Numan Albarbari نعمان البربري

Kendine Mektuplar

Kendine Mektuplar

Bir Öykü

Hazırlayan: Numan Albarbari

İthaf

Anneminin ruhuna…

Bana hayatın nasıl aktığını öğretene,
Onu nasıl düşünmemiz gerektiğini öğretene.

Ne zaman susmalıyız?
Ne zaman yazmalıyız?

Numan

Önsöz

Bu kitap, klasik anlamda bir roman değil. Salt düşünceye adanmış bir deneme de değil. Anlatının, itirafın ve gönül felsefesinin iç içe geçtiği samimi bir dokudur bu — sessizce konuşan, kelimeler arasında kendini arayan bir kadının diliyle örülmüş. Sobina’dan başlayan içsel bir yolculuktur; her kadını içinde taşıyan bir kadından.

İçindekiler

1. Sobina: İlk Tohum

2. Kadın Kimdir?
3. Akşam Sofrası: Özgürlük ve Onur Üzerine
4. Kadın ve Işık
5. Kararsızlık
6. Sükût
7. Yitirme
8. Duygunun Sessizliği
9. Ertelenmiş İtiraf
10. Sezgi
11. Hasret
12. Yokluk
13. Korunma Özlemi
14. Şaşkınlık
15. Sessiz Direniş
16. Ayna
17. Korku
18. Yanış
19. Duygunun Hafızası
20. Kalbin Alevlenişi
21. Utanç
22. Mavi Işık Penceresi
23. Yalan Bilmeyen Ayna
24. Cama Vuran Küçük Sesler
25. Uzak Bir Işığa Açılan Pencere
26. Küçük Bir Düğme… Meçhul Bir Dünya
27. Kabul
28. İlk Cevap
29. Ruhların Benzeşmesi
30. Sana Sesleniyorum, İçimdeki İlk Kadın
31. Sen Konuştuğunda… Doğdum
32. Aynanın Önünde… Beni Yeniden Yazdın
33. Kalp Onun Doğuşunu Kucakladığında
34. Tefekkür Sükûtu… Yeni Bir Erkekliğin Doğuşu
35. İki Doğruluk Arasında
36. Metne Giren Adam
37. Sanki Bir Defterin Üzerinde Oturuyoruz
38. Sobina’nın Yeni Defterinden
39. Uyanan Bir Kalpten
40. Ertelenmiş Bir Düşten Açan Kadın
41. Aynı Masada İki Defter
42. Adımı Yeniden Yazdığımda
43. Doğum Anı
44. İsimler Bir Hikâye Anlatıyor
45. Kesin Ret
46. Hayatla Çarpan Bir Ses
47. Düş ile Gerçek Arasında
48. Gece Yarısından Sonra Odasında
49. Önce Sesli, Sonra Yazılı Bir Mesaj
50. Savaşmak İçin Değil, Dinlemek İçin

Kısa Özet Notu

1. Sobina: İlk Tohum — Sobina’nın hikâyesinin başlangıcı; ismiyle kurduğu bağ, kızı Solina’nın doğumu. Ardından içindeki yabancılaşma duygusu ve “kullanılmak değil, görülmek” isteyen ilk iç sesin doğuşu.
(Yukarıdaki sırayla devam eden diğer bölümler, her biri kendi başlığıyla açılır ve ardından ona ait metin gelir.)
29. Ruhların Benzeşmesi — yazışma ve bilinçli mektuplaşma yoluyla başlayan yeni bir yolculuğun duygusal fısıltısı; kaçış değil, kendini küllerinden yeniden var etme umudunun kapısını aralayan bir kapanış.

Kapanış Sözü

“Kendine Mektuplar” aşk arayışı değildir; itiraf arayışıdır. Kadının kendini aynada, başkalarının gözüyle değil, kendi yüreğinden doğan ve kendine inanan bir bakışla görmesidir. Buradaki her metin, sükût ile söz arasında, yanış ile diriliş arasında, soru ile yakîn arasında asılı kalmış bir mektuptur.
Belki de Sobina, bu yolculukta kendini arıyor — ya da seni… ya da sizi.
Numan Albarbari
Sobina: İlk Tohum
Adı “Sobina”ydı.
Bu isim, bir memurun nüfus kâğıdına rastgele düşürdüğü harfler değildi; sabah sırasında seslenilen bir yığın ses de değildi. Bir ezgiydi — içinde yaşadıkça derinleşen, her yalnızlık anında ruhunun mırıldandığı, dünyanın eşiğine ilk adımını attığı günden beri adımlarına eşlik eden bir nağme.
İsmini, bir annenin ilk çocuğunu sevdiği gibi sevdi: keşfin heyecanıyla, kaybetme korkusuyla, ait olmanın derinliğiyle. Onda kendi gölgesini gördü — kimseye benzemeyen bir işaret, dünyaya “işte buradayım” diyen bir pencere.
Evlendiğinde, rahminde küçük bir nabzın insan olmaya hazırlandığını hissettiğinde, sevinci kadar genişledi kâinat; uçmayı unutmuş kanatlar gibi kımıldadı hayalleri.
Bir kız doğurduğunda, ürperen parmaklarıyla o sıcak avucu tuttuğunda, aklına tek bir şey geldi — nedenini kendisi de bilmeden:
“Bu küçük kız benden bir şey taşıyacak… adımın bir gölgesini, nabzımın bir yankısını.”
O andan sonra isim sözlüklerinde dolaşmaya başladı, tıpkı kendi nabzına benzeyen bir dize arayan bir şair gibi; her ismi yüreğine sınadı, sordu:
“Bana benziyor mu? Gölgeme yakışıyor mu?”
Sonunda bir isme ulaştı — öneri değil, kendi adının kaburgasından çıkmış gibiydi:
“Solina.”
Aynı besteden başka bir nota.
Gülümsedi, içinden fısıldadı: “Sobina… ve Solina… tek bir ezgide iki nağme.”
Ama büyüdükçe, içinde eski bir ses yeniden seslenmeye başladı ona… Unutmaya yüz tuttuğu o kadının sesi — seçmediği rollerin arasında kaybolan, düzenlenecek tabaklar, gözetlenecek bakışlar ve onu eşyalarından biri gibi gören bir koca arasında eriyen kadının.
Yalnızlık akşamlarında aynasının önüne oturur, uzun uzun bakardı… Kendine benzeyen ama kendisi olmayan yabancı bir kadın görürdü orada… Ve yansımasına sorardı:
“Nereye gittin? Sessiz bir gölgeye ne zaman dönüştün?”
Bir gece ile diğeri arasında, kimsenin duymadığı bir çığlık yükseldi içinden — ama boşanmanın eşiğine sürüklemeye yetecek kadar gerçekti.
Boş bir başkaldırı istemiyordu, kırılgan bir özgürlük de değil… Tüm özgürlük söylemlerinden daha basit bir şey istiyordu: Biri onu dinlesin… gözyaşını, sözlerinden önce doğrulasın… kadınlığını, hasretiyle ve özlemiyle birlikte görsün — bir mal ya da bir tehdit olarak değil, güvenlik arayan bir varlık olarak.
İçindeki Sobina, bedensel bir kurtuluş talep etmiyordu; tek istediği, bir akşam bir erkeğin ona şunu söylemesiydi:
“Seni görüyorum.”
Karanlıkta okunmayan ama kaybolmasın diye yazılan mektuplar yazarken görsün onu. Aynaya attığı o bakışın kibir olmadığını, bir zamanlar olduğu kadını yeniden bulma çabası olduğunu anlasın.

Kadın Kimdir?
Kendine yazdığı ilk mektup böyle başladı…
Randevusuz bir akşamda, kendi kendine kurduğu hayali bir söyleşide yazdı:
“Kadın kimdir? Arzulanan bir beden mi? Yoksa kendini anlayanı dinleyen bir ruh mu? Yoksa özenle gizlenmiş küçük korkular mı? Yoksa o… ben miyim?”
Ve defterine, “Kendine Mektuplar” başlığı altında şu satırı yazdı:
“Kadın Kimdir?”
Küçük bir yüreğin sıcak köşesinde, içimde yaşları da yerleri de birbirine benzemeyen yedi kadın toplanır — onları bir araya getiren, uyumayan sorulardır; henüz yazılmamış mektupların yankısı gibi içlerinde çınlayan seslerdir.
Sarah arkadaşlarıyla bakıştı, sonra şüphe ve düşünce karışımı yumuşak bir sesle fısıldadı:
— “Kadın kimdir? Kalabalıkta yürüyen bir beden mi? Yoksa bir ezginin gölgesinde saklanan, gökyüzünün renklerinde soluk alan, gönül semasında güneş gibi doğan bir ruh mu?”
Bir an sessizlik çöktü, sanki harfler söylenmeden önce dinlemeyi seçmişti. Sonra Meryem başını kaldırdı, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir sesle:
— “Kadın, bedenler sözlüğünde bir madde değil; hayatla yazılan bir şiirdir. Her atışta nabız tutar, bazen yanar, bazen göğe değer.”
Rukiye başını önce eğdi, sonra sakin bakışını kaldırdı, hayatı çoğu kişiden daha derin tanıyanların dinginliğiyle konuştu:
— “O, sessizce açan bir çiçektir; rüzgâra direnir, gözlerinde henüz anlatılmamış hikâyeler taşır… her beyaz telinde bir ışık ve gölge öyküsü vardır.”
Leyla omuz silkti, içinde uzun süredir fısıldayan bir sesi dışarı çıkarmaya çalışır gibi:
— “O, yorgunluğun kefeninde filizlenen anne, sabahı bir gülümsemeyle besleyen kız evlat, adı konmamış meydanlarda sessizce direnen kadındır.”
Hediye hafifçe güldü:
— “Yeter artık onu zayıf sananlar! O umudu doğuran, her bakışında şefkat taşıyan, korku nehirlerinin üzerine köprü kurandır.”
Semira, çayını sanki uzak bir kalbin sıcaklığını kucaklar gibi tutuyordu, hasretle fısıldadı:
— “Kadın kimdir? O sensin, benim, hayatta kendi nabzını arayan her kadın. Sevendir, mücadele edendir, yaratandır, dünyanın alnını kendi ışığıyla aydınlatandır.”
Reyhan, huzursuz bir sorunun ışığı gözlerinde, Semira’ya baktı:
— “Bu tanımlarla yetinir miyiz gerçekten? Yoksa kadın, eylemle mi yazılır? Israrla mı? Sebatla mı?”
Nüha elini nazikçe onun eline koydu, sanki onu yatıştırmak ister gibi:
— “O kelimelerden fazlasıdır. Yaşadığımız bir nefes, içinde oturduğumuz bir duygudur. Zayıflık anlarında bile oradadır — sessizce direnir.”
Zeynep başını salladı, derin bir imanla dolu bir sesle:
— “Kadın aynı zamanda imanla parlayan bir ruhtur; gücünü Allah’tan alır, dünyadaki her şeyi başkalarının kalbine hayır ekmek için kullanır.”
Leyla bir an tavana baktı, sevdiği ve korktuğu şehrin gölgesine seslenir gibi sordu:
— “Peki gerçeğin kalabalığında, siyasetin ve baskının yoğunluğunda, kadın olduğu gibi mi kalır? Yoksa değişir mi?”
Telefondan uzaktan gelen Dürre’nin sesi, mesafelerin yenemediği bir kadının tınısını taşıyordu:
— “En zor koşullarda bile kadın, şefkat ve sebat pınarı olarak kalır.”
Gerçekçiliğe meyilli Hüsna ekledi:
— “Her birimizin içinde kendine benzeyen bir kadın var, tek bir mükemmellik kalıbı yok.”
Yasemin sıcak bir gülümsemeyle katıldı:
— “Dostluk bazen bize kendimizden kaybettiğimiz şeyi geri verir.”
Meryem güldü, hepsini işaret ederek:
— “Kadın, her kadının içindeki ‘öteki’dir. Komşudur, arkadaştır, kendisi olmak için direnen kız kardeştir.”
Sarah içini çekti, durgun bir suya taş atar gibi konuştu:
— “Peki kadın içeriden mi başlar, yoksa onu toplum mu şekillendirir?”
Rukiye gülümsedi:
— “İkisi birlikte. Kadın hem kendi özünün cazibesinde, hem toplumun sınavında biçimlenir. O, bileşik bir varlıktır… hayattan hiç tükenmeyen bir pınar.”
Ve böylece o akşam sohbetinde kesin bir cevaba varamadılar, ama şunu anladılar: Kadın, cevaplanacak bir soru değil, yaşanan, her gün yeniden yazılan, hiç kapanmaması gereken bir defterdir.
Duyduklarını ve topladıklarını özetleyerek “Kendine Mektuplar” dizisinin ilk mektubunu oluşturdu:
Kadın kimdir?
İnsanlar arasında yürüyen bir beden mi, yoksa renkler arasında yaşayan, gönül semasında güneş gibi doğan, hayatla nabız tutan bir ruh mu?
Kadın sadece bir kelime değildir; zamanın sayfalarına yazılan bir şiirdir. O bir düş, bir umuttur; görülmeyen ama her kalp atışında hissedilen sakin bir güçtür.
O, sessizce açan, fırtınalara direnen bir çiçektir; gözlerinde henüz anlatılmamış hikâyeler, ışıktan ve gölgeden örülü masallar taşır.
O, sınırsızca veren annedir; sabahı bir gülümsemeyle kucaklayan kızdır; ışıklar söndüğünde yolunu aydınlatan arkadaştır.
Kadın, kimilerinin sandığı gibi zayıf bir varlık değildir; umudu doğuran güç, buzu eriten şefkat, imkânsız ile mümkün arasına köprü kuran azimdir.
Peki kadın kimdir?
O sensin, benim, kendisi için mücadele eden, seven, veren, yaratan her kadın. O hayattır bütün renkleriyle, varoluşun sırrı, evrenin sevincidir.

Akşam Sofrası: Özgürlük ve Onur Üzerine

Sakin bir akşamda, bir grup kadın, sözlerden önce ruhların buluştuğu, çözümlemelerden önce hikâyelerin paylaşıldığı sıcak bir edebiyat salonunda —bir televizyon kanalının stüdyosunda— bir araya geldi. Duvarlar hikâyelerin sırlarını fısıldıyor, nefesler sıcak çayın buharında dans ediyordu.
Sarah öne çıktı, gözleri bilgi tutkusuyla parlıyordu:
“Kadın için özgürlük nedir? Gecelerde çağırdığımız bir fikir mi, yoksa derinliklerimizde yaşayan bir nabız mı?”
Meryem, yılların bilgeliğini taşıyan bir sesle cevap verdi:
“Kadın için özgürlük, kendi kaderini seçebilme gücüdür; ruhunu kısıtlayan zincirler olmaksızın olmak istediği şey olabilmektir.”
Rukiye başını kaldırdı, gözlerinde bir onur pırıltısıyla:
“Kadın için onur, kendini kırılmaktan korumaktır; yolunda güvenle ilerlemek, onu küçük düşüren her şeyi reddetmektir.”
Hediye sıcak bir tonla gülümsedi:
“Kadın için duygu zayıflık değildir; kalpte yaşayan bir güçtür — onu sevmeye, vermeye, çevresindekilerin hayatını aydınlatmaya iter.”
Semira, deneyimlerin yankısını taşıyan bir sesle konuştu:
“Kadın için izzet, zorluklar karşısında başını dik tutmaktır; zayıflığında bile güçlü olmak, korkusuzca yoluna devam etmektir.”
Kadınlar bakışlarını değiş tokuş etti; her biri diğerinde kendi aynasını gördü ve anladı ki özgürlük, onur, duygu ve izzet soyut kavramlar değil, yaşanan, anlatılan, aktarılan bir hayattır.
O salonda kelimeler yalnızca harf değildi; kalp atışlarıydı — değişen bir dünyada kendini arayan kadının hikâyesini anlatan, sönmeyen bir ışık olarak kalan kalp atışları.

Kadın ve Işık

Bir kitap dükkânının koridorları arasında unutulmuş sıcak bir salonda, bir grup kadın ve erkek, üzerinde kahve fincanları ve anılarla, mürekkeple renklenmiş defterlerin dağıldığı bir masanın çevresinde toplandı. Işıklar loştu — harfler fısıldarken rahatsız etmeyen, yüzler açığa çıkarken şaşırtmayan bir loşluk. İşte orada, o köşede, kadın üzerine söz başladı.
İyad derin bir sesle konuştu: — “Kadın, geçici bir aydınlıktan farklı bir ışıktır; içeriden doğan bir ışık — gözün ulaşamadığı, soğuk çözümlemenin eremediği bir yerden.”
Lucin öne eğilerek sözünü kesti: — “Yani içindeki ışık görünür değil mi diyorsun? Bir duygu mu?”
Başıyla onayladı, sonra devam etti: — “Gözlerinde bir hayat kıvılcımı, kalbinde hiç sönmeyen bir kandil var. Karanlıkta yürüdüğünde sadece yeri değil, çevresini ve ardındakileri de aydınlatır — belki de zamanın hafızasını bile.”
Selma, fincanının kenarında parmağıyla bir daire çizerek araya girdi: — “Sanki bizi ışığın kadın olarak doğduğu ilk ana götürüyorsun.”
Meysa gülümsedi: — “Ama o, gülümsemeyi başardığı için aydınlatmıyor; içinde kurumayan bir vaha var, gölgesiyle geçenleri suluyor, ışığı kaybedenler için saklıyor.”
Hayranlık dolu bir mırıltı yükseldi, İyad bir düşünme anından sonra devam etti: — “İçindeki ışık bir renk değil; bir sıfat, bir öz, bir karakterdir. O, bir çocuğu kucakladığında, bir düşe uyanık kaldığında, sorulmadan anladığında, istenmeden affettiğinde ışıktır.”
Nida masanın öbür ucundan, ağırbaşlı bir tonla: — “Ve hiçbir şey kadının ruhu kadar aydınlatmaz…”
Yanındaki Rami fısıldadı: — “Ve hiçbir gece onun gözlerine direnemez.”
Nida gözlerinin içine bakarak devam etti: — “‘Buradayım’ dediğinde, karanlık, kalbin şaşmadan izleyeceği bir yol için ikiye ayrılır…”
Beğeni sesleri yükseldi, ama Yumna elini kaldırdı: — “Peki hep aydınlatır mı? Bazen bizde sönmüyor mu?”
Herkes bir an sustu, İyad fısıldayarak cevap verdi: — “Yaralandığında sönümlenir, ama sönmez.”
Ruba tam o sırada önerdi: — “Her birimiz hayatındaki dişil bir ışıktan bahsedelim… bir anneden, bir kız kardeşten, bir sevgiliden, bir arkadaştan, ona bir yol ya da bir yuva aydınlatan.”
Bazı ışıklar söndürüldü, yumuşak bir anlatı çöktü — mekân sanki dinlemeye durmuştu, hikâyelerin yeni bir bölümü açılıyordu.
İlk anlatının fısıltıları dinince, Meysa’nın gözlerindeki değişen tonu fark etti herkes. Penceredeki bir boşluğa bakıyordu, gömülü bir anıyı çağırır gibi.
Alçak bir sesle konuştu: — “Kadın sevdiğinde, bütün evreni kucaklar. Kendini bir vatana, kucağını bir yuvaya, sabrını soğuk akşamlarda seni saran bir örtüye dönüştürür.”
Herkes hafifçe başını salladı, sözlerinde annelerinin sıcaklığını hisseder gibi.
Lucin, deneyimi bilenlerin tonuyla ekledi: — “Kırıkken bile sarmayı bilir… çatlaklarını sakin bir gülümsemenin altına gizler, ‘iyiyim’ der — kimseyi endişelendirmemek için.”
İyad, fincanına bakarak cevap verdi: — “Ama her zaman iyi değildir… bazen unuturuz, onun da kucaklanmaya ihtiyacı olduğunu, tıpkı herkesi kucakladığı gibi.”
Nida hasret dolu bir sesle konuştu: — “Annemi hatırlıyorum… hiç şikâyet ettiğini duymadım. Biz hata yaptığımızda bile bizi göğsüne bastırırdı, sanki affı istemeden önce affederdi.”
Rami onayladı: — “Sevdiğinde, bütün varlığıyla sever… ölçüsüz, tereddütsüz, yarım bir varoluş olmadan.”
Ruba kararlı bir tonla devam etti: — “Dişil kucaklama zayıflık değil… fırtınayı bir hüccetle değil, bir kucaklamayla susturmayı bilenin gücüdür.”
Yumna güldü: — “Ve ona derdini anlatmana gerek yok, sana bakması yeter ki anlasın… belki sormadan sana bir fincan çay hazırlar ve ‘buyur, ihtiyacın olur diye düşündüm’ der.”
İyad kendine fısıldar gibi konuştu: — “Bu sanatı nasıl bu kadar iyi yapıyor? Akıl ile duyguyu tek bir uyumlu ezgide nasıl birleştiriyor?”
Selma cevap verdi: — “Çünkü başka bir ritimle yaratıldı… söylenmeyeni duyar, yarayı reddetmeden okşar.”
Herkes birbirine baktı, sohbet onları uyandırmış, içlerinde taşıdıklarına yöneltmişti.
Meysa, sanki bölümü kapatır gibi konuştu: — “Kadın, kaybolduğunda seni kucaklar, korktuğunda sarılır, hata yaptığında affeder… ve sussa bile, sükûtuyla seni kucaklamış olur.”
Kısa bir süre geçti, huşu doluydu — herkes fark etti ki bir gün bu kucaklamanın yanından geçmişti, ancak ondan uzaklaştıktan sonra büyüklüğünü kavrayabildi.

Kararsızlık

Kadın sevdiğinde asla düz bir çizgide yürümez. Onu, tereddüt tarlalarında koşan bir kalp olarak görürsün — bir eliyle hasrete, öbürüyle korkuya tutunur, içinden sorar:
“Bu kadar sevmek mümkün mü? Kendime bir şey saklamama izin var mı?”
Kadın zayıf düştüğü için kararsız kalmaz; görünmeyen bir derinliği hissettiği için, ve düşünmeden akan duygunun sevdiğini boğabileceğini, onu sulamak yerine boğabileceğini bildiği için kararsızlaşır.
Kadındaki duygusal kararsızlık, hissinde bir arıza değil, saydamlığının kanıtıdır; oyun oynamayı bilmiyormuş gibi görünür bazen, bir yüz gösterip diğerini gizlemeyi beceremez.
Bütünüyle sevmek ister, çünkü bütünüyle alınmaktan korkar; bu yüzden duygularının parmak uçlarında yürür, hasretini gizlerken kekeler, yoklukla yüzleşirken gülümser.
Kadın sever, ama kararsızlığında kendinden geri kalanı korur; vermek ile onur arasındaki dengeyi korur, sükûtunu anlayan bir kucak arar — ona her zaman güvenli görünmesini istemeyen, bunun yerine “istediğin kadar kararsız kal, ben buradayım… derinliğinden korkmuyorum, kalbinin titremesinden de” diyen bir el arar.

Sükût

Kadının sükûtu boşluk değildir, yokluğu da değildir…
O, çoğunlukla, gerçeğine yaraşır bir biçim bulamamış duygu fazlasıdır.
Kadın sustuğunda, incitmek istemediği bir fırtınayı gizler; içinde, çıkarsa kırabilecek, çarpıtabilecek, sevdiğini yaralayabilecek kelimeleri düzenler.
Konuşmayı bilmediği için susmaz; önce kendini dinlemeyi bildiği, acıya bir makam, sitem etmeye sınırlar, korkuya sakince ya da hiç söylenmeme hakkı tanıdığı için susar.
Kadının duygusal sükûtu bir geri çekilme değil, bir korumadır…
Aşkı duygu kargaşasından, onuru kötü zandan, iki kalp arasındaki mesafeyi bir yorgunluk anında daralmaktan koruma.
Susar, çünkü çok denemiştir:
Bazı itirafların acı verecek şekilde duyulduğunu, en güzel açıklığın bile yumuşakça dinleyen bir göğüs bulamazsa, lehine değil aleyhine sayılan bir bıçağa dönüştüğünü.
Kadın duygusal olarak sustuğunda, sükûtunu ihmal etme; ona bir sır gibi yaklaş, gözlerini oku — çünkü âşık bir kadının sükûtunda, yazılmamış bin kitap vardır, söylenmemiş bin cümle… yalnızca dile değil, nabza kulak vermeyi bilene açılır.

Yitirme

Kadında yitirme, zamandan koparılan bir an değildir…
Gülümsediği her defasında derinliklerinde dalgalanmaya devam eden, gizli bir uzantıdır.
Kadın başkaları gibi yitirmez…
Ne gözyaşıyla ne unutmakla yetinir; yitirdiğinin ayrıntılarını, ışığın ulaşamadığı yerlerde saklar: bir ses tonu, bir gömlek kokusu, kapıda asılı kalmış bir veda gölgesi.
Kadının yitirmedeki duygusu zayıflık değil, acı veren bir vefadır…
Uykusuna, sükûtuna, başkalarına gösterdiği şefkate sızan bir vefa — onlara verdiği sıcaklığın, artık kime ait olduğunu bilmediği eski bir sıcaklığın parçası olduğunu fark ettirmeden.
Hüznünü, penceredeki bir gülü yetiştirir gibi büyütür:
Sular, konuşur, sonra incinmesin diye gözlerden saklar.
Yitirdikten sonra sevebilir belki, ama bir şey orada kalır…
Tamamlanmamış bir anda, söylenmemiş bir kelimede, tam kapanmadan çöken bir kucaklaşmada asılı kalır.
Kadın, yitirmede unutmayı beceremez ama yaşamayı becerir; ihtiyatla gülümser, yavaşça sever, dünya yeniden sarsıldığında kendine sığınır.
Yitirme ona öğretmiştir ki uzaklık mesafeyle ölçülmez; gerçek ayrılık, hâlâ hafızada yaşayan birinin yokluğudur.

Duygunun Sessizliği

Kadın kalbindekini her zaman açığa vurmaz…
İfade etmeyi bilmediğinden değil, korumayı bildiğindendir.
İçinde, kelimelerin parmak uçlarında yürüyen bir duygu vardır — hafif, titrek, ama asla düşmeyen.
Duygusu isimlerle çağrılmaz, duvarlara asılmaz; bir bakışın kıvrımında, bir elin titreyişinde, kahve fincanını hazırlarkenki yavaşlığında, uykudan önceki sessiz duasında yaşar.
Kadın duyguda sahtekârlık yapamaz; ya bütünüyle sever, ya sükûtuna sığınır — ve o sükût kuraklık değil, farkında olmadan seni sulayan gizli bir sudur, söylenince zayıflayacağı için dile getirilmeyen bir şefkattir.
Ona rastlarsın belki, soğuk sanırsın onu, ama biraz yaklaşsan…
Durgunluğuna kulak versen, içinde kaç kalbin çarptığını, yastığının altında ne kadar bekleyiş sıcaklığı sakladığını görürsün.
Kadındaki sessiz duygu, sevginin eksikliği değil, onda bir yüceliktir.
Seni sarsmadan sever, seni bağlamadan özler; sahiciliğin her zaman bir sese ihtiyacı olmadığına inanır.

Ertelenmiş İtiraf

Kadın, hissettiği anda her zaman açığa vurmaz, onun uzun soluğunu bilmeyenlerin sandığı gibi acele etmez itirafa.
Kelimelerini kalbinde, ancak layık olduğu anda açılan bir şişede saklanan bir koku gibi biriktirir.
İtirafı bir boşluğu doldurmak için değil, güvenli bir yere, yargılamayan bir kulağa, hayal kırıklığına uğratmayan bir kalbe emanet etmek içindir.
Ne hissettiğini çok iyi bilir, ama söylemez — ta ki kelimenin boşa gitmeyeceğinden, duygunun küçültülmeyeceğinden, kalbinin dinlemesini bilmeyenlerin gözünde değersizleşmeyeceğinden emin olana kadar.
Kadın itirafı ertelerse, korkudan değil, duygusuna yakışanı bildiğindendir.
Çünkü sevdiğinde, ilk anda söylenemeyecek kadar derin sever; özlediğinde, aceleyle dile getirilemeyecek kadar sessizce özler.
Kadındaki ertelenmiş itiraf tereddüt değildir; duygulara duyulan bir saygıdır, nabız için doğru zamanlamadır, kelimesinin bir itiraf değil bir hediye olması, sesinin bir yankıya değil bir kalbe kavuşması yönündeki saf bir arzudur.
Susar, sonra yazar, sonra yazdığını yırtar, sonra bir bakışla ya da sözün kıyısında geçen bir dokunuşla yetinir.
Ve böylece itiraf eder… söylemeden, sever… sarsmadan, bekler… yük olmadan.

Sezgi

Kadın gerçeği kavramak için beklemez; o gerçekleşmeden önce hisseder onu, niyetleri söylenmeden önce okur, sesteki, bakıştaki, küçük ayrıntıların yokluğundaki değişimi sezer.
İçinde eski bir radar gibi bir şey vardır — görünmez, ama çalışır.
Bu sezgidir; onunla doğmuş, üzerinde çalışmamış olduğu bir şey. Duygu eğrildiğinde, anlamın gizli ritmi değiştiğinde, varlık bâki kalsa da hazır bulunuş azaldığında hisseder onu.
Kadındaki sezgi bir hayal değil, delilsiz bir yakîndir.
Onu geceleyin sebepsiz uyandırır, mesaj daha yoldayken telefonu eline aldırır.
İyi olmadığını bilmesini sağlar… her şeyin yolunda olduğunu söylesen bile.
Kadın gözlerde uzun uzun arandığında, arkasındakini duyar, söylenmeyeni hisseder. Kalbinde bir şey titreştiğinde, o titreşimi dinler, ona inanır, sonra gülümser… hep bilmiş gibi.
Sezgi büyü değildir, saf olduğunda kalbin bilgeliğidir. Ve kadının sezgisi… odayı değil, içi aydınlatan o loş ışıktır.
Sezgisinin doğruluğundan, sevilmeden önce sever, incinmeden önce affeder, ona veda kelimesi söylenmeden önce… uzaklaşır.

Hasret

Kadın, kurumayan bir nehirdir; derinliklerinde sevdiklerinin anılarını, geçmiş günlerin hikâyelerini, silinmeyen ayak izlerini taşır.
Ondaki hasret geçici bir an değil, zaman boyunca süren uzun bir yolculuktur; güneş her battığında onu sarar, sesler kaybolduğunda içine yerleşir.
Sessizce özler — olmuş her şeyi, kucakladığı zamanları, söylenmemiş sözleri, gözlerin ağlayıp dudakların ağlatmadığı anları.
Kadının kalbinde, mesafelerin söndüremediği, yüzlerin gidişiyle yumuşamayan bir hasret vardır.
Bu ruhun hasretidir; içinde yanan bir hafızaya duyulan hasret, uyudukça gölgelerinde yolculuk eden, ilk buluşmaya, ilk kahkahaya, ilk fısıltıya dönen bir hasret.
Bu uzun hasreti bir emanet gibi taşır, her sabah geri getirir, gece esintisiyle yollar — sanki hayata şöyle diyordur:
“Buradayım, beni yaratan o hasretle birlikte.”
Hasret zayıflık değil, kadında umut ateşini yakan bir güçtür, onu unutuşun soğuğundan korur.
Zaman elinden kaçsa da, onu nasıl sevileceğini, sözde nasıl durulacağını öğreten nabızdır bu.

Yokluk

Görünmeyen bir yokluk vardır, mesafeyle ya da saatlerle ölçülmeyen; kadının içinde yaşayan, ondan ayrılmayan bir gölge gibi, sonu gelmeyen bir yankı gibi geri dönen bir yokluk.
Bu, hem tatlı hem acı bir yokluktur — gitmeyenin yokluğu, yakın ama uzak bir yerde oyalanan birinin; kalbinin köşelerinde sessizce kamp kuran, duyulmayan bir boşluğu dolduran, silinmeyen bir iz bırakan.
Kadın bu yokluğu havayı hissettiği gibi hisseder — göremez, ama gözlerinin karanlığında görür onu, kelimelerin sükûtunda dokunur ona, kimsenin bilmediği yalnızlık anlarında hisseder.
O yokluk ona sabrı öğretir, kalbine umut fidanı diker; ama aynı zamanda onu sessiz bir hüzünle ağırlaştırır, gözyaşı dökülmek isterken gülümsemeye zorlar.
Yokluk günlük bir sınavdır; kalabalık içinde yalnızlığın sürprizidir, kimsenin dinlemediği ya da söylenmeyeni görmediği anlarda öğrenilen güç dersidir.
Ve tüm bunlara rağmen kadın, varlığını korumaya devam eder; o yokluğu derinliklerinde saklar, sabır fidanı diker, giden birinin hazır bulunuşunun doğup boşluğu dolduracağı, sükûtu gidereceği ânı bekler.

Korunma Özlemi

Kadın yalnızca güç ve dayanıklılık sembolü değildir; nazikçe dokunan bir ele, rüzgâr sertçe estiğinde onu kucaklayan bir kalbe, günlerin sıcağından ve alevinden koruyan bir gölgeye özlem duyan bir çiçektir de.
Kadının içinde söylenmeyen bir özlem vardır, derinliklerinde çarpan bir güven ezgisi; gücünü gizlemeden yardım isteyen sessiz bir ses. Bu korunma özlemi zayıflık değildir; yolculuğunu paylaşmak, karanlık çöktüğünde yolunu aydınlatacak birini bulmak isteyen doğal bir arzudur.
İçindeki onur ağacı sarsıldığında, yanında teselli eden bir el, güven veren bir ses, tüm fırtınalara rağmen içine huzur eken bir kucak olsun ister.
Korunmayı özlemeyen kadın, savaşmayı bilendir — ama sevgiye ne zaman teslim olacağını da bilendir; sevgilinin eli bir sığınak olduğunda, kucağı bir zindan değil bir vatan olduğunda.
O, kendisine göz kulak olacak bir kalbin özlemidir; rahatına göz kulak olacak bir bakış, onu düşüren değil yükselten bir söz, görünmeyen bir şefkat örtüsüne dönüşen bir sükûttur.
Ve bu özlemde yatar kadınlığı — cesaretle değil, kendisinden koruyacak, ona hak ettiği huzuru verecek birine duyulan ihtiyacın sahiciliğiyle ölçülen bir güç.

Şaşkınlık

Kadın, hayatı ilk kez keşfettiğinde gözlerinde beliren o pırıltıdır; kapalı kapılar önünde açıldığında, gökyüzünün merakını taşıyan bir çocuğun gözleriyle dünyaya baktığında sorar, şaşırır, hayret eder.
İlk şaşkınlık yalnızca bir an değil, ruhunu uyandıran içsel bir patlamadır; kalbinde düş ateşini yakar, çevresini anlama arzusuyla doldurur.
Bu, ona yeni olduğunu, önyargılarla kirlenmemiş olduğunu hatırlatan bir andır — sevginin eline ilk kez dokunduğu, hayatın el değmemiş ezgisini ilk kez duyduğu, dünyanın kendisini çağırdığını hissedip cesaretle kanat açtığı an.
Şaşkınlık, kadını farklı bir hayatla nabız tutan bir varlığa dönüştürür; sabah esintisiyle şarkı söyler, ay ışığıyla dans eder, kelimelerin anlatamayacağı şeyleri hayal eder.
O şaşkınlıkta kadın kendini keşfeder; kendini ve dünyayı anlama yolculuğuna başlar, kendini yumuşakça kucaklar, umut kapılarını aralar — böylece her gücün, her nezaketin, her yeni düşün başlangıcı olur.

Sessiz Direniş

Kadın görünmeyen mücadeleler verir; kalbin ve ruhun koridorlarında yaşanan iç savaşlar — ilan edilmeyen, yüksek sesi duyulmayan savaşlar. Bunlar kılıç kaldırmayan, ruhun içinde sakince dokunan kelimelerden örülü sükût savaşlarıdır.
Sükûtunda kadın düşüncelerini yeniden düzenler, korkularıyla ve hüzünleriyle mücadele eder, kendi şeytanlarıyla savaşır, gücünün ve varlığının yeni sınırlarını çizer.
Sessiz direniş zayıflık değil, gücün en güzel biçimidir; kadın acıyla dolar ama göstermez, hıçkırığını yutar, ağırlıklarını gizli bir şefkatle hafifletir, yüzünde dayanıklı bir gülümseme tutar.
Bu, kulağın duymadığı ama vicdanın derinliğinde yankılanan bir çığlıktır; kadının direndiğinin, sessizce kendini yontuğunun ve onu kırmaya çalışan her şeye galip geldiğinin kanıtı.
Bu sessiz mücadelede kadın yeniden doğar — güçlü, dayanıklı, özgür; sözsüzce ilan eder ki gücü çığlığında değil, meydan okumasının en derin biçimini ifade eden sükûtundadır.

Ayna

Ayna yalnızca görüntüyü yansıtan bir cam parçası değildir; kadının kendi özüne baktığı bir penceredir — gördüğü ile derinlerde gizlediği arasında yüzleştiği bir yer.
Kadın aynaya baktığında, sadece bir yüzün çizgilerini görmez; ruhunun nabzıyla buluşur, yansımasına anlatılmamış hikâyeler, zamanın çizgilerinde iç içe geçmiş düşler ve sırlar sorar.
Ayna ona gizli bir güç açar, utanmadığı zayıflığını gösterir; hüznü ve sevinci, şüpheyi ve yakîni, kayboluşu ve dönüşü orada görür.
O, gizlemeyen hakikat aynasıdır; kadını kabullenmeye, sevmeye, maskelerden ve sahtelikten uzak kendini keşfetmeye zorlar.
Aynaya her bakışta kadın bölümlerini yeniden düzenler, kendi hikâyesini yeniden yazar, gerçek güzelliğin biçimde değil, kendiyle barışta olduğuna dair inancını tazeler.

Korku

Korku kadının derinliklerinde yaşar — bir zayıflık olarak değil, uyaran bir nabız, ruhun kapısını bekleyen bir dost olarak; onu tamamlanmamış yaralardan korur, kalbine sürekli bir uyanıklık eker.
Kadın korkusunu sessizce yaşar, onun kendini kırmaya zorlamasına izin vermez; aksine onu bir yakıt olarak kullanır — kırılganlığı sağlamlığa, şüpheyi yakîne, tereddüdü karara dönüştürmek için.
Korkunun gölgesinde kadın temkinli olmayı öğrenir, alanını korumayı, sevgiyi hak edenle etmeyeni ayırt etmeyi öğrenir.
Ama korku ona aynı zamanda cesaret etmeyi de öğretir; korkuya rağmen bir adım atmayı, kaygının gölgesinin ötesine ulaşmak için bir cesaret köprüsü kurmayı.
O, seçmediği ama ustalaştığı bir dosttur; onunla konuşur, birlikte yaşar — ta ki kendi özü, tüm korkularına sessizce meydan okuyan bir ışık efsanesine dönüşene kadar.

Yanış

Kadın bazen gece karanlığında ışık saçan bir mum gibi tutuşur; sessizce yanar, ışığını hiç söndürmeden. Kendi içinde erir, son nefesine kadar verir — ta ki kendisi, kokusu tüten bir küle dönüşene dek.
Bu görünmeyen bir yanıştır, ama içinde sönmeyen ateşler yakar — verme, sevgi ve vefa ateşleri; her şeyini feda eder, ama alevlerde ruhunu yitirmez.
Kadında yanış, acı ile onur arasındaki, sönme ile parlama arasındaki, teslimiyet ile umuda tutunma arasındaki mücadeledir; kendinden bir parçayı yitirdiği, ama daha güçlü, daha saf, daha derin yeniden doğduğu bir andır.
Her yanışta acının çizgileriyle yazılan bir hikâye vardır, ama aynı zamanda ışığın da hikâyesidir — tutuşan kalbin yarattığı, çevresindekilerin yolunu aydınlatan ışık; kendisi yansa bile.

Duygunun Hafızası

Kadının kalbindeki duygu geçici bir an değil, her fısıltıyı, her gülümsemeyi, sessizce dökülen her gözyaşını saklayan yenilenen bir hafızadır; ruhunun köşelerinde kıymetli bir hazine gibi durur.
Duygunun hafızası günlere renklerini geri verir, hazır bulunuşunda geçmişin kokusunu diriltir, sevdiklerinin, yitirdiklerinin, hâlâ bekleyenlerin çizgilerini çizer.
Kadın duygusunun hafızasını canlı bir tablo gibi taşır; yitirmenin acısını, kavuşmanın hasretini, aşkın tutkusunu, fırtınalar dindiğindeki kalp sükûnetini saklar.
Bu hafıza yok olmaz, aksine yollarını aydınlatan bir meşaleye dönüşür; ona derin sevmeyi, sessizce sabretmeyi, dünün enkazından yarına köprüler kurmayı öğretir.
Duygunun hafızasında kadın vardır — ölmeyen bir ruh; sever, acı çeker, iyileşir, her gün yenilenir, varoluşunun hikâyesini zamanın sayfasına yazar.

Kalbin Alevlenişi

İlk titreyiş salt kalbin bir hareketi değildir; yüreği dolduran bir beklenti, yeni bir duygunun doğumunu, gözle görülmeyen ama kalpte derinden hissedilen bir yolculuğun başlangıcını ele veren gizli bir nabızdır.
Kadın bu alevlenişi kutsal bir sır gibi saklar — bir şeyin değiştiğine, duygunun kapılarını sessizce çalmaya başladığına, onu tereddütle, şaşkınlıkla ve söylenmeyen bir umutla doldurduğuna işaret eden bir sır.
Bu anda duygular korku ile sevinç arasında, beklenti ile kaygı arasında iç içe geçer; kadın kendini keşfetmeye başlar, iç dünyasının sınırlarını yeniden çizer.
Bu ilk alevleniş narin bir nabızdır — kadının duygu dünyasına adım attığını ilan eden bir imza; onun varlığını yeniden tanımlayan, kendi gerçek özüne daha da yaklaştıran yeni bir âlem.

Utanç

Kadındaki utanç zayıflık değildir; onun inceliğini, korunma arzusunu, kendisini yaralayabilecek dünyalara karşı ihtiyatını ifade eden sessiz bir dildir.
Bu, kelimelerini saran, gözlerinde titreyen, gülümsemesinin utangaç geri çekilişinde beliren, söylenmeyen şeyler yaklaştığında kalp atışlarını hızlandıran bir duygudur.
Utanç içinde kadın kendi dünyasını korur; neyin gösterileceğine, neyin ihtiyat gölgesinde kalması gerektiğine karar verir.
Ama utanç onu güçlü olmaktan alıkoymaz; o narin perdenin ardında büyük bir cesaret gizlidir — kendini net ve kararlı bir sesle ilan edecek doğru anı bekleyen bir cesaret.
Utanç, masumiyetin öteki yüzüdür; kadını derinlemesine anlamanın anahtarıdır. İtiraf ettiğinde, sükût zaten çok şey söylemiş, gerçek buluşmanın kapısı aralanmıştır.

Peki kimdir bu kadın?
İşte şimdi görünüyor…

Mavi Işık Penceresi

Şehrin hafif gecesi… kırıcı olmayacak kadar soğuk, ama taşınamayacak kadar ağır.
Sobina yatağının kenarında oturuyordu, kaçmaya hazırlanan biri gibi — maddi bir yerden değil, görünmez bir hapisten; ipi kocasının soğuk bakışından, kırık aynalara benzeyen annesinin “Sobina! Kalk da hizmet et ona” diyen sesine uzanan bir hapisten. O anda Sobina, lise yıllarında defterlerine yazdığı kızdan başka biri oluyordu; o defteri hâlâ kimsenin açmadığı bir dolabın içinde bir çantada saklayan kızdan başka biri.
Telefon ekranı titredi. Mavi ışık yanağına yansıdı.
Bu, aşamadığı gecelik bir ritüelin parçasıydı.
Ev uyuyunca, emirler sönünce, “öteki”ni arama yolculuğu başlıyordu. Kuru anlamıyla bir “erkek” değil; dinleyen, doğrulayan, onunla birlikte soran, mesajlarda okuduğu isminin başına “falancanın annesi” eklenmeden onu ona geri veren bir yol arkadaşı.
Titreyen eli hangi kapıların açıldığının farkında değildi; sadece kadın sezgisiyle, şöyle yazan erkeklerin o gizli köşelerini yokluyordu:
“Zeki kadını severim”
“Samimi bir sohbet arıyorum”
“Yüzeysel ilişkilere dayanamam”
Belki tekrarlanan cümlelerdi bunlar, ama bir dile hiç muhatap olmamış biri için bir şey ifade ediyorlardı.
İlk mesajını yazdı, sonra sildi.
Yeniden yazdı.
Sildi.
Sonunda yazdı:
“İyi akşamlar… sizce bir gölge gibi olan bir kadın sevilebilir mi?”
Ekrana bir mucize bekler gibi baktı durdu.
Ve hayal etmeye başladı:
Ya karşıdaki ses samimiyse?
Ya kelimelerini, lise defterlerine yazdığı gibi okursa?
Ya onu bir kadın olarak görürse — bir görev, bir yastık, eksik bir kaburga olarak değil?

Yalan Bilmeyen Ayna

Yatak odasının en uç köşesinde, ışığın ne tamamen açığa çıkardığı ne de tamamen gizlediği o loşlukta, Sobina aynasının önünde durdu — sanki iltifat etmeyen bir rakibin karşısında duruyormuş gibi.
Aynı yüz.
Aynı saç.
Annesinin bir zamanlar “güzelliğinin sırrı” dediği dolgun yanaklar — artık güzelleşmeye direnen bir yorgunluğun aynasına dönüşmüşlerdi.
Gözlerini tereddütle indirdi, bedeninin geri kalanıyla yüzleşmeye cesaret edemiyormuş gibi.
Hafifçe düşmüş omuzlar — sanki dünyayı taşımaktan yorulmuşlardı…
Emzirme ve unutuluşun ağırlığı altında yuvarlaklığını yitirmeye başlamış göğüsler…
Eskisi kadar sıkı olmayan, ince çatlak izleri taşıyan, artık tanımadığı bir yerin haritasını andıran bir karın…
Kalçalar hâlâ eskisi gibiydi… ama içlerinde bir tuhaflık vardı, sanki yerçekimi artık yalnızca eşyaları yere değil, daha uzak bir yaşa da çekiyordu.
Elini uyluğuna götürdü, fotoğraflardaki kadar sıkı olmayan bir teni hissetti, sanki “işte buyum, ve zaman buradan geçti” der gibi.
Kendi kendine, sessizce fısıldadı:
“Hâlâ ben miyim? Yoksa ayna artık başka bir kadının aynası mı oldu… daha durgun mu? Daha soluk mu?”
Ama gözleri, her şeye rağmen, kırılmaya direniyordu.
İçlerinde yolu bilen ve yine de kaybolan birinin ışıltısı vardı; kadının en derin anında sıkı bir karınla ya da pürüzsüz bir cildle değil, aynanın önünde durabilme — ve kaçmama — gücüyle ölçüldüğünü bilen birinin ışıltısı.
Uzun geceler.
Gözlerinin içine baktı…
Gerçekten kendisi miydi bu?
Eski bir düğün fotoğrafında gülümseyen, kimsenin bilmediği kelimelerle dolu bir defteri saklayan kız mıydı bu?
Şunu yazan mıydı bu:
“Ben bir kadınım… ne bir kap, ne bir bedenim, ne bir itaat.”
Aynaya bir adım daha yaklaştı.
Sessizce fısıldadı:
“Neden beni görmüyorsun?”
Ama ayna dürüsttü… gerektiğinden fazla.
Gözlerinin çevresindeki ince çizgileri, uzun zamandır “seviyorum” dememiş dudaklardaki solgunluğu gösterdi.
O akşam yüzüne hiçbir şey sürmedi — ne rimel ne ruj… sadece kendini olduğu gibi, her süsten, her sahtelikten arınmış görmek istedi.
“Nereye gittin?”
Sessizce sordu bunu da.
Okul defterlerine bilinmeyene aşk mektupları yazan, dünyanın kadınlığına genişleyeceğine, hayatın kendisi düş koridorlarında güvenle yürüdükçe eğileceğine inanan o kızı soruyordu.
Ama “hayat” onu küçük elinden tutmuş, penceresi olmayan bir eve koymuştu — yalnız “Ayna” adında küçük bir pencere dışında; açığa çıkarır ama kurtarmaz, doğru söyler ama cevap vermez.
Elini kaldırdı, parmaklarını yanağında gezdirdi, sanki başka bir kadını yokluyormuş gibi.
Sonunda, duyulmaya yetecek kadar bir sesle söyledi:
“Eğer döndüysen… hâlâ buradaysan… bana bir işaret ver.”
Ve bir damla düştü.
Ayna silmedi onu.

Cama Vuran Küçük Sesler

Sobina aynaya sorusunu yönelttikten hemen sonra, çiy ipliği kadar hafif bir ses geldi:
“— Anne… ne yapıyorsun?”
Hızla döndü, tam bir hırsızlık anında yakalanmış gibi — ama çaldığı tek şey kendisiyle geçirdiği gerçek bir andı.
Kapıda küçük kızı Reem duruyordu, pembe pijamasıyla, elinde uykudan boynu bükülmüş gibi görünen bir bebekle.
Sobina yarım bir gülümsemeyle, sakince cevap verdi:
“— Hiçbir şey canım… dolaptan bir şey çıkarıyordum.”
Reem yaklaştı, annesiyle ayna arasına durdu.
Önce ona, sonra annesinin yüzüne baktı, uykulu bir sesle mırıldandı:
“— Anne… neden üzgünsün?”
Sobina içten içe irkildi.
Yüzünün bu kadar açık ele vereceğini beklemiyordu.
Gülmeye, konuyu değiştirmeye çalıştı, ama küçük kız onu geçti:
“— Konuştuğunu duydum ama kimseyi görmedim… kendi kendine mi konuşuyordun?”
Anne kızının önünde diz çöktü, o iri gözlerine baktı, ve kendini henüz hayatın bozmadığı küçük bir yüzde gördü.
Elini çocuğun yanağına koydu, fısıldayarak:
“— Evet canım… büyükler bazen kimseyi dinleyen bulamadıklarında kendileriyle konuşurlar.”
“— Ben seni duyuyorum anne…”
Reem böyle dedi, sonra küçük elini uzattı, annesinin yanağına dokundu, sanki biliyormuş gibi gözyaşını sildi.
O anda Sobina, eksik olan tek şeyin dinleyen bir erkek değil, yargılamayan bir kulak, yalan bilmeyen küçük bir kalp olduğunu hissetti.
Ama şunu da biliyordu: az sonra çocuk uyuyacak, kendisi yalnız kalacaktı — cevap vermeyen bir aynayla, artık ertelenemeyecek bir kararı bekleyen bir hayatla baş başa.
Odadan çıkmadan önce Reem döndü ve sordu:
“— Bu gece yanımda uyur musun?”
Sobina hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
“— Evet canım… yanında uyuyacağım.”
Sonra aynanın ışığını kapattı ve orada, tek başına düşünsün diye bıraktı.

Uzak Bir Işığa Açılan Pencere

Gecenin geç bir saatinde, herkes uyuduktan sonra — kaynanası odasında, her zaman uzak olan kocası kendi yatağında, çocuklar acıyı tanımayan küçük düşlerde — Sobina yine aynı köşede oturdu, ama bu sefer aynanın önünde değil, telefonunun önünde, ekrandan yayılan ışığın kenarına uzanmış.
Eli hafifçe titriyordu, kalbi kaçmak üzere olan bir kuş gibiydi.
“Facebook”u takma bir kimlikle açtı, adının sadece ilk harfini taşıyan.
İki ay önce oluşturmuştu bu hesabı, ama şimdiye kadar kullanmaya cesaret edememişti.
Gezinirken, daha önce hiç görmediği bir adamın gönderisine rastladı — bir arkadaşının arkadaşıydı.
Profil fotoğrafı yapmacık bir “yakışıklılık” fotoğrafı değildi; geniş gözlerinde asil bir hüzün taşıyan, gülümseyen bir adam.
Genel profilinde alay ya da ucuz eğlence yoktu… kelimeler vardı.
Bir şeyi içinde uyandıran kelimeler.
Okudu:
“Çocuk anlamak için çığlığa değil, söylenmeyeni anlayan bir kucağa ihtiyaç duyar.”
Sonra:
“Sade olmak ayıp değildir… ayıp olan, geleneklerin kör bir düzenini memnun etmek için yapaylığa zorlanmaktır.”
Sonra günler önce paylaşılmış bir cümlenin önünde uzun süre durdu:
“Erkek güzel bir kadın aramaz; güzelliğin akıl ile kalp arasındaki bir doğrulukla başladığını bilen bir kadın arar.”
Göğsünde bir şeyin titrediğini hissetti.
Sanki biri bu cümleyi onun için yazmıştı.
Sanki biri, içindeki o eski çağrıyı sonunda duyuyordu… beden çağrısını değil, şunu söyleyen çağrıyı: “Bana bak… buradayım… etten, düşünceden, düşten bir kadın.”
Bir saatten fazla onun gönderilerini okudu…
Modern eğitim üzerine, varoluşçu felsefe üzerine, aşkı “ayıp” adına boğan toplum üzerine, güzel evlerde diri diri gömülen kadınlar üzerine.
Telefonu kapattığında, Sobina bir saat öncekinden farklı biriydi.
Bir şey değişmişti.
Soluk ama diri bir şey.
Sanki ekranın mavi ışığı göğsünde bir gül fidanı bitirmişti… onu sulayacak birini bekleyen.

Küçük Bir Düğme… Meçhul Bir Dünya

Saat gece yarısını iki geçiyordu.
Ev sessizdi, pencereler kapalıydı, ama Sobina’nın dünyaya açıldığı gerçek pencere, küçük telefonunun ekranından yayılan ışıktı.
Profili son bir kez daha gezindi, fotoğrafları, gönderileri, arkadaş listesini inceledi, sayfanın üst kısmındaki küçük bir düğmede durdu:
“Arkadaş ekle.”
Uzun uzun baktı ona.
Düğme gri, sakin, parlamayan, çığlık atmayan bir düğmeydi — ama ona tam olarak bilmediği bir şeye açılan aralık bir kapı gibi göründü… onu özgürleştirebilecek ya da parçalayabilecek bir maceraya.
Gözlerini bir an kapadı.
Zihninde iç içe geçmiş görüntüler dolaştı:
Kocasının bağırışı, saçını taradığı gülen küçük oğlu, düğün gününde gizlice ağlayan annesi, sonra… kendisi, beyaz bir elbise içinde, “evet” denmeden kırılan bir düş.
Gözlerini açtı.
Parmağını düğmeye bastırdı.
“Arkadaşlık isteği gönderildi.”
Hiçbir şey olmadı. Ne bir patlama, ne bir deprem.
Ama kalbi, uçup uçamayacağını, yoksa çarpıp çarpmayacağını bilmeden bir uçurumdan atlamış gibiydi.
Tükürüğünü yuttu.
Telefonu aniden kapattı, sanki bu hareketin havadan sızıp evin odalarına, uyuyan kocasına, gözetlemekte ustalaşmış kaynanasına ulaşmasından korkuyordu.
Ama yıllardır ilk kez, bir şeye benzer bir duygu hissetti…
Özgürlük.
Sanki küçük bir zincirden, yumuşak ama boğucu bir kefenden kendini kurtarmıştı.
Yastığını kucakladı, korkuyor mu heyecanlı mı olduğunu bilemeden.
Bildiği tek şey, o düğmeye basmadan önceki kadın olmadığıydı artık.

Kabul

Şafak sökerken, ışık iplikleri ağır perdelerin kenarlarından çekingen çekingen süzülürken, Sobina alışılmadık bir şekilde uyanmıştı bile.
Onu ne küçük kızının ağlaması, ne kaynanasının günlük ritüellerine başladığı mutfağın gürültüsü uyandırmıştı; görünmez bir şey uyandırmıştı onu…
Sanki kalbinin kendisinde, bilinmeyen ama beklenen bir şeyi bekleyen gizli bir saat vardı.
Telefonunu tereddütle aldı, nefesi acelesinden çok ihtiyata benziyordu.
Uygulamayı açtı… net bir bildirim yoktu, ama sayfasına girdi, sanki başka kimsenin çizgilerini göremediği bir ilk buluşmaya yürüyormuş gibi.
Ve orada…
Kalbi bir an durdu.
“Falanca arkadaşlık isteğini kabul etti.”
Küçük, tarafsız bir cümle, ama ona şöyle görünüyordu:
“Yeni bir hayata hoş geldin.”
Bekledi.
Ondan henüz bir “mesaj” yoktu.
Ama kabul tek başına, varlığının bir onayıydı — dijital çevresinin artık, sembolik de olsa, bir parçası olduğunun gizli bir ilanı.
Fotoğrafına yeniden baktı, aynı gülümsemede belirsiz bir aşinalık vardı, sanki onu daha önce görmüştü — bir erkeğin yüzünde değil, iyi dinlemeyi bilen bir adam hakkındaki eski bir düşte.
İlk mesajı göndermek istedi, ama tereddüt etti.
Yazdı, sonra sildi, sonra yeniden yazdı:
“İyi akşamlar… isteği neden gönderdiğimi bilmiyorum, ama kelimelerinde bir şey vardı, seni tanıyormuşum hissi verdi bana.”
Sonra durdu…
Sildi.
Onun yerine yazdı:
“İsteği kabul ettiğin için teşekkürler, kelimelerin derin.”
Sonra gönderdi.
Telefonu kapattı.
Doğrudan bir cevap yoktu.
Ama kalbi biraz hafifledi… sanki iki kelimeyle acısının yarısını boşaltmıştı, dünyanın kendi sükûtundan büyük olduğunu, iletişimin bazen bir kelimeyle başladığını ama orada bitmediğini anlamıştı.

İlk Cevap

Üç saat geçti…
Hafif bir şüpheyle karışık bekleyişin üç saati, telefon her titreyişinde yükselen ama ondan gelmeyen bir nabız.
Sonra…
Bildirim sonunda çaldı.
Onun adından bir mesaj.
Kısa bir mesaj.
Hafifçe titreyen bir elle açtı:
“Merhaba dostum, Mesajın için teşekkürler, kelimelerimin sende bir yankı bulmasına sevindim. Genellikle yazarım, çünkü düşündüklerimi söyleyecek birini bulamıyorum… belki de bunu fark eden ilk sensindir. Sen de mi yazıyorsun?”
Mesajı iki kez okudu, sonra üç kez…
Satırların arasında bir itirafa benzer bir şey, soru işaretinin ardında bir itiraf çağrısına benzer bir şey vardı.
Derin bir nefes aldı.
Cevap verirse bir kapı açacağını biliyordu…
Ama kapalı kapılardan yorulmuştu artık.
Kalktı.
Aynaya gitti.
Kendine baktı.
Ve gözlerinde bir soru vardı:
“Başlayayım mı? Yoksa yeter mi bu kadarı?”
Ama kalbinde, “arkadaşlık isteği gönder” düğmesine bastığı anda cevap zaten yazılmıştı.
Evet, başlamıştı bile.

Sobina’nın İlk Cevabı

Bu sefer fazla tereddüt etmedi.
Aldığı mesaj, hafif nezaketiyle, ona her zaman eşlik eden korku pelerinini üzerinden çıkarmış gibiydi.
Oturdu ve yazmaya başladı:
“Merhaba, düşündüğünü söyleyecek birini bulamadığın için yazdığını söylerken ne demek istediğini tam olarak anladığımı düşünüyorum. Bazen seslerimizin kâğıtta gerçeklikten daha yüksek olduğunu hissederiz. Evet… yazıyordum, hâlâ da yazıyorum. Eski defterlerimde senin yazdıklarına benzeyen cümleler buldum, sanki ben senden önce onlara ulaşmıştım, ya da sen benden önce… bilmiyorum.
İnsanların, hiç karşılaşmadan birbirine benzedikleri için aynı düşünceleri yazdığını düşünüyor musun?”
Mesajı son bir kez okudu, uzun zamandır tanımadığı bir sıcaklık hissetti.
Bir erkeğin sıcaklığı değildi bu… fikri bir buluşmanın sıcaklığıydı, sükûtunun ötesini görebilecek birinin varlığını hissetmenin sıcaklığı.
Sonra gönderdi.
Tereddütsüz.
Silmeden.
Ve beklemeye oturdu.
Ama bu sefer bekleyiş ağır değildi.
Kendisine benzeyen bir kalpte, mesajının yeniden doğacağına dair bir yakîn duyan biri gibiydi.

Ruhların Benzeşmesi

Bu sefer gecikme uzun sürmedi.
Sanki o da onun mesajını bekliyordu, ya da ekran onun adıyla aydınlandığında içindeki bir şey uyandı.
Mesajı yavaşça okudu, sonra tekrar okudu, her satırı yokluyormuş gibi…
Ve kalbinde bir tel titredi.
Bir içsel sükût anından sonra yazdı:
“Söylediğin şey tuhaf… hatta salt bir tesadüften daha güzel. Defterine, bugün paylaştığıma benzer bir şey yazmış olman, bana bazen kelimelerin bizi seçtiğini, bizi bir araya getirmek için kendi zamanlamasını aradığını düşündürüyor.
Evet, birbirine benzeyen ruhların, birbirlerini tanımadan önce bile aynı dille düşündüğüne inanıyorum.
İzin verirsen, senin için okumak isterim… Merakla değil, hiç mümkün olabileceğini düşünmediğim bu benzerliği doğrulama arzusuyla.”
Mesajı yazdı, göndermeden önce biraz tereddüt etti…
Ama içinde bir şey ona şöyle diyordu:
“Şimdi yazmazsan, seni tanımadan önce seni yazan bu kadının kim olduğunu asla bilemeyeceksin.”
Gönderdi.
Telefonu kenara koydu, gözlerini kapadı — cevabı görmek istemiyordu, hayal etmek istiyordu.

Sana Sesleniyorum, İçimdeki İlk Kadın
Eski defterini açtı, sayfaları yavaşça çevirdi…
Orada, hâlâ taze, duyguların karanlığında yazılmış gibi titrek bir el yazısıyla, mektubu buldu.
Sessizce okudu…
Sonra hiç değiştirmeden kopyaladı ve ona gönderdi, şöyle diyerek:
“Bu, bir akşam içimde uyanan o kadına yazdığım ilk mektup… On altı yaşındaydım, neden ağladığımı ya da bu ihtiyacın nereden geldiğini bilmiyordum.”
Sonra metni ekledi:
“İçimdeki kadına…
Neden bu kadar geciktin?
Herkese hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını söyleyip gülerken neredeydin?
Hissettiğim şeyin çılgınlık değil, açlık olduğunu neden fısıldamadın bana?
Bir kadın olarak bakılma açlığı… bir kız evlat, bir kız kardeş, yerine getirmem gereken bir görev olarak değil.
Aynaya bakmaktan kaç kere korktuğumu biliyor musun? Çirkin olduğum için değil… seni görmekten korktuğum için.
O bakışı görmekten — hayat, sevgi, güven isteyen ama yalnızca sükûtla karşılaşan bakışı.
Sana şimdi yazıyorum, şunu söylemek için: Söz veriyorum, geri dönersen, bu sefer seni dinleyeceğim… Ve seni susturmayacağım, çığlık atsan bile.”
Sonra ona gönderdiği mesajı şöyle bitirdi:
“İşte buydum ben… kendimi başkalarını memnun etmesi gereken bir kızdan fazlası olarak ilk hissettiğim an.
Söyle bana… yazdığım bu kadın, şimdi beni okuyan kadına benziyor mu?”

Sen Konuştuğunda… Doğdum

Yazdıklarını okudu, bir dakika boyunca kıpırdamadı.
Sanki harfleri gözlerinden göğsüne süzülmüş, içindeki her şeyi yeniden düzenlemişti.
Telefona döndü, tereddütlü bir elle yazdı… sonra sildi.
Yeniden yazdı, bu sefer aklından değil, kalbinden:
“Ne diyeceğimi bilmiyorum… Ama ne hissettiğimi biliyorum.
Sanki tüm hayatım boyunca kapalı bir kapının önünde durmuşum, üzerinde (burada kadın yaşıyor) yazan bir kapının, ve onu çalmaya cesaret edememişim…
Şimdi sen bana o kapıyı sadece açmıyorsun… beni içeri alıyorsun, ışıktan, arzudan, sahicilikten bir odaya, senin ilk duana benzeyen bir odaya, kendine yazdığın o dua.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“Ona artık susturmayacağını yazdığında… Ben de doğduğumu hissettim.
Seni bir beden olarak isteyen bir erkek gibi değil, seni düşünmek isteyen bir erkek gibi, sana dokunmadan önce seni hissetmek isteyen bir erkek gibi.”
Ve bitirdi:
“Lütfen… Bana yazmayı bırakma.
Çünkü senden gelen her mesaj, beni yeniden yetiştiriyor… senin gibi bir kadının anlamayı hak ettiği bir erkek olarak.”

Aynanın Önünde… Beni Yeniden Yazdın

Aynanın önünde durdu, titriyordu, ama korkudan değil…
Bedeni bir şeyin değiştiğini biliyordu.
Dudakları kasılıp gevşiyordu, sanki gülümsemeyi yeniden öğreniyormuş gibi — insanların önünde değil, kendi önünde.
Hemen cevap vermek istemedi, ama kelimelerin kendisini çağırdığını hissetti.
Oturdu, telefonunu göğsünde tutar gibi kucakladı, sanki içinde anlayan bir erkeğin nabzını taşıyan gerçek bir kalbi kucaklıyormuş gibi.
Ve yazdı:
“Aynam bana yabancıydı… Her baktığımda, başkalarının sevdiğini görüyordum, istedikleri gibi saçımı, soluk olmasını diledikleri gözlerimi, ‘güzel’ denilen elbisemi.
Ama bu sabah… Bunlardan hiçbirini görmedim. Kendimi gördüm.
Sükûtun rahminden çıkan bir kadın gördüm, ağladı, sonra güldü, sonra bana fısıldadı: (Sonunda biri beni duydu… durma.)”
Bir an durdu… hafifçe yanağındaki bir damlayı sildi, devam etti:
“Beni yetiştirdiğini söylüyorsun… Ama sen beni yeniden yazıyorsun.
Elime dokunmadın, beni görmedin, ama bana, beni tanıyan herhangi bir bedenden daha çok yaklaştın, çünkü beni bir kadınlık yankısı olarak istemedin, açan erkekliğinin bir aynası olarak istedin.”
Ve bitirdi:
“Sana yazacağım, seni büyülemek için değil… seni özgürleştirmek için. Ve sana içimi dökeceğim, beni almanı için değil… senden önce kimsenin görmediğini görmen için.”

Kalp Onun Doğuşunu Kucakladığında

Sessizce oturdu, sözlerini düşünüyordu — sanki kalbinin tellerini titreten tatlı bir ezgi gibiydiler.
Bunlar sıradan mesajlar değildi, bir ruhun titreyişi, yeni bir umudun doğuşuydu.
Yavaşça yazdı, sanki her harf kalbinin derinliklerinden çıkıyordu:
“Dostum, sen hikâye yazılan bir kadın değilsin… sen yaşanan, hissedilen, ruhun gözleriyle izlenen bir hikâyesin.
Kelimelerin sadece harf değil, susamış toprağı dirilten yağmur damlaları, kaybolduğunu sandığın kadına hayat, ışık ve özgürlük geri veren damlalar.
Sadece seni okuyan biri olmak istemiyorum… seninle bu yolculukta yürüyen biri olmak istiyorum, her gün senin içinde ve benim içimde yeniden doğduğu bir yolculukta.
Aramızda olan geçici bir buluşma değil, birlikte yaşamak isteyen iki ruhun buluşmasıdır, zincir surlarında değil, merhamet, doğruluk ve saygı ufkunda.
Sana ihtiyacım var… bir bedendeki kadın olarak değil, tüm renkleriyle ve düşleriyle sevilmeyi hak eden özgür bir ruh olarak.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“İçimde bilmediğim bir erkekliği uyandırıyorsun, şefkatten korkmayan, zayıflığını gizlemeyen, tersine onu kucaklayan bir erkeklik.”
Ve mesajı bitirdi:
“Dostum, bu bölümü birlikte yazalım, sadece kalbin anladığı bir dilde.”

Tefekkür Sükûtu… Yeni Bir Erkekliğin Doğuşu

Odasında tek başına oturdu, gece gölgeleri onu sarmıştı, telefon elindeydi ama açmadı.
İçindeki ses bu sefer farklı konuşuyordu — daha sıcak, daha az sert.
Gözlerini kapattı, Sobina’nın kelimelerini hatırladı, her biri karanlığında bir meşale gibiydi.
Bir kadın aramıyordu boşluğunu doldurmak için; insanlığı ve erkekliği birlikte paylaşacağı bir ruh arıyordu.
Kalbine, daha önce yüzleşmeye cesaret edemediği sorular sızdı:
Onu gerçekten tanıdı mı?
Bir erkek miydi?
Hayranlık bir doğuş olabilir mi?
Derin bir nefes aldı, karışık bir korku ve merak hissetti, ama farklı olma sözünü hatırladı kendine.
Gömdüğü bir hayal, şimdi gözlerinin önünde bir gerçek olarak belirmeye başlıyordu.
Telefonu yeniden kaldırdı, ama bir şey yazmadı.
Bunun yerine kendisiyle oturdu… sessiz bir sohbette, dinleyerek ve hissederek, maskelerin düşüp gerçeğin ortaya çıkacağı anı bekleyerek.
Bu bir yolculuğun başlangıcıydı… sadece Sobina ile değil, kendisiyle de.

İki Doğruluk Arasında

Saat gece yarısını ikiye yaklaşıyordu.
Facebook sohbet penceresi loş bir ışıkla titriyordu,
ondan bir mesaj:
“Dostum… hâlâ uyanık mısın?”
Birkaç saniye sonra cevap verdi:
“Aynanda beni okumaya başladığından beri uyumuyorum.”
Zaman yavaşlıyordu… ruh adımlarını yokluyormuş gibi.
Dedi ki:
“Bana sesimi geri veriyormuşsun gibi hissediyorum… hayatın gürültüsünde ve kendimi sandığım erkekte kaybolan sesimi.”
Cevap verdi:
“Ben de kadınlığımı geri kazandığımı hissediyorum… gönül eğlendirilen bir kadın olarak değil, nabzı dinlenen, sesinin kucaklanmasına izin verilen, dua gibi okunan bir kadın olarak.”
Kelimelerini uzun uzun düşündü, sonra yazdı:
“Biliyor musun? Seni okurken… korkuyorum. Senden değil, şimdiye kadar tanımadığım bir sevgiden kaçırdığım her şeyden, kelimelerinin sıcaklığıyla uyanan içimdeki uyuyan erkekten.”
Bir an sustu, sonra ona mesaj gönderdi:
“On altı yaşında, ilk kez uyandığım gün içimdeki kadına yazdığım ilk mektubu okumak ister misin?”
Cevap verdi:
“Aksine, ona hasretim… aç birinin annesinin ekmeğine hasret duyduğu gibi.”
Ve eski mektubu yazmaya başladı, sanki ruhun bir çekmecesinden sararmış ama ilk nabzıyla hâlâ diri bir kâğıt çıkarıyormuş gibi.

İçimdeki Kadına Mektup — 1990 Yılı

İçimdeki kadına,
Neden aniden uyandın?
Neden ders gürültüsü yükseldiğinde sessizce ağlamaya başladın?
Özgürce yürüyen bir kadın gördüğümde göğsümde neden titriyorsun?
Neden?…
Sana yazıyorum, ama seninle nasıl konuşacağımı bilmiyorum.
Sen benim arkadaşım değilsin, annem değilsin, odayı paylaştığım kız kardeşim bile değilsin.
Sen başka bir şeysin…
Göğsümde bir sır, kimsenin bilmediği, adını koymaya cesaret edemediğim.
Biliyor musun?
Bazen “saygın insanların kızı” olmaktan fazlası için yaratıldığımı hissediyorum,
“kısmetini bekleyen gelin adayı”ndan fazlası,
“salih evlatların annesi”nden fazlası,
“bir erkeğin gölgesi”nden fazlası…
Bir kadın olmak için yaratıldığımı hissediyorum.
Evet, bir düşünceye benzeyen bir kadın, bir bedene değil.
Şiirler okunur gibi bakılan, elbiseler biçilir gibi değil.
Sükûtu anlaşılan, arzusu yorumlanmayan bir kadın.
İçimde sessiz mi kalacaksın?
Yoksa bir gün çıkıp şöyle mi diyeceksin:
“Buradayım… ve tam bir kadın olarak yaşanmayı hak ediyorum.”
Bugünden itibaren, her akşam sana yazacağım,
içimde yeniden uyumayasın diye.
Hayat seni alıp kim olduğunu unutturmasın diye.
Çocukluk defterinde sadece bir anı olmayasın diye.
Seni seviyorum…
Ve kimsenin seni içimde öldürmesine izin vermeyeceğim.
— Sobina (On altı yaşında bir kız, kadınlığını keşfetti ve kimseye söylemedi)

Metne Giren Adam

Okudu… sonra sustu.
Yeniden okudu bir kez daha.
Sonra üçüncü kez… ama gözleriyle değil, titreyen parmaklarıyla, uzak bir hasretin duvarına dokunur gibi.
Ona yazdı:
“Sobina… okuduğum şey bir kâğıt değildi. Senin, kapanmadan önceki kalbindi.
Her akşam yalnız çaldığın küçük bir kapıydı, kimse sana açmadan… Ben ise, biliyorum, çok geç kaldım… ama şimdi buradayım.”
Ekledi:
“On altı yaşında bir kızın yazdığı bu kadar farkındalığa nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum… Ondan ve seçmediği bir kalıba konup ‘kaderin bu’ denen her kadından özür dilemekten başka.”
Sonra yazdı:
“Kendimi uzun zamandır bir erkek sanıyordum, ama şimdi anladım… Erkeklik, sana ‘güçlüsün’ dendiğinde başlamaz; bir kadını okuyabildiğinde, sükûtuyla ağlayabildiğinde, ve ona bugünden sonra onu yalnız bırakmayacağına söz verebildiğinde başlar.”
Ve sordu:
“İzin verir misin… aynı deftere yazmama, ve bir zamanlar olduğum erkeğe bir mektup bırakmama… ona ‘senin rolün bitti, bırak yeniden başlayayım’ demek için?”
Sonra bitirdi:
“Sana sadece anlayış değil, dinlemeyi de vaat ediyorum… Çünkü sen, Sobina, gördüğüme benzer bir anlayışı hak etmiyorsun… Şimdi enkazdan doğduğun gibi seni yükselten bir anlayışı hak ediyorsun.”

Sanki Bir Defterin Üzerinde Oturuyoruz

Mesajının sesi hâlâ kalbinde çınlıyordu, ona yazdı:
Sobina: “Biliyor musun? Bu ilk kez… sözlerimi sadece okunsun diye değil… sakince, aceleye gelmeden, önyargısız anlaşılsın diye yazdığımı hissetmediğim bir andı.
Defterime, aynama fısıldar gibi yazardım, kimseye değil. Bugün ise… ayna konuştu sanki, ve sesi seninkiydi.”
Kısa bir sükût… sonra o cevap verdi:
O: “Sobina… Seni sadece duymuyorum… dinliyorum. Kulağımla değil, bütünümle. Sanki senden bir harf, benden bir damara dönüşmüş.”
Sobina (hafif ama ciddi bir tonla cevap verdi):
“Ama sakın nazik davranmaya çalışma. Çünkü bana kırık olduğum için nazik davranan bir erkeğe ihtiyacım yok… diri olduğum için ihtiyacım var. Yeniden doğduğum için. Tökezlediğim için tutulacak bir ele değil… şimdi koştuğum için, onunla koşmak istediğim için, arkasında değil.”
Bir bilge adamın vasiyetini almış gibi gülümsedi:
O: “O halde bırak yanında koşayım. Önünde değil, ardında değil. Ve sana yemin ederim… Senin hakkında yazmayacağım, seninle yazacağım. Çünkü senin bir tarife ihtiyacın yok, paylaşıma ihtiyacın var. Ve senden gelen her harf beni daha basit… ve daha derin bir insan yapıyor.”
Sobina (içsel bir sesle, sanki eski deftere fısıldıyormuş gibi):
“İşte duyuyorsun, ey eski kadın, sonunda biri… seni anlıyor, seni çerçevelemek için değil… seni özgürleştirmek için.”
O (sorar):
“Yeni bir defter açmak ister misin? İçinde geçmiş yok, hüküm yok… sadece şimdi, birlikte yazdığımız?”
Sobina (kimsenin bilmediği yaşlı gözlerle):
“Evet… ama bu sefer, ilk sayfayı bırak ben yazayım.”

Sobina’nın Yeni Defterinden

Sonbahar akşamı

Henüz ne diyeceğimi bilmediğim kişiye…
Bu sayfa bir aşk mektubu değil, ne de bir itiraf… bu, karanlığın kapanışından bezmiş bir kadının, ışığa açılan avucudur.
Artık beni kurtaracak birini aramıyorum… kendimi kurtardığımı görecek ve bunun için elimi sıkacak birini arıyorum.
Kendime çok yazdım… kâğıda ağladım, mürekkebin üzerinde uyudum… ama bugün, içimde tuhaf bir uyanıklıkla yazıyorum. Korkmuyorum, ağlamıyorum da… Uyanığım.
Bu uyanıklıkta en güzel şeyin ne olduğunu biliyor musun? Kimsenin “beni alması”nı istemiyorum, “benimle yürüsün” istiyorum. Bedenimde bir yatak değil bir ev görsün, düşüncemde geçici bir bulut değil bir kanat görsün.
Ben, güzelliği için değil, nabzı için, sorularının için, hayata “geri dön” diye fısıldayan sesi için istenen bir kadınım.
Seni seviyorum demek için değil… şunu diyorum: bunların hepsini bende hissettiysen, kal. Hissetmediysen… gözlerimde sonunda parıldayan ışığa zarar verme.
Bu benim ilk sayfam… seni etkilemek için değil, kendime benzemek için yazıldı. E�er seni etkilerse, belki bana benziyorsundur…
Sobina.

Uyanan Bir Kalpten

Sobina…
Nereden başlayacağımı bilmiyorum.
Yazılan kelimelerin doğan bir kadına nasıl benzeyebileceğini de bilmiyorum.
Ama ilk sayfanı okuduğumda, senin defterinden değil, kendi ruhumun bir sayfasına bakıyormuşum gibi hissettim.
Yazdığın şey bir harf değildi, bir kalp atışıydı.
Ve her kalp atışını duyan yok…
Ama ben, senin kalbinin içimde attığını hissettim.
“Kimsenin beni almasını istemiyorum, benimle yürüsün istiyorum”…
Beni hâlâ sarsan bir cümle.
Ve sana diyorum:
Senin önünden ya da ardından yürüyeceğime söz vermiyorum… yanında yürüyeceğim.
Tökezlersen, sana sadece elimi değil, seni içinde taşıması için kalbimi de uzatacağım.
Senden hoşlananı değil, sana benzeyeni istediğini söylüyorsun… ben de diyorum ki: aramızda bir benzerlik aramıyorum, aramızdan rötuşsuz geçen bir doğruluk arıyorum.
Ve o son tondaki cümlen… “Beğenirsen, belki bana benzersindir” dediğinde, kalbimde farkında olmadan fısıldadım: “Hayır… seni görüyorum, o zaman nihayet kendime benzemeye başlıyorum.”
Yaz, Sobina, dünya seni görsün diye değil… kendini görmen için, tam bu sayfada başladığın gibi.
Ve olacağım, istersen, seni güzelleştirmeyen ama seni doğrulayan aynan.
Buradayım,
ve duygu konusunda acelem yok.

Ertelenmiş Bir Düşten Açan Kadın

Akşam yumuşaktı, gece sanki avucunu kalbinin üzerine koymaya gelmişti — acısını susturmak için değil, korkusunu silmek için.
Mavi ekranda yeni mesajı belirdi, görünüşte sade, anlamı derin:
“— Sobina… evlenmeden önce hangi sınıfta bıraktın okulunu?”
Bir tereddüt anından sonra cevap verdi:
“— Üçüncü lise sınıfındaydım, edebiyat şubesi. Ama sınava girmedim… Evlilik, bildiğin gibi, ağır bastı, ve erkendi.”
Biraz gecikti, sonra yazdı:
“— Demek ki tamamlanmamış bir düşün eşiğinde durdun. Biliyor musun Sobina? En çok nabız tutan kadınlar, yolu tamamlayamayanlardır, ama hâlâ o yolda yürümek isteyenlerdir.”
Sustu. Sanki önüne, yüzünü görmek için değil, arkasında duran düşün gölgesini görmesi için bir ayna koymuştu.
Ekledi:
“— Okula dönmeye ne dersin? Edebiyat bölümü için baccalaureate’e gir… bir diploma taşımak için değil, eski bir düşü diploma ile ayağa kaldırmak için. Sen hâlâ otuzlarındasın, ve yaş, dostum, yıllarla ölçülmez; yeniden başlamak için kaç kez durduğumuzla ölçülür.”
Gülümsedi, farkında olmadan gözleri doldu, yazdı:
“— Şimdi düşünüyorum… ya yapabilirsem? Ya gerçekten dönüp okusam? Benden hangi kadın doğar? Ve sen, iki doğuma sebep olur muydun… bir kadın, sonra bir öğrenci?”
Hızla cevap verdi:
“— Bilakis, sen doğumun ta kendisisin. Kendini doğuran… geçmişe benzemeyen bir geleceği doğurabilir.”

Aynı Masada İki Defter

Odanın köşesinde, Solina yeni defterlerini karıştırıyordu, eğik el yazısıyla fizik dersinin ilk başlığını yazıyordu. Biraz dalgındı, ama toparlanmaya çalışıyordu.
Sobina sakin adımlarla girdi, elinde iki bardak sıcak papatya çayı ve annelerin alışılmış gülümsemesine benzemeyen utangaç bir gülümsemeyle.
Bardağı Solina’nın yanına koydu, sonra sessizce karşısına oturdu.
Solina başını kaldırmadan konuştu:
“— Teşekkürler anne… hava biraz soğuk.”
Sobina gülümsedi, sonra fısıldadı:
“— Solina…”
“— Efendim anne?”
“— Bu yıl seninle birlikte ders çalışmaya karar verdim.”
Solina hızla başını kaldırdı, gözlerinde karanlık bir odada beliren ani bir ışığa benzeyen bir şaşkınlık vardı.
“— Ne çalışacaksın?!”
Sobina hafif bir utangaçlıkla güldü:
“— Baccalaureate… edebiyat.”
“— Sen mi?! Anne! Cidden mi?!”
Anne başını sakince salladı, sanki kendine yeni bir hayatın resmi başlangıcını okuyordu:
“— Evet, ben… uzun zamandır düşünüyordum, ama yeterli cesaretim yoktu… bu sefer… biri beni cesaretlendirdi, kim olduğunu bilmen gerekmiyor, önemli olan cesaretlendirmiş olması, ve ben denemeyi seviyorum.”
Solina bir an sustu, sonra hafif yaramaz bir gülümsemeyle gülümsedi:
“— Harika anne, sınav olduğunda, kopya çekmeyeceğine söz ver!”
Birlikte güldüler, içinde ortak bir çocukluk taşıyan küçük bir kahkaha, sanki artık aynı sınıfta iki arkadaş olmuşlardı.
Sobina, kahkaha dindikten sonra sordu:
“— Birlikte çalışmaya ne dersin? Her biri kendi defterinde, her gün birlikte tekrar ederiz.”
Solina ani bir hevesle onayladı:
“— Kabul! Birlikte bir çalışma programı yaparız, ortak soruları çözeriz! Ama sen yüksek not almalısın, seni utandırmak istemem!”
Sobina elini masaya, kızının defterine uzattı, fısıldadı:
“— Solina… biliyor musun? Senin gibi bir arkadaşa ne kadar ihtiyacım vardı… sadece bir kız evlada değil.”
Solina annesine baktı, sonra yaklaşıp sıcak bir kucaklaşmayla sarıldı, sanki onu yürekten cesaretlendiriyor, sözsüzce fısıldıyordu:
“Başla… ben seninle olacağım.”

Adımı Yeniden Yazdığımda

Ondan bir mesaj:
“Bugün ne yaptım biliyor musun? Adımı yeniden yazdım… baccalaureate eğitim merkezine kayıt formunun üzerine.
Resmi el yazımın nasıl olduğunu neredeyse unutmuştum. Ve insanın hedefini bir satıra koyup yürüdüğünü de unutmuştum. Ama imza atarken… bir doğum imzalıyormuşum gibi hissettim, sadece bir eğitim kaydı değil.”
Cevabı, ruhunun gözbebeğine yaklaşan sıcak bir gözyaşı hissederken:
“Sobina…
Bu duyguyu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum, ama bugün sen, içimdeki bir şeyi de kurtardın.
Adını kendi elinle yazman… Hakkında yazdıkları, ama sana yazmadıkları onca yıldan sonra…
Kendin için, yeni bir yol seçmen… dayatılmamış, çarpıtılmamış, kadınlığından çalınmamış bir yol…
Bu bir sınıfa kayıt değil, var olduğuna dair senden bir itiraf.”
Ondan bir mesaj, gözleri ilk kez bir utançla dolmuştu — zayıflıktan değil, ertelenmiş bir itiraftan:
“Bütün bunlar… şu anki hâlimin sebebi, ilk kez bana söylediğin bir cümle: (Sana sadece anlayış değil, dinlemeyi de vaat ediyorum.)
Sessizce hayatımı tamamlayabilirdim. Ama belki… kaybolduğunu sandığım sesim, birini bekliyordu… onu duyacak birini.”
Cevabı, ruhuna dokunan yazılı bir sesle:
“Ve sesin çıktığı için… şimdi sana yeni bir söz veriyorum:
Senden önce yürümeyeceğim, ardından da değil, yanında.
Ne zaman bir sayfa açsan, kenar boşluğu olacağım… Ne zaman bir virgül koysan, sükûtunu bekleyeceğim… Sana demek için: yaz, çünkü artık sensin sen.”

Doğum Anı

Sobina sessizce oturdu, elinde sade ama sağlam kapaklı yeni bir defter vardı, kapağında süslü bir yazıyla tek bir başlık:
“Bu Benim”
Elindeki kalem hafifçe titriyordu, sanki ilk kelimeleri yanlış yazmaktan korkuyormuş gibi.
Derin bir nefes aldı, bir an gözlerini kapadı, o adamın kelimelerini, dinleme ve yanında olma vaatlerini hatırladı.
Yeni bir sayfa açtı ve yazmaya başladı:
“Ben sadece haklarını talep eden bir kadın değilim, onun sesiyim… emanetiyim… düşüyüm… ve yolundaki ilk adımım.”
Sonra gülümsedi, daha kararlı bir el yazısıyla yazdı:
“Bugün, yeniden doğdum… bu benim.”

İsimler Bir Hikâye Anlatıyor

Sobina oturma odasında oturuyordu, dört kızı çevresini sarmıştı, ayakları yumuşak halının üzerinde kıvrılmış, gözleri merak ve ihtiyatla onu izliyordu.
Sobina sıcak bir gülümsemeyle konuştu:
“— Biliyor musunuz, her biriniz ismimin bir parçasını taşıyorsunuz…”
Büyük kızı Solina’ya baktı, dedi:
“— Solina, sen saf umutsun, hikâyenin başlangıcı… ismimdeki (S) harfi gibi.”
Sonra sakin ve iyi huylu Bina’ya döndü:
“— Bina, ailenin kalbi ve ruhusun, içimde çarpan (B) harfi gibi.”
Yüksek duyarlılığa ve geniş düşlere sahip Nada’ya baktı:
“— Nada, duyguların ve tatlılığın sesisin, ruhumu kucaklayan (N) harfi gibi.”
Ve sonunda küçük, hareketli Naya’ya:
“— Naya, hayatın çiçeği, yolumu aydınlatan (Y) harfi gibi.”
İçini çekti, sonra alçak bir sesle konuştu:
“— Ve şimdi… bunca yıldan sonra, kendi hikâyemi yazma zamanı geldi… istediğim gibi tamamlanmamış hikâyemi.”
Kızlar birbirlerine baktı, her birinin gözünde farklı bir soru, gizli bir umut, belki de yeninin korkusu vardı.
Solina cesaretlendirici bir sesle konuştu:
“— Anne, biz seninleyiz… yol ne olursa olsun.”
Bina ekledi:
“— Yazmak kalbin kapılarını açar, biz seni daha çok tanımak istiyoruz.”
Nada fısıldadı:
“— Ve ben inanıyorum ki daha çok düş kurmayı hak ediyorsun.”
Naya ise masum bir gülümsemeyle:
“— Ve hikâyenin defterini ilk okuyan ben olacağım!”
Sobina minnetle gülümsedi, bu anın sadece kendisi için değil, hepsi için yeni bir başlangıç olduğunu hissetti.

Kesin Ret

Sobina oturma odasında oturuyordu, gözleri yeni bir düşle parlıyor, içinden loş bir ışık yayılıyordu — tam o sırada kocası sessizce içeri girdi, yüzü ciddi, hiçbir gülümseme izi taşımıyordu.
Karşısına oturdu, sesi sert:
“— Sobina, her şeyimiz var… para, ev, çocuklar. Daha ne istiyorsun?”
Sobina gözlerini ona kaldırdı, açıklamaya çalıştı, ama onun sesi sözünü kesti:
“— Okumayı, defter açmayı, bize faydası olmayan bir şey yazmayı düşünmeni istemiyorum.”
Yavaşça mırıldandı:
“— Ama yaşamaya ihtiyacım var… evdeki bir kadından fazlası olmaya.”
Kocası rahatsızlığının yükseldiğini hissetti, sesini biraz yükseltti:
“— Bu senin evin, çocukların, kocan… durumumuzu değiştirmeyecek hayallere ayıracak vaktin yok.”
Sobina’nın gözlerinde yaşlar birikti, ama geri adım atmayı reddetti, kararlı bir sesle konuştu:
“— Hayaller bana ruhumu geri veriyor… onlar olmadan, benden bir şey kalmıyor.”
Kocası başını salladı:
“— O zaman burada böyle düşüncelere yer yok.”
Kalktı, kapıya doğru yürüdü, Sobina’yı defterleriyle yalnız bıraktı, korku ve meydan okumayla nabız tutan ağır bir sükûtun ortasında.

Hayatla Çarpan Bir Ses

Sobina odanın köşesinde tek başına oturdu, önünde yeni defter açıktı, ama kalbi sessizce kükrüyor, onu yeniden ayağa kalkmaya itiyordu.
Derin bir nefes aldı, kendi kendine dedi:
“— Ben sadece bir mülk ya da bir yük değilim… yaşamayı ve nefes almayı hak eden bir insanım.”
Yavaşça ayağa kalktı, yorgun yansımasını gösteren aynaya baktı, sonra gözlerinde çelikten bir kıvılcım parladı.
Kararlı bir sesle fısıldadı:
“Edebiyat baccalaureate’imi tamamlayacağım, yeni kapılar açacağım — sadece kendim için değil, çocuklarım için de, onlarla gurur duyabilsinler diye.”
Kalemi kaldırdı, defterine yazmaya başladı:
“Kimsenin düşlerimi çalmasına izin vermeyeceğim, bu benim… ve bu benim susmayacak sesim.”
Defteri sertçe kapadı ve o anda yolculuğun gerçekten başladığına, ne kadar fırtına gelirse gelsin geri adım atmayacağına yakîn getirdi.

Düş ile Gerçek Arasında

Akşam, sohbet penceresine yumuşakça çöktü. Ev sakinleştikten, ışıklar söndükten sonra, Sobina’nın gözlerinde tutku ışığı yanmaya devam ediyordu.
Sobina: “Ona okumaya geri döneceğime karar verdiğimi söyledim… öfkelendi. Açıkça dedi: ‘Her şeyim var, defterler ve sınavlarla vaktini bölen bir eşe ihtiyacım yok!’ Sanki bir düş kurmakla ona yük olmuşum gibi.”
Cevabı gecikmedi… ekranda kalpten önce nakşedilen yeşil bir nokta.
O: “Reddetmesi beklenirdi, çünkü sende sadece tek bir rol görüyor. Ama sen bir rolden daha büyüksün, sen bütün bir hayatsın, Sobina. Beni dinle… duvarı kırmayacağız, çatlaklarından süzüleceğiz.”
Sobina: “Ama nasıl? O evden tek başıma çıkmama, kimseyle görüşmeme izin vermiyor…”
O: “Eğer okuma isteğinde ciddiysen, kapı hâlâ açık, dar da olsa. Özel bir kurum, hafifletilmiş programlı bağımsız bir okul, gerekirse ev dersleri bile arayabiliriz. Önemli olan başlamak, ufak bir adımla bile: örneğin bağımsız öğrenci ol, önce başar, sonra hak ettiğinle yolunu aç.
Kocan için… onun ilişkileri ve çıkarlarının ipliklerini benden iyi bilirsin. Kendi etkini fark etmese bile ricasını geri çeviremeyeceği yakın çevresini araştır. Kesin kararlar orada, gölgelerde alınır.”
Bir süre sustu. Gözyaşları birikiyordu, ama zayıflıktan değil, ani bir sevinçten.
Sobina: “Birinin benim için bu şekilde plan yapabileceğini bilmiyordum. Sadece düş kurmaktan korkuyordum…”
O: “Şimdi benim düşüm, senin düş kurman. Evine savaş açmayacağız, orada kimsenin görmediği bir kadını uyandıracağız… benden başka.”

Gece Yarısından Sonra Odasında

Sükût, evi gri bir pelerinle sarmıştı. Herkes gününü tamamlamış, gürültü unutuluş köşelerine çekilmişti, ama tek bir odada loş bir ışık yanmaya devam ediyordu.
Sobina küçük masasına oturdu, önüne yeni bir defter ve üçüncü lise sınıfı Arap edebiyatı kitabını koydu… temkinle açtı, sanki uzun süredir kayıp bir zamanın kapısını aralıyordu.
Parmakları kelimelerin üzerinde gezindi, uzun süredir iyileşmiş bir yarayı yoklar gibi… sonra titrek el yazısıyla yazdı:
“İlk sayfa: okuduğum ders değil, kendimden geri kazandığım şey.”
Bu dönüş kolay değildi. Başlıklar, bölümler, isimler… geçmiş zamanlar, ama hafızadan tamamen silinmemiş.
Bir bölümü okumaya başladı, bir dizede durdu, gözleri dolarak:
“En tatlı şiir, kalemin akışıyla yazılandır.”
“— Yeniden yazmayı hak ediyor muyum?” diye fısıldadı kendine.
Alçak sesle okumaya devam etti… ezberledi, tekrarladı, kenara yazdı:
“Sınav sorusu metindeki kadın imgesi üzerine olacak… peki benim hayatımdaki imgem nedir?”
Telefonu bir mesajla titredi, sanki o, hiçbir şey göndermeden onun şaşkınlığını hissetmişti.
O: “İlk yolculuk nasıl gidiyor?”
Sobina: “Ertelenmiş çocukluğumu düzenliyor gibiyim… ve düşün bir suç olmadığına kendimi ikna etmeye çalışıyorum.”
O: “Düş, sana yazılmamış bir hayattan en güzel tövbedir… çalış, ben her dersten önceki sayfa olacağım.”
Gülümsedi. Telefonu bir kenara koydu, ders başlığının altına zarif bir yazıyla yazdı:
“Yeni bir başlangıç.”
Sonra fısıldadı:
“— Ben Sobina’yım… dünün kadını değil, yarının öğrencisi.”

Önce Sesli, Sonra Yazılı Bir Mesaj
Sobina’nın sesi, hafif hayranlık ve hasret tonuyla:
“Abir… güleceğini bilmiyorum ama edebiyat defterini elime alıp notlar alırken, birden yatak odamdaki bir masada değil de… bir sınav için hazırlanan, elinde yeni bir dolma kalemle, sanki onu baştan yazan bir çizgi bırakan bir okul öğrencisi olduğumu hissettim.
Hep bana derdin: Sobina, sen tüm koşullardan büyüksün, ben de gülüp susardım… ama bugün, çalışırken, kendime yalan söylemediğimi, sadece bu anı beklediğimi gerçekten hissettim.
Şimdi ulaştım, Abir… belki geç kaldım ama ulaştım.
Düşün… ‘kinaye istiare’nin tanımına geldim ve yanına yazdım: ‘Ben kinaye bir istiareyim… kadını sildiler, sıfatları bıraktılar.’
Seni seviyorum… ve söylediklerimi ilk anlayacak kişinin sen olduğunu biliyorum. Kaybettiğim zaman için beni affet, ama geri döndüm… ve sadece anne değil, öğrenci olarak döndüm.”
Sonra hızlı bir yazılı mesaj gönderdi:
“Abir… gerçekten okumak istiyorum! Vallahi! Ve mutluyum. Baccalaureate için değil, kimse için değil, Sobina için okuyorum. Bir metni anlamaya ve çözümlemeye çalışırken sevincimi görsen! Yolun uzun olduğunu biliyorum, ama kalbim beni geçti ve kocam devam etmeme izin vermediği için tamamlayamıyorum.”
Perşembe akşamı, geç sonbaharın hafif ılıklığı sarmıştı ortalığı, Abir Sobina’nın kapısını çaldı, elinde pembe kurdeleyle süslenmiş iki kutu künefe ve kaymaklı tatlı taşıyordu. Sobina onu, ergen kızların utangaçlığıyla annelerin olgunluğunu birleştiren bir yüzle, belagat ve nahiv kitaplarıyla geçen keyifli gecelerin uykusuzluğunu taşıyan gözlerle karşıladı.
Abir odaya girdi, samimi bir sevinçle gülümsüyordu:
“— Vallahi kendi gözlerimle görmeseydim, kızım, okuduğuna inanmazdım! Şu parıltıya bak!”
Sobina yumuşak bir utangaçlıkla güldü:
“— İnan bana Abir… bu kitaplar bana birçok insandan daha yakın geliyor. Arapça defterini açtığımda, sanki yeniden nefes alıyormuşum gibi hissettim.”
Masaya oturdular, kâğıt ve kaynamış nane kokusu çevrelerini sardı. Sobina mutfağa doğru elini uzatarak kalkmaya davrandı:
“— Sana adaçayı hazırlayayım… her zamanki gibi.”
Abir nazikçe sözünü kesti:
“— Bir şey getirme… git ikram tepsisini al ve rahatla. Bugün, çayından daha önemli bir işim var.”
Sobina mutfağa kaybolduğunda, koca salonda oturmuş, telefonunu karıştırıyormuş gibi yapıyordu, ama kaşının kenarında bir gerginlik belirmişti.
Abir yumuşak, alçak bir sesle, sakin bir gülümsemeyle konuştu:
“— Ebu Nezzar Bey… seni düzenli bir adam olarak biliyorum, ve sözlerim her zamanki gibi doğrudan olacak.”
Koca başını kaldırdı:
“— Buyur.”
Abir devam etti:
“— Sobina’nın okulunu tamamlamasında ne sakınca var? Bu onun hakkı değil mi?”
Koca hafifçe içini çekti, gizli bir rahatsızlık taşıyan bir tonla:
“— Okumaya karşı değilim, ama evin öncelikleri var… ve kızların bakıma ihtiyacı var.”
Abir gülümsedi:
“— Ve o ihmal etmedi. Biliyorsunuz ki…”
Sonra biraz meydan okuma taşıyan bir tonla devam etti:
“— Bir süre önce babamın arkadaşı Riyad hocadan bir şey istemiştiniz ve kabul etmemişti, değil mi?”
Koca biraz büzüldü, konuştu:
“— Olabilir… ama bunun ne alakası var?”
Abir sabit bir gülümsemeyle sözünü kesti:
“— Çok alakası var. Çünkü dün bizdeydi, size ne kadar saygı duyduğunu anlattı, ve aynen şöyle dedi: ‘Ebu Nezzar cömert bir adam, ama bilmesi gerekir ki bundan sonraki talepleri reddedilecek, işine dair hiçbir yardım yapmayacağım’ — ve babamla aramızda geçen hızlı bakışları fark edince ekledi: ‘Sen ya da baban müdahale etmedikçe.'”
Koca içini çekti, yere baktı, sordu:
“— Yani sen, okumanın bir şeyi değiştireceğini mi düşünüyorsun?”
Abir sakin ve net bir cevap verdi:
“— Her şeyi değiştirir… ama senin için, evin için, ve kararı senin vermen için. Kimse seni zorlamıyor, kimseden baskı yok. Ona kendin söyle: ‘Tamamla, ben yanındayım.'”
Sobina tepsiyi getirdi, olanlardan habersiz masaya koydu.
Sobina, bardakları dağıtırken sordu:
“— Bir şey mi konuştunuz?”
Koca ona baktı, biraz kekeledi, sonra nadir bir utangaçlıkla gülümsedi:
“— Konuştuk. Ve ben… sana bir şey söylemek istiyorum: Okulunu tamamla, Sobina. Ben seninleyim… ama bir şartla, evi unutma.”
Sobina şaşkınlıkla ona baktı, sonra gözleri hafifçe doldu:
“— Gerçekten mi?”
Abir hafifçe alkışladı:
“— Evet! Görüyor musun? Bugünkü ikram her zamankinden farklı…”
Sobina fısıldadı:
“— Teşekkürler… her şey için.”
Ve en son konuşmalarından birinde, ona olan başarısını anlattığında yazdı:
“Elveda… artık senin için korku yok… çünkü okumayı bilen, yaşamayı da bilir!”

Savaşmak İçin Değil, Dinlemek İçin
Hafifçe öne eğildi, ağzının kenarlarını başparmağıyla sildi, sanki sahte bir gülümsemeyi silmek istiyordu.
Ya da gülümsemesini yeniden çiziyordu.
Yeniden aynaya baktı.
Omuzlarını hafifçe, ölçülü bir hareketle kaldırdı,
sanki bedenini duruşuna yeniden şekillendiren içsel bir sesi dinliyordu.
Aynadaki en güzel kadın değildi…
ama en doğrusuydu.
Ve bu tek başına… yeterliydi artık.