesi

Kısa Bir Genel Bakış
Yirminci yüzyıl dil felsefesi, temel olarak şu düşünce etrafında şekillenmiştir:
“Anlam, dünyanın basit bir görüntüsü değildir.”
Bu düşünce, dili artık tarafsız bir araç olarak görmeyen; aksine onu insanın algılama, düşünme ve anlamlandırma süreçlerinde etkin bir unsur olarak değerlendiren çok sayıda kuramsal yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu bölüm kapsamlı bir tarihsel sunum yapmayı amaçlamamaktadır.
Buradaki amaç, anlamın oluşumu meselesiyle doğrudan ilişkili olan dil felsefesinin temel yönelimlerini ortaya koymak ve bu çalışmanın içinde yer aldığı kuramsal ufku belirlemektir.
Aynı zamanda bu çerçeve, mevcut projenin diğer yaklaşımlardan ayrıldığı noktaları da görünür kılmaktadır.


8.1 Geç Dönem Wittgenstein:
Kullanım Olarak Anlam
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar adlı eserinde, erken dönemindeki mantıksal ve resimsel dil anlayışından uzaklaşır.
Bu yeni yaklaşımda anlam artık bir gönderme ilişkisi olarak değil;
dildeki kullanım olarak
anlaşılır.
Bu dönüşümün önemli sonuçları vardır.
Çünkü anlamı sabit göndergelere bağlı olmaktan çıkarır ve onu toplumsal pratikler içine yerleştirir.
Dil burada, anlamın katılım yoluyla ortaya çıktığı bir “kurallar oyunu” olarak görünür.
Bununla birlikte dil kullanımının kendisi de açıklanmaya ihtiyaç duyar.
Wittgenstein anlamın kullanımda bulunduğunu göstermiştir; ancak dilsel yapıların bu kullanımı nasıl mümkün kıldığını ya da nasıl sınırlandırdığını ayrıntılı biçimde çözümlemez.


8.2 Söz Edimleri Kuramı:
Dil Bir Eylem Olarak
John L. Austin ve daha sonra John Searle ile birlikte dil açık biçimde bir eylem olarak anlaşılmaya başlanmıştır.
Çünkü ifadeler yalnızca bir şey söylemez;
aynı zamanda bir şey yaparlar.
Söz verirler,
emrederler,
açıklarlar,
yükümlülük oluştururlar.
Bu yaklaşım, anlam kavramını yalnızca söylenen şeyle sınırlı olmaktan çıkararak edimsel boyutu da içine alır.
Buna göre anlam yalnızca ifade edilen şey değildir;
aynı zamanda ifade yoluyla gerçekleşen etkidir.
Ancak söz edimleri kuramı büyük ölçüde tek tek ifadeler düzeyinde kalmaktadır.
Çünkü temel sorusu cümlelerin işlevi üzerinedir; metinlerin yapısal örgütlenmesi üzerine değil.
Bu nedenle başlangıç, burada bağımsız bir kurucu olay olarak değil;
yalnızca ilk dilsel ifade olarak görülür.


8.3 Yapısalcı ve Yapısalcılık Sonrası Yaklaşımlar

Yapısalcı yaklaşımlar, özellikle Saussure geleneğinde, dili farklılıklar sistemi olarak ele alır.
Bu anlayışa göre anlam, doğrudan gönderimden değil;
göstergeler sistemi içindeki ilişkisel farklılıklardan doğar.
Yapısalcılık sonrası kuramlar ise, özellikle Derrida’nın düşüncesinde, bu görüşü daha ileri götürerek anlamın istikrarını kökten sorgular.
Anlam sürekli ertelenen bir süreçtir:
différance
Bu yaklaşımlar, anlamı değişmez bir öz olarak gören modeller için önemli bir eleştiri sunmaktadır.
Ancak aynı zamanda yapıyı sürekli bir belirsizlik ve hareketlilik içinde eritme eğilimi taşırlar.
Burada temel soru ortaya çıkar:
Sürekli değişim ve farklılık içinde etkin yönlendirme nasıl mümkün olabilir?


8.4 Analitik Dil Felsefesi ve Sınırları

Analitik dil felsefesi, anlam kuramının birçok temel kavramını açıklığa kavuşturma konusunda önemli katkılar sağlamıştır.
Özellikle;
• doğruluk koşulları,
• gönderim,
• niyet
gibi konular ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.
Bununla birlikte bu gelenek çoğu zaman cümle düzeyiyle sınırlı kalmıştır.
Başlangıç,
sıralama,
geçiş,
metinsel düzen
gibi metin düzeyindeki olgular sistematik olarak yeterince incelenmemiştir.
Bu nedenle anlamın metin içinde nasıl oluştuğu sorusu hâlâ tam anlamıyla cevaplanmış değildir.


8.5 Ortak Görüşler ve Açık Sorular

Bu yaklaşımlar arasındaki farklılıklara rağmen, bazı ortak noktalar bulunmaktadır:
• Anlam yalnızca göndergesel değildir.
• Dil edilgen değil, etkin bir yapıdır.
• Anlama süreçleri bağlama bağlıdır.
Bununla birlikte anlamın metin düzeyinde hangi yapısal süreçlerle ortaya çıktığı, özellikle başlangıç noktasında nasıl kurulduğu hâlâ yeterince açıklanmamıştır.


8.6 Mevcut Projenin Konumu

Bu çalışma, anlamın önceden verilmiş bir şey olmadığı düşüncesinden hareket eder.
Ancak bu görüşü önemli bir adım daha ileri taşır.
Çünkü odak noktası yalnızca;
kullanım,
eylem,
farklılık
değildir.
Asıl odak;
kuruluş, düzen ve yönlendirmedir.
Araştırmanın merkezi, anlamı mümkün kılan metinsel yapılardır.
Bu çerçevede başlangıç, yalnızca retorik bir ayrıntı olarak değil;
anlamın oluştuğu kurucu alan
olarak değerlendirilir.


8.7 Geçiş:
Genel Çerçeveden Yöntemsel Karara
Bu ön değerlendirme ile birlikte araştırmanın kuramsal zemini belirlenmiş olmaktadır.
Bundan sonraki bölümlerin amacı metni yalnızca tarihsel veya bağlamsal bir çerçeve içine yerleştirmek değildir.
Asıl amaç yöntemsel bir karar ortaya koymaktır.
Bir sonraki adım;
yapının, içerik ve söylem karşısındaki kurucu rolünü
sistematik biçimde belirlemektir.


Dokuzuncu Bölüm

Dilsel Edimsellik ve Anlamın Oluşumu

(Austin ve Searle)
Yirminci yüzyıl dil felsefesinde dilsel edimsellik kavramının ortaya çıkışı, önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur.
Artık dil, temel olarak dünyayı betimleyen bir araç olarak değil;
insan eylemlerinin bir biçimi olarak anlaşılmaya başlanmıştır.
Çünkü ifadeler yalnızca bir şeyi bildirmezler;
aynı zamanda bir şey yaparlar:
söz verirler,
emrederler,
açıklarlar,
yükümlülük oluştururlar
ve hatta toplumsal gerçeklikler meydana getirirler.
Bu bölüm, John L. Austin ve John R. Searle tarafından geliştirilen söz edimleri kuramının anlamın oluşumunu açıklama konusundaki katkısını ve bu açıklama gücünün ulaştığı sınırları incelemektedir.


9.1 Austin’in Betimleme Modelinden Ayrılışı

Austin, dilsel ifadeleri esas olarak dünya hakkında doğru veya yanlış olabilecek bildirimler olarak gören geleneksel anlayışı eleştirmiştir.
Bildirimsel ifadeler ile edimsel ifadeler arasındaki ayrım sayesinde, birçok dilsel eylemin yalnızca bir durumu açıklamadığını, aynı zamanda söylediği şeyi gerçekleştirdiğini göstermiştir.
Bunun klasik örneklerinden biri evlilik törenidir.
“Sizi karı ve koca ilan ediyorum.”
ifadesi mevcut bir gerçeği betimlemez;
aksine o gerçeği meydana getirir.
Bu yaklaşım, bu araştırma açısından büyük önem taşımaktadır.
Çünkü anlamın zorunlu olarak gönderimsel ilişkiye veya betimlemeye bağlı olmadığını göstermektedir.


9.2 Söz Ediminin Yapısı

Austin, dilsel eylemi üç temel düzeyde ele alır:
• Düzsöz edimi (locutionary act):
Bir ifadenin dile getirilmesi, yani sözün kendisinin ortaya konması.
• Edimsöz edimi (illocutionary act):
Söyleme yoluyla gerçekleştirilen eylem.
• Etkisöz edimi (perlocutionary act):
Söylemin dinleyici üzerinde meydana getirdiği etki.
Bu ayrımlar, anlamın yalnızca dilsel ifadenin içinde bulunmadığını;
aynı zamanda ifadenin gerçekleştirilme biçiminde ortaya çıktığını göstermektedir.
Buna göre anlam yalnızca içerikten değil;
dilin nasıl kullanıldığından da doğmaktadır.


9.3 Searle’ün Sınıflandırması ve Sonuçları

John Searle, Austin’in düşüncelerinden hareket ederek edimsöz eylemlerini sınıflandırmış ve bunların gerçekleşme koşullarını incelemiştir.
Özellikle toplumsal kuralların rolüne dikkat çekmiştir.
Çünkü anlam, uzlaşıma ve kurallara bağlıdır.
Bir söz edimi, ancak belirli kuralların kabul edildiği bir ortamda işlerlik kazanabilir.
Böylece anlam, bireysel üretimin ötesinde;
kurumsal ve toplumsal bir çerçeveyle bağlantılı hâle gelir.


9.4 Dilsel Edimsellik Kuramının Gücü

Söz edimleri kuramı şu önemli katkıları sağlamıştır

• Anlamı yalnızca göndergesel ilişkiden kurtarmıştır.
• Dilin gerçeklik oluşturma gücünü ortaya koymuştur.
• Anlamı toplumsal pratiklerle ilişkilendirmiştir.
Bu yönüyle, geleneksel temsil anlayışının dışında anlamı kavramak için önemli imkânlar sunmaktadır.


9.5 Söz Edimleri Kuramının Sınırları

Bütün bu katkılarına rağmen, dilsel edimsellik kuramının belirgin sınırları bulunmaktadır.
Çünkü bu teori çoğunlukla tek tek ifadeler düzeyinde kalmaktadır.
Temel olarak şu soruyu sorar:
Bir cümle ne yapar?
Fakat şu soruya yeterince yönelmez:
Bir metin bütünü olarak anlam alanını nasıl açar?
Metin başlangıcı genellikle klasik anlamda bir söz edimi değildir.
Başlangıç;
söz vermez,
emretmez,
açıklamaz.
Buna rağmen yönlendirici bir işleve ve güçlü bir anlama sahiptir.
Söz edimleri kuramı bu etkiyi açıklamakta sınırlı kalmaktadır.


9.6 Kuruluş Olmadan Dilsel Edimsellik

Başka bir sorun da şudur

Edimsel ifadeler, içinde gerçekleşebilecekleri önceden var olan bir çerçeveyi varsayarlar.
Örneğin evlilik eylemi ancak bir kurum, kurallar ve toplumsal roller mevcut olduğu için gerçekleşebilir.
Ancak bu çerçevenin kendisinin nasıl kurulduğu sorusu cevapsız kalır.
Dilsel edimsellik, mevcut bir anlam düzeni içinde gerçekleşen eylemleri açıklar;
fakat bu düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz.


9.7 Eylemden Yapıya

Bu nedenle mevcut araştırma, dikkati bireysel dilsel eylemlerin analizinden yapısal kuruluşun analizine yöneltmektedir.
Çünkü anlam yalnızca dilin iş gördüğü yerde ortaya çıkmaz;
aynı zamanda dilin bir düzen kurduğu,
yönlendirme sağladığı
ve okurun konumunu belirlediği yerde oluşur.
Dilsel edimsellik, anlamın oluşumunda önemli bir aşamadır;
ancak onun temel kaynağı değildir.


9.8 Geçiş:
Edimselliğin Ötesine
Dilin bir şey yapabildiğini fark etmek bizi şu soruya götürür:
Bu eylemleri mümkün kılan nedir?
Edimsel ifadelerin anlam kazanabilmesi için hangi yapıya ihtiyaç vardır?
Bu sorunun cevabı bizi yeniden metnin başlangıcına götürür.
Ancak başlangıç burada bir eylem olarak değil;
anlamsal bir düzenin kuruluşu
olarak ele alınmalıdır.


Onuncu Bölüm

Yapı ve İçerik Karşıtlığı:
Yöntemsel Bir Tercih
Her anlam kuramı, açık ya da örtük biçimde, çözümlemesinde hangi unsura öncelik vereceğine ilişkin yöntemsel bir tercih yapar.
Geleneksel birçok modelde içerik, anlamın temel taşıyıcısı olarak kabul edilirken; yapı yalnızca ikincil veya biçimsel bir unsur olarak değerlendirilir.
Ancak bu kitap farklı bir yöntemsel tercih ortaya koymaktadır:
Yapıya yöntemsel öncelik vermektedir.
Bu tercih estetik ya da ideolojik bir tutuma dayanmaz.
Aksine, anlamın yalnızca içerikten doğmadığı; içeriğin etkili ve anlamlı hâle geldiği düzenlemeler içinde ortaya çıktığı anlayışından kaynaklanmaktadır.


10.1 Geleneksel Modellerde İçeriğin Önceliği

İçerik merkezli yaklaşımlar, anlamın esas olarak nesnel bildirimlerden, bilgilerden veya önermelerden doğduğu düşüncesine dayanır.
Bu anlayışta yapı, içeriği taşıyan bir kap veya aktarım aracı olarak görülür.
Bu bakış açısı şu alanlarda kendini gösterir:
• Klasik semantik yaklaşımlar,
• Birçok hermenötik yorum modeli,
• Analitik dil felsefesinin geniş bir bölümü.
Buradaki temel yöntemsel ilgi şuna yönelir:
“Ne söylenmektedir?”
Buna karşılık şu soru çoğu zaman geri planda kalır:
“Söylenen şey nasıl düzenlenmektedir?”


10.2 İçerik Merkezli Çözümlemenin Sınırları

İçerik merkezli çözümleme, metinlerin bilgi vermeden de etkili olduğu durumlarda sınırlarına ulaşır.
Ritüeller,
kalıplaşmış ifadeler,
giriş bölümleri
ve metin başlangıçları
çoğu zaman sınırlı ya da hiçbir açık içerik taşımazlar.
Buna rağmen anlamayı güçlü biçimde yönlendirirler.
Eğer anlam yalnızca içerikle bağlantılı olsaydı, bu tür metinsel unsurların önemsiz veya anlamsız kabul edilmesi gerekirdi.
Ancak deneysel gerçeklik bunun tersini göstermektedir.
Bu durum, anlamın temel olarak içerikten doğmadığını ortaya koymaktadır.


10.3 Anlamın Koşulu Olarak Yapı

Bu çalışmada yapı, dilsel unsurların yönlendirme, değer verme ve ilişkiler oluşturacak biçimde düzenlenmesi anlamına gelir.
Yapı yalnızca biçimsel bir görünüş değildir;
işleyen ve işlevsel bir sistemdir.
Başlıca yapısal unsurlar şunlardır:
• Başlangıç,
• Sıralama,
• Tekrar ve ritim,
• Merkezin kurulması.
Bu unsurlar, içerik anlaşılmadan önce etkili olur ve içeriğin nasıl anlaşılacağını belirler.


10.4 Yorumdan Önce Yapı

Yapıya öncelik vermek, içeriği göz ardı etmek anlamına gelmez.
Aksine bu, içeriğin unsurların düzenlenmesinden bağımsız olarak ele alınamayacağı anlamına gelir.
Her içerik yorumu, çoğu zaman fark edilmeyen yapısal bir yönlendirmeye ihtiyaç duyar.
Bu kitap, yapıyı merkeze alarak ilgiyi;
söylenenlerin yorumlanmasından,
yorumlamanın mümkün olmasını sağlayan koşulların analizine
kaydırmaktadır.


10.5 Başlangıç Örnek Durum Olarak

Metnin başlangıcı, yapının önceliğini gösteren en açık örnektir.
Çünkü başlangıç çoğu zaman karmaşık bir içerik taşımaz.
Ancak sonraki anlamlandırma süreci üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir.
Başlangıç şunları belirler:
• Meşru beklentileri,
• Okurun aldığı konumu,
• Mümkün anlam biçimlerini.
Bu anlamda başlangıç;
ilk içerik değil,
ilk düzenlemedir.


10.6 Yöntemsel Sonuçlar

Yapıya öncelik vermenin çözümleme açısından geniş sonuçları vardır

• Metinler, yalnızca sözlerin toplamı olarak değil; düzenlenmiş anlam alanları olarak okunur.
• Yorum ortadan kaldırılmaz, ancak yapıyla yeniden ilişkilendirilir.
Bu yaklaşım, anlamı yalnızca öznel veya yalnızca nesnel bir olgu olarak değil;
ilişkisel ve düzenlenmiş bir oluşum olarak kavramayı mümkün kılar.


10.7 Belirleme:
Yapı Etkisiz Bir Biçim Değildir
Yapıya verilen önem, biçimciliğe veya dar anlamdaki yapısalcılığa dönüş anlamına gelmez.
Buradaki yapı, soyut ve hareketsiz bir sistem değildir.
Aksine;
okuru yönlendiren,
anlamayı mümkün kılan,
etkin bir düzenlemedir.
Dolayısıyla yapı boş bir kalıp değildir;
anlam üreten bir ilkedir.


10.8 Geçiş:
Yöntemsel Karardan Uygulamaya
Bu yöntemsel tercihle birlikte birinci bölümün kuramsal çerçevesi tamamlanmış olmaktadır.
Bundan sonraki bölümler, başlangıcın somut çözümlemesine yönelir.
Başlangıç artık yalnızca teorik bir ilke olarak değil;
incelenebilir ve analiz edilebilir bir olgu olarak ele alınacaktır.


On Birinci Bölüm

Metinler Neden Anlamı Aktaramaz?
Hem günlük dilde hem de akademik söylemde, metinlerin “anlamı aktardığı” yönündeki mecazî anlayış oldukça yaygındır.
Bir metnin “bir şey ilettiği”, “bir içerik taşıdığı” veya “bir mesaj aktardığı” söylenir.
Bu ifade biçimi günlük kullanım açısından işlevsel olsa da, teorik çözümlemenin temeli hâline getirildiğinde önemli bir sorun ortaya çıkarır.
Bu bölüm, metinlerin anlamı aktaramayacağını göstermektedir.
Çünkü anlam, bir yerden başka bir yere taşınabilecek maddi bir nesne değildir.
Aktarım mecazı, anlamın ortaya çıkması için gerekli gerçek koşulları gizler ve yöntemsel bir yanılgıya yol açar.


11.1 Aktarım Mecazının Çekiciliği

Aktarım mecazı ilk bakışta oldukça doğal görünür.
Çünkü şu unsurların varlığını varsayar:
• Gönderici,
• Taşıyıcı,
• Alıcı.
Bu modele göre yazar anlamı oluşturur, onu metne yerleştirir ve anlamı “çözümleyen” okuyucuya aktarır.
Böylece iletişim süreci bir taşıma veya dönüştürme işlemi olarak görünür.
Bu anlayış günlük hayatta kolayca kabul edilebilir olsa da, teorik bir temel olarak kullanıldığında çeşitli sorunlar doğurur.


11.2 Anlam Bir Şey Değildir

Aktarım mecazındaki temel hata, anlamı maddi veya bağımsız bir varlık gibi düşünmesidir.
Oysa anlam, kullanımından bağımsız bir varlığa sahip değildir.
Onun taşınabilecek, depolanabilecek veya gönderilebilecek maddi ya da zihinsel bir özü yoktur.
Anlam yalnızca okuma edimi içinde ortaya çıkar;
okumadan önce hazır olarak bulunmaz ve okuma sonrasında taşınabilir bir nesne hâline gelmez.
Metinler göstergeler, yapılar ve düzenlemeler içerir;
ancak aktarılabilecek hazır bir anlam taşımazlar.


11.3 Bir Kap Olarak Değil,
Bir Düzenleme Olarak Metin
Eğer metinler anlamın kapları değilse, onları farklı bir biçimde anlamak gerekir.
Metinler, belirli okuma biçimlerini mümkün kılan veya öneren düzenlemelerdir.
Onlar hazır bir içerik sunmazlar;
aksine içeriğin anlamlı hâle gelebileceği koşulları oluştururlar.
Bu düzenleme aktarım yoluyla değil;
yönlendirme yoluyla işler.
Dikkati belirli noktalara yönlendirir,
beklentileri düzenler,
anlam alanlarını açar.


11.4 Anlamın Oluşum Alanı Olarak Okur

Ancak Sınırlar İçinde

Aktarım mecazının eleştirisi, anlamın okuyucu tarafından rastgele üretildiği anlamına gelmez.
Okur herhangi bir anlamı özgürce icat edemez.
Onun rolü kurucudur;
ancak sınırlıdır.
Metinler anlamayı düzenler, fakat onu bütünüyle belirlemez.
Anlam, metnin yapısı ile okuyucunun etkinliği arasındaki etkileşimden doğar.
Bu nedenle okuyucu anlamın yalnızca alıcısı değildir;
anlamın oluşumuna katılan bir unsurdur.


11.5 Bilgi Neden Anlam Değildir?
Aktarım mecazı çoğu zaman bilgi ile anlamın birbirine karıştırılmasına dayanır.
Çünkü bilgi gerçekten aktarılabilir:
veriler,
olgular,
işaretler.
Ancak anlam bilgiyle aynı şey değildir.
Bir metin çok fazla bilgi içerebilir, fakat derin bir anlam oluşturmayabilir.
Ya da bunun tersi gerçekleşebilir:
Bir metin yeni bilgi vermeden güçlü bir anlamsal etki meydana getirebilir.
Bu ayrım, özellikle kurucu metinleri anlamak açısından temel öneme sahiptir.
Çünkü bu tür metinler az miktarda bilgi içerseler bile güçlü bir yönlendirme oluşturabilirler.


11.6 Başlangıç,
Aktarım Mantığına Karşı Bir Örnek
Metin başlangıçları, aktarım mantığının yetersizliğini gösteren en açık örneklerden biridir.
Çünkü başlangıç çoğu zaman bilgi aktarmaz;
bir çerçeve oluşturur.
Az şey söyler;
fakat çok şey gerçekleştirir.
Başlangıç ilk aktarım işlemi değildir;
ilk yönlendirmedir.
O, bilgi aktarımının mümkün ve anlaşılır hâle geldiği anlam alanını açar.


11.7 Metin Kuramları Açısından Sonuçlar

Eğer metinler anlamı aktarmıyorsa, metin kuramlarının temel mecazlarını yeniden değerlendirmek gerekir.
İletişim bir gönderme değildir.
Okuma bir şifre çözme işlemi değildir.
Anlama ise kapalı bir kutunun açılması değildir.
Bunun yerine metinler;
anlamın yalnızca ulaştığı değil,
aynı zamanda üretildiği
örgütlenmiş imkân alanları olarak anlaşılmalıdır.


11.8 Geçiş:
Anlam Bir Olay Olarak
Aktarım mecazından vazgeçmek, zorunlu olarak yeni bir anlam anlayışına götürür:
Anlam maddi bir nesne değil;
bir olaydır.
Bir sonraki bölümde anlamın bu olay niteliği sistematik olarak ayrıntılandırılacaktır.


On İkinci Bölüm

Anlam Bir Olaydır

Anlamın, önceden verilmiş değişmez bir öz olmadığı ve bir kişiden diğerine aktarılabilecek hazır bir içerik olarak düşünülemeyeceği ortaya çıktıktan sonra, şimdi temel soru kendiliğinden ortaya çıkar:
“Öyleyse anlam nedir?”
Bu kitabın merkezî varsayımı şudur:
“Anlam bir olaydır.”
Bu ifade yalnızca mecazî bir söyleyiş değildir; kuramsal açıdan kesin bir önermedir. Çünkü anlam meydana gelir.
O, önceden var olan ve sadece keşfedilmeyi bekleyen bir şey değildir.
Anlamın, ortaya çıkma sürecinin dışında bağımsız bir yeri yoktur.
Kendisini meydana getiren şartlardan ayrı, kendine ait bağımsız bir zamanı da bulunmaz.
Anlam, ancak gerçekleştiği anda varlık kazanır.


12.1 Anlamı Bir Nesne Gibi Görmeye Karşı

Birçok anlam kuramında, açıkça ifade edilmese bile, anlamın bir tür nesneleştirildiği görülür.
Sanki:
• metinler anlamı içinde taşır,
• yazar anlamı önceden belirler,
• okuyucu ise yalnızca onu yeniden ortaya çıkarır.
Hatta anlamın bağlama bağlı olduğu vurgulandığında bile, çoğu zaman onun değişmeyen ve sabit bir bütün olduğu varsayılır.
Oysa olay olarak anlam anlayışı, bu tasavvuru kökten değiştirir.
Çünkü anlam:
• bir nesne değildir,
• hazır bir içerik değildir,
• kendi başına var olan bir varlık değildir.
Anlam; zamanla, yapı ile ve belirli koşulların oluşmasıyla ortaya çıkan bir eylemdir.
Bu koşullar gerçekleşmeden anlam yoktur.
Sadece işaretler vardır.


12.2 “Olay” Ne Demektir?
Burada kullanılan “olay” kavramı, günlük dildeki anlamıyla olağanüstü veya dikkat çekici bir hadise anlamına gelmez.
Buradaki olay, yeni bir şeyin etkili biçimde ortaya çıktığı kurucu anı ifade eder.
Olay, rastgele tekrar eden bir durum değildir.
Belirli bir oluşum ve düzen içinde gerçekleşir.
Anlam açısından bu şu demektir:
• Anlam meydana gelir,
• Okuma süreci içinde ortaya çıkar,
• Metnin yapısıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu nedenle anlam bir durum değildir; bir geçiştir.
Yani:
Belirsizlik hâlinden anlamlı yöneliş hâline doğru gerçekleşen bir dönüşümdür.


12.3 Anlamın Gerçekleşme Şartları

Anlamın ortaya çıkabilmesi için birkaç şartın birlikte bulunması gerekir:
1. Dilsel Kuruluş
Metin, yalnızca bir açıklama yapmak zorunda değildir; fakat mutlaka bir şeyleri belirli bir düzen içinde kurmalıdır.
Çünkü anlam, sadece kelimelerden değil, kelimelerin nasıl yerleştirildiğinden doğar.


2. Düzenlenmiş Yapı

Başlangıç, sıralanış, ritim, vurgu ve tekrarlar; anlamın ortaya çıkabileceği bir alan oluşturur.
Metnin yapısı, anlamın doğacağı zemindir.


3. Okurun Konumu

Anlam ancak okuyucu belirli bir ilişki içine girdiğinde gerçekleşir.
Okuyucu yalnızca kelimelere bakan pasif bir unsur değildir; anlam olayının gerçekleştiği alana katılan bir unsurdur.
Ancak bu şartların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Anlam, ancak bu unsurlar arasındaki etkileşimden doğar.


12.4 Anlamın Zamansallığı

Anlam bir olay olduğu için özü itibarıyla zamanla ilişkilidir.
Anlam bir anda bütünüyle ortaya çıkmaz.
Okuma süreci boyunca gelişir, derinleşir ve biçim kazanır.
Onun:
• bir başlangıcı,
• bir ilerleyiş süreci,
• ve zaman içinde belirli ölçüde sabitlenmesi
vardır.
Bu zamansallık, anlamı bilgiden ayırır.
Bilgi bazen tek bir anda elde edilebilir.
Ancak anlam, aşamalı olarak oluşan bir süreçtir.
Bu nedenle başlangıç özel bir öneme sahiptir.
Çünkü başlangıç, anlamın mümkün hâle geldiği ilk andır.


12.5 Tekrar ve Sabitleşme

Anlamın olay niteliğinde olması, onun mutlaka geçici ve kaybolan bir şey olduğu anlamına gelmez.
Tekrar yoluyla, ritüel biçimler aracılığıyla ve yerleşmiş yapılar sayesinde anlam güçlenebilir ve kalıcı bir görünüm kazanabilir.
Fakat bu sabitleşme, anlamın başlangıçtan itibaren değişmez bir öz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, sabitleşme:
tekrarlanan anlam olaylarının sonucudur.
Onun ön şartı değildir.
Anlam, alışılmış ve tanınmış hâle gelse bile, temelinde yine bir olay olarak kalır.


12.6 Anlam ve Bağlayıcılık

Olay olarak anlam anlayışı, bizi anlamın bağlayıcılığı sorununa götürür.
Eğer anlam meydana gelen bir şeyse, acaba tamamen rastlantısal mıdır?
Cevap:
Hayır.
Anlam olaydır; ancak yapı tarafından sınırlandırılır.
Her olay mümkün değildir.
Her okuma da kabul edilebilir değildir.
Metnin yapısı, anlam olayının gerçekleşebileceği alanı belirler; fakat onu tamamen önceden belirleyip kapatmaz.
İşte olay kavramının gücü burada ortaya çıkar:
Çünkü bu kavram,
açıklık ile düzeni, özgürlük ile sınırı aynı anda bir araya getirir.


12.7 Anlamı Mutlak Öznelcilikten Ayırmak

Anlamın bir olay olduğu düşüncesi, onu yalnızca bireysel öznel deneyime indirgemez.
Anlam sadece okuyucunun zihninde meydana gelmez.
O;
metin ile okuyucu arasındaki, metnin yapısının açtığı ilişkisel alanda gerçekleşir.
Okuyucu anlamın yaratıcısı değildir.
O, anlam olayının gerçekleşmesine katılan kişidir.
Başka bir ifadeyle:
Okuyucu anlamı keyfî biçimde üretmez; anlamın ortaya çıkış sürecine dahil olur.


12.8 Geçiş: Olaydan Başlangıç Yapısına

Eğer anlam bir olay ise, şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Anlam olayının ilk ortaya çıkışı nerede başlar?
Bu başlangıç, yalnızca içerik yorumunda aranmaz.
Asıl başlangıç, metnin ilk yapısal kuruluşunda ortaya çıkar.
Çünkü anlam, önce metnin kendisini nasıl düzenlediğiyle mümkün hâle gelir.
Bu nedenle başlangıç, anlam analizinin merkezî unsuru hâline gelir.
Başlangıç noktası, yalnızca metnin ilk cümlesi değildir.
O, anlamın gerçekleşmeye başladığı ilk yapısal harekettir.


On Üçüncü Bölüm

Okuyucu, Anlamsal Bir Etken Olarak
Hiçbir anlam kuramı, okuyucunun rolünü göz ardı edemez.
Ancak burada iki yönlü bir tehlike ortaya çıkar:
Ya anlamın oluşum sürecinde okuyucunun rolü küçümsenir,
ya da okuyucuya sınırsız ve mutlak bir anlam üretme yetkisi verilir.
Geleneksel yaklaşımlar daha çok okuyucuyu, önceden var olan bir anlamın pasif alıcısı olarak görmüştür.
Buna karşılık bazı çağdaş yaklaşımlar, okuyucuyu anlamın tek ve özgür üreticisi hâline getirmiştir.
Bu bölüm ise üçüncü bir yol önermektedir:
Okuyucu;
• hazır bir anlamı taşıyan kişi değildir,
• fakat anlamı keyfî biçimde icat eden özgür bir yaratıcı da değildir.
Okuyucu, “anlam olayının gerçekleşmesi için gerekli olan anlamsal bir etkendir.”
Başka bir ifadeyle:
Anlam ne yalnızca metinde bulunur ne de yalnızca okuyucunun zihninde oluşur.
Anlam, metin ile okuyucunun karşılaşma alanında gerçekleşir.


13.1 Alıcıdan Gerçekleşmenin Katılımcısına

Temsile dayalı eski modellerde okuyucu, önceden belirlenmiş bir anlamın alıcısı olarak görünür.
Bu anlayışa göre okuyucunun görevi, metnin taşıdığı anlamı doğru biçimde yakalamaktır.
Ancak anlamın bir “aktarılabilir nesne” olduğu varsayımından vazgeçildiğinde, bu yaklaşım sürdürülemez hâle gelir.
Çünkü eğer metinler anlamı taşıyıp aktarmıyorsa, okuyucu da yalnızca bir alıcı olamaz.
Anlam ancak okuma gerçekleştiği yerde meydana gelir.
Bu nedenle:
“Okuyucu, anlam aktarımının son noktası değil; anlam olayının gerçekleştiği yerdir.”


13.2 Öznelcilik Tehlikesi

Bununla birlikte, okuyucunun rolünü vurgulamak başka bir tehlikeyi de beraberinde getirir:
Öznelcilik tehlikesi.
Bazı estetik ve yorumlayıcı yaklaşımlarda anlam bütünüyle okuyucunun bilincine taşınır.
Bu durumda:
• metin yalnızca bireysel bir deneyimin bahanesi hâline gelir,
• anlam ise kişinin kendi deneyimlerinin, beklentilerinin ve ön kabullerinin metne yansıması olarak görülür.
Bu kitap böyle bir yaklaşımı kabul etmez.
Çünkü okuyucu anlamın oluşumunda önemli bir role sahiptir; fakat anlam üzerinde mutlak egemen değildir.
Okuyucu anlamın sahibi değil, gerçekleşme sürecindeki katılımcısıdır.


13.3 Okuyucu Düzenleyici Bir Etken Olarak

Okuyucu metinle karşılaştığında “boş bir sayfa” değildir.
Ancak onu yönlendiren yalnızca kendi kişisel dünyası da değildir.
Metnin kendisi, okuyucuyu belirli bir konuma doğru yönlendirir.
Bu konum doğrudan ifade edilmez.
Aksine metnin yapısı içinde örtük olarak meydana gelir.
Metin:
• beklentiler oluşturur,
• sınırlar belirler,
• dikkati belirli noktalara yönlendirir.
Okuyucu, bu yönlendirmeler içinde hareket eder.
Onun özgürlüğü, sınırsız yorum yapabilmek değildir.
Gerçek özgürlüğü:
önceden kurulmuş anlamsal düzen içinde hareket edebilmesidir.


13.4 Okuyucu Konumu ve Okuyucu Davranışı

Burada “okuyucu konumu” ile “okuyucu davranışı” arasında ayrım yapmak gerekir.
Okuyucu konumu
Metnin okuyucu için belirlediği yapısal yeri ifade eder.
Yani metnin okuyucuyu hangi ilişki biçimine çağırdığıdır.
Okuyucu davranışı
Okuyucunun bu konumu pratikte nasıl gerçekleştirdiğini anlatır.
Başka bir ifadeyle:
Konum metin tarafından belirlenir.
Davranış ise farklı biçimler alabilir.
Anlam olayı, okuyucu konumu ile okuyucunun etkinliği birleştiğinde gerçekleşir.


13.5 Başlangıç, Okuyucuya Yönelen İlk Söylemdir
Başlangıç, okuyucunun ilk defa muhatap alındığı yerdir.
Çoğu zaman bu yönlendirme doğrudan bir emir veya açıklama biçiminde ortaya çıkmaz.
Metin burada okuyucunun rolünü belirlemeye başlar:
Okuyucu;
• bir gözlemci mi,
• bir katılımcı mı,
• bir tanık mı,
• yoksa yalnızca bir alıcı mı olacaktır?
Bu yönlendirme bilgi aracılığıyla gerçekleşmez.
Asıl olarak metnin yapısı tarafından gerçekleştirilir.
Başlangıç:
“Okuyucu konumunu belirleyen ilk yapısal eylemdir.”
Bu belirleme olmadan anlam olayının gerçekleşmesi mümkün değildir.


13.6 Okuyucu ve Metnin Zamanı

Okuma, zamansal bir süreçtir.
Okuyucu metin içinde ilerler ve metin tarafından sürekli yeniden yönlendirilir.
Anlam tek bir anda ortaya çıkmaz.
Okuma sürecinin bütünü boyunca oluşur.
Başlangıç burada belirleyici bir role sahiptir.
Çünkü ilk yönü o belirler.
Daha sonraki düzeltmeler, genişletmeler ve derinleşmeler mümkündür.
Ancak bunların hepsi başlangıçta kurulan yön üzerinde gelişir.


13.7 Okuyucunun Sorumluluğu

Anlamın oluşumu, metin ile okuyucu arasında ortak gerçekleşen bir süreçtir.
Bu nedenle okuyucunun bir sorumluluğu vardır:
“Metnin yapısını ciddiye alma sorumluluğu.”
Bu sorumluluk ahlâkî bir yükümlülük değildir.
Bu, metodolojik bir sorumluluktur.
Çünkü metnin yapısını göz ardı eden okuyucu, anlamın ortaya çıkması için gerekli şartları kaybeder.
Özgür yorum, metni yok saymak değildir.
Gerçek yorum, metnin açtığı alan içinde gerçekleşir.


13.8 Geçiş: Okuyucudan Metin Türüne

Eğer okuyucu anlamsal bir etkense, şu soru ortaya çıkar:
Bütün metinler okuyucuya aynı biçimde mi seslenir?
Açık cevap:
Hayır.
Her metin, okuyucuyu farklı bir ilişki biçimine davet eder.
Bu nedenle bir sonraki adım, metinleri anlam oluşumundaki işlevsel rollerine göre ayırmaktır.
Böylece dikkat, “kurucu metin” kavramına yönelir.
Çünkü bazı metinler yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz;
okuyucunun anlam kurma biçimini de belirleyen temel yapılar oluşturur.


On Dördüncü Bölüm

Kurucu Metinler: İlk Bir Yaklaşım

Bütün metinler, anlamın oluşumuna yaptıkları katkı bakımından aynı değildir.
Bazı metinler “bilgi verir”, bazıları “eğlendirir”, bazıları “tartışır” veya “belgeler”.
Ancak özel bir metin türü vardır ki, onun temel işlevi bir içeriği aktarmak değil;
“bir anlam alanı kurmaktır.”
Bu bölümde “kurucu metin” kavramı ele alınacaktır.
Ancak bu kavram burada kesin ve tamamlanmış bir tanım olarak değil, daha sonraki bölümlerde ayrıntılandırılacak ilk bir hareket noktası olarak ortaya konmaktadır.


14.1 Metinleri Sınıflandırma Gereği

Eğer anlam, yapı ile okuyucunun etkileşimi içinde gerçekleşen bir “olay” ise, farklı metinlerin bu olayın gerçekleşmesi için farklı şartlar hazırlaması beklenir.
Bütün metinlere aynı şekilde yaklaşan genel bir metin teorisi, bu farklılıkları açıklayamaz.
Bu nedenle metinleri, anlam oluşumundaki rollerine göre ayıran bir:
“işlevsel sınıflandırmaya”
ihtiyaç vardır.
Çünkü her metin aynı işi yapmaz.
Bazı metinler mevcut bir anlam düzeni içinde hareket ederken, bazı metinler yeni bir anlam düzeninin kurulmasına katkıda bulunur.


14.2 Kurucu Olmayan Metinler

Sınırları belirlemek için öncelikle kurucu olmayan bazı metin türleri ele alınabilir.
Bunlar arasında:
• kullanım kılavuzları,
• tutanaklar,
• teknik belgeler,
• salt bilgilendirici duyurular
sayılabilir.
Bu tür metinler önceden var olan bir anlam çerçevesini kabul eder.
Onlar yeni bir düzen kurmazlar; mevcut düzen içinde işlev görürler.
Amaçları:
“kurmak” değil, “açıklık sağlamaktır.”
Bu nedenle temel işlevleri anlam alanı oluşturmak değil, mevcut anlamı anlaşılır biçimde aktarmaktır.


14.3 Kurucu Metinlerin İlk Belirlenişi

Kurucu metinler, diğer metinlerden temel olarak farklıdır.
Çünkü onlar:
• yeni bir anlam alanı açar,
• yönelimler belirler,
• okuyucunun konumunu oluşturur,
• beklentileri düzenler.
Bu metinler öncelikle belirli sorulara cevap vermez.
Aksine:
Soruların kendisini mümkün hâle getirirler.
Onların asıl işlevi:
“ne söyledikleri”nden önce, “bir anlam düzeni kurmalarıdır.”
Kurucu özellikleri içerikte değil, oluşturdukları yapısal etkidedir.


14.4 Kurucu Metinlere Örnekler

Kurucu metinlere örnek olarak şunlar verilebilir

• edebî metinler,
• dinî metinler,
• temel felsefî metinler,
• kurucu siyasal belgeler.
Bu metinler esas olarak bilgi aktarma yoluyla değil;
kendilerinden sonra gelen metinlerin okunabileceği ve anlaşılabileceği bir çerçeve oluşturarak işlerler.
Onlar yalnızca anlam taşımazlar;
anlamın nasıl kurulacağını da etkilerler.


14.5 Başlangıç, Kurucu Bir An Olarak
Kurucu metinlerde başlangıcın özel bir rolü vardır.
Başlangıç yalnızca metnin ilk bölümü değildir.
O:
“anlam alanının açıldığı yerdir.”
Başlangıç şunları belirler:
• metnin kurucu bir metin olarak kabul edilip edilmeyeceğini,
• okuyucudan beklenen ilişki biçimini,
• ortaya çıkacak anlamın yönünü.
Etkili bir başlangıç olmadan metin:
“işlevsel olarak boş”
kalır.
Çünkü anlam olayını başlatacak ilk yapısal hareket gerçekleşmemiş olur.


14.6 Kuruculuk Mutlak Değildir

“Kurucu” kavramı, bir metnin kesin, değişmez veya evrensel bir anlam dayattığı anlamına gelmez.
Kurucu metinler:
• tarihsel,
• kültürel,
• bağlamsal
şartlarla ilişkilidir.
Onların kurucu niteliği:
mutlak doğruluk iddiasından değil, düzenleme gücünden kaynaklanır.
Bu metinler, daha sonra değiştirilebilecek veya eleştirilebilecek olsalar bile, belirli bir yönlendirme alanı oluştururlar.
Onların gücü, bütün yorumları kapatmalarında değil;
yorumların ortaya çıkabileceği zemini hazırlamalarındadır.


14.7 Yorum ve Eleştiriyle İlişkisi

Kurucu metinler yoruma ve eleştiriye açıktır.
Aslında tam da bu nedenle yorumlanabilirler.
Çünkü onlar basit ve kapalı bir içerik aktarmazlar.
Bu açıklık bir eksiklik değildir.
Tam tersine, kurucu işlevlerinin bir parçasıdır.
Eleştiri ve yorum, ancak önceden gerçekleşmiş bir kurucu eylem sayesinde mümkün olur.
Çünkü ortada kurucu bir anlam alanı yoksa:
yorumlanacak veya eleştirilecek bir şey de yoktur.


14.8 Geçiş: Metin Türünden Metnin Başlangıcına

Kurucu metinlere yönelik bu ilk yaklaşımın ardından odak noktası artık belirginleşmektedir.
Gelecek bölümler, metnin başlangıcını ayrıntılı biçimde inceleyecektir.
Çünkü başlangıç:
“kurucu anlamın ayrıcalıklı mekânıdır.”
Başlangıç, yalnızca metnin başladığı yer değildir.
O, anlamın ilk defa kurulduğu, okuyucunun konumunun belirlendiği ve metnin kendi dünyasını açmaya başladığı noktadır.


On Beşinci Bölüm

Başlangıç, Kurucu Bir Eylem Olarak
Metin teorilerinde başlangıç çoğu zaman yalnızca metnin zamansal ilk noktası olarak görülür.
Bu anlayışa göre başlangıç, kronolojik olarak metni başlatan fakat metnin derin yapısında belirleyici bir değeri olmayan sıradan bir giriş aşamasıdır.
Bu bölüm, bu görüşe açıkça karşı çıkar.
Çünkü başlangıç, nötr bir “önce” değildir.
Başlangıç;
metnin yapısını kuran ve anlam olayının gerçekleşme şartlarını oluşturan kurucu bir eylemdir.
Başlangıç ilk içerik değildir.
O, ilk düzendir.


15.1 “Başlama” ile “Başlangıç” Arasındaki Fark
Öncelikle başlama ile başlangıç arasında ayrım yapmak gerekir.
Başlama, metnin fiilî olarak başladığı ilk noktayı ifade eder.
Başlangıç ise metne bir yön ve okuma ölçütü kazandıran kurucu eylemdir.
Her başlama, burada kastedilen anlamda bir başlangıç değildir.
Çünkü bir metin başlayabilir, fakat gerçekten harekete geçmeyebilir.
Örneğin yalnızca ardışık bilgilerden oluşan ve herhangi bir yapısal yönelim oluşturmayan bir metin, zamansal olarak başlamış olsa bile kurucu bir başlangıç gerçekleştirmemiş olabilir.
Güçlü bir başlangıç:
yalnızca bir yer veya nokta değil;
işlevsel bir eylemdir.


15.2 Başlangıç, Bir Yönlendirme Eylemidir
Başlangıç doğrudan içerik yerleştirmez.
Onun asıl işlevi:
yönler oluşturmaktır.
Başlangıç şunları belirler:
• neyin önemli kabul edileceğini,
• hangi tür dikkatin gerekli olduğunu,
• okuyucunun metni hangi konum içinde karşılaması gerektiğini.
Bu yönlendirme açık bir açıklama biçiminde ortaya çıkmaz.
Başlangıç, nasıl okunacağını öğretmez.
Fakat kendi yapısı aracılığıyla belirli bir okuma konumunu zorunlu hâle getirir.
Başka bir ifadeyle:
Metin okuyucuya doğrudan emir vermez; fakat başlangıcın kurduğu yapı, okuyucuyu belirli bir ilişki biçimine yönlendirir.


15.3 Başlangıç, Asimetrik Bir Yapı Olarak
Başlangıç yapısal olarak bir asimetrik özellik taşır.
Çünkü başlangıç, kendisinden sonra gelen bölümleri, sonraki bölümlerin başlangıcı etkilediğinden daha güçlü biçimde etkiler.
Sonraki kısımlar başlangıcı:
• derinleştirebilir,
• açıklayabilir,
• değiştirebilir.
Ancak onun ilk etkisini tamamen ortadan kaldırmaları nadiren mümkündür.
Bu asimetrik özellik, başlangıcı anlam oluşumunun özel bir konumu hâline getirir.
Çünkü başlangıç:
en yüksek açıklık ile en yüksek yönlendirici gücün aynı anda bulunduğu andır.


15.4 Başlangıç ve Okuyucunun Konumu

İlk anda okuyucunun metin içindeki konumu belirlenir.
Bu belirleme doğrudan talimatlarla gerçekleşmez.
Aksine şu yapısal unsurlar aracılığıyla oluşur:
• ton,
• bildirme biçiminin derecesi,
• anlatısal veya tartışmacı konum.
Okuyucu çoğu zaman farkında olmadan şunu hisseder:
Metin onu:
• davet mi ediyor,
• meydan mı okuyor,
• yönlendiriyor mu,
• yoksa belirsizlik içinde mi bırakıyor?
İlk anda oluşan bu algı, okuma sürecinin tamamı boyunca etkisini sürdürür.


15.5 Başlangıç ve Anlamın Zamanı

Başlangıç, kurucu bir eylem olarak, anlamın mümkün hâle geldiği ilk zamansal noktadır.
Bundan önce yalnızca sınırsız bir imkân alanı vardır.
Başlangıç ile birlikte:
“metnin zamanı” ortaya çıkar.
Anlam, bu ilk andan itibaren ileriye doğru gelişir.
Yani anlamın yönü geçmişe doğru değil, başlangıçtan sonraki oluşuma doğrudur.


15.6 İçerikten Bağımsız Kurucu Güç

Başlangıcın gücünün çoğu zaman içerik zenginliğine değil, yapıya dayandığını görmek gerekir.
Bir metnin ilk bölümünde:
• edebî bir cümle,
• felsefî bir soru,
• dinî bir ifade biçimi
yer alabilir.
Bunların hepsi bilgi bakımından sınırlı görünebilir.
Ancak yine de güçlü bir yönlendirme oluşturabilirler.
Çünkü başlangıcın kurucu gücü, çok şey söylemesinden değil;
anlamın nasıl kurulacağını belirlemesinden kaynaklanır.
Başlangıçtaki içerik azlığı, bazen onun kurucu niteliğini daha da güçlendirir.


15.7 Başlangıç ile Giriş Bölümü Arasındaki Fark

Başlangıç, giriş bölümüyle aynı şey değildir.
Giriş bölümü:
• açıklar,
• hazırlar,
• düzenler.
Başlangıç ise:
kurar.
Birçok metin, giriş açıklamaları tamamlanmadan önce bile yapısal anlamda başlamış olabilir.
Hatta bazı kurucu metinlerde başlangıç, herhangi bir önsöz veya giriş bölümü olmadan doğrudan gerçekleşebilir.
Çünkü kurucu başlangıç için gerekli olan şey açıklama değil;
anlam alanını açan ilk yapısal harekettir.


15.8 Geçiş: Başlangıç Biçimleri

Eğer başlangıç kurucu bir eylem ise, şu soru ortaya çıkar:
Bu eylem hangi biçimlerde gerçekleşir?
Çünkü bütün başlangıçlar aynı değildir.
Her başlangıç yapısı da aynı düzeyde anlamsal güç üretmez.
Bu nedenle bir sonraki adım:
“başlangıç biçimlerinin sınıflandırılması”
olacaktır.


On Altıncı Bölüm

Başlangıç Biçimleri

Eğer başlangıç, metnin yapısını kuran bir eylem ise, bu eylem yalnızca tek bir biçimde ortaya çıkmaz.
Başlangıç; metnin türüne, işlevine ve oluşturmak istediği anlam biçimine göre farklı şekiller alır.
Metinler rastlantısal biçimde başlamazlar.
Her başlangıç, anlamın ilk ortaya çıkış biçimini belirleyen edebî ve düşünsel bir mantığa dayanır.
Bu bölüm, başlangıç biçimlerinin işlevsel bir sınıflandırmasını sunmaktadır.
Ancak burada ele alınan biçimler “ideal modeller” olarak düşünülmelidir.
Gerçek metinlerde bu biçimler birbirleriyle birleşebilir veya yan yana bulunabilir.


16.1 Biçimleri Belirleme Ölçütleri

Bu sınıflandırma, başlangıcın anlam üretimindeki etkisine dayanır.
Dolayısıyla ölçütler yalnızca biçimsel özellikler değildir.
Örneğin:
• metnin uzunluğu,
• kullanılan üslup,
• görünüşteki düzen
tek başına belirleyici değildir.
Asıl belirleyici olan unsurlar şunlardır:
• başlangıcın kurduğu yönlendirme biçimi,
• okuyucunun metin içindeki konumu,
• açıklık ile açıklık dışılık arasındaki oran,
• anlamsal zamanın hareket biçimi.
Bu ölçütler, farklı başlangıç türlerini birbirinden ayırmayı mümkün kılar.


16.2 Bildirici Başlangıç

Bu başlangıç biçiminde metnin yapısı ilk andan itibaren açık biçimde ortaya konur.
Konu doğrudan belirtilir ve yorum çerçevesi açıkça oluşturulur.
Bu tür başlangıçlar özellikle şu alanlarda yaygındır:
• bilimsel yazılar,
• teknik metinler,
• hukukî ve siyasî belgeler.
Gücü:
açıklık ve istikrardır.
Ancak aynı açıklık, anlam olayının aşamalı biçimde gelişen niteliğini de sınırlar.
Çünkü yorum imkânlarının önemli bir bölümü daha başlangıçta belirlenmiş olur.


16.3 Anlatısal Başlangıç

Anlatısal başlangıç bir “söylem” ile değil, bir “olay” ile başlar.
Okuyucu herhangi bir ön açıklama olmadan bir sahnenin veya bir anın içine girer.
Bağlamı içeriden keşfetmeye başlar.
Bu biçim özellikle:
• edebî metinlerde,
• tarihsel anlatılarda,
• biyografilerde ve düşünsel anlatılarda
yaygındır.
Burada anlam açıklama yoluyla değil, deneyimleme yoluyla oluşur.
Okuyucu metni dışarıdan anlamaya çalışmaz;
olayın içine katılarak anlamın oluşumuna dahil olur.


16.4 Sorgulayıcı Başlangıç

Sorgulayıcı başlangıç, metni bir soru ile açar.
Ancak bu soru çoğu zaman doğrudan bir cevap almak amacı taşımaz.
Asıl amacı:
bir problem alanı ve düşünme ufku açmaktır.
Bu biçim özellikle:
• felsefî metinlerde,
• eleştirel yazılarda,
• ahlâkî ve teolojik düşüncelerde
görülür.
Bu durumda okuyucu, yalnızca bilgi alan kişi değildir.
Düşünme sürecinin ortağı hâline gelir.
Anlam, hazır bir kesinlikten değil;
arayış hareketinden doğar.


16.5 Paradoksal Başlangıç

Paradoksal başlangıç, bilinçli bir şaşırtma üzerine kuruludur.
Yerleşmiş bir beklentiyi sarsar veya görünüşte birbirine zıt unsurları aynı yapı içinde birleştirir.
Bu tür başlangıçlar çoğunlukla:
• kurucu felsefî düşüncede,
• edebî deneylerde,
• manevî ve içsel metinlerde
ortaya çıkar.
İşlevi, alışılmış anlam düzenini sarsarak yeni bir anlam alanı açmaktır.
Burada şaşkınlık bir belirsizlik değil;
yeni bir yönlendirme ve yeniden kurma aracıdır.


16.6 Örtük Başlangıç

Bu türde metin başlangıcını açık biçimde ilan etmez.
Sanki herhangi bir noktadan başlamış gibi görünür.
Okuyucuya doğrudan bir giriş işareti verilmez.
Bu biçim özellikle:
• modern edebiyatta,
• parçalı metinlerde,
• geniş açıklık taşıyan yazılarda
yaygındır.
Bu tür başlangıçlarda okuyucunun:
“başlangıcın gerçekleştiğini fark etmesi”
gecikebilir.
Ancak tam da bu gecikme, anlamın oluştuğu anı daha yoğun ve derin hâle getirir.


16.7 Karma ve Melez Başlangıçlar

Bu başlangıç biçimleri gerçek metinlerde nadiren saf hâlde bulunur.
Bir metinde:
• anlatı ile soru,
• açıklama ile paradoks
bir arada bulunabilir.
Bu birleşim bir eksiklik değildir.
Aksine, anlam kurma stratejisinin karmaşıklığını gösterir.
Bu sınıflandırmanın amacı:
metinleri kesin kutular içine yerleştirmek değildir.
Amaç:
araştırmacının başlangıcı, anlamı kuran bir mekanizma olarak okuyabilmesini sağlamaktır.


16.8 Başlangıç Biçimi ile Metnin İşlevi Arasındaki İlişki

Başlangıç biçiminin seçimi;
• metnin türüyle,
• okuyucunun yorumlama sürecindeki konumuyla,
• oluşturulmak istenen anlam biçimiyle
yakından ilişkilidir.
Kurucu metinler çoğu zaman:
• anlatısal,
• sorgulayıcı,
• paradoksal
başlangıç biçimlerine yönelir.
Çünkü bu biçimler daha geniş ve etkili bir anlam alanı oluşturma imkânı sağlar.


16.9 Geçiş: Başlangıcın Metin Boyunca Etkinliği

Bu sınıflandırma, başlangıçları incelemek için bir analiz aracıdır.
Ancak bundan sonra ortaya çıkan temel soru şudur:
“Başlangıcın etkisi metin boyunca ne ölçüde devam eder? Okuma ilerledikçe başlangıcın yapısal izi nasıl gelişir?”
Sonraki bölümler bu soruya yönelecektir.


On Yedinci Bölüm

Başlangıcın Metin İçindeki Etki Alanı

Her metinde başlangıç, kurucu bir olaydır.
Ancak her olay gibi başlangıç da zaman sorununu beraberinde getirir:
Başlangıcın etkisi yalnızca ortaya çıktığı ilk anla mı sınırlıdır?
Yoksa yönlendirici bir yapı olarak bütün okuma süreci boyunca varlığını sürdürür mü?
Bu bölüm, şu temel varsayımdan hareket eder:
Başlangıç, okunup geçilen bir an değildir; metin içinde gizil biçimde çalışan “yapısal bir iz” olarak varlığını sürdürür.
Yüzeyde artık görünmeyebilir.
Fakat etkisini kaybetmez.


17.1 Başlangıç, Zamansal Bir Yapı Olarak
Başlangıcın etkisi, ona olan zamansal yakınlıkla ölçülemez.
Okuma ilerledikçe bu etkinin mutlaka azalması gerekmez.
Aksine etkisinin biçimi değişir:
• İlk aşamada açık ve belirgin biçimde görünür,
• daha sonra örtük bir varlığa dönüşür,
• sonunda anlam yapısını yöneten temel bir arka plan hâline gelir.
Görünürlük ile gizlilik arasındaki bu dönüşüm, metnin anlam dinamiğinin temel unsurlarından biridir.


17.2 Beklenti Ufku

Başlangıç, daha ilk anda bir “beklenti ufku” oluşturur.
Bu ufuk, metin içinde hangi gelişmelerin anlamlı veya kabul edilebilir görüneceğini belirler.
Bu yoluyla:
• kabul edilebilir gelişim biçimleri,
• anlamsal kopuş ihtimalleri,
• yazarın oluşturabileceği şaşırtma alanı
şekillenir.
Bu beklenti ufku:
• doğrulanabilir,
• değiştirilebilir,
• aşılabilir.
Ancak çoğu zaman bütünüyle ortadan kaldırılamaz.
Çünkü sonraki anlam hareketleri, başlangıçta kurulmuş olan ilk alanla ilişki içinde gerçekleşir.


17.3 Gerçekleşme, Değiştirme ve Ayrılma
Başlangıcın etkisinin devamı üç temel biçimde ortaya çıkar:
Gerçekleşme
Metnin, başlangıçta kurulan yönü değiştirmeden geliştirmeye devam etmesidir.
Yani başlangıçtaki anlam hareketi sonraki bölümlerde açılır ve derinleşir.


Değiştirme

Metnin başlangıçtaki yönü tamamen reddetmeden onu yeniden biçimlendirmesidir.
Burada başlangıç ortadan kaldırılmaz; yeni bir biçimde yorumlanır.


Ayrılma

Metnin ilerleyen bölümlerinde başlangıçla görünürde çelişen bir yöne gitmesidir.
Ancak bu ayrılık bile başlangıcın varlığını varsayar.
Çünkü bir şeyden ayrılmak için önce o şeyin kurulmuş olması gerekir.
Bu üç durumda da başlangıç etkinliğini sürdürür.


17.4 Başlangıç, Örtük Bir Ölçüt Olarak
Metin ilerledikçe başlangıç, yeni unsurların değerlendirildiği gizli bir ölçüte dönüşür.
Okuyucu bilinçli olarak fark etmese bile, sonraki bölümleri ilk hareket noktasıyla karşılaştırır.
Uyumu ve sapmayı bu ilk yapıya göre algılar.
Metin beklenmedik yönlere açılsa bile, okuyucu zihinsel olarak başlangıca geri döner.
Çünkü başlangıç, anlamın ilk referans noktasıdır.


17.5 Başlangıcın Geri Dönüşü

Başlangıcın geri dönüşü farklı biçimlerde ortaya çıkabilir

• sembollerin veya imgelerin tekrarı,
• yansıtıcı yapılar (ayna niteliğindeki biçimsel düzenler),
• göndermeler veya tematik çağrışımlar.
Bu geri dönüş yalnızca biçimsel bir teknik değildir.
Aksine başlangıcın anlam dokusu içindeki merkezî konumunu gösterir.
Başlangıç, metnin ilerleyen bölümlerinde yeniden görünür hâle gelerek kendi kurucu etkisini hatırlatır.


17.6 Başlangıç ve Son

Başlangıç ile son arasındaki ilişki, metni anlamanın temel noktalarından biridir.
Tamamlanmış bir son, başlangıcı ortadan kaldırmaz.
Aksine onu:
tamamlanmış bir anlama dönüştürerek sonuçlandırır.
Bu nedenle sonun anlam kazanması, açık ve etkili bir başlangıcın varlığına bağlıdır.
Başlangıç olmadan son:
yalnızca bir bitiştir.
Anlamlı bir tamamlanma değildir.


17.7 İlk Etkinin Sınırları

Başlangıcın gücü büyük olmakla birlikte mutlak değildir.
Metin:
• başlangıcı aşabilir,
• onunla alay edebilir,
• veya başlangıcın tekliğini kıran çoklu başlangıçlar oluşturabilir.
Ancak bu kırılma bile yine başlangıçla ilişki içinde gerçekleşir.
Çünkü başlangıcı aşmak, önce onun varlığını kabul etmeyi gerektirir.
Başlangıcın etkisinin sınırları, özellikle yazarın bizzat “başlangıç” kavramını çözmeyi amaçladığı durumlarda ortaya çıkar.
Bu durumda başlangıç:
• parçalanabilir,
• yeniden üretilebilir,
• art arda gelen katmanlar içinde çoğaltılabilir.


17.8 Sonraki Bölüme Geçiş

Eğer başlangıç bu kadar güçlü ve sürekli bir etkiye sahipse, yeni bir soru ortaya çıkar:
Başlangıç, metin içinde yalnızca yönlendirici bir unsur mudur, yoksa aynı zamanda normatif bir ölçüt olarak mı işler?
Başka bir ifadeyle:
Başlangıç, hangi anlamların uygun, anlamlı veya doğru yorumlanabilir olduğunu belirleyen bir çerçeve oluşturur mu?
Bir sonraki bölüm bu soruya geçiş hazırlayacaktır.
On Sekizinci Bölüm
Başlangıç, Normatif Bir Etken Olarak
Bir metnin başlangıcı yalnızca okuyucuya yol gösteren bir açılış işareti değildir.
Başlangıç, doğrudan ifade edilmese bile, okuma sürecini yönlendiren anlamsal ölçütler kuran bir eylemdir.
O, ahlâkî hükümler veya açık kurallar koymaz.
Ancak derin yapısal düzeyde, daha sonra neyin:
• kabul edilebilir,
• uyumlu,
• anlam bakımından mümkün
sayılacağını belirleyen bir çerçeve oluşturur.
Başlangıç kurallar koymaz.
Fakat anlamın etkili biçimde gerçekleşebilmesi için gerekli şartları oluşturur.


18.1 Kuralsız Bir Normatiflik

Normatiflik çoğu zaman açık emirler veya belirlenmiş şartlar bütünüyle ilişkilendirilir.
Ancak başlangıç farklı bir biçimde işler.
Başlangıç, normatif etkisini zorunlu kılma yoluyla değil;
yapı aracılığıyla örtük biçimde gerçekleştirir.
Bu sayede şu sorular sessizce belirlenmeye başlar:
“Metnin bağlamıyla uyumlu olan nedir?”
“Sapmaya ne zaman izin verilebilir?”
“Hangi okuma geçerli kabul edilebilir?”
Başlangıcın bu normatif gücü, daha sonraki açıklamalardan veya içerik yorumlarından önce ortaya çıkar.
Çünkü ilk anlam çerçevesi daha başlangıçta kurulmuştur.


18.2 Başlangıç, Uygunluğun Ölçütü Olarak
Metin ilerledikçe okuyucu, çoğu zaman tam olarak farkında olmadan, her yeni unsuru başlangıcın oluşturduğu ilk çerçeveyle karşılaştırır.
Buradaki uygunluk, tamamen nesnel ve dışarıdan belirlenmiş bir hüküm değildir.
O, anlamın ilk açıldığı anda oluşan bir ölçüdür.
Bu nedenle başlangıç:
metin içinde ortaya çıkan gelişmelerin hangi yönde ilerlemesinin beklenebileceğini belirleyen içsel bir referansa dönüşür.
Böylece bazı yönelimler doğal ve uyumlu görünürken, bazıları yabancı veya kopuk algılanır.


18.3 Başlangıcın Normatifliği ve Okuyucunun Metinle Uyumu

Başlangıcın normatif gücü en açık biçimde okuyucu ile metin arasındaki ilişkide ortaya çıkar.
Okuyucunun, açıkça ifade etmese bile, başlangıcın oluşturduğu şartları kabul etmesi; okumaya devam edebilmesini sağlar.
Bu kabul bir boyun eğme değildir.
Daha çok pratik bir uzlaşmadır.
Çünkü başlangıcın oluşturduğu şartları tamamen reddeden okuyucu, metnin iç hareketini takip etme ve onu anlamlandırma imkânını kaybeder.


18.4 Normatiflik ile Özgürlük Arasında

Başlangıcın yönlendirici gücü ile okuyucunun özgürlüğü arasında bir çelişki yoktur.
Çünkü normatiflik keyfî bir sınırlama anlamına gelmez.
Aksine, anlam hareketinin gerçekleşmesini mümkün kılan bir çerçevedir.
Okuma özgürlüğü ancak belirli bir düzen içinde gerçekleşebilir.
Herhangi bir ölçüt olmadan anlam ile anlamsızlık arasındaki sınır ortadan kalkar.
Bu nedenle yorum özgürlüğü:
sınırsız bir dağınıklık değil, düzenlenmiş bir özgürlüktür.


18.5 Kopuşun Meşruiyeti

Başlangıcın normatif işlevi yalnızca uyum üretmekle sınırlı değildir.
Aynı zamanda kopuş imkânını da oluşturur.
Bir metin:
• şaşırtabilir,
• beklentileri kırabilir,
• başlangıçta kurulan yönü değiştirebilir.
Ancak bu kırılmanın anlam kazanması, ancak daha önce kurulmuş olan yapıyla ilişki içinde mümkündür.
Çünkü:
Bir kurala karşı çıkmadan önce o kuralın varlığı gerekir.
Ve:
Bir düzeni bozmak, ancak daha önce kurulmuş bir düzen karşısında anlam kazanır.


18.6 Kişisel Bir Otoriteye Dayanmayan Normatiflik

Başlangıcın normatif etkisi yalnızca yazarın iradesinden kaynaklanmaz.
Bu etki, metnin kendi yapısal gücünden doğar.
Bu nedenle:
• yazarı bilinmeyen,
• kolektif olarak oluşmuş,
• tarihsel süreç içinde meydana gelmiş
metinler de güçlü bir başlangıca sahip olduklarında benzer bir normatif etki gösterebilirler.
Burada söz konusu olan:
üreticinin kişisel otoritesi değil,
metnin kendi içinden doğan normatif güçtür.


18.7 Ölçüt Kuran Metinler ile Ölçütlere Dayanan Metinler

Bazı metinler normatifliklerini dış sistemlerden alırlar.
Örneğin:
• gelenekler,
• kurumlar,
• akademik standartlar
onlar için önceden var olan ölçütlerdir.
Bu tür metinler mevcut ölçütleri kullanır.
Onları kendileri oluşturmaz.
Buna karşılık kurucu metinler:
kendi ölçütlerini üretir,
ve bu ölçütleri daha başlangıç anında biçimlendirirler.
Onların özelliği, var olan bir düzen içinde hareket etmek değil;
yeni bir anlam düzeninin temel şartlarını oluşturmaktır.


18.8 Sonraki Bölüme Geçiş

Eğer başlangıç böyle etkili bir normatif güce sahipse, şu soru ortaya çıkar:
Başlangıç bu işlevini yerine getiremezse ne olur?
Başlama anı ne zaman gerçek bir başlangıç olmaktan çıkar ve:
“yanlış başlangıç”
hâline gelir?
Bu sorular bizi bir sonraki bölüme götürecektir.


Anlamın Doğuşu: Metinsel Başlangıcın Kurucu Yapısı Üzerine Bir Araştırma 02

Leave a reply