İKİ GÖÇ ARASINDA KALPLER
On Üçüncü Bölüm
Hemmam, aile evraklarını şeffaf bir plastik dosyada düzenlerken fark etti: Kerim’in pasaportunun süresi dört ay sonra doluyordu. Sığınma yolculuğunun bütününde yanlarında taşıdıkları o pasaport, artık, yaşananlardan sonra, tuhaf bir belgeye dönüşmüştü — kaçtıkları bir devletin armasını taşıyan, hiçbirinin artık içten içe tanımadığı bir rejimin adını üzerinde barındıran bir kâğıt parçası.
Odalarındaki küçük masanın etrafında, ailesiyle otururken Hemmam söze girdi:
— Kerim’in pasaportunu yenilemeyi düşünmemiz gerek, süresi dolmadan. Komşulardan birine sordum; yenileme işlemi yalnızca yakın şehirdeki Suriye konsolosluğunda yapılabiliyormuş, üstelik son zamanlarda ücretler epey yükselmiş.
Kerim telefonundan başını kaldırdı, ani bir kararlılıkla konuştu:
— O konsolosluğa asla gitmeyeceğim.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Hemmam, oğlundan alışık olmadığı bu doğrudanlık karşısında şaşkın, sordu:
— Gitmeyeceğim derken neyi kastediyorsun? Er ya da geç geçerli bir pasaporta ihtiyacın olacak, Kerim, en azından kimliğini resmî olarak kanıtlamak için.
Kerim, ailesinin böylesi çatışmalarda ondan görmeye alışık olmadığı bir kararlılıkla cevap verdi:
— Tam olarak söylediğimi kastediyorum. O rejimin hazinesine tek kuruş ödemeyeceğim, memurlarının önünde sıraya girip adını ve armasını taşıyan bir kâğıt için yalvarmayacağım. Ondan kaçtık ben; bir pasaport üzerinden bile olsa gönüllü olarak ona dönmeyeceğim.
Selma, baba ile oğul arasında yükselen gerilimi yumuşatmaya çalıştı:
— Kerim, duygularını anlıyorum, ama geçerli bir kimlik belgen olmadan pratik sonuçları olabilir bunun. Üniversite kaydını etkileyebilir, banka hesabı açmanı, hatta bir gün Almanya dışına seyahatini bile.
Kerim bir milim gerilemeden konuştu:
— Kimliğimi kanıtlamak için o rejimin pasaportuna ihtiyacım yok, anne. Almanya’nın kendisinin, sığınmacılara, elçiyle hiç muhatap olmadan verdiği bir seyahat belgesi olduğunu duydum.
Selma, sesinde belirgin bir annelik kaygısıyla:
— Ama Kerim, ya bu belge normal pasaporttan daha kısıtlıysa, ya bütün ülkeler onu tanımıyorsa? Böyle bir karar sadece siyasi duruşunu değil, akademik ve mesleki geleceğini de etkileyebilir.
Kerim bir an durdu, beklediğinden çok daha fazla etkilenmişti bu sözlerden:
— Bu yönünü açıkçası düşünmemiştim. Ama yine de ilke olarak tutumumun doğru olduğuna inanıyorum, tabii önce alternatifin hayatımı burada zorlaştırmayacağından emin olmamız gerekiyor.
Selma, hem yorgun hem gururlu bir gülümsemeyle:
— En azından meseleyi ciddiyetle düşünüyorsun, geçici bir duygusal tepki değil bu. Bunu takdir ediyorum senden, ayrıntılarda seninle aynı fikirde olmasam bile.
Hemmam, oğluna uzun uzun baktı, bu ani tavrın derinliğini anlamaya çalışarak:
— Bu kesin duruş birden nereden geldi, Kerim? Sadece bir idari belge için bu kadar reddediş taşıdığını bilmiyordum.
Ekledi, gerçek bir şaşkınlık tonuyla:
— Yani, bize hiç bu sertlikte siyasetten ya da rejimden bahsetmemiştin. Hep dersinle, arkadaşlarınla, mesleki geleceğinle daha çok meşguldün. Bu ani netlik nereden geldi?
Kerim, sesi biraz heyecandan yükselerek cevap verdi:
— Ani bir öfke değil bu, baba. Yıllarca sessiz kaldığını, ertelediğini, o rejimin temsil ettiği her şeyle doğrudan yüzleşmekten kaçındığını gördüğüm birikimin sonucu. O hazineye bir avro bile ödemek istemiyorum, basit bir resmi kâğıdın bedeli olsa bile. Net bir tavır almak istiyorum, küçük de olsa, orada bütün hayatımız boyunca yaşadığımız o kalıcı sessizlik yerine.
Rahaf, tartışmayı odanın köşesinden sessizce dinliyordu, ta ki aniden, alçak ama net bir sesle konuşana dek:
— Bence Kerim kısmen haklı, ama babama karşı biraz da katı davranıyor. Herkes her durumda doğrudan yüzleşme lüksüne sahip değil, Kerim. Babam sadece senin tutumunun hesaba katmadığın bir bedele mal olmayacağından emin olmak istiyor.
Kerim, kız kardeşine döndü, müdahalesine şaşırmıştı:
— Babamı incitmek istemedim, Rahaf. Ben sadece kendi yolumu seçmek istiyorum, eski temkinliliğin ölçütleriyle yargılanmadan.
Rahaf sakince:
— Anlıyorum, ama babama, geleceğine olan endişesinin kendi başına bir hata olduğunu hissettirmeden yapmaya çalış. İkiniz de seni korumaya çalışıyorsunuz, sadece farklı yollardan.
Hemmam bu sözlerden gerçek bir sızı duydu; içindeki, kendine bile yeterince açık yüzleşmekten çekindiği o parçayı tam isabetle vurmuştu bu cümleler.
O anda, sessizliği seçtiği onlarca anı hatırladı yıllar boyunca: rejime abartılı bağlılık gösteren, bunu korkudan yaptığını bildiği iş arkadaşlarının yorumları karşısındaki sessizliğini; büyük siyasi olaylar hakkında görüşü sorulduğunda tarafsız, örtük cümlelerle cevap verişini; hatta o ilk gece, kabul merkezinde Ebu Halid’in konuşmasını yeterince güçlü itiraz etmeden dinleyişini.
Kendinden beklediğinden daha sakin bir sesle konuştu:
— Ne demek istediğini anlıyorum, Kerim. Belki de bu konuda beni eleştirmekte haklısın. Ama şunu açıklığa kavuşturayım: temkinliliğim her zaman korku değildi; bazen tüm ailemizi, senin o zamanki yaşında tam olarak kavrayamayacağın tehlikelerden korumaya çalışmaktı.
Kerim, babasının kendisini savunma amaçlı değil gerçekten dinlediğini hissedince daha sakin bir tonla konuştu:
— Biliyorum baba, geçmişteki temkinliliğin için seni suçlamıyorum, oradaki koşullar tamamen farklı ve gerçekten tehlikeliydi. Ama şimdi buradayız, Almanya’da, aynı doğrudan tehlikelerle karşı karşıya değiliz. Bu yeni özgürlüğü, daha önce söyleyemediğimizi söylemek için kullanmak istiyorum, bir pasaport gibi küçük bir mesele olsa bile.
Akşam, gerginlik biraz yatıştıktan sonra, Hemmam kabul merkezinin bahçesinde Kerim’le baş başa oturdu, ilk tartışmanın sertliğinden uzakta oğlunun tavrını daha derinden anlamaya çalışarak.
Hemmam:
— Bana dürüstçe söyle, konsolosluğa gidip pasaportu yenilesen ne olmasından korkuyorsun?
Kerim biraz düşündü, sonra içtenlikle cevap verdi:
— O konsolosluğa ödediğim her avronun, doğrudan evimizi yıkan, bizi sürgün eden aynı yere gideceğinden korkuyorum. Memurlarının önünde sıraya girip, her resmi işlemin gerektirdiği o biçimsel saygıyı sunarken, içimde bu rejimle yüzleşmek için hayatını veren herkese ihanet ettiğimi hissetmekten korkuyorum.
Hemmam derin bir dikkatle dinledi, sonra:
— Bu tamamen meşru bir korku, Kerim. Ama sana başka bir açıdan bakmanı öneririm: bazen bürokratik bir kuruma idari bir ücret ödemek, direnişin en etkili yolu değildir; onunla hiç ilişkiye girmemek, “asgari düzeyde” bahanesiyle bile olsa, ondan tamamen kaçınmak bazen daha akıllıcadır.
Kerim, kibarca meydan okuyan bir tonla:
— Demek ki reddedişimde gerçekten haklı olduğumu mu söylüyorsun?
Hemmam içtenlikle:
— Ahlaki duruşuna tam olarak saygı duyduğumu söylüyorum. Ama beni gerçekten kaygılandıran ilke değil, pratik yön: geçerli bir kimlik belgesi olmadan mı kalacaksın? Karara varmadan önce bundan emin olmam gerekiyor.
Uzun bir tartışmadan sonra Hemmam bir orta yol önerdi
— Burada, Almanya’da mültecilerle ilgilenen bir avukata danışsak nasıl olur, bahsettiğin o alternatif belge hakkında bize kesin bilgi versin diye? Gerçekten tanınan bir seçenekse ve geleceğini engellemiyorsa, tutumuna hiçbir itirazım olmaz.
Kerim bu öneriyi uzun uzun düşündü, sonra:
— Makul bir çözüm bu. Hukuki yönden emin olmaya karşı değilim, sadece alternatif aramadan konsolosluğa ilk ve tek seçenek olarak gitmeye karşıyım.
Ekledi, bu orta yola içten bir minnettarlıkla:
— İlk fikrinde hemen gitme konusunda ısrar etmediğin için sana minnettarım, baba; korkularımı dinledin ve onları dikkate alan bir çözüm bulmaya çalıştın. Bu benim için hayal ettiğinden çok daha fazlasını ifade ediyor.
Hemmam gülümsedi, birlikte vardıkları bu orta yoldan gerçek bir rahatlama duyarak:
— Tam da senin ulaşmanı umduğum şey buydu, Kerim. Tavrından vazgeçmen değil, onu doğru bilgiyle güçlendirmen, gelecekteki her meydan okumaya karşı daha sağlam kılman.
Ertesi hafta Hemmam ve Kerim, Almanya’ya yıllar önce yerleşmiş, sığınma hukukunda uzman bir Suriyeli avukata danışmaya gittiler; avukat, ulusal pasaport ile mülteci seyahat belgesi arasındaki ince hukuki farkları ayrıntılı biçimde anlattı.
Avukatın ofisi sadeydi; ortasında yılların izini taşıyan eski bir ahşap masa, duvarlarda özenle çerçevelenmiş diploma ve baro belgeleri, bir kenarda da avukatın savaş patlak vermeden yıllar önce ayrıldığı Halep şehrinin eski bir fotoğrafı vardı.
Avukat, Kerim’in kaygılarını sabırla dinledikten sonra konuştu:
— Aslında, Kerim, tavrın sadece ahlaki açıdan anlaşılır değil; Alman hukuku da bu meseleyi benzer bir hassasiyetle ele alıyor. Bir sığınma başvurucusu olarak, zulmünden kaçtığını iddia ettiğin devletin pasaportunu yenilemen ya da kullanman hiç tavsiye edilmez, çünkü bu, o devletin “korumasına” gönüllü dönüş olarak hukuken yorumlanabilir — ki bu da sığınma talebinin samimiyeti hakkında şüphe uyandırabilir.
Hemmam, resmin bütününü anlamak isteyen bir merakla sordu:
— Peki geçerli bir seyahat belgesine ihtiyacı olan biri ne yapar o zaman?
Avukat cevap verdi:
— Sığınma statüsü tanındığı anda, Kerim, “mülteci seyahat belgesi” denilen şeye başvurma hakkına sahip olur; bunu doğrudan Alman makamları düzenler, dünyanın çoğu ülkesi seyahat ve kimlik kanıtı için tanır, Suriye elçiliği ya da konsolosluğuyla hiçbir şekilde muhatap olmaya gerek kalmadan.
Kerim bu açık hukuki izahı duyduktan sonra büyük bir rahatlama hissetti:
— Demek ki gitmeme kararım sadece duygusal değil, hukuken de doğruymuş?
Avukat gülümseyerek cevapladı:
— Tam olarak öyle. Ahlaki duruşun ile hukuki menfaatin burada tastamam örtüşüyor, bu da böylesi karmaşık durumlarda nadiren rastlanan bir şey. Şimdi tek yapman gereken, mevcut pasaportunun süresi dolmadan yeterince önce alternatif seyahat belgesine başvurmak, kimlik kanıtında herhangi bir boşluğa yer bırakmamak için.
Avukat ekledi, Kerim’e belirgin bir takdirle bakarak:
— Ofisime gelen pek çok genç Suriyelinin benzer kararlar karşısında kafa karışıklığı ve suçluluk duyduğunu görüyorum; sonunda alternatif bir yol olduğunu bilmedikleri için konsolosluğa gidiyorlar. Kararını almadan önce bu derinlikte düşünen bir genç görmek beni sevindirdi — sadece öfkeyle ya da sadece teslimiyetle hareket etmek yerine.
Kerim, avukatın ofisinden ikiye katlanmış bir güvenle çıktı, babasına dönüp şöyle dedi:
— Teşekkür ederim, baba, görüşünü bana dayatmadığın, doğru bilgiyle kendi kanaatime ulaşmama yardım ettiğin için.
Hemmam gülümsedi, oğlunun omzuna hafifçe dokundu:
— Ben de sana teşekkür ederim, Kerim, çünkü bugün bana, olan bitene teslim olmanın her zaman tek seçenek olmadığını öğrettin — hayatım boyunca alışık olduğum seçenek olsa bile.
Kabul merkezine dönüş yolunda, Hemmam, bu anlaşmazlığın başından beri zihnini meşgul eden bir soru sordu oğluna:
— Sence yeni arkadaşlarına, Almanlara, bu hikâyeyi anlatır mısın? Konsolosluğa, tek bir kâğıt için bile olsa, muhatap olmayı reddettiğini?
Kerim biraz düşündü, sonra:
— Belki, sorarlarsa. Tutumumdan utanmıyorum, aksine gurur duyuyorum. Ama önlerinde bunu abartılı bir dramaya dönüştürmek de istemiyorum. Basitçe, kendi kanaatlerime ve ailemin tarihine dayanarak aldığım kişisel bir karar bu.
Hemmam gülümsedi:
— İşte bu gerçek olgunluk, Kerim. Bir tavrı güçlü biçimde taşımak, kendine bir şey kanıtlamak için başkalarının önünde sergileme ihtiyacı duymadan.
Kabul merkezine vardıklarında, Selma ve Rahaf’ı sabırsızlıkla bekler buldular; Kerim, avukatla görüşmenin ayrıntılarını coşkuyla anlattı onlara, ve tüm aile, o sabahki anlaşmazlıktan bu yana ilk kez, yeni bir tür uyum hissetti: hepsinin baştan beri aynı fikirde olmasından değil, her birinin diğerinin duruşuna saygı duymayı başardığı bir yol bulmalarından.
O gece, Hemmam yatmaya hazırlanırken, o günün konuşmasını uzun uzun düşündü ve hissetti ki oğlu, küçük yaşına rağmen, ona yüzleşme ve netlik konusunda dersler vermeye başlamıştı — kendisinin çok geç öğrendiği, belki de o ana dek hiç tam öğrenemediği dersleri.
On Dördüncü Bölüm
Dil kursunun ilk gününde Rahaf en arka sırayı seçti, sanki dünyaya girmeden önce onu izlemek ister gibi. Etrafındaki yüzler Afganistan’dan, Eritre’den, Irak’tan, Suriye’den bir karışımdı; hepsi aynı bakışı taşıyordu — daha önce hiç bilinmedik bir dile tutunma çabasının, gizli bir başarısızlık korkusuyla harmanlanmış heyecanı.
Salon sadeydi, masalar U harfi şeklinde dizilmiş, önde asılı büyük beyaz tahtaya net bir elyazısıyla ilk Almanca sözcükler yazılmıştı: Hallo, Vielen Dank, Danke. Rahaf, Şam’da İngiliz Edebiyatı okuyan umut vaat eden bir üniversite öğrencisiyken, sığınma yolculuğunun her şeyi bir anda durdurmasından sonra, yeniden öğrenci sırasına dönmenin derin bir tuhaflığını hissetti.
Öğretmen içeri girdi, otuzlu yaşlarının sonunda bir Alman’dı; kâğıtları sessizce dağıttı, sonra öğrencilerden birbirleriyle tanışmalarını ilk alıştırma olarak istedi.
Rahaf yanında oturana döndü; yirmili yaşlarında bir Alman genç, belirgin bir utangaçlıkla gülümsedi ve biraz kekeleyerek konuştu:
— Merhaba, ben Tom.
Rahaf gülümsedi, aslında mülteciler için düzenlenmiş bir sınıfta bir Alman bulmak onu şaşırtmıştı:
— Merhaba, ben Rahaf. Sen neden buradasın? Bu sınıfın sadece mülteciler için olduğunu sanıyordum.
Tom hafifçe güldü:
— Bu sınıf, dil gönüllüsü olmak isteyen ya da Arapça öğrenip sizinle konuşma fırsatı arayan Almanlara da açık. Ben siyaset bilimi okuyorum, bölgeyi uzaktan değil, yakından anlamak için Arapça öğrenmeye çalışıyorum.
Sonra daha açık bir gülümsemeyle ekledi:
— Açıkçası, burada olmamın bir sebebi de soyut teorilerden sıkılmış olmam. Okuduğum bölgeden gerçek insanlarla doğrudan tanışmanın, herhangi bir kitaptan çok daha fazlasını öğrettiğine inanıyorum.
Rahaf güldü:
— Yani sana göre biz canlı bir ders malzemesiyiz?
Tom’un yüzü hafifçe kızardı, mahcup olmuştu:
— Öyle demek istemedim! Sadece, doğrudan insan deneyiminin soyut bilgiden daha çok şey öğrettiğini kastediyorum.
Rahaf, düzeltme çabasını takdir ederek gülümsedi:
— Sorun değil, ne demek istediğini anlıyorum. Ben de senden, hiçbir kitapta bulamayacağım Almanya’yı öğreniyorum.
Tom ve Rahaf, dersler arasındaki kısa molalarda sohbet etmeye başladılar; o basit Arapça kelimeler üzerinde alıştırma yapmaya çalışıyordu, o da telaffuzunu sabırlı bir gülümsemeyle düzeltiyordu, o da bazı karmaşık Almanca dilbilgisi kurallarını çözmesine yardım ediyordu.
Bir keresinde Tom, telefonundaki bir uygulamadan öğrendiği tam bir Arapça cümleyi telaffuz etmeye çalıştı: “Bugün nasılsın?” Ama telaffuz o kadar bozuk çıktı ki Rahaf kendini tutamayıp kahkahayı bastı.
Tom, mahcup ama neşeli bir gülümsemeyle:
— Telaffuzumun kötü olduğunu biliyorum, ama en azından deniyorum!
Rahaf, hâlâ gülerek:
— Telaffuzun kötü değil, sevimli bir şekilde komik. Sana doğrusunu öğreteyim.
Rahaf cümleyi yavaşça, hece hece tekrarladı, Tom da ardından tekrarlamayı deneyip sonunda kabul edilebilir şekilde öğrendi; sınıfın resmiyetinden uzak, bu basit alışverişte ikisi de gerçek bir keyif hissettiler.
Tom bir gün ona içten bir merakla sordu:
— Bu yaşta yepyeni bir dil öğrenmek nasıl bir duygu?
Rahaf, dürüstçe cevap vermeden önce biraz düşündü:
— Bazen kendimi sıfırdan konuşmayı öğrenen küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Ama bazen de bunun bana, hayatım boyunca Arapçayla tanıdığım sesten farklı bir sesle, kendimi yeniden keşfetme fırsatı verdiğini düşünüyorum.
Tom dikkatle dinledi, sonra:
— Bu ilginç. Bazen ben de “sıradan” bir Alman olmaktan sıkılıyorum — burada doğdum, muhtemelen hayatım boyunca burada yaşayacağım, senin yaşadığın gibi köklü bir dönüşüm hiç geçirmeden.
Rahaf kısa bir kahkaha attı:
— Sanırım her birimiz, başkasının deneyiminde kendi deneyiminde eksik olan bir şey görüyoruz.
Sınıftaki bu tekrarlanan karşılaşmalardan haftalar sonra, Rahaf, Tom’a karşı sıradan bir ders arkadaşlığından daha derin bir şey hissetmeye başladı, ama bunu kendine bile yeterince açık itiraf etmeye cesaret edemiyordu.
Tom bir gün, daha az resmi bir ortamda konuşma alıştırması yapmak için, yakındaki bir kafede buluşmalarını önerdi.
Rahaf uzun süre tereddüt etti, sonunda kabul etti; annesine bu buluşmayı nasıl açıklayacağını düşünüp durdu, sonunda gerçeğin sadece bir kısmını anlatmaya karar verdi: dil kursundan bir arkadaşıyla konuşma pratiği yapmak için buluşacağını.
O gece Rahaf, çelişkili duygularını uzun uzun düşünerek geçirdi; bir yandan, sınıfın resmi havasının dışında Tom’la buluşmaya gerçek bir heyecan duyuyordu, öte yandan annesine gerçeğin tamamını söylemediği için hafif bir suçluluk hissediyordu — tam anlamıyla yalan söylemese de. Kendini bunun sadece dil pratiği için masum bir buluşma olduğuna ikna etmeye çalıştı, ama derininde biliyordu ki daha derin bir şey şekilleniyordu ve er ya da geç bu gerçekle yüzleşmesi gerekecekti.
Kafede, dilin ötesine geçen pek çok konuda konuştular: Rahaf’ın üniversite hayalleri, Tom’un siyaset bilimi çalışmaları ve Orta Doğu’ya ilgisi, sevdikleri müzikler, dünyaya bakışlarında fark etmeye başladıkları kültürel farklılıklar.
Tom, içten bir merakla sordu:
— Bütün bunlardan önce, Şam’da ne okuyordun?
Rahaf, hayatının o parçasından bahsederken ani bir hasret duyarak cevap verdi:
— İngiliz Edebiyatı’nda ikinci sınıftaydım. Bir gün çevirmen, belki de üniversite hocası olma hayali kuruyordum.
Tom, belirgin bir heyecanla:
— Bu harika! Neden özellikle İngiliz Edebiyatı’nı seçtin?
Rahaf hasretle gülümsedi:
— Çocukluğumdan beri romanları severdim, İngiliz edebiyatının Arapça çevirilerini tutkuyla okurdum, sonra metinleri yazarlarının kaleminden çıktığı gibi okumak için orijinal dili öğrenmeye karar verdim.
Tom sordu:
— Peki bu eğitimi burada, Almanya’da tamamlamayı düşünüyor musun?
Rahaf biraz düşündü, daha önce hiç kimseyle bu kadar açık paylaşmadığı bir ciddiyetle:
— Düşünüyorum, ama işler karmaşık. Önce Almancayı yeterince iyi öğrenmem gerek, sonra ilk üniversite yılımı denklik yoluyla değerlendirtecek bir yol bulmalıyım, ya da belki buradaki iş imkânlarına daha uygun, biraz farklı bir alandan yeniden başlarım.
Tom dikkatle dinledi, sonra:
— Üniversitemde, önceki üniversite eğitiminin denkliği hakkında sana kesin bilgi verebilecek bazı hocalar tanıyorum. İstersen seni onlardan biriyle görüştürebilirim.
Rahaf bu teklife gerçek bir minnettarlık duydu:
— Bu senden çok büyük bir incelik, teşekkür ederim. Ciddi ciddi düşüneceğim.
Tom, kibar bir cesaretle sordu:
— Sana kişisel bir soru sorabilir miyim?
Rahaf temkinle başını salladı:
— Buyur.
— Ailen, benim gibi biriyle tanışmana izin veriyor mu? Yani, tamamen farklı bir kökenden birileriyle?
Rahaf, dürüstçe cevap vermeden önce uzun uzun düşündü:
— Ailem katı değil, ama her şeye birden tamamen açık da değil. Babam bu konuda annemden daha esnek, ama ikisi de, farklı kökenlerden yeni arkadaşlar edindiğim fikrini kabullenmek için zamana ihtiyaç duyuyor — özellikle de bu bir arkadaşlıktan fazlasına dönüşürse.
Akşam, yatmaya hazırlanırken, babası Hemmam onu doğrudan bir soruyla şaşırttı:
— Dil kursundan arkadaşınla günün nasıl geçti?
Rahaf hafif bir sıkıntı hissetti, ama planladığından daha dürüst olmaya karar verdi:
— İyi geçti, baba. Adı Tom, birlikte ders görüyoruz, o bana Almancada, ben de ona Arapçada yardım ediyorum.
Hemmam, hiçbir önyargı belirtisi göstermeden sakince sordu:
— Sadece bir ders arkadaşı mı, yoksa aranızda gelişen daha derin bir şey mi var?
Rahaf, sorunun doğrudanlığına şaşırdı ama dürüstçe cevap verdi:
— Açıkçası henüz emin değilim. Yanında rahat hissediyorum, onu daha çok tanımak konusunda meraklıyım, ama bunun geçici bir hoşlanma mı yoksa daha ciddi bir şey mi olduğunu bilmiyorum.
Hemmam dikkatle dinledi, sonra konuştu:
— Bana dürüst olduğun için sana teşekkür ederim, Rahaf. Sana bir şey söylemek istiyorum: bir Alman genciyle tanışma fikrinden değil, duygularını bizden saklamak zorunda hissetmenden, ya da ona karşı açık, bize karşı kapalı bir çift hayat yaşamandan endişe ediyorum.
Rahaf, bu anlayışa açık bir minnettarlıkla:
— Teşekkür ederim, baba. Kızacağından ya da onunla tanışmaya devam etmemi engelleyeceğinden korkuyordum.
Hemmam:
— Seni engellemeyeceğim, ama senden iki şey istiyorum: birincisi, bu ilişkinin gelişimi konusunda bizimle dürüst kalman, sonucu ne olursa olsun. İkincisi, gerçekten ne istediğini bilmek için yeterince zaman ayırman, burada birden hissettiğin bu yeni özgürlüğün itmesiyle acele etmeden, tüm o eski kısıtlamalardan sonra.
Rahaf sözlerini uzun uzun düşündü, sonra dürüstçe sordu:
— Peki sen, baba, tamamen farklı bir kökenden biriyle ilişkim derinleşirse, kimliğimden, Suriyeliliğimden uzaklaşmamdan korkuyor musun?
Hemmam, tam bir dürüstlükle cevap vermeden önce biraz düşündü:
— Bazen evet, korkuyorum, açıkçası. Ama son zamanlarda, etrafımızdaki başka deneyimlerden fark ettim ki kimlik, farklı olanla yakınlaştıkça eriyen kırılgan bir şey değil. Kimliğin, Rahaf, nereye gidersen git seninle kalacak, özünü yitirmeden yeni biçimlerde şekillenecek — ona bilinçli ve gururlu olduğun sürece.
Rahaf, bu cevabın derinliğinden etkilenerek gülümsedi:
— Buraya geldiğimizden beri senden duyduğum en güzel şey bu, baba.
Ama Rahaf, daha sonra annesine, babasına anlattığından daha az ayrıntıyla anlatınca, Selma çok daha büyük bir kaygı hissetti.
Selma, belirgin bir gerginlik taşıyan bir sesle:
— Rahaf, burada işlerin farklı olduğunu biliyorum, ama dikkatli olmanı istiyorum. Seni bir şeyden alıkoymak istemiyorum, ama seni nereye götüreceğini bilmediğin bir ilişkiye, tamamen farklı bir ülke ve kültürde, çok hızlı sürüklenmenden korkuyorum.
Rahaf, açık bir sabırla:
— Anne, ben çocuk değilim, attığım her adımda dikkatli ve bilinçli olduğuma söz veriyorum. Ama senden de bana biraz güvenmeni istiyorum, sürekli bir hata yapacağımı varsaymamanı.
Selma durakladı, bu gözlemden bir sızı hissetti; farkında olmadan hep en kötüsünü varsaymaya meylettiğini, kızına kararlarını hikmetle alabileceği konusunda daha büyük bir güven duymak yerine, fark etti.
Selma, yargılamaktan çok anlamaya çalışan bir dürüstlükle sordu:
— Rahaf, sence seni gereğinden fazla mı izliyorum?
Rahaf, annesinin haftalar önce kendisinden istediği o dürüstlükle cevap vermeden önce biraz tereddüt etti:
— Bazen, evet anne. Hayatımdaki her küçük ayrıntıyı bilmek istiyorsun sanki, sanki bu beni her hatadan koruyacakmış gibi. Ama gerçek koruma, sanırım, sürekli izlemenden değil, bana güvenmenden geliyor.
Selma bu itiraftan hafif bir acı hissetti, ama derinliğindeki doğruluğu da fark etti:
— Seni böyle hissettirdiysem özür dilerim, Rahaf. Amacım hiçbir zaman seni izleyerek boğmak olmadı. Sadece korkuyordum, her anne gibi, seni bu yeni geniş dünyada kaybetmekten — kurallarının hepsini henüz anlamadığım bir dünyada.
Rahaf, ani bir şefkatle annesine sarıldı:
— Beni kaybetmeyeceksin, anne. Buradayım, etrafımızdaki yerler değişse bile senin kızın olarak kalacağım. Sadece bana öğrenme, hata yapma ve düzeltme alanı ver — senin de her gün bu yeni hayatta öğrendiğin gibi.
Selma sonunda, gözlerinden fırlamak üzere olan hafif yaşlarla, daha sakin bir sesle:
— Haklısın, Rahaf. Sana daha çok güvenmeye çalışacağım, atacağın her adımı ağırlaştıran sürekli bir kaygı kaynağı değil, senin destek kaynağın olmaya çalışacağım bu yeni hayatta.
Ertesi gün Rahaf, kabul merkezinde tanıştığı yeni bir Suriyeli arkadaşıyla, Lin’le konuşmaya gitti; Lin, Murad ailesinden birkaç ay önce gelmiş bir aileden geliyordu.
Rahaf, bahçede otururlarken arkadaşına:
— Sen de mi hissediyorsun annelerimizin bizi burada gereğinden fazla izlediğini?
Lin bilir bilmez bir kahkaha attı:
— Kesinlikle. Annem günümün her küçük ayrıntısını soruyor, sanki birden tanımadığı bambaşka biri olacağımdan korkuyor.
Rahaf:
— Sanırım bu onlar açısından meşru bir korku. Gerçekten değişiyoruz, yavaş yavaş, ama değişiyoruz. Sorun, bazen doğal değişimle temel değerlerden sapmayı birbirine karıştırmaları.
Lin biraz düşündü, sonra:
— Belki bizim, buradaki kızların, temel keşif hakkımızdan vazgeçmeden annelerimizi rahatlatacak bir yol bulmamız gerekiyor.
Rahaf bu fikirden etkilendi:
— Hikmetli bir söz. Belki onlarla, sadece izlenmekten hayal kırıklığına uğramak yerine, kaygılarının gerçek kaynağını anlayarak, daha açık konuşmalıyız.
Lin, dostça bir merakla sordu:
— Peki ya senin Alman arkadaşın? Aileme her şeyi anlattın mı?
Rahaf, sakin bir gülümsemeyle:
— Babama neredeyse tam bir açıklıkla anlattım, anneme daha az ayrıntıyla, ama bugün daha açık konuştuk, ve annemin de artık bir gözetime değil, bir alana ihtiyacım olduğunu anlamaya başladığını hissettim.
Lin, destekleyici bir gülümsemeyle:
— Bu güzel bir ilerleme. Umarım bir gün ben de anneme karşı bu türden bir açıklığa ulaşırım.
Akşam, Rahaf Tom’dan bir mesaj aldı; hafta sonu, bu kez kabul merkezine yakın nehir kıyısında kısa bir yürüyüşe çıkmak isteyip istemediğini soruyordu.
Rahaf biraz düşündükten sonra cevap yazdı: “Sevinirim, ama bu sefer aileme önceden söyledim, uzaktan geçip göz kulak olan kardeşim Kerim’i görürsen şaşırma.”
Tom gülümseyen bir mesajla cevap verdi: “Hiç sorun değil, buna tam saygı duyuyorum. Rahat hissettiğinde bir gün ailenle tanışmak beni sevindirir.”
Rahaf mesajı okurken gülümsedi, haftalardır ilk kez, dürüstlüğün, başlangıcında ne kadar zor olursa olsun, kapattığından çok daha geniş kapılar açtığını hissetti.
On Beşinci Bölüm
Bir cuma akşamı, Ziyad Kannas, Murad ailesinin kapısını çaldı; şehirde yeni açılmış bir Arap dükkânından aldığı küçük bir poşet Şark tatlısı taşıyordu elinde.
Kabul merkezinin gece koridorunda Hemmam’la ilk tanışmalarından bu yana yaklaşık iki ay geçmişti; aralarındaki dostluk, iki yabancı arasındaki geçici bir sohbetten, farklı geçmişlere sahip iki adamın hayatın aynı virajında birdenbire karşılaşmasından doğan o nadir gönüllü kardeşliğe benzer bir şeye dönüşmüştü yavaş yavaş.
Selma kapıyı açtı, sıcak bir gülümsemeyle karşıladı:
— Hoş geldin Ziyad, buyur. Bugün geleceğini bilmiyordum.
Ziyad, her zamanki gülümsemesiyle içeri girerken:
— Yazar dostumu ziyarete geldim, sadece yazmaktan bahsetmekle yetinmediğinden, gerçekten yazdığından emin olmak için.
Hemmam güldü, yerinden kalkıp dostunu karşılamaya giderek:
— Gerçekten yazıyorum, gel de kendin gör.
Hemmam elini uzatıp Ziyad’la sıcak bir tokalaşma yaptı, sonra küçük masanın yanındaki boş sandalyeyi işaret etti:
— Otur, Selma şimdi akşam yemeğini hazırlıyor, kalırsan seviniriz.
Ziyad aralarına oturdu, haftanın haberleri hakkında genel bir sohbete katıldı ailenin, sonra Rahaf ve Kerim’e derslerini sordu, hayatlarının ayrıntılarına karşı gerçek bir ilgi göstererek — ki bu Selma’nın dikkatini çekip hoşuna gitti.
Ziyad, dostça bir ciddiyetle Kerim’e sordu:
— Üniversite hayatın nasıl gidiyor? Babandan hızlandırılmış kayıt sürecinde çok başarılı olduğunu duydum.
Kerim, belirgin bir heyecanla cevap verdi:
— Çok iyi gidiyor, Ziyad Bey. Almanca bazı akademik ayrıntılarda zor, ama hafta geçtikçe ilerliyorum.
Ziyad, Rahaf’a döndü:
— Ya sen Rahaf, senin de büyük bir heyecanla dil öğrendiğini duydum. Deneyimi nasıl buluyorsun?
Rahaf gülümsedi, aile misafirinin önünde gereğinden kişisel ayrıntılara girmekten kaçınarak:
— Güzel bir deneyim, her gün çok şey öğreniyorum, sadece dili değil, kendim hakkında başka şeyleri de.
Ziyad anlayışlı bir gülümsemeyle gülümsedi, sanki Rahaf’ın açıkça söylediğinden fazlasının olduğunu sezmiş gibi, ama ısrar etmedi, mahremiyetine saygı göstererek.
Kerim ve Rahaf kendi işlerine çekildikten sonra, Ziyad, Hemmam ve Selma’yla oturmaya devam etti, daha ciddi bir sohbet başlattı.
Ziyad, Selma’nın hazırladığı çayı yudumlarken:
— Hemmam bana yazmaya başladığı romandan bahsetti. Karakterlerini etrafındaki herkesten ilham alarak yarattığını söyledi.
Selma gülümsedi:
— Evet, elbette farklı isimlerle, ben ve o da dahil.
Ziyad güldü:
— Bu ilginç. Umarım bir gün okurum, en azından beni hikâyede kötü şöhretli bir karakter yapmadığından emin olmak için.
Selma yemek hazırlamaya çekildikten sonra, Ziyad ve Hemmam yalnız kaldılar, daha derin bir sohbet başladı.
Ziyad, her zamanki şakacı tonundan daha ciddi bir tonla:
— Biliyor musun Hemmam, bugün kültür merkezinde bir toplantıya katıldım, burada bazı Suriyeli ailelerin “entegrasyon başarısı”ndan bahsediyorlardı. Bu terimin kendisinden garip bir rahatsızlık duydum.
Hemmam, gerçek bir merakla sordu:
— Neden?
Ziyad biraz düşündü, sonra:
— Çünkü “entegrasyon” kelimesi, sanki ulaşabileceğin net bir çizgi varmış gibi, ardından “tamamen entegre oldun” hissedeceğin, her şeyin yolunda olduğu son bir noktaymış gibi bir izlenim veriyor. Ama kendi deneyimimden bildiğim gerçek şu ki, bu iş asla bitmeyen bir denkleme benziyor, olduğumuz şeyle olacağımız şey arasında sürekli bir denge, sabit bir varış noktası değil.
Ziyad, konu sanki içindeki hassas bir sinire dokunmuş gibi giderek artan bir hevesle ekledi:
— Ve beni bu söylemde rahatsız eden başka bir şey daha var: bütün yükü sadece bize yüklemesi, sanki “entegrasyon” sadece bizim sorumluluğumuzmuş gibi, karşıt soruyu hiç sormadan: ev sahibi toplum kendisi de bizimle aynı ölçüde entegre oluyor mu? Bizden onu anlamamız istendiği kadar bir çaba harcıyor mu bizi anlamak için?
Hemmam dikkatle dinledi, sonra:
— Bu bana ilk sohbetimizi hatırlatıyor, buradaki ilk gecemizde, bana her birimizin yeni bir şeye dönüşeceğini ama mutlaka aynı şeye değil dediğinde.
Ziyad gülümsedi:
— O sohbeti iyi hatırlıyorum. Hâlâ buna inanıyorum, ama bugün buna başka bir şey ekliyorum: gerçek entegrasyon, eğer varsa, geçmişten vazgeçmek değil, yeni bugüne tam teslimiyet de değil, ikisini birlikte, sürekli bir gerilimde yaşayabilme yeteneği — birini diğerinin lehine kesin olarak çözmek zorunda hissetmeden.
Hemmam sordu:
— Peki bu gerilimin bir gün hafifleyeceğini mi düşünüyorsun, yoksa hayatımız boyunca bizimle mi kalacak?
Ziyad, dürüstçe cevap vermeden önce uzun uzun düşündü:
— Sanırım şiddeti azalacak, ama tamamen kaybolmayacak asla. Günlük şiddetli bir çatışmadan, sürekli var olan ama günlük hayatı şimdiki kadar engellemeyen sessiz bir arka plan melodisine dönüşecek. En azından, on yıllardır burada olan Suriyelilerin, onlarla ara sıra karşılaştığımda, bana anlattığı bu.
Hemmam, bir süredir zihnini meşgul eden bir soru sordu dostuna:
— Peki ya sen, Ziyad? Bunca aydan sonra kendi halini nasıl tarif edersin?
Ziyad iç çekti, bir an her zamanki alaycı tavrından daha savunmasız görünerek:
— Kendimi üç şey arasında asılı bir adam olarak tarif ederim: dönemeyeceğim bir geçmiş, tam olarak henüz ait hissetmediğim bir şimdi, gerçek çehresini henüz bilmediğim bir gelecek. Bunu çok yazıyorum, ama yazmak onu ortadan kaldırmıyor, sadece daha katlanılabilir kılıyor.
Hemmam, içtenlikle sordu:
— Peki eski eşin? Hâlâ onunla temas halinde misin?
Ziyad hüzünlü bir gülümsemeyle:
— Bazen, sadece çocuklar için. İlişkimiz, tüm bu yolculuğun baskısına dayanamadı. Bazen beni, bizi bu sürgüne sürükleyen siyasi yazılarımdaki “inatçılığım”la suçlardı, bazen de ben onu, ödediğimiz onca bedele rağmen yazdıklarımı yazmam gerektiğini anlamamakla suçlardım.
Hemmam sordu:
— O da Almanya’ya mı yerleşti?
Ziyad cevapladı:
— Hayır, çocuklarla İsveç’e taşındı, orada yıllardır yerleşmiş bir ağabeyi vardı. Coğrafi ayrılık işi daha da karmaşıklaştırdı: çocuklar benden uzakta büyümeye başladı, artık anlamakta zorlandığım bir İsveççe konuşuyorlar, ben burada tek başıma Almanca öğreniyorum.
Hemmam bu hikâyenin ağırlığını hissetti, dikkatlice sordu:
— Yılda kaç kez görüyorsun onları?
Ziyad iç çekti:
— İki kez, işler iyi giderse. Bu ayrılığı haftalık video görüşmeleriyle telafi etmeye çalışıyorum, ama günlük hayatlarında gerçek bir varlığın yerini tutmuyor.
Hemmam, derin bir empatiyle:
— Bu sürgün için çok ağır bir bedel, Ziyad. Ailemin bunca zorluğa rağmen bir arada kalmasından dolayı minnettarım, ve şimdi bu konuda ne kadar şanslı olduğumu daha çok fark ediyorum.
Ziyad, her zamanki hafifliğini geri kazanmaya çalışarak:
— Her birimizin bu yolculukta taşıdığı kendi çarmıhı var, dostum. Benimki çocuklarımdan uzaklık. Seninki, izin verirsen teşhis koyayım, kendinden uzaklık.
Hemmam kısa bir kahkaha attı, bu gözlemin görünen sertliğine rağmen isabetinden etkilenerek:
— Sanırım her zamanki gibi haklısın.
Ziyad, dostça bir merakla sordu:
— Selma’ya, seninle benim konuştuğumuz her şeyi anlatmayı hiç düşündün mü? Korkularını, sessizliğini, o gizli defterine yazdığın her şeyi?
Hemmam, Ziyad’ın defterin varlığını bilmesine şaşırarak durdu:
— Defteri nereden biliyorsun?
Ziyad güldü:
— Geceleri bahçede tek başına oturduğunu birkaç kez fark ettim. Sormadım, mahremiyetine saygı duydum, ama biliyorum ki yazarlar hep gizli bir defter taşır, inkâr etseler bile.
Hemmam, itiraf ederek gülümsedi:
— Evet, kimseyle paylaşmadığım şeyler yazdığım bir defterim var, Selma’nın kendisiyle bile. Korkularım hakkında, tereddütlerim hakkında, en yakınıma bile gösterme cesareti bulamadığım parçalarım hakkında.
Ziyad ciddiyetle sordu:
— Bu çifte sessizliğin, gizli defter ve alenî sessizlik, seni hafifletmekten çok ağırlaştırdığını hissetmiyor musun?
Hemmam bu soruyu uzun uzun düşündü, kendisiyle bile bu netlikte hiç yüzleşmediği bir şeye dokunmuştu:
— Belki haklısın. Belki artık yazdıklarımın daha büyük bir kısmını Selma’yla paylaşma vaktim geldi, sadece kendimle kâğıt arasında hapsetmek yerine.
Hemmam derin bir empatiyle dinledi, sonra konuştu:
— Bunu duyduğuma üzüldüm. Ama tüm bunlara rağmen içinde tuhaf bir güç olduğunu hissediyorum, seni, kendi krizine rağmen başkalarına yardım edebilir kılan bir güç.
Ziyad kısa, acı bir kahkaha attı:
— Belki de, başkalarına sunduğum hikmetle kendi hayatımda onu uygulama becerimi ayırmayı öğrendiğim için. Başkalarının sorunlarını çözümlemekte iyiyimdir, ama kendi sorunlarıma benzer çözümler karşısında bazen tamamen körüm.
Hemmam içtenlikle konuştu:
— Belki de bu neredeyse tüm yazarların hali, Ziyad. Dışarıdan baktığımızda daha net görüyoruz, aynı bakışı kendimize uygulamaya çalıştığımızda kayboluyoruz.
Ziyad bu sözü biraz düşündü, sonra nadir bir dürüstlükle ekledi:
— Biliyor musun, bazen düşünüyorum ki başkaları hakkında yazmam, kendimi yazmaktan bir kaçış biçimi. Ebu Halid’in entegrasyona bakışını, ya da Firas’ın mesleki krizini çözümlemek, kendi sorumla yüzleşmekten çok daha kolay: neden evliliğim çöktü, ve neden geçen onca zamana rağmen hâlâ ondan geriye kalanı onaramıyorum?
Hemmam dikkatle dinledi, sonra dikkatlice sordu:
— Mutlaka evliliği geri kazanmak için değil, ama en azından anne-baba olarak ilişkiyi iyileştirmek için, onarmayı denemeyi hiç düşündün mü?
Ziyad, cevap vermeden önce uzun uzun düşündü:
— Defalarca düşündüm. Ama her denediğimde kendimi aynı eski karşılıklı suçlama kalıplarına geri dönerken buluyorum. Belki iyi bir niyetten çok, bir uzman yardımına ihtiyacım var.
Hemmam içten bir teşvikle:
— Belki de gerçekten deneyeceğin bir fikirdir bu, Ziyad. Burada sığınmacılar için ücretsiz psikolojik danışmanlık ilanları gördüm, Arapça dahil birçok dilde.
Ziyad, dostunun önerisinden etkilenerek başını salladı:
— Bu sefer ciddi düşüneceğim, daha önce yaptığım gibi geçici bir düşünce değil.
Tam o sırada Selma akşam yemeği tepsisini taşıyarak içeri girdi, masaya koyarken sordu:
— Bu kadar ciddiyetle neden bahsediyordunuz?
Ziyad, her zamanki hafifliğinin bir kısmını geri kazanarak:
— Entegrasyondan ve kendi öğütlerimizi kendimize uygulamaktaki başarısızlığımızdan bahsediyorduk.
Selma güldü:
— Bu neredeyse hepimize uyan bir konu sanırım.
Ziyad, meraklı bir gülümsemeyle sordu ona:
— Peki ya sen, Selma, kendine uygulamadığın öğüdün ne?
Selma biraz düşündü, sonra ani bir dürüstlükle cevap verdi:
— Rahaf’a hep kendine güvenmesini, cesaretle kararlar almasını öğütlerim, ama kendim, aile çerçevesinin dışında, beni ilgilendiren herhangi bir karar öncesinde çok tereddüt ederim.
Ziyad, gerçek bir hayranlıkla:
— Çok dürüst bir cevap. Görünen o ki bu hastalık tüm ailenize bulaşmış, sadece Hemmam’a değil.
Herkes bu gözleme güldü, üçü birlikte oturup akşam yemeğini yediler, sohbet yavaş yavaş daha hafif konulara kaydı — komşuların hâllerine, kabul merkezindeki diğer ailelerin haberlerine, birlikte yeni hayatlarının dokusunu adım adım örmeye başlayan küçük günlük gelişmelere.
Yemek sırasında Selma, Hemmam’ın yazmaya başladığı romanın fikri hakkında Ziyad’ın görüşünü sordu:
— Sen ne düşünüyorsun, Ziyad, bir yazar olarak? Buradaki hayatımızdan gerçek hikâyeler almak iyi bir seçim mi sence?
Ziyad, içten bir hevesle cevapladı:
— Bence mükemmel bir seçim, hatta zorunlu. Eşsiz tarihi bir an yaşıyoruz, bu ölçekte ve çeşitlilikte bir toplu göçün, kendisini an be an yaşayan bir görgü tanığı tarafından bu derinlikte edebî olarak belgelenmesi çok nadir. Hemmam bu hikâyeleri yazmazsa, zamanla çok değerli ayrıntılar kaybolacak — istatistiklerin ve geçici haberlerin hiç kaydetmediği ayrıntılar.
Selma, kocasına duyduğu belirgin gururla:
— Ben de onu tam olarak buna ikna etmeye çalışıyorum, sadece kişisel bir hobi değil, önemli bir iş yaptığına.
Ziyad o gece ayrılmadan önce kapıda durdu, son bir ciddiyetle Hemmam’a döndü:
— Hemmam, senden bir şey istemek istiyorum. Romanında benden bahseden bölümü bitirdiğinde, yayımlamadan önce bana göster. Beni yanlış tanıtacağından korktuğum için değil, senin bana bakışının, kendi kendime bakışımdan farklı olsa bile, bana görmediğim bir şey öğretebileceğine güvendiğim için.
Hemmam, bu istekten etkilenerek gülümsedi:
— Söz veriyorum, Ziyad. O bölümü ilk okuyacak kişi sen olacaksın.
Ziyad, gitmeye hazırlanırken paltosunu giyerek ekledi:
— Ve son bir şey, Hemmam: romandaki karakterimi kusursuz, örnek bir bilge yapma. Beni gerçek bir insan yap, tüm çelişkilerimle: başkalarına mükemmel öğütler veren ama kendisine uygulamayı başaramayan adam; çocuklarını çılgınca seven ama coğrafya yüzünden onlardan uzak olan baba; bitmiş bir evliliğe karşı hâlâ çözülmemiş bir suçlama taşıyan eski koca. Bu benim gerçeğim, süslenmiş bir kopyam değil.
Hemmam bu içten istekten derin bir minnettarlık duydu:
— Bunu da sana söz veriyorum. Seni gerçekte gördüğüm gibi yazacağım, tüm o güzel insani karmaşıklığınla.
Ziyad ayrıldı, Hemmam kapıda dakikalarca durup, tüm bu ağırlığı her zamanki alaycı gülümsemesiyle taşıyan dostunu düşündü, yeni hayatındaki varlığına derin bir minnettarlık duyarak — ilk geceden beri ona, sessizliğin tek kader olmadığını, alayın bazen en derin hikmetin bir maskesi olduğunu öğreten o adam.
Hemmam odaya döndü, Selma’yı akşam yemeği tabaklarını toplarken buldu, birkaç dakika sessizce ona yardım etti, sonra aniden konuştu:
— Bu akşam Ziyad’ın bana, benim ona verdiğimden daha fazlasını verdiğini hissediyorum. Uzaktaki çocukları hakkındaki konuşması bana, hepinizin yanımda olmasının, bu yolculuğun tüm zorluğuna rağmen ne kadar şanslı olduğumu fark ettirdi.
Selma gülümsedi, şefkatle konuştu:
— Gerçek dostluklar tam da bunu yapar, Hemmam: başkalarının acısını tanımak yoluyla, kendi nimetlerimizi daha net görmemizi sağlar.
