Kimseye Söylemedim
DOKUZUNCU BÖLÜM
Aylar süren hazırlığın ardından Mazin, şehrin sakin bir sokağında küçük kitabevini açtı ve ona “Kökler Kitabevi” adını verdi. Açılışa, bu hikâyede tanıdığımız herkes geldi.
İlk rafa Mazin, Samer’in metinlerinden kopyalar yerleştirdi — Leyla’nın her bölümü tek tek onayladıktan sonra sonunda küçük bir kitapta toplamaya karar verdiği o metinlerden.
Mazin: Samer, gel, şu rafa bir bak.
Samer yaklaştı ve ilk kitabını gördü: “Kimseye Söylemedi” adını taşıyan, saygıyla dizilmiş, sevdiği yazarların kitapları arasında duran o kitabı.
Samer: Bunu gerçekten gördüğüme inanamıyorum.
Leyla ona yaklaştı, elini tuttu.
Leyla: Biliyor musun Samer? Son bölümü okuduğumda ağladım. Üzücü olduğu için değil. Birlikte yürüdüğümüz o koca yolu, hiçbir gün varacağımızı hayal etmediğim bir dürüstlükle yazılmış görünce ağladım.
Kristin, Yusuf ve Meryem kitabı kapıştılar, heyecanla sayfaları çeviriyor, kendilerinden söz edilen bölümleri arıyorlardı.
Yusuf: Baba, bunu üniversite araştırmamda gerçekten kullanacağım. İnanabiliyor musun?
Samer: Bugün her şeye inanıyorum, Yusuf. Bir zamanlar asla gerçekleşmeyeceğini sandığım şeylere bile.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Raftaki bu küçük kitaba bakıyorum, o ilk sabahı hatırlıyorum: balkonda oturmuş, her yeniye, her yabancıya, her bilinmeyene karşı ürkek, sessizliğimi bilgelik sanan adamı.
O gün bilmiyordum ki tek bir yılın yolculuğu beni buraya getirecekti — adımı taşıyan bir kitaba, dürüstlüğü taş taş yeniden kurulmuş bir aileye, ikinci bir aileye dönüşen dostlara, benim o yaşta hiç sahip olamadığım cesareti taşıyan çocuklara.
Bu kitaba verdiğim ad, yazmaya oturduğum gün kastettiğimden çok başka bir anlam taşıyor şimdi. Kimseye söylemedim, doğru; ama sonunda hepsine birden söyledim, bir kitabın kapakları arasında, “Kökler” adını taşıyan küçük bir kitabevinde, hiçbir zaman ilk vatanım olmamış ama sonunda gerçek sesimi bulduğum yer haline gelen bu şehirde.
Kitap çıktıktan haftalar sonra Samer, internet sitesi üzerinden tanımadığı bir kadından, Almanya’nın başka bir şehrinde yaşayan bir kadından bir mektup aldı.
Sayın Samer Bey,
Kitabınızı tek bir gecede okudum, elimden bırakamadan. Ben de sizin gibi Suriyeliyim, yedi yıldır burada yaşıyorum ve anlattığınıza fazlasıyla benzeyen bir buhran içindeyim.
Ne hissettiğime bir isim veremiyordum, ta ki sizin sözcüklerinizi okuyana kadar. Onları yazdığınız için teşekkür ederim, eşinizi de bunları paylaşmanıza izin verdiği için.
Saygılarımla
Samer mektubu birkaç kez okudu, sonra Leyla’yı çağırdı, o da okusun diye.
Leyla: Yayına izin verdiğimde tam olarak bunun olmasını umuyordum.
Samer: Garip bir şey hissediyorum Leyla. Yıllarca sadece kendimi anlamak için yazdım. Şimdiyse fark ediyorum ki kendimi anlamam, hiç tanımadığım insanlara yardım ediyormuş.
Leyla: Sana en baştan söylememiş miydim?
Samer gülümsedi ve mektuba kendi kalemiyle cevap vermeye karar verdi — okuruna seslenen bir yazar olarak değil, aynı soruları taşıyan bir başka insana seslenen bir insan olarak.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Tanımadığım bu kadının mektubunu okudum ve bu yazma yolculuğuna başladığımda hiç beklemediğim bir şey hissettim: bütün zayıflığıyla, bütün tereddüdüyle kendi hikâyemin, başka birinin kendini anlamaya doğru geçtiği bir köprüye dönüştüğünü.
Kimseye yol gösterici olmak için yazmadım. Sorularımda boğulduğum için yazdım, kurtuluşu ancak onları yazmakta bulabildiğim için. Ama şimdi öğreniyorum ki yargılanma korkusu olmadan yazılan dürüstlük, hiç beklemediğimiz bir güç taşıyormuş içinde: hiç tanımadığımız bir yabancıya, hissettiği şeyde yalnız olmadığını söyleme gücü.
Belki de kitabımın adının en derin anlamı budur: kimse kimseye söylemedi, çünkü her birimiz korkumuzun eşsiz olduğunu, kimsenin onu anlayamayacağını sanıyoruz. Oysa onu söylemeye cesaret ettiğimizde keşfediyoruz ki, o korku nicedir birçok göğüste sessizce bekliyormuş — kendi adına onu söyleyecek birini bulana dek.
Bir gün Leyla, Samer’i hiç aklına gelmemiş bir istekle şaşırttı.
Leyla: Samer, ben de yazmak istiyorum. Tek bir bölüm, kendi sesimle, kitabın gelecek baskısına eklemek için.
Samer ona şaşkınlıkla karışık bir sevinçle baktı.
Samer: Ne güzel bir fikir, Leyla! Neden şimdiye kadar aklıma gelmedi bilmiyorum. Kitap baştan sona benim sesimle yazıldı, sen içindeki en önemli ikinci kişisin, ama senin sesini bir kere bile doğrudan duymadık.
Leyla: Aynen öyle. Kitabı baştan sona senin gözlerinden okudum, kendi anlarımı bile senin gördüğün gibi gördüm, kendi yaşadığım gibi değil.
Leyla o gece ilk kez hayatında bilgisayarının başına geçti, kendisi için değil bir başkası için yazmak üzere. Nur’un mektubunu bulduğu sabahı yazdı — Samer’in anlattığı gibi değil, kendi yaşadığı gibi: ellerinde hissettiği soğuk, mektubu açmaması için onu ikna etmeye çalışan iç ses, ve her şeye rağmen onu okumaya karar verdiği o ani an.
Bitirdiğinde yazdıklarını Samer’e okudu.
Samer: Leyla, bu… Bu, o ana hiç hayal etmediğim bir derinlik katıyor. Senin ne hissettiğini bildiğimi sanıyordum, şimdi anlıyorum ki hikâyenin sadece yarısını biliyormuşum.
Leyla: Okurlara da tam olarak bunu söylemek istiyordum: her aşk hikâyesinin en az iki anlatıcısı vardır, ve tam gerçek ancak ikisi birlikte konuştuğunda ortaya çıkar.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Leyla’nın bölümünü defalarca okudum, derin bir alçakgönüllülüğe benzer bir şey hissettim: bütün bu yıl boyunca, ikimizin hikâyesini anlattığımı sanıyordum. Oysa gerçekte, elimden geldiğince adil olmaya çalışsam da, kendi hikâyemi, kendi gözlerimle, kendi yanlılığımla anlatıyormuşum.
Belki de bu yolculukta öğrendiğim son ders budur: tam dürüstlük tek bir sesten gelmez, o ses kendine ne kadar dürüst olursa olsun. Tam dürüstlük, aynı hikâyeyi yaşamış bütün seslere ihtiyaç duyar — her biri kendi açısından.
Nur, uzaktan kitabın çıktığını öğrenince Samer’e kısa bir mektup gönderdi; yeni baskıda yayımlanmak üzere kendi sesiyle bir bölüm yazmasına izin verip vermeyeceğini soruyordu.
Samer, Leyla’ya konuyu açmadan önce biraz tereddüt etti.
Samer: Leyla, Nur kendi sesiyle bir bölüm yazmak istediğini söyledi. Yaşadığımız her şeyi düşününce, bunun uygun olup olmadığını bilmiyorum.
Leyla: Açıkçası mı? Bence tamamen uygun. Nur bu hikâyenin gerçek bir parçasıydı, sesi de benimki kadar duyulmayı hak ediyor. Bunca yıldan sonra bunda bir tehdit görmüyorum.
Samer razı oldu, ve haftalar sonra Nur’un bölümü geldi.
Bu bölümü bir şeyi haklı çıkarmak için yazmadım, çünkü haklı çıkarılacak bir şey yapmadım. Uzun süre üzerinde sessiz kaldığım bir şeyi söylemek için yazdım: Samer ile ilişkim bana öğretti ki, kendim için seçtiğim özgürlük, onun seçtiği bağlılığın zıddı değil, ona paralel giden başka bir yoldur.
Ayrıca öğrendim ki özgürlüğünü seçen kadın, huzurunu seçen kadının düşmanı değildir her zaman. İkimiz de sonunda aynı şeyi arıyoruz: kendimize karşı dürüst bir hayat yaşamak.
Leyla bölümü yavaşça okudu, sonra Samer’e baktı.
Leyla: Olduğu gibi, hiçbir değişiklik yapmadan yayımlanmasına razıyım.
Samer: Emin misin?
Leyla: Tamamen eminim. Kitabımız dürüstlükten söz ediyor, Samer. Başkalarından dürüstlük isteyip, sonra Nur’un dürüstlüğünü, bizi kişisel olarak rahatsız ediyor diye reddedemeyiz.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Nur’un sözlerini okuduğumda hiç beklemediğim bir şey fark ettim: tek bir sesle başlayan kitap, artık her biri diğerini tamamlayan, ona karşı çıkmayan, birçok sesten örülü bir doku haline gelmiş.
Belki de Leyla’nın “tam gerçek bütün anlatıcıları gerektirir” derken kastettiği buydu: Leyla, Nur, Mazin, Halit — bu hikâyeden geçen herkes. Ben ilk anlatıcıydım sadece, tek anlatıcı değil.
Samer, kitabın bir kopyasını Şam’daki kardeşi Halit’e gönderdi; önce tereddütle, sonra en zor anlarında ona dürüstlüğü öğreten kardeşini hatırlayınca kararlılıkla.
İki hafta sonra telefon çaldı.
Halit: Samer, kitabı okudum.
Samer: Ne gördün?
Halit bir an sustu, Samer telefonun öbür ucundan o sessizliğin ağırlığını hissetti.
Halit: Sayfaların çoğunda kendimi gördüm, senin oradaki hayatını yaşamamış olsam da. Anlattığın korku — bir erkeğin zayıflığını söylemekten duyduğu korku — onu iyi tanıyorum, burada, Şam’da bile, senin yaşadığın sürgün deneyimini hiç yaşamamış olsam bile.
Samer: Yani korku sürgüne özgü bir şey değil mi?
Halit: Sanırım öyle. Sürgün korkuyu daha açık gösteriyor belki, çünkü onu vatanımızda gizleyen bütün toplumsal maskeleri kaldırıyor. Ama erkeğin zayıf görünmekten duyduğu korku, her yerde var.
Samer, konuşmadan sonra kardeşinin sözlerini uzun uzun düşündü.
Halit: Samer, bir ricam var.
Samer: Söyle.
Halit: Kitabın bazı bölümlerini buradaki dostlarıma sözlü olarak çevirmek istiyorum, resmi bir yayın olmadan. Sanırım buradaki birçok erkeğin, sürgünü hiç yaşamamış olsalar bile, yazdıklarını duymaya ihtiyacı var.
Samer: Seve seve, Halit. Ve bir gün sen de oradaki deneyimini anlatan bir bölüm yazmak istersen, kitabın alabileceği en güzel katkı olur bu.
Halit telefonun ucunda gülümsedi, Samer onu görmese de.
Halit: Ciddi ciddi düşüneceğim, kardeşim. Belki de artık benim de kimseye söylemediğimi söyleme vaktim gelmiştir.
Kristin üniversite bölümünü seçme yaşına geldi ve kararını bir aile yemeğinde açıkladı.
Kristin: Psikoloji okumaya karar verdim. Göçmen kökenli ailelere yardım eden uzman bir terapist olmak istiyorum.
Samer ve Leyla ona gururla baktılar, Leyla nedenini sordu yine de.
Leyla: Peki seni bu seçime iten neydi, Kristin?
Kristin: Açıkçası mı? Siz ikiniz. Ben küçükken zor bir dönemden geçtiğinizi gördüm, ondan daha güçlü çıktığınızı gördüm, çünkü sessizlik yerine konuşma cesaretini bulmuştunuz. Ben de başka aileleri aynı yolu bulmaya yardım etmek istiyorum — özellikle bizim gibi iki kültürün ağırlığını taşıyan aileleri.
Samer, bu yolculukta ikinci kez gözlerine yaklaşan yaşları hissetti; bir zamanlar Yusuf’un kendi sözlerini tekrarladığını duymuştu, şimdiyse kızının, buhranlarının hayatının mesleğine ilham kaynağı olduğunu söylediğini duyuyordu.
Samer: Kristin, senle öyle bir gurur duyuyorum ki, buna yetecek kelime bulamıyorum.
Kristin: Bize öğreten sizsiniz, farkında olmadan: hayatımızın en zor anları, onları gömmek yerine dürüstlükle karşılarsak, başkalarına fayda sağlayan bir şeye dönüşebiliyormuş.
Samer, Leyla’ya baktı, ikisi artık söylemeye ihtiyaç duymadıkları her şeyi taşıyan bir bakış paylaştılar — bunca yıllık karşılıklı dürüstlükten sonra.
Küçük bir Alman yayınevi, kitabı bir okurdan duyduktan sonra, Samer’in metinlerinin Almancaya çevrilmesini önerdi.
Samer, artık karşılaştırmalı edebiyatta ileri düzey bir öğrenci olan Yusuf’la oturup bu teklife nasıl yaklaşacaklarını konuştu.
Yusuf: Baba, bu büyük bir fırsat. Ama metnin ruhunu kaybeden birebir çeviriden ne kadar korktuğunu da biliyorum.
Samer: Aynen öyle. Almanca metni özgün bir eser gibi okuyan bir çevirmen istiyorum, makine çevirisi gibi değil. Anlatı sesini, duygusal derinliği korusun istiyorum, sadece kelimeleri değil.
Yusuf: Peki ya benim adım, Samer ve Leyla’nın adları? Değiştirecek mi onları?
Samer: Hayır, iki isim de aynı kalacak. Alman okurun, belirli bir zevki memnun etmek için değiştirilmiş kurgu kişiler değil, gerçek adlarını taşıyan gerçek insanları okuduğunu hissetmesini istiyorum.
Samer bu vizyonu paylaşan bir çevirmen aramaya başladı ve aradığını, Arapçaya hâkim, yıllarca Beyrut’ta yaşamış, iki kültür arasında yaşamanın ne demek olduğunu derinden bilen genç bir Alman kadında buldu.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Şimdi bu kitabın yolculuğunu düşünüyorum: yayımlamaya cesaret edemediğim gizli metinler olarak başladı, sonra bir dostumun kitabevinde raftaki adımı taşıyan bir kitaba dönüştü, şimdiyse başka bir dile geçiyor — bu çeviri olmasaydı Samer, Leyla ve Nur hakkında hiçbir şey bilmeyecek okurlara ulaşmak için.
Bu aşamada derin bir sorumluluk hissediyorum: hikâyenin yeni dilinde de ilk dilindeki kadar dürüst kalması. Çeviri sadece kelimelerin taşınması değil, aynı ruhun başka bir dilsel bedende yeniden doğuşudur.
Bir zamanlar hiç aklıma gelmezdi ki her yeniden, her yabancıdan, her bilinmeyenden korkarak başlayan hikâyem, sınırları aşıp yeni bir dile, yeni okurlara ulaşacak — onlara, hangi dilde düşünürsek düşünelim aynı korkunun söylenebileceğini, duyulabileceğini, ondan bir parçamızın iyileşebileceğini anlatmak için.
Çevirmen, adı Klara, metin üzerindeki çalışmasına başladı ve ilerlemeden önce bazı meseleleri netleştirmek için Samer’le buluşmak istedi.
Klara: Samer Bey, “Samer Kendi Kendine Konuşuyor” bölümleri hakkında bir sorum var. Onları yüksek edebi bir üslupla mı çevirmemi istersiniz, yoksa günlük konuşmaya daha yakın bir üslupla mı?
Samer: Önemli bir soru. Edebi olsun istiyorum, ama yapmacık olmasın. Bu bölümler benim iç sesim, iç ses ise yapay bir dille konuşmaz, kendine özgü bir güzellik taşıyan bir dürüstlükle konuşur.
Klara: Anlıyorum. Bir soru daha: Nur’un son mektubundaki alıntılarla nasıl başa çıkayım? Almancada, Arapçadan farklı tırnak işaretleri kullanıyoruz.
Samer: Almancada alışılmış olanı kullan. Bu konuda deneyimine güveniyorum.
Klara heyecanla devam etti.
Klara: Size söylemek istediğim başka bir şey var: ben de yıllarca Beyrut’ta yaşadım, metninizi sadece bir çevirmen olarak değil, yönü ters olsa da iki kültür arasında yaşamanın anlamını bilen bir kadın olarak okudum.
Samer: Bu beni çok rahatlatıyor, Klara. Metni içeriden anlayan bir çevirmen istiyorum, sadece kelimeleri taşıyan değil.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Bu görüşmeden sonra derin bir huzur hissediyorum. Kelimelerimin başka bir dile geçerken ruhunu kaybetmesinden hep korktum, sanki çeviri, sınırda bavulun bir parçasını geride bırakan bir geçişmiş gibi.
Ama Klara, yönü ters de olsa benzer bir deneyimi taşıyarak, bana metnin yeni dilinde yeniden doğacağına, ruhunu yitirmiş makine gibi bir aktarımla taşınmayacağına dair bir güven verdi.
Belki de bir kez daha, farklı bir biçimde yaşadığım gurbetin anlamı budur: metinler de tıpkı insanlar gibi yeni dillere göç edebilir, orada ikinci bir yuva bulabilir — yeter ki onları taşıyan kişi, taşıdıklarının ağırlığını anlasın.
Mazin kitabevinde, kitabın Almanca baskısı için küçük bir imza günü düzenledi, herkes geldi; büyük bölümü Almanca geçen etkinliğe rağmen şaşırtıcı biçimde gelen Ebu Firas da dahil.
Resmi konuşmalar bittikten sonra Ebu Firas, elinde kitabın bir nüshasıyla Samer’e yaklaştı.
Ebu Firas: Samer, biliyor musun? Firas bana kitaptan bölümler Almanca okudu, aynı anda bana çevirdi. İlk kez, o çevirmeden önce Almanca sözcükleri kendi başıma anladığımı hissettim.
Samer: Bu beni çok mutlu ediyor, Ebu Firas.
Ebu Firas: Sana söylemek istediğim şey şu Samer: benim hakkımda yazdığın, dili öğrenmeyi reddedişimle ilgili bölümü okuduğumda önce öfkelendim. Sonra fark ettim ki benimle alay etmemişsin, beni tüm inadım ve korkumla, gerçekte olduğum gibi resmetmişsin.
Samer: Seninle hiçbir gün alay etmek istemedim, Ebu Firas. İnadının ve sonradan değişiminin, bu hikâyenin gerçek bir parçası olduğunu göstermek istedim — benim hikâyemden hiç de az önemli değil.
Ebu Firas, her zamanki gülüşlerine benzemeyen sakin bir gülümsemeyle gülümsedi.
Ebu Firas: Biliyor musun? Ömrüm boyunca yaşlı erkeklerin değişmediğini sanırdım. Şimdi bu yaşta, birkaç yıl önce tek kelimesini bile bilmediğim bir dilde bir kitabın imza gününde duruyorum. Belki de o düşüncemde yanılıyordum.
İki adam birbirine sarıldı; bu sahneyi Leyla ve Firas uzaktan derin bir duyguyla izlediler.
İmza gününden haftalar sonra Samer, gurbet edebiyatı üzerine bir söyleşiye davet edildi ve Rima’dan da kendisiyle katılmasını istedi — gurbette bağımsızlığı farklı bir biçimde yaşamış bir kadın olarak.
Söyleşi sırasında dinleyicilerden biri, sorusunu doğrudan Rima’ya yöneltti.
Bir dinleyici: Rima Hanım, kitabın sizi biraz sert biçimde, evliliğinizin çöküşüne sebep olarak resmettiğini düşünmüyor musunuz?
Rima cevap vermeden önce gülümsedi.
Rima: Tam tersine. Kitap beni hiçbir şeyin sebebi olarak resmetmedi. Beni kendi hayatını seçen bir kadın, Kerim’i de o zaman bu seçime hazır olmayan bir adam olarak resmetti. Ayrılık kimsenin hatası değildi, iki farklı büyüme yolunun sonucuydu.
Samer: Bence kitapta söylemeye çalıştığım tam olarak buydu: ayrılık her zaman başarısızlık değildir, evlilik de her zaman başarı değildir; ikisi de kendi mantığını taşıyan birer karardır.
Seyirciden başka bir kadın sordu.
Seyirciden bir kadın: Peki kararınıza pişman mısınız, Rima Hanım?
Rima: Kendimi seçmeme pişman değilim, ama Kerim’le birlikte, sevginin tek başına yetmediğini, birbirimizi gerçekten dinlemeyi öğrenmemiz gerektiğini anlayana kadar boşa harcadığımız zamana bazen üzülüyorum.
Söyleşiden sonra Samer, Rima’ya dinleyicilerin önünde gösterdiği dürüstlük için teşekkür etti.
Samer: Teşekkür ederim, Rima, deneyimini yabancıların önünde bu kadar açıkça anlatma cesaretin için.
Rima: Açıkçası bunu senden ve Leyla’dan öğrendim. İkinizin hikâyesi insanlara faydalı olduysa, ben de kendi hikâyemden öğrendiklerimi neden paylaşmayayım?
İkinci evliliğinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra Selma, ilk çocuğunu dünyaya getirdi — bir zamanlar anneliğin artık kendisi için mümkün bir seçenek olmadığını düşündüğü bir yaşta.
Leyla, doğumdan birkaç gün sonra onu evde ziyaret etti.
Leyla: Nasıl hissediyorsun, Selma?
Selma: Hiç hayal etmediğim bir mutluluk hissediyorum. Hatırlıyor musun, ilk evliliğimin anne olma isteğimi tamamen aldığını söylediğim günleri?
Leyla: Çok iyi hatırlıyorum.
Selma: Mesele çocuk istemeyişim değildi, hiç gerçek bir eş olarak hissetmediğim bir adamdan çocuk istememdi. Aradaki fark büyük.
Leyla küçük bebeği kollarına aldı ve hayatının en zor anlarında yanında olan dostu için derin bir sevinç hissetti.
Leyla: Adını ne koyacaksınız?
Selma: ‘Amal’ koymaya karar verdik. Çünkü o, yeni bir hayata dair umudun bittiğini düşündüğüm bir günden sonra doğdu.
Leyla gülümsedi, uyuyan küçük yüze baktı.
Leyla: Hoş geldin, Amal. Annene tam yakışan bir isim.
Meryem on sekiz yaşına geldi ve bir üniversite tarafından mimarlık okumak üzere kabul edildi. Halit, Şam’dan bir video görüşmesiyle kızının sevincine ortak oldu.
Halit: Mimarlık! Ne güzel bir seçim, Meryem. İnsanlara evler kuracaksın.
Meryem: Baba, evden fazlasını kurmak istiyorum. Eski Arap üslubuyla modern Alman tasarımını birleştiren mekânlar tasarlamak istiyorum. İki kültür arasında yaşadığım için, sadece tek bir kültürde yaşayanın göremediği bir güzelliği görebildiğimi hissediyorum.
Halit gülümsedi, anlatması güç bir gurur hissetti.
Halit: Biliyor musun? Seni Almanya’ya gönderdiğimde köklerini kaybedeceğinden korkuyordum. Şimdiyse bu köklerin kendisini işinin temeli yapmayı planlıyorsun.
Meryem: Onları hiçbir zaman kaybetmedim baba. Her adımımda onları yanımda taşıdım — tıpkı Kristin’in bana bir gün söylediği gibi: yuva bir yer değildir, yanımızda taşıdığımız her şeydir.
Görüşme bittikten sonra Meryem oturup bu ülkeye korkuyla geldiği günden bu yana geçen bütün yılları düşündü, kendisine kendisini bu noktaya taşıyacak bir kapı açan Samer amcası ve Leyla teyzesi için derin bir minnet duydu.
İki yıllık çalışmanın ardından Yusuf, gurbet edebiyatı üzerine tezini tamamladı; akademik bir kurul önünde savunma günü geldi. Samer ve Leyla arka sıralarda oturarak savunmaya katıldı.
Sunumdan sonra hocalardan biri Yusuf’a bir soru yöneltti.
Hoca: Tezinde, babanı duygularını yıllarca sakladığı için eleştiriyorsun. Bunun, zor koşullardan geçmiş bir adama karşı biraz sert bir eleştiri olduğunu düşünmüyor musun?
Yusuf: Hocam, analizin adil olması için eleştirinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Babam kendisi bile bu araştırmada ona yaltaklanmamamı istedi. Duyguları saklamanın, gerekçesi ne olursa olsun, çevresindekilere bir bedel ödettiğini düşünüyorum, belgelemeye çalıştığım da tam olarak buydu, nesnellikle.
Samer yerinde gülümsedi, oğlunun akademik sertliğinden gurur duydu, hedefinde kendisi olsa bile.
Hoca: Peki ya bu hikâyedeki anne? Onun karakterine dair analizinin daha şefkatli olduğunu fark ediyorum.
Yusuf: Belki, hocam, ama babamda eleştirdiğim o sessizlik dinamiğine annemin de nasıl katkıda bulunduğunu göstermeye çalıştım. Bu hikâyede kimse tamamen masum değil, kimse de tamamen suçlu değil. Göstermeye çalıştığım buydu.
Savunma bittiğinde ve Yusuf yüksek dereceyle başarıya ulaştığında Samer oğluna yaklaştı.
Samer: Harikaydın, Yusuf. Ve açıkçası, eleştirinden kendimde daha önce görmediğim şeyler öğrendim.
Yusuf: En çok korktuğum şey de buydu baba: eleştirime kızman.
Samer: Bana dürüstlüğü söylemeyi öğreten bir oğluma nasıl kızarım, o dürüstlük bana karşı yönelmiş olsa bile?
Rima’dan ayrılışının üzerinden yıllar geçtikten sonra Kerim, Samer’e ciddi hisler beslemeye başladığı bir kadınla tanıştığını söyledi.
Kerim: Samer, adı Hanaa, o da benim gibi boşanmış, benim çocuklarımın yaşında bir oğlu var.
Samer: Peki bu ilişki hakkında ne hissediyorsun?
Kerim: Açıkçası korkuyorum. Rima’yla yaptığım aynı hataları tekrarlamaktan korkuyorum.
Samer: Peki o hatalardan ne öğrendin?
Kerim: Yargılamadan önce dinlemeyi öğrendim, isteklerimin söylemeden anlaşılmasını beklemek yerine kararları paylaşmayı öğrendim. Bütün bunları Hanaa’ya en baştan anlattım, önceki deneyimimi olduğu gibi, hiçbir şey saklamadan.
Bu değişim Samer’i etkiledi.
Samer: Bu gerçek bir olgunluk, Kerim. Her erkek hatalarını, yeni bir eşiyle açıkça paylaşacağı derslere dönüştüremez.
Kerim: Bunu senden ve Rima’dan öğrendim, açıkçası. İkiniz bana öğrettiniz ki hatayı kabul etmek zayıflık değil, onu tekrarlamamanın başlangıcıdır.
Samer hafifçe güldü.
Samer: Sanırım hepimiz birbirimize okul olduk, Kerim, hiç kastetmeden.
Ziyad, yıllar süren tereddütten sonra, Hibe ve oğulları Yasin’i de yanına alarak hayatında ilk kez Suriye’yi ziyaret etmeye karar verdi. Ziyad orada doğmamıştı, ama anne babası savaştan çok önce göç etmiş, Suriye onun için hiç anı değil, hep hikâyeler olarak kalmıştı.
Dönüşünde Samer’le buluştu, ona yolculuğu anlattı.
Ziyad: Samer, hiç beklemediğim garip bir duygu hissettim. Halep’te dedemin evini ziyaret ettim ve orada bir gün bile yaşamamış olmama rağmen açıklayamadığım bir aşinalık hissettim.
Samer: Belki de miras kalan hikâyenin, doğrudan anıya değil, senin bahsettiğin köklere dair olan budur. Sadece hikâyelerden bildiğini gözlerinle gördün.
Ziyad: Aynen öyle. Yasin de, küçük yaşına rağmen bir şey hissetti. Bana sordu: baba, burası bizim gerçek evimiz mi? Ben de dedim ki: bu evlerimizden biri, Yasin. Bizim birçok evimiz var, farklı yerlerde, hepsi de gerçek.
Samer bu hikâyeyi dinlerken derin bir duygulanma hissetti, çünkü onda yıllar önce Meryem’in Kristin’e söylediği sözlerin yankısını gördü.
Samer: Bu, oğluna verebileceğin en güzel cevap, Ziyad. Tek bir vatan diğerini silmez, kalpler ne kadar genişlerse o kadar çok vatan içimizde bir arada yaşar.
Ziyad: Sanırım Yasin’e ve gelecek çocuklara hep bunu öğreteceğiz: aidiyet iki yer arasında bir seçim değil, ikisini birden kucaklayabilme gücüdür.
Kültür merkezinde yıllarca hizmet verdikten sonra Teyze’nin sağlığı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Bir gün Samer onun yatağının yanına oturdu, elini tuttu.
Teyze: Samer, unutmadan ya da vaktim kalmadan sana bir şey söylemek istiyorum.
Samer: Söyle, teyzeciğim.
Teyze: Buraya geldiğimde, hayatımın pratikte bittiğini, sadece son bir bölümü sessizce kapatmaya geldiğimi sanıyordum. Ama sen ve Leyla, hiç hayal etmediğim yeni bir bölüm açtınız bana: bir dil öğrendim, birçok kadına yardım ettim, büyümenin bittiğini sandığım bir yaşta hâlâ büyüdüğümü hissettiğim yıllar yaşadım.
Samer gözyaşlarının döküldüğünü hissetti, onları saklamaya çalışmadı.
Samer: Bize öğreten sensin teyzeciğim, öğrenmek ya da değişmek için hiçbir zamanın çok geç olmadığını.
Teyze: Senden tek bir söz istiyorum: yeni kitabında hakkımda tam bir bölüm yaz. Ün istediğim için değil, benim yaşımdaki her kadının, dünyanın her yerinde, ne kadar geç olursa olsun değişimin mümkün olduğunu bilmesini istediğim için.
Samer: Söz veriyorum teyzeciğim. Senin hakkında yazacağım, ve bu kitabın çevrildiği her dilde, her nüshada var olmaya devam edeceksin.
Teyze sakin bir gülümsemeyle gülümsedi, gözlerini kapattı dinlenmek için, Samer ise yanında oturmaya, elini derin bir sevgiyle tutmaya devam etti.
Teyze’nin vefatından haftalar sonra Samer, ona verdiği sözü yerine getirmek için oturdu. Kolay değildi: yeni yitirdiği bir kadın hakkında, sadece hüzne boğulmadan nasıl yazılır?
Leyla yanına oturdu, ayrıntıları hatırlamasına yardım etti.
Leyla: Sınavı geçtiği günü yaz. Yüzünde daha önce hiç görmediğimiz o gülümsemeyi.
Samer: Ve Arapça harflerle yazılmış Almanca sözcüklerle dolu o küçük defterini de yaz. O defter hâlâ bizde.
Samer yazmaya başladı, kelimelerin beklenmedik bir kolaylıkla geldiğini hissetti, sanki Teyze’nin kendisi ona söylenmesini istediği şeyleri fısıldıyordu.
Teyzem, kahramanlık anlamında olağanüstü bir kadın değildi. Birçoğunun hayatın son haline oturduğunu sandığı bir yaşta, yeniden başlamaya karar veren sıradan bir kadındı. Tek kelimesini bilmediği bir dili öğrendi, hayatının geri kalanını, bir zamanlar kendisi gibi korkan başka kadınlara adadı.
Okurun teyzemin hikâyesinden çıkarabileceği tek bir ders varsa, budur: büyüme belli bir yaşta durmaz, cesaret de gerçek olmak için gürültülü olmak zorunda değildir.
Samer bölümü bitirdikten sonra bilgisayarını kapattı, Leyla’ya baktı.
Samer: Sanırım sözümü tuttum.
Leyla: Onun beklediğinden bile fazlasını, eminim.
Teyze’nin ölümünden bir yıl sonra Ebu Firas’ın sağlığı da bozulmaya başladı. Samer onu hastanede ziyaret etti, Firas’ı babasının yanında oturmuş, elini tutarken buldu.
Ebu Firas: Samer, gel. Sana bir şey söylemek istiyorum.
Samer yaklaştı, öbür sandalyeye oturdu.
Ebu Firas: Bütün hayatım boyunca, bir erkeğin gücünün, ne pahasına olursa olsun inandığı şeye bağlı kalmakla ölçüldüğünü sanırdım. Bugün, bu yatakta, gerçek gücün, ne kadar geç olursa olsun değişimin zayıflık olmadığını öğrenmekte olduğunu anlıyorum.
Firas: Baba, gerçekten değiştin, ben bunu kendi gözlerimle gördüm.
Ebu Firas: Geç değiştim Firas, beni asıl acıtan da bu. Daha erken değişseydim, belki kendimize bunca yıllık gerginliği yaşatmazdık.
Samer’e baktı.
Ebu Firas: Samer, sen de hakkımda bir bölüm yaz, ama beni süsleme. Beni olduğum gibi yaz: inatçı bir adam, değişimden uzun süre korktu, sonra onu geç öğrendi. Belki bu, onu okuyacak başka bir adama yarar, o benim yatağıma varmadan önce fikrini değiştirmesine.
Samer elini tuttu.
Samer: Söz veriyorum, Ebu Firas. Tam gerçeği yazacağım, çünkü her zaman hak ettiğin buydu: başkalarının seni nasıl görmek istediği değil, olduğun gibi görülmek.
Ebu Firas huzurlu son bir gülümsemeyle gülümsedi, Firas babasının öbür elini tutarken, üçü sessizce oturdular — her şeyin söylendiği, başka bir şeye ihtiyaç duyulmayan bir sessizlikte.
Ebu Firas’ın vefatından sonra Samer oturdu, ilk kitabı çıkalı beri değişen her şeyi düşündü. Hikâye epeyce genişlemişti, ikinci bir bölüm yazma vaktinin geldiğini hissetti.
Bir akşam aileyi topladı, fikrini paylaşmak için.
Samer: İlk kitabın ardından geçen yılları anlatan ikinci bir bölüm yazmayı düşünüyorum: Selma’nın evliliği, Halit’in Şam’da bölümleri çoğaltması, Yusuf, Kristin ve Meryem’in olgunlaşması, Teyze’nin ve Ebu Firas’ın vefatı.
Leyla: Güzel bir fikir. Ama bu sefer, sen yazıp ben gözden geçireyim değil, en baştan birlikte yazmak istiyorum.
Yusuf: Ben de katkıda bulunmak istiyorum, bu sefer sadece bir oğul olarak değil, akademik birikimimle.
Kristin: Ben de psikoloji birikimimle, her şeyin aile üzerindeki ruhsal etkisine dair farklı bir bakış açısı katabilirim.
Samer, katılmaya hevesli bütün bu seslere baktı, korkak tek bir sesle başlayan kitabın artık üç kuşağı bir araya getiren bir aile projesine dönüştüğünü hissetti.
Samer: O halde bu sefer kitap ‘ben bizden bahsediyorum’ değil, ‘biz kendimizden bahsediyoruz’ olacak. Yeni bir isme ne dersiniz?
Leyla: ‘Sonunda Söyledik’ diye ne dersin?
Kısa bir sessizlik oldu, sonra herkes aynı anda gülümsedi, sanki isim kendi kendini bulmuştu.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
‘Sonunda Söyledik’. “Kimseye Söylemedi”yi, o uzak sabahta, her yeniden, her yabancıdan, her bilinmeyenden korkarak yazmaya başladığımda hiç hayal edemeyeceğim bir biçimde tamamlayan bir isim.
Yolculuğum tek, sessiz, duyulmaktan korkan bir sesle başladı. Şimdiyse sona eriyor, ya da daha doğrusu dönüşüyor, her biri kendi yolundan, sessizliğin bilgelik olmadığını, ne kadar geç kalırsa kalsın söylemenin hiç söylenmemekten iyi olduğunu öğrenmiş bir seslerin korosuna.
Bu hikâyenin ilk sabahına benzeyen bir sabahta Samer, aynı balkonda oturdu, kahvesini yudumluyordu, dışarıda şehir, bunca yıl boyunca her sabah uyandığı gibi uyanıyordu.
Leyla içeri girdi, kendi fincanını taşıyarak karşısına oturdu.
Leyla: Ne düşünüyorsun?
Samer: Bu hikâyeden geçen herkesi düşünüyorum: Teyze, Ebu Firas, Şam’daki Halit, kitabevindeki Mazin, Kerim, Rima, Selma, Ziyad, Hibe, ve şimdi büyümüş, kendi hayatlarını kuran çocuklarımız.
Leyla: Uzun bir hikâye, değil mi?
Samer: Uzun, ve daha bitmedi. Başka bir kitapta, henüz görmediğimiz başka hayatlarda sürecek.
Leyla, güneşin binaların arasından yolunu açtığı ufka baktı.
Leyla: O ilk sabahtan bu yana gerçekten neyin değiştiğini biliyor musun?
Samer: Ne?
Leyla: Artık aramızdaki bu sessizliği rahatlamak için sözle doldurmaya ihtiyacımız yok. Sessizliğin kendisi rahatlatıcı hale geldi, çünkü hiçbir şey saklamadığını biliyoruz.
Samer gülümsedi, masanın üzerinden elini tuttu.
SAMER KENDİ KENDİNE KONUŞUYOR
Bu hikâye, her yeniden, her yabancıdan, her bilinmeyenden korkan, sessizliğini bilgelik sanan bir adamla başladı. Şimdiyse sona eriyor, ya da dönüşüyor — hâlâ zaman zaman korkan, ama korkuyu yalnız değil birlikte taşıdığımızda korkutmadığını öğrenmiş bir adamla.
Bu yolculukta tanıdığım herkes bana bir şey öğretti: teyzem, büyümenin bir yaşta durmadığını öğretti; Ebu Firas, hatayı geç kabul etmenin, hiç kabul etmemekten iyi olduğunu öğretti; Mazin, uzun sessizliğin bedelini öğretti; Halit, kalmanın da gitmenin de cesaret olduğunu öğretti; ve Leyla — Leyla bana öğretti ki dürüstlük tek bir an değildir yaşayıp bittiğimiz, gün be gün inşa ettiğimiz bir alışkanlıktır, aynı balkonda, artık hiç kendine benzemeyen aynı sabahta, kahve fincanı be kahve fincanı.
Kimseye söylemedim, başlangıçta. Şimdiyse hepsine söyledim: Leyla’ya, Nur’a, çocuklarıma, dostlarıma, hiç tanışmayacağım okurlara — ama onlar bu sayfalar sayesinde bilecekler ki korkularında yalnız değiller.
Ve bu, sonuçta, söylemek istediğim her şeydi belki de.
