Numan Albarbari نعمان البربري

KAYIP GÜNLER MÜZESİ 17

Kayıp Günler Müzesi

On Yedinci Bölüm (Kısım)

Seksen Birinci Bölüm – Hamile Kadın

Anne doğum acısını unutur — unutmanın zorunluluğu

Kadın, yirmi sekiz yaşında — Suriye / Almanya, şimdiki zaman
Oda kasıtlı bir sıcaklıktaydı.
Rahatsız edici bir sıcak değil, birinin senden önce seni düşündüğünü hissettiren bir ılıklık. Geniş, rahat bir koltuk, yanında küçük bir yastık, gözü yormayan yumuşak bir ışık. Ve koltukta sekizinci ayındaki bir kadın oturuyordu — büyük karnını öğrenilmiş bir sükûnetle taşıyordu, elleri çoğu hamile kadının yaptığı gibi karnında değil, iki yanındaydı; sanki bebeğe alan tanırken kendi alanından da vazgeçmiyordu.
Samer’i gördüğünde hafif bir gülümsemeyle gülümsedi — “iyiyim” ama “iyi” kelimesinin kesin bir tanıma ihtiyacı olduğunu söyleyen türden bir gülümseme.
Samer: Reem?
Hamile kadın: Evet. Otur. Bu aralar fazla ayakta duramıyorum ama koltuk rahat.
Samer: Ayakta durmana gerek yok. Nasılsın?
Hamile kadın: Sekizinci aydayım. Doktorlar her şey normal diyor. Bu bazen yeterli oluyor.
Samer: Sadece bazen mi?
Hamile kadın: Bazen “her şey normal” gerçek soruyu yanıtlamıyor. Gerçek soru tıbbi değil.
Samer: Peki gerçek soru ne?
Hamile kadın: Bu çocuk hangi dünyada doğacak? Ve ilk belleği hangisi olacak?
Samer: Sen Suriyelisin.
Hamile kadın: Halep’tenim. Dört yıl önce Almanya’ya geldim. Kocam benden bir yıl önce gelmişti. Ve karnımdaki çocuk — ailemizden burada doğacak ilk kişi. Backnang’de. Pek kimsenin tanımadığı küçük bir şehirde.
Samer: Bu şu anlama mı geliyor…
Hamile kadın: İlk belleğinin Alman olacağı anlamına geliyor. İlk dili belki Almanca olacak. Yüzü Arap. Bu iki anlamı çatışmadan içimde nasıl taşıyacağımı bilmiyorum.
Samer: Gerçekten bir çatışma hissediyor musun?
Hamile kadın: Bir sorumluluk hissediyorum. Nasıl aktaracağımı bilmediğim bir şeyi aktarma sorumluluğu — adı “biz kimiz” olan bir şey. Misafirperverlik biçimi. Yemek biçimi. Tam karşılığı olmayan Arapça kelimeler. “Şevk” — Almancada aynı ağırlığı taşıyan bir karşılığı yok. “Beyt” — Arapçada ev, içindeki insanlardır; Almancada “Zuhause” ait olduğun yerdir. Farklılar.
Samer: Kelimeleri mi aktarmak istiyorsun?
Hamile kadın: Kelimelerin arkasındaki anlamları aktarmak istiyorum. Ama anlamlar açıklamayla değil deneyimle aktarılır. Yedi yaşında bir çocuğu oturtup ona “şevk”i anlatamam — bunu hissetmesi gerekir ki anlasın. Sorun tam da burada.
Samer: Onu yaşamadığı bir şeyi nasıl hissettireceksin?
Hamile kadın: Henüz bilmiyorum. Ama hikâyeleri düşünüyorum. Yemeği. Mümkün olduğunda ziyaretleri. Ve belki kafasında, nedenini bilmeden kalacak birkaç kelimeyi.
Samer: Sana farklı bir şey sormak istiyorum — unutmanın zorunluluğu. Annelerin doğum acısını unuttuğu söylenir. Bunun gerçek olduğunu düşünüyor musun?
Hamile kadın: Henüz doğurmadım. Ama pek çok kadına sordum. Hepsi aynı şeyi söylüyor: evet, unutuyorsun. Tam olarak değil ama yeterince unutuyorsun.
Samer: Ve bu unutma — deneyime bir ihanet mi, yoksa bir bilgelik mi?
Hamile kadın: Mutlak bir bilgelik. Anneler acıyı tüm şiddetiyle hatırlasaydı hiçbir kadın bir kereden fazla doğurmazdı. Bu bir tahmin değil — bu bilim. Doğum sırasında ve sonrasında salgılanan oksitosin, o anının nasıl kaydedildiğini değiştirir. Beden “şiddetli acı olayını” tutar ama duyusal yoğunluğunu hafifletir. Ve bu hafifletme, anneliği tekrarlanabilir bir deneyim olarak mümkün kılan şeydir.
Samer: Yani unutma bazen zayıflık değil — hayatta kalmak için biyolojik bir sistem.
Hamile kadın: Tam olarak. Ve bu, unutmayı genel olarak anlama biçimimi değiştiriyor. Her unutma bir başarısızlık değil. Bazısı hayati bir zorunluluk.
Reem, konuşma boyunca ilk kez elini karnına koydu. İstemsiz bir hareket, sanki bebek kıpırdamıştı.
Samer: Şimdi hareket mi ediyor?
Hamile kadın: Evet. Bu saatte çok hareket ediyor. Sanırım en sevdiği saat.
Samer: Ve bu hareket — senin için ne ifade ediyor?
Hamile kadın: Henüz var olduğunu bilmeyen — ya da belki kendi yoluyla biliyordur — gerçek bir varlık olduğu anlamına geliyor, ve o diyor ki: buradayım. Bu, mümkün olan en basit varoluş beyanı. Kelimesiz, dilsiz, bilinçli bir bellek olmadan. Sadece: buradayım.
Samer: Peki senin belleğin — Suriye’den, taşıması sana acı veren anılar taşıyor musun?
Durdu. Uzun bir nefes.
Hamile kadın: Evet. Silemediğim ve silmek de istemediğim anılar. Ama bir şey öğrendim — burada, gurbette öğrendim — bir anıyı taşımakla o anıda yaşamak arasında bir fark var. Şam’ı yanında taşıyıp Backnang’de yaşayabilirsin. Sorun, anının şimdiki zamandan büyük hale gelmesi.
Samer: Ve bunu nasıl engelliyorsun?
Hamile kadın: Şimdiki zamana gerçek bir dikkat vererek. Karnımdaki bu çocuk — gerçek bir şimdiki zaman. O zaman orada değil, şimdi burada olmamın nedeni.
Samer: Peki gelecek?
Hamile kadın: Gelecek henüz yazılmadı. Bu hem bir korku hem bir umut aynı anda. Ama ben ona daha çok umut demeyi seçtim.
Samer: Çocuğunun senden hatırlamasını istediğin şey nedir?
Bu kez daha geniş bir gülümsemeyle gülümsedi.
Hamile kadın: Annesinin sıfırdan yeniden başlamaktan korkmadığını hatırlamasını istiyorum. Sıfırdan başlamanın bir yenilgi değil bir cesaret olduğunu. Ve kahvedeki kakule kokusunu hatırlamasını — çünkü Almanya’da olsak bile kakuleli kahve yapmayı bırakmayacağım.
Samer: Kakule, bir bellek olarak.
Hamile kadın: Kokular belleğin en güçlü tetikleyicileridir — bu bilim. Ve ben annemin evinin kokusunun burada ölmesine izin vermeyeceğim. Aktarılacak. Bir şekilde.
Samer müzeye girdiğinden beri hissetmediği bir şey hissetti çıkarken — hafiflik gibi bir şey. Konuşma hafif olduğu için değil, Reem dünyanın ağırlığını taşıyıp onu dinleyeni ezmeyen bir biçimde anlattığı için. Gerçek umut bunu yapar — ağırlığı inkâr etmez, onu taşınabilir kılar.
Ve düşündü: Belki bahsettiği o zorunlu unutma sadece doğum acısıyla sınırlı değildir. Belki insan, yeniden başlamaya cesaret edebilmek için bazı acılarını yeterince unutmaya ihtiyaç duyar. Ve bu unutma bir korkaklık değil — sürmenin bir koşuludur.
Seksen İkinci Bölüm – Can Çekişen
İnsanın hayatı ölmeden önce gözünün önünden geçer mi?
Erkek, seksen sekiz yaşında — Tunus, 2019
Bu oda Samer’in geçtiği hiçbir odaya benzemiyordu.
Diğer odaların sükûnetinden farklı bir biçimde sessizdi — diğer odaların sessizliği boş ya da bekleyen bir sessizlikti. Bu odanın sessizliği tamamlanmıştı. Sanki burada sorulabilecek bütün sorular çoktan cevaplarını bulmuştu, ve geriye kalan söz sadece söylenmeye değer olandı.
Alçak, beyaz yatakta gözleri açık, tavana bakan yaşlı bir adam yatıyordu. Nefesi yavaş ve düzenliydi. Bedeni zayıftı ama yüzü bir hoşnutluğa benzeyen bir şey taşıyordu — mutluluk değil, ondan daha derin bir şey: kabulleniş.
Samer’in girdiğini hissettiğinde başını yavaşça çevirdi.
Can çekişen: Gel. Yakına otur. Sesim eskisinden zayıf.
Samer: Ben Samer.
Can çekişen: Biliyorum. Seni bekliyordum. Bütün odalarda seninle oturdum.
Samer: Daha önce hiç karşılaşmadık.
Can çekişen: Ama duydum. Bu müze — duvarları, dinlediğinde incelir. Ve ben şu sıralar sadece dinliyorum.
Samer: Nasılsın?
Can çekişen: Bu soruya karmaşık bir cevap gerektirmeyen bir aşamadayım. Yolumun sonundayım. Ve son — bütün hayatım boyunca sandığımın aksine — beklediğim kadar korkunç değil.
Samer: Neden korkunç olacağını düşünmüştün?
Can çekişen: Çünkü yaşadığım her şey bana tutunmayı öğretti. Sağlığa tutunmayı. İşe tutunmayı. Sevdiklerime tutunmayı. Ve ölüm, tutunmanın tam tersi. Öğrendiğim her şeyin tersinin dehşet verici olması gerektiğini sanmıştım.
Samer: Ve değil mi?
Can çekişen: O… bir özgürleşme. Hayatım boyunca gerçek anlamını bilmeden çok kullandığım bir kelime. Şimdi biliyorum.
Samer: İnsanlar can çekişme anında hayatın gözünün önünden geçtiğini soruyor — bu gerçekten oluyor mu?
Can çekişen: Filmlerin tasvir ettiği dramatik biçimde değil. Doğumdan bugüne düzenli bir sıralama yok. Olan şey daha çok… seçici bir aydınlanma. Uzak şeyler birden çok yakın hale geliyor. Büyük sandığın şeyler küçülüyor. Küçük görünen şeyler gerçek ağırlıklarını ortaya çıkarıyor.
Samer: Mesela ne gibi?
Can çekişen: Tunus’ta bir sabah — on yaşındaydım, babamla ilk kez bir erkek olarak kahvede oturdum. Bana ilk kez sütsüz kahve verdi. Sevmedim ama sonuna kadar içtim çünkü beni izliyordu. O an — yetmiş sekiz yıl sonra — şu an her şeyden daha net görüyorum onu.
Samer: Neden özellikle bu?
Can çekişen: Çünkü bir geçiş anıydı. O zaman bilmiyordum. Bellek çoğu zaman anların değerini olduğu anda gizler, sonradan ortaya çıkarır.
Yaşlı adam bir iç çekti. Yorgunluktan değil — sessiz bir minnettarlığa benzeyen bir şeyden.
Can çekişen: Peki sen — bu müzede ne arıyorsun?
Samer: Kayıp bir gün. Doksan dördün Ekim’inin on yedisi. Net bir anısını bulamadığım bir gün.
Can çekişen: Buldun mu peki?
Samer: Anıyı bulamadım. Ama başka bir şey buldum.
Can çekişen: Ne buldun?
Samer: Sorunun kendisinin değiştiğini keşfettim. Bir gün aramaya girdim. Şimdiyse fark ediyorum ki geri getirilemeyecek olanla bir ilişki kurma yolu arıyormuşum.
Can çekişen: Bu, kayıp anıdan daha önemli bir keşif.
Samer: Bulunduğun bu yerden — hayatının ortasındaki birinin göremeyeceği neyi görüyorsun bellek hakkında?
Can çekişen sustu. Yeniden tavana baktı. Sonra:
Can çekişen: Belleğin bir kayıt değil — bir ilişki olduğunu görüyorum. Kim olduğunla kim olduğun ve kim olacağın arasındaki bir ilişki. Kayıt olduğu gibi saklanır. Ama ilişki canlıdır, değişir. Ve senin “kayıp gün” dediğin şey, belki henüz bir ilişki kurmadığın bir gündür. Henüz ona ne anlam vereceğine karar vermedin.
Samer: Peki hatırlamadığın bir günle nasıl ilişki kurulur?
Can çekişen: Var olduğunu kabul ederek. Belleğindeki yokluğunun gerçekliğini iptal etmediğini bilerek. Ve bugün — geçirdiğin her şey sayesinde — o gün, o zaman sahip olmadığı bir anlamı taşıyabileceğini bilerek.
Samer: Bana kendinden de bir şey anlatıyormuşsun gibi hissediyorum — hayatındaki bir günden.
Can çekişen: Zekisin. Evet. Bir günüm vardı — babamla son yolculuğundan önce vedalaşmadığım bir gün. Bunun son yolculuğu olduğunu bilmiyordum. İşim vardı, randevularım, ikna edici sebeplerim. Gitti ve yolda öldü. Ve o gün onlarca yıl bana işkence etti.
Samer: Onunla barıştın mı?
Can çekişen: Babam yaşasaydı onu sevdiğimi zaten bileceğini fark ettiğimde barıştım. Veda, zaten bilmediği bir şeyi ona aktarmayacaktı. Kendimi işkence ettiğim şey babamın ihtiyacı değildi — benim ihtiyacımdı. Kapanış ihtiyacım. Ve bazı şeyler düzenli bir kapanışla gelmez. Bu onları geçersiz kılmaz.
Yaşlı adam elini yavaşça uzattı. Bir saniyeliğine Samer’in koluna dokundu. Sonra çekti.
Can çekişen: Şimdi git. Bir sonraki odaya git. İçinde ne olacağını bilmiyorum ama ona hazır olduğunu biliyorum.
Samer: Nereden biliyorsun?
Can çekişen: Çünkü başladığından farklı sorular soruyorsun. Sorusu değişenin kendisi değişir. Ve değişen, daha önce yüzleşemediğiyle yüzleşebilir.
Samer: Peki sen? Söylemek istediğin son şey ne?
Düşündü. Gerçek bir sükûnetle.
Can çekişen: Sıradan günlerin — hatırlamadığın, anılmayan günlerin — gerçek hayat olduğunu. Büyük anlar sadece çerçeve. Ama babamla bir kahvede oturup damak tadıma uymayan bir kahve içtiğim o sıradan gün — asıl ömür orasıydı. O acı kahvede, acı olduğunu göstermeden.
Samer çıktı ve kapı arkasından tamamen sessizce kapandı.
Koridorda durmadı. Ama yürüyüşünde bir şey değişmişti — daha az aceleci. Sanki arayış henüz bitmemişti ama doğası değişmişti. Artık bir gün aramıyordu — bir anlayışa doğru yürüyordu.
Sekiz eksen. Seksen iki ses. Ve Samer, girdiğinde var olduğunu bilmediği kapıya yaklaşıyordu: Sıfırıncı Oda.
Seksen Üçüncü Bölüm – Hikâye Anlatan Nine
Öykü, elektrik gerektirmeyen bir uygarlık koruma aygıtı olarak
Kadın, seksen beş yaşında — Güney Fas, şimdiki zaman
Odada hiç mobilya yoktu.
Sadece yere serilmiş bir hasır, üzerinde de doğrudan topraktan öğrenmiş kadınların oturduğu biçimde oturan yaşlı bir kadın — sandalyesiz dimdik bir sırt, yorulmadan çaprazlanmış bacaklar, tam da bu duruş için yontulmuşçasına dizlerinin üzerinde duran eller. Turuncu ipliklerle işlenmiş mavi elbisesi ise odadaki en değerli şeydi, tartışmasız.
Samer içeri girdiğinde ona baktı — değerlendiren değil, okuyan bir bakışla.
Samer: Selamünaleyküm.
Nine: Aleykümselam ve rahmetullah. Hasıra otur. Sandalyeler insanları birbirinden uzaklaştırır.
Samer hasıra oturdu.
Nine: Daha iyi. Şimdi konuşabiliriz.
Samer: Ben Samer. Uzaktan geldim.
Nine: Buraya varan herkes uzaktan gelmiştir. Bu bir haber değil. Haber, aradığı şeydir.
Samer: Kayıp bir gün arıyorum.
Nine: Sadece tek bir gün mü? Şanslısın. Ben kendine hikâye bulamadığım koca yıllar kaybettim.
Samer: Ne demek istiyorsun?
Nine: Öykü, günleri kalıcı kılan şeydir demek istiyorum. Kendisine öykü anlatılmayan gün kaybolur. Yaşanmadığı için değil — kimse ona bir dil vermediği için.
Samer: Ve sen günlere dil veriyorsun.
Nine: Bu, elli yıldır işim. Ondan önce dinliyordum. Ondan önce annem anlatıyordu, ben dinliyordum. Ondan önce onun ninesi. Başlangıcını bilmediğim bir zincir.
Samer: Ne tür hikâyeler anlatıyorsun?
Nine: Her türlüsünü. İçinde aslan olan ve hikmet olan hikâyeler. İçinde yanılan ve sonra öğrenen bir adam olan hikâyeler. Sırasını sabırla bekleyen bir kadın olan hikâyeler. Kaybolup dönen çocuklar olan hikâyeler. Kaybolup dönmeyen çocuklar olan hikâyeler. Bütün türler gerekli.
Samer: Mutlulukla bitmeyen hikâyeler neden gerekli?
Nine: Çünkü hayatta her türden son var. Çocuklara sadece sevinçle bitenleri anlatsaydım — dayanıklı olamayacak kırılgan zihinler yaratırdım. Acı veren hikâye, bedene gerçek sıkıntıyı yaşamadan önce sıkıntıda nefes almayı öğretir.
Samer: Sözlü hikâye yazılı hikâyeden farklı mı?
Nine: Kökten farklı. Yazılı hikâye sabittir — bugün ya da yüz yıl sonra okursun, aynıdır. Sözlü hikâye canlıdır — onu anlatan herkesle, onu dinleyen herkesle değişir. Ben annemden duyduğum bir hikâyeyi anlatırken duyduğum gibi, harfi harfine anlatmam. Hayatın bana öğrettiğini eklerim. Karşımdakilere artık ulaşmayanı çıkarırım.
Samer: Yani sözlü hikâye gelişiyor.
Nine: Aynı anda hem gelişiyor hem kalıyor. Öz kalıyor — ders, ruh, temel karakter. Ama giysisi zamana göre değişiyor. Ağaç gibi — kök sabit, yapraklar yenileniyor.
Samer: Zincirin kopmasından korkuyor musun? Senden sonra kimsenin hikâyeleri taşımayacağından?
Nine: Korkardım. Sonra torunumun, ben kendi ninemi dinlerken oturduğum aynı biçimde oturup dinlediğini gördüm. Ondan bunu istemedim. Gerçek hikâye onu hak edeni kendine çeker. Bu eski bir kural.
Samer: Daha çok anlamak istiyorum — hikâye, yazının koruyamadığı neyi koruyor?
Nine: Yazı kelimeleri korur. Sözlü hikâye insanı korur. Sana bir hikâye anlattığımda sana nabzımdan, bakış tarzımdan, belki korkumdan ve umudumdan bir şey aktarırım. Yazı bunların hiçbirini aktarmaz.
Samer: Ama yazı ölümden sonra kalır.
Nine: Bellek de duyanda ve hikâyeyle yaşayanda kalır. Ben öldüğümde — insanlara ektiğim hikâyeler onlarla sürecek. Ama tam olarak benim hikâyelerim olmayacaklar. Onların, benim hikâyelerimden şekillenmiş kendi hikâyeleri olacaklar. Bu, kelimelerimin kâğıtta ölü kalmasından daha güzel.
Nine bir an sustu. Sonra Samer’e farklı bir biçimde baktı — sanki bir şeye karar veriyordu.
Nine: Sana bir hikâye anlatmak istiyorum.
Samer: Hazırım.
Nine: Bir adam kaybettiği bir günü arıyormuş. Uzun yürümüş, çok sormuş. Ve her yerde, kayboluş hakkında bir şey bilen, varoluş hakkında bir şey bilen biriyle karşılaşmış. Sonunda bir kapıya varmış. Ve kapı kapalıymış. Kapıyı çalmış. İçeriden bir ses “kim o?” demiş. “Ben” demiş adam. Ses demiş ki: “Burada sadece sana yer var.” Ve girmiş.
Sustu.
Samer: Ve ne bulmuş?
Nine: Kendini bulmuş. Ama henüz kendisinin bilmediğini bilen bir versiyonunu.
Samer: Bu benim hikâyem.
Nine: Her gerçek hikâye, onu dinleyenin hikâyesidir. Hikâyelerin sırrı bu.
Samer ayağa kalktı. Nineye gerçek bir saygıyla başını eğdi.
Samer: Teşekkür ederim.
Nine: Teşekkür etme. Duyduğunu taşı. Tek istediğim bu.
Ve Samer, henüz yazılmamış bir hikâyeyi taşıyarak yürüdü — kendi hikâyesini. Ve bu müzede duyduğu her şeyin ders değil, ham malzeme olduğunu fark etti. Şimdi onlardan bir şey biçimlendirmesi gerekiyordu.
Seksen Dördüncü Bölüm – Yalnız Balıkçı
Doğa, yazılmayan ve unutulmayan bir bellek öğretir
Erkek, altmış yaşında — Güney Çin Denizi, 2000
Odanın kokusu tuzdu.
Yapay değil — gerçek tuz, sanki duvarların kendisi tuz sızdırıyordu. Ortada bir adam oturmuş, aklın emrini beklemeden ne yapacağını bilen parmaklarla balık ağı onarıyordu — onlarca yıldan kazanılmış bir bağımsızlıkla çalışan parmaklar. Yüzü katman katman güneşten yanmıştı, her katman bir yılı anlatıyordu.
Samer girdiğinde ağı bırakmadı. Sadece başıyla işaret etti: otur.
Samer: Konuşurken çalışıyor musun?
Balıkçı: Ağ beklemez. Konuşmak da boş ellere ihtiyaç duymaz.
Samer: Kaç yıldır denizdesin?
Balıkçı: On ikimden beri. Ondan önce babamı izliyordum. Ondan önce dedemi izliyordum. Yani deniz, bir belleğim olduğundan beri benimle.
Samer: Hiç bıktın mı ondan?
Balıkçı: Denizden bıkılmaz. Onu kontrol etmeye çalışan bıkar. Onu okumayı öğrenen — onda dinlenir.
Samer: Denizi okumak — ne demek bu?
Balıkçı: Yazılmayanı bilmek demek. Suyun rengi sana dip derinliğini söyler. Kuşların hareketi sana balığın yerini söyler. Rüzgârın yönü, sen görmeden önce sana neyin geleceğini söyler. Bu, hiçbir kitabın tam olarak taşımadığı bir bilgi.
Samer: Neden yazılmıyor?
Balıkçı: Çünkü anlık hazır bulunuşa dayanır. Bu sabah bu ışıkta bir rengin anlamı, öğlen aynı şeyi ifade etmeyebilir. Kitap bilgiyi dondurur. Deniz sana onun akışkan olduğunu öğretir.
Samer: Peki bu bilgi nasıl aktarılıyor?
Balıkçı: Sadece birlikte bulunarak. Babam beni ilk kez yanına aldığında bana hiçbir şey açıklamadı. Oturdum ve izledim. Haftalar sonra onun gördüğünü görmeye başladım. Bilgi, ortak varoluşla aktarıldı, kelimeyle değil.
Samer: Bu tür bilginin tehlikede olduğunu hissediyor musun?
Balıkçı: Oğullar şehre gidiyor. Üniversitelerde okuyor. Bu iyi. Ama benimle denize kimse gelmeyince — bildiğimi kim taşıyacak? Modern cihazlar sana koordinat verir ama fırtınadan önceki rüzgârın kokusunu vermez.
Samer: Fırtınadan önceki rüzgârın kokusu mu?
Balıkçı: Güney fırtınasından iki saat önce gelen belirli bir koku var. Hiçbir cihaz onu ölçmez — beden onu bilir. Ve bu bilgi kimseye geçmezse benimle ölür.
Samer: Bu fikir seni kaygılandırıyor mu?
Balıkçı: Düşünüyorum onu. Ama kaygı balık üretmez. Yapabileceğim, var olmaya devam etmek ve öğrenmek isteyene kapıyı açık tutmak. Gerisi elimde değil.
Samer: Deniz ve bellek — ikisini nasıl bağlıyorsun?
Balıkçı: Deniz, insanın hatırladığı biçimde hatırlamaz. Ama her şeyi taşır. Şu an içindeki tuzluluk, milyonlarca yılın tuzluluğu. İçindeki hareket, dedem doğmadan önceki fırtınaların yankısı. Deniz bir bellek ama onu anlatmaz — onu olur.
Samer: Bellek, anlatı olarak değil, varoluş olarak.
Balıkçı: Evet. Ve bu, genelde ad vermediğimiz başka bir bellek türü. Dağ, içinden geçen her depremi hatırlar. Nehir, her taşkını yatağının biçiminde hatırlar. Yer, kelimelerle ifade edilmeyen bir bellek taşır.
Samer: Ve sen, yerin belleğini içinde taşıyor musun?
Balıkçı: Ben bu anlamda denizin bir parçasıyım. Ve bu beni kaygılandırmaz — rahatlatır. Bu teknede yalnız değilim, yanımda kimse olmasa bile.
Balıkçı ağı kaldırdı ve onarımını inceledi. Elleriyle gerdi, cetvelle ölçülmeyen bir şeyi ölçüyormuş gibi.
Samer: Denizde kaybolmuş bir günün oldu mu hiç? Hatırlamadığın bir gün?
Balıkçı: Bir keresinde bir fırtınada denizde üç gün kaldım. İkinci günü neredeyse hiç hatırlamıyorum. İlki korkuydu. Üçüncüsü bitkinlik ve kurtuluştu. İkincisi — deniz onu biliyor ama ben bilmiyorum.
Samer: Bu seni kaygılandırıyor mu?
Balıkçı: Hayır. Çünkü deniz o gün bana göz kulak oluyordu. Ve ben vardım. Hatırlamadığın şey seni varmaktan alıkoymadı — bu yeter.
Samer ayağa kalktı. Onarılmış ağa baktı.
Samer: Teşekkür ederim.
Balıkçı: Bir gün denize gidersen — sadece otur ve bak. İlk oturuşta her şeyi anlamaya çalışma. Deniz bilgisini sabredene verir.
Ve Samer, düşünerek çıktı: Belki on yedi Ekim günü, fırtınanın ikinci günündeki deniz gibiydi — deniz onu biliyordu, o bilmese de. Ve o varmıştı. Bu yetiyordu.
Seksen Beşinci Bölüm – Çiftçi Kadın
Yalan söylemeyen bellek olarak toprak
Kadın, kırk dört yaşında — Mali, 1985
Odada toprak vardı.
Kir değil — büyük bir seramik kapta, odanın tam ortasında, sanki her şeyin merkeziymişçesine duran temiz, kızıl bir toprak. Ve çevresinde kadın dizlerinin üzerinde oturuyordu, elleri toprakta, sanki ellerinin söylediği bir şeyi dinliyormuş gibi yavaş ve bilinçli bir şekilde yoğuruyordu.
Samer geldiğinde ellerini topraktan kaldırmadan başını kaldırdı.
Samer: Rahatsız ediyor muyum?
Çiftçi: Hayır. Toprak konuşmanın doğru zamanını bilir. Otur.
Samer önünde yere oturdu.
Samer: Ne yapıyorsun?
Çiftçi: Hatırlıyorum. Bu toprak bizim tarlamızdan. Yanımda taşıyorum çünkü bana beni yetiştireni hatırlatıyor.
Samer: Seni kim yetiştirdi?
Çiftçi: Annem. Ondan önce onun annesi. Ve önce toprağın kendisi.
Samer: Toprak öğretir mi?
Çiftçi: Toprak, onu dinleyene öğretir. Sabrı öğretir — tohum kendi zamanı üzerinde pazarlık yapmaz. Dürüstlüğü öğretir — bugün ektiğini sonra biçersin, yaptığın hiçbir şey gizli kalmaz. Sınırları kabullenmeyi öğretir — iyi toprak vardır, yorgun toprak vardır, farkı bilmen gerekir.
Samer: Belleği de öğretir mi?
Çiftçi: Toprağın kendisi bir bellektir. Ektiğim bu tarlada — yüzeyin altında, dedemin neslinden beri ekilen her şeyin kalıntısı var. Toprak onu kim suladı, kim işledi, kim ihmal etti, hatırlar. Toprak yalan söylemez. Ben yalan söylerim. İnsanlar yalan söyler. Ama toprak, bitirdiği şeyde gerçeği söyler.
Samer: Toprağın söylediğini nasıl okuyorsun?
Çiftçi: Bakarak. Bitkinin rengi sana suyu söyler. Yaprağın biçimi sana madenleri söyler. Toprağın sertliği sana tarihi söyler. Kelimesiz bir bilgi.
Samer: Bu toprağa bir aidiyet hissediyor musun?
Çiftçi: Ondanım. Bu bir şiir değil — bir gerçek. Bedenim yediklerimden yapıldı, yediklerim de onda büyüdü. Öldüğümde ona döneceğim. Bu bir son değil, bir döngü.
Samer: Bu seni rahatlatıyor mu?
Çiftçi: Ölümden sonra hakkında duyduğum başka her sözden daha çok rahatlatıyor. Toprak israf etmez — her şey döner ve yeniden kullanılır. Hiçbir şey tamamen kaybolmaz.
Samer: Bellek bile mi?
Çiftçi: Bellek dönüşür. Kaybolmaz. Bir şeyi unuttuğunda silinmez — içinde başka bir yere gider. Düşen ve ağacı yeniden besleyen gübreye dönüşen yapraklar gibi. Unutma, çoğu zaman bir gübredir.
Samer: Unutma bir gübre — daha önce duymadığım bir imge bu.
Çiftçi: Çünkü artık çoğu insan topraktan uzak yaşıyor. Toprakla yaşayan, ölümün, unutmanın ve çürümenin hayatın karşıtı değil bir parçası olduğunu bilir. Ağaç, sonbaharda düşürdüğü yapraklara ağlamaz. Bahara bekler.
Samer: Ve sen — kişisel bir sonbahar yaşadın mı?
Çiftçi: Küçük yaşta bir oğlumu kaybettim. Bir kuraklık mevsimi işimizin üç yılını yedi. Ve kocam hastalandı, vaktinden önce öldü. Bunlar sonbaharlar.
Samer: Ve nasıl aştın?
Çiftçi: Aşmaya odaklanmadım. Ekmeye odaklandım. Ne yetiştirdiğine odaklandığında, yetiştirilmeyene ağlayacak vaktin olmuyor. Bu bir katılık değil — toprağın bana öğrettiği bu. Kederin vakti var, hayatın vakti var. İkisi de gerekli ama biri diğerinin yerine geçmiyor.
Çiftçi elini topraktan çıkardı ve ona baktı — biçimini iyi bilen bir el, anlamlı bir şeyle meşgul olmuş bir el.
Samer: Senden geriye ne kalmasını istersin?
Çiftçi: Tarlanın ekili kalmasını isterim. Benden sonra gelenlerin bu toprağı nasıl okuyacağını bilmesini. Adımla değil — bilgiyle. Bilgi, addan daha önemli.
Samer: Peki kişisel anılar?
Çiftçi: Sevdiklerimde kalır. Bu bana yeter.
Samer çıktığında ellerine baktı. İçlerinde toprak yoktu ama bir an, onlarla dolu olduklarını hayal etti — toprağın ağırlığını, bereketini, dürüstlüğünü.
Ve fark etti: Her kayıp gün kurtarılmaya ihtiyaç duymaz. Bazı günler, görmediği bir meyve veren bir gübreye dönüşür. Görülmeyen, mutlaka işe yaramayan demek değildir.


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 18


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 16

Leave a reply