Huzur Bilmeyen Gece
Birinci Bölüm
Giriş
Şam artık eskisi gibi değildi.
Bir zamanlar hayatın sesini taşıyan dar sokaklarda şimdi başka bir yankı dolaşıyordu; ayrılığın, eksilişin, geride bırakılan şehirlerin yankısı. Evlerini terk etmek zorunda kalanlar, eski kentin kalbine sığınmış, dağılmış ailelerini tek bir çatı altında yeniden toplamaya çalışmışlardı.
Bu küçük dairede her odanın içinde ayrı bir ömür saklıydı. Yarım kalmış düşler, unutulmayan kahkahalar, sessizce dökülen gözyaşları ve sonu görünmeyen sorumluluklar aynı duvarların arasında yan yana yaşıyordu.
Samir ellili yaşlarının ortasındaydı. Bu evdeki her sessizliğin ağırlığını, her gülümsemenin bedelini, her küçük adımın taşıdığı görünmez yükü biliyordu. Günleri dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyen bir düzen içinde başlıyor, fakat her sabah omuzlarında kimsenin fark etmediği başka bir ağırlıkla uyanıyordu. Evli çocuklar, torunlar, geçim kaygıları ve bitmek bilmeyen beklentiler arasında hayat, sabrın ve sevginin sessiz sınandığı uzun bir yol gibiydi.
Ve bu dinmeyen gecede, her şey sıradan bir gün gibi başlıyordu.
Oysa bazen insanın kaderi, en sıradan sabahların içine gizlenir.
Onu uyandıran açlık değildi.
Şafaktan hemen önce, gözlerini açmasına neden olan şey bedeninden değil, daha derinlerden geliyordu. Adını koyamadığı, görünmeyen bir dürtü her sabah olduğu gibi yine kendisinden önce uyanmıştı. Dinlendiği için kalkmamıştı; alışkanlık yorgunluktan daha güçlü olduğu için uyanmıştı.
Bir süre kıpırdamadan yattı.
Tavana bakıyordu.
Belki de artık gerçekten bakmıyordu. Çünkü o çatlağı, o solgun lekeleri, yıllardır aynı yerde duran gölgeleri ezbere biliyordu. Gözlerinin önündeki manzara olmaktan çıkmış, hafızasının bir parçasına dönüşmüşlerdi.
İçinden sessizce geçirdi:
“İnsan kaç kez aynı yere uyanabilir? Hayat neden bir şeyi bile yerinden oynatmaya cesaret edemez bazen?”
Yan odadan bir çocuğun öksürüğü duyuldu.
Ses kısa süre kesildi, sonra yeniden geldi. Bu kez daha çekingen, daha silik. Sanki öksürük bile evin üzerine çöken yorgun sessizliği bölmekten çekiniyordu.
Samir’in göğsünde hafif bir sıkışma hissetti.
“Acı da mı artık kapıyı çalmadan içeri girmiyor?” diye düşündü.
Elini uzatıp telefonunu aldı.
Saate bakmak istemiyordu aslında. Sadece kalkmayı biraz daha ertelemek, ne uykuya ne de uyanıklığa ait olan o kırılgan aralıkta birkaç dakika daha kalmak istiyordu.
Ekranın soğuk ışığı yüzüne vurdu.
Karanlığın merhametle sakladığı şeyleri ortaya çıkardı.
Bu, bir gecenin yorgunluğu değildi.
Yılların insana bıraktığı o derin izdi.
İçindeki ses fısıldadı:
“Yüzünde gördüğün şey uykusuzluk değil. Zamandır.”
Sonunda ayağa kalktı.
Sanki ertelenmesi mümkün olmayan eski bir emre boyun eğiyormuş gibi.
Mutfak her zamanki yerindeydi.
Kenarı çatlak bardak, sessiz raflar, kapağı her açıldığında aynı yakınmayı tekrar eden eski buzdolabı…
Bazen ona öyle gelirdi ki, evde düşünebilen tek şey insanlar değildi.
Buzdolabının uğultusuna kulak verse şöyle diyecekti belki:
“Sen de yorulmuyor musun? Açılıp kapanıyoruz. Günler geçiyor. Ama hiçbir şey değişmiyor.”
Çaydanlığa su koydu.
Ocağın altını açtı.
Sonra düşüncelerine dalıp her şeyi unuttu.
Kaynayan suyun sesini ancak eşi odadan çıkıp yanına geldiğinde fark etti.
Kadın, alışkanlıkla kaygı arasında duran bir ses tonuyla sordu:
— Uzun zamandır ayakta mısın?
Samir yalnızca başını salladı.
Sorunun da cevabın da pek önemi yoktu.
Masaya oturdu.
Uzun süre ellerine baktı.
Yabancı birine aitmiş gibi.
Parmaklarının sertleşmiş çizgilerini, avuçlarındaki yorgunluğu, yılların bıraktığı izleri inceledi.
Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak sesle mırıldandı:
“Bu eller ne zaman benim oldu?”
Çalışmaktan ağırlaşmışlardı.
Görünmeyen yükler taşımaktan.
Sanki başka bir adama aittiler.
Yaşamaktan çok çalışan bir adama.
Tam o sırada zihninin derinliklerinden başka bir ses yükseldi.
Eski bir öğretmenin sesi gibi.
“Çalışmak da hayatın kendisi değil mi?”
Samir içinden acı bir gülümsemeyle karşılık verdi:
“Hayır. Çalışmak bazen hayatın yerini tutmaya çalışan şeydir. İnsan onu bulamadığında.”
Ardından düşüncelerinin içinden başka bir cümle geçti; kimin söylediği bilinmeyen eski bir bilgelik gibi:
“İnsanı tüketen şey yorgunluk değildir. Asıl tehlike, ona alışmaktır.”
Tam o sırada telefon çaldı.
Sessizlik yerinden oynadı.
Samir ekrana baktı.
Tanımadığı bir numara.
Bir isim yoktu.
Bir hatıra da.
Parmağı cevap tuşunun üzerinde kısa bir an durdu.
İçinden keskin bir düşünce geçti:
“Ya beklediğim ses buysa? Adını bile bilmeden yıllardır yolunu gözlediğim o şey… Ya da yalnızca birbirine benzeyen günlerin yeni bir uzantısıysa?”
Telefonu kulağına götürdü.
Sesi yorgunlukla beklenti arasında asılı kaldı.
— Alo?
Küçük bir kelimeydi.
Ama o anda bir konuşmanın başlangıcından çok, henüz yaşanmamış bir hikâyenin ilk adımı gibi duyuldu.
Karşı taraftan hemen cevap gelmedi.
Önce hafif bir nefes işitildi.
Eksik kalmış bir varlık hissi gibi.
Sanki arayan kişi de kendi sessizliğiyle konuşması arasında kararsızdı.
Sözcüklerin eşiğinde durmuş, ya içeri girecek ya da hiçbir iz bırakmadan geri çekilecekti.
Samir’in kaşları hafifçe çatıldı.
Telefondaki tereddütte kendinden bir şey bulmuştu sanki. Karşı taraftaki sessizlik, onun uzun zamandır taşıdığı sessizliklerden birine benziyordu.
Yorgun bir merakla sordu:
— Alo… Kiminle görüşüyorum?
Bir saniye geçti.
Sonra bir tane daha.
O kısacık boşlukta zaman ilerlemeyi unutmuş gibiydi; sanki iki yabancının arasına oturmuş, ilk sözü hangisinin söyleyeceğini bekliyordu.
Nihayet ses geldi.
Bir kadının sesi.
Alçak, çekingen, kırılgan.
Ama insanın hafızasında yer edecek kadar da belirgin.
— Kusura bakmayın… Sanırım uygun olmayan bir zamanda aradım.
Samir neredeyse telefonu kapatacaktı.
Parmağı ekrana doğru hareket etti, sonra durdu.
Görünmeyen bir şey elini tutmuş gibiydi.
İçinden kısa bir düşünce geçti:
“Neden hâlâ kapatmadım? Söylediği söz mü farklı… yoksa değişen ben miyim?”
Kadının cümlesinde olağanüstü hiçbir şey yoktu.
Fakat sesi…
Sözcüklerin sonuna doğru beliren o belli belirsiz çatlak, özrün içine karışan görünmez kırgınlık, basit bir yanlış numarayı başka bir şeye dönüştürüyordu.
Samir alışkanlıktan doğan bir soğukkanlılıkla cevap verdi:
— Sorun değil.
Yeniden sessizlik oldu.
Ama bu kez sessizlik boş değildi.
Söylenmeyenler, söylenenlerden daha fazla yer kaplıyordu sanki.
Kadın yeniden konuştu.
Bu kez kendi sözlerinden emin olmayan biri gibi:
— Bu numara… acaba…
Sustu.
O küçücük duraksamada Samir tuhaf bir şey hissetti.
Kadın bir isim aramıyordu yalnızca.
Belki de konuşmayı sürdürebilmek için küçük bir neden arıyordu.
Ardından cümlesini tamamladı:
— Teknik servis mi?
Samir telefona baktı.
Sanki gerçekten telefonu kendisinin açtığından emin olmak ister gibi.
Ya da bu sesin geçmişten değil, gerçekten karşı taraftan geldiğini doğrulamak ister gibi.
— Hayır.
Tek kelime.
Kısa ve net.
Ama ardından gelen sessizlik değişmişti.
Biraz daha ağırdı artık.
Biraz daha derin.
Mantık, konuşmanın burada bitmesi gerektiğini söylüyordu.
Yine de ikisinin arasında görünmez bir şey asılı kalmıştı.
İsmi olmayan, açıklanamayan bir şey.
İçindeki ses usulca fısıldadı:
“Şimdi kapatsam bu his de dağılır mı? Yoksa cevapsız kalmış bir soru gibi peşimden gelmeye devam mı eder?”
Kadın sonunda konuştu:
— Anladım… Tekrar özür dilerim.
Sesindeki titreme azalmıştı.
Daha dikkatliydi artık.
Sanki birkaç saniye içinde kendini toplamayı öğrenmiş, az önce istemeden açığa çıkan şeyi yeniden saklamıştı.
Ardından hat kesildi.
Konuşma sona erdi.
Ama gerçekten biten neydi?
Samir telefonu birkaç saniye daha elinde tuttu.
Numaraya bakmadı.
Kaydetmeyi düşünmedi.
Çünkü bazı şeyler rakamlarla hatırlanmazdı.
Bazı karşılaşmalar belleğe isimleriyle değil, bıraktıkları izlerle yerleşirdi.
Telefonu masaya yavaşça bıraktı.
Basit bir hareket gibi görünüyordu.
Ama öyle değildi.
Sanki küçük bir cihazı değil de cevabını bilmediği bir soruyu bırakıyordu.
İçinde, geç kalmış bir bilgelik gibi yükselen sakin bir düşünce dolaştı:
“Her karşılaşma aranıp bulunmaz. Bazıları yolunu kendi bulur. Nedenini ise çoğu zaman ancak çok sonra anlarız.”
Başını hafifçe kaldırdı.
Bekliyormuş gibiydi.
Neyi beklediğini bilmeden.
Belki de sadece telefonun yeniden çalmasını.
Dışarıda sabah ağır ağır açılıyordu.
Birdenbire doğan bir ışık değildi bu.
Sessizce yaklaşan bir aydınlıktı.
Eşyaların üzerine dikkatle dokunuyor, onları uyandırmadan önce yokluyormuş gibi ilerliyordu.
Samir ayağa kalktı.
Hareketlerinde canlılıktan çok alışkanlık vardı.
Ocağa yöneldi.
Çaydanlıktaki suyun yarısı çoktan buhara dönüşmüştü.
Sanki yalnızca kaynamamış, beklerken içindeki bir şeyi de yitirmişti.
Kalanı bardağa doldurdu.
İçilebilir olup olmadığını düşünmedi bile.
Bazen insan bir şeyi istediği için değil, hep yaptığı için yapıyordu.
Bu düşünce zihninden geçerken kendi kendine sordu:
“Ne zamandan beri ihtiyaçlarımızla değil, alışkanlıklarımızla yaşıyoruz?”
Bir yudum aldı.
Tadı sıradandı.
Hatta tuhaf bir biçimde güven vericiydi.
Değişmeyen şeylerin taşıdığı o sessiz güven.
Yine de açıklayamadığı bir nedenle, sabahın birkaç dakika önceki sabah olmadığını hissediyordu.
İçinde çok küçük bir şey yer değiştirmişti.
Gözle görülmeyecek kadar küçük.
Sözcüklere sığmayacak kadar belirsiz.
Ama insanın günlerini başka bir yöne çevirmeye yetecek kadar gerçek.
Derinlerinden bir ses yükseldi:
“Hayat gerçekten büyük olaylarla mı değişir? Yoksa ancak geriye dönüp baktığımızda fark ettiğimiz küçücük ayrıntılarla mı?”
Bardağı masada bıraktı.
Sonra kapıya yöneldi.
Ve evden çıktı.
İşe giden yol uzun değildi.
Yine de her sabah ona, bir hayattan çıkıp başka bir hayata giriyormuş hissini vermeye yetiyordu.
Evde bıraktığı şey yalnızca duvarlar değildi.
Orada, içinde taşıdığı ağır sessizlik kalıyordu.
Sokağa adım attığında ise onu başka bir gürültü karşılıyordu; çok sesli, hareketli, ama çoğu zaman anlamdan yoksun bir uğultu.
Aynı sokaklar.
Aynı yüzler.
Kaldırımlara mallarını dizen satıcılar, sanki her sabah yalnızca ekmeklerini değil, umutlarını da insanların önüne seriyorlardı.
Samir onların arasından geçti.
Yavaşlamadı.
Durursa değişecek hiçbir şey olmadığını biliyordu.
Ne orada onu bekleyen bir şey vardı, ne de kendisinden geriye kalacak bir iz.
Yine de zihninde hayali bir ses yükseldi.
Bir sokak satıcısının sesi gibi:
“Bir an dur… İnsan her zaman para karşılığında satmaz bazı şeyleri.”
Samir içinden cevap verdi:
“Ve insan her kaybettiği şeyi geri almayı da öğrenemez.”
Binanın girişine geldiğinde kısa bir an durdu.
Başını kaldırdı.
Cam cephe hâlâ aynıydı.
Biraz kirli.
Biraz bulanık.
Dışarıdaki dünyayı olduğu gibi göstermiyor, kendi çatlaklarında yeniden şekillendiriyordu.
Ama bazen kusurlu yüzeyler gerçeği daha iyi yansıtır.
İnsan kendine tam da orada rastlar.
Camda kendi siluetini gördü.
Belirsizdi.
Net değildi.
Ama yeterliydi.
Bir anlığına zaman yavaşladı.
Ve içinde, uzun yıllar yaşamış bir adamın bilgeliğine benzeyen bir düşünce belirdi:
“İnsan ne zaman kendine yabancı olur? Değiştiği zaman mı… yoksa kendine bakmayı bıraktığı zaman mı?”
Bakışlarını hemen kaçırdı.
Bazı karşılaşmalar birkaç saniye sürse bile ağır gelir.
Kendinle olanlar gibi.
İçeri girdi.
Fakat kapıdan geçerken tuhaf bir his peşinden geldi.
Bu, telefondaki kadının sesi değildi.
Konuşmanın kendisi de değildi.
Daha çok, içinde açılmış küçük bir çatlağın hissiydi.
Kapanmamış.
Adı konmamış.
Sessizce onunla birlikte yürüyen bir şey.
İçeri adımını atar atmaz sesler üzerine kapandı.
Tek bir ses değil.
Birbirine dolaşmış onlarca ses.
Bir köşeden yükselen kahkaha.
Başka bir yerden gelen yarım kalmış bir tartışma.
Ansızın çalan bir telefon.
Koridordan aceleyle geçen ayak sesleri.
Sanki herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, ama hiç kimse gerçekten varacağı yere ulaşamıyordu.
Her şey hareket halindeydi.
Ama yönsüz.
Bu yer düzen sayesinde değil de alışkanlık sayesinde ayakta duruyormuş gibi görünüyordu.
Samir kapının yanında birkaç saniye durdu.
İçinden geçen düşünce neredeyse bir iç çekiş gibiydi:
“Anlamını yitiren günler böyle mi görünür? Durmadan ilerlerler… ama nereye?”
— Bugün geç kaldın.
Ses sağ tarafından geldi.
Kuruydu.
Tanıdıktı.
Masanın başında evraklarla uğraşan meslektaşı başını bile kaldırmadan konuşmuştu.
Samir hafifçe gülümsedi.
— İki dakika.
Ceketini çıkarıp sandalyesine astı.
Aylar boyunca aynı yerde duran o sandalye, sanki değişmeyi reddeden eşyaların sessiz inadını taşıyordu.
Adam önündeki dosyaları düzeltirken kendi kendine gülümser gibi konuştu:
— İki dakika önemlidir. Birikirse.
Söz havada kaldı.
Samir cevap vermedi.
Ama zihninde başka bir düşünce dolaştı:
“Günler de öyle. Yorgunluk da. Farkına varmadan üst üste eklenen her şey de.”
Masasına oturdu.
Önündeki işlerin görüntüsü her zamanki gibiydi.
Ne tamamen boştu.
Ne de insanı korkutacak kadar dolu.
İkisinin arasında bir yerde duruyordu.
İlk bakışta kolay görünür, sonra saatler geçtikçe sonunun olmadığını gösterirdi.
Elini ilk dosyaya uzattı.
Sonra durdu.
İçinden geçen soru beklenmedik bir yerden geldi:
“İşleri biz mi tamamlıyoruz… yoksa onlar mı bizi yavaş yavaş şekillendiriyor?”
Tam o sırada Leyla yanından geçti.
Hızlı bir rüzgâr gibi.
Elindeki kahve bardağı neredeyse avuçlarından taşacak kadar büyüktü; sanki sabahın bütün ağırlığını o taşıyordu.
Yürümeyi kesmeden ona doğru eğildi.
— Dikkatli ol. Bugün ziyaretçiler geliyor.
Samir başını kaldırdı.
— Kimler?
Leyla omzunun üzerinden cevap verdi.
Çoktan uzaklaşmaya başlamıştı.
— Bilmiyorum.
Kısa bir duraklamadan sonra ekledi:
— Ama önemli oldukları belli.
Son söz koridorda asılı kaldı.
Önemli insanlar.
Samir dosyalarına baktı.
Sonra pencereden süzülen sabah ışığına.
İnsan bazen bir günün yön değiştirdiğini, henüz hiçbir şey olmadan hissederdi.
Tıpkı yaklaşan yağmurun kokusunu önceden duymak gibi.
Henüz ortada hiçbir işaret yoktu.
Ama sabahın derinliklerinde, görünmeyen bir yerde, bir şey yavaşça yerini değiştiriyordu.
Leyla çoktan gözden kaybolmuştu.
Bazı haberler vardır; küçüktürler, birkaç kelimeyi geçmezler, ama ardında bıraktıkları boşluk söylediklerinden daha büyük olur.
Samir birkaç saniye boyunca onun geçtiği koridora baktı.
Sanki orada kalan şey yalnızca bir cümlenin yankısı değildi.
İçinden sakin bir ses yükseldi:
“Önemli… Ama kimin için?”
Bir başka düşünce onu izledi.
Daha derinden gelen, daha ağır bir düşünce.
“Yoksa önem dediğimiz şey de zamanla içi boşalan kelimelerden biri mi oldu? Tekrarladığımız ama artık neyi anlattığını bilmediğimiz…”
Derin bir nefes aldı.
Dosyalarına döndü.
Sayfaları çevirdi.
Fakat ne kadar uğraşırsa uğraşsın, günün ritminde belli belirsiz bir kayma hissediyordu.
Bu duygu ziyaretçilerle ilgili değildi.
“Önemli” sözcüğüyle de.
Sabahın erken saatlerinde içine yerleşen o açıklanamaz değişiklikle ilgiliydi.
Bir telefon sesi.
Bir kadın.
Birkaç cümle.
Ve ardından kalan uzun yankı.
İçinde küçük ama inatçı bir soru kıpırdandı:
“Bazı tesadüfler gerçekten tesadüf müdür? Yoksa sonradan dönüp baktığımızda başlangıç olduklarını anladığımız şeyler mi?”
O sırada odanın öte yanında Hüsam’ın kahkahası yükseldi.
Gür, taşkın, hiçbir çaba göstermeden etrafa yayılan bir kahkaha.
Anlattığı hikâyenin başını Samir duymamıştı.
Ortası da eksikti.
Ama sonu, çevresindekileri güldürmeye yetmişti.
İki kişi daha ona katıldı.
Belki hikâyeyi tam anlamıyla anlamamışlardı bile.
Bazen insan gülmeyi seçer.
Çünkü anlamaya çalışmak daha yorucudur.
Samir onlara baktı.
Ne bir uzaklık hissiyle.
Ne de yakınlıkla.
Onları seviyordu belki.
Ama onlardan biri değildi.
Uzun zamandır değildi.
İçindeki ses usulca sordu:
“İnsan bir kalabalığın ortasında durup yine de yalnız kalabilir mi?”
Elini çekmeceye uzattı.
Yavaşça açtı.
İçeride her şey bıraktığı gibiydi.
Düzenli dosyalar.
Kenarları aşınmış eski not defteri.
Yılların dokunduğu sayfalar.
Ve artık eskisi kadar iyi yazmayan o kalem.
Nedense onu değiştirmiyordu.
Kalemin iyi olmasından değildi bu.
Ona alışmış olmasındandı.
Kaleme bakarken kendi kendine düşündü:
“Bir şeyi değerli yapan gerçekten niteliği midir? Yoksa bizimle geçirdiği zaman mı?”
Tam o sırada eli durdu.
Kısacık bir an.
Ama bazen hayatın yönü böyle anlarda değişir.
Gözleri çekmecenin içindeki yabancı bir ayrıntıya takıldı.
Küçük bir kâğıt.
Oraya ait değildi.
Defterin üzerine dikkatle bırakılmıştı.
Düşmüş gibi değil.
Bulunsun diye konmuş gibi.
Samir başını kaldırdı.
Etrafına baktı.
Kimse ona bakmıyordu.
Ya da öyle görünüyordu.
Yine de içinde bir ses fısıldadı:
“Belki de bazı bakışlar görünmez.”
Kâğıdı eline aldı.
Hafifti.
Neredeyse ağırlığı yoktu.
Ama nedense avucunda olması gerekenden ağır duruyordu.
Gözlerini üzerine çevirdi.
Tek bir şey yazıyordu.
Bir telefon numarası.
Başka hiçbir şey yoktu.
İsim yok.
Not yok.
Açıklama yok.
Yalnızca rakamlar.
O an dünya birkaç saniyeliğine yavaşladı.
Ve zihninde ani bir düşünce parladı:
“Aynı numara mı bu?”
Soruyu sonuna kadar düşünmedi.
Kâğıdı çevirdi.
Belki arka tarafta bir açıklama bulmayı umuyordu.
Bir isim.
Bir işaret.
Bir özür.
Her şeyi yeniden mantıklı kılacak herhangi bir şey.
Ama arka yüzü boştu.
Tamamen boş.
Sanki kâğıt sessizce şöyle diyordu:
“Bazı hikâyeler yarım bırakılır. Devamını sen yaz diye.”
Tam o anda sabahki ses yeniden aklına geldi.
Telefonun diğer ucundaki kadın.
Belirsiz.
Uzak.
Ama henüz silinmemiş.
Göğsünde hafif bir sıkışma hissetti.
Kendi kendine fısıldadı:
“Tesadüf mü? Yoksa tesadüf dediğimiz şeyler, onları görmeye hazır olduğumuzda mı karşımıza çıkıyor?”
Bir düşünce daha geçti içinden.
Nereden geldiğini bilmediği eski bir bilgelik gibi:
“En tehlikeli sorular, bir rakamla başlayıp cevapsız kalanlardır.”
Tekrar kâğıda baktı.
Bu kez daha uzun.
Daha dikkatli.
Ve işe geldiğinden beri ilk kez kesin bir şey hissetti.
Bugün sıradan bir gün olmayacaktı.
Henüz hiçbir şey olmamıştı.
Ama bir şey başlamıştı.
Sessizce.
İzin istemeden.
Tam o sırada odanın diğer ucunda bir telefon çaldı.
Düşünce dağıldı.
Büyü bozuldu.
Kahkahalar geri döndü.
Sesler yeniden birbirine karıştı.
Koridorlardan geçen adımlar, açılan kapılar, yarım kalan konuşmalar…
Hayat kaldığı yerden devam etti.
Sanki birkaç saniye önce hiçbir şey yaşanmamış gibi.
Ama Samir aynı kalmamıştı.
Kâğıdı hâlâ elinde tutuyordu.
Numaraya bakıyordu.
Okur gibi değil.
Hatırlamaya çalışır gibi.
Sanki bu rakamları ilk kez görmüyordu.
Asıl sorun onları nerede gördüğünü çıkaramamasıydı.
İçinde huzursuz bir fısıltı dolaştı:
“Bu numara nereden tanıdık geliyor? Bir rüyadan mı? Bir sesten mi? Yoksa hatırlamak istemediğim kadar yakınımda duran bir şeyden mi?”
Numara avucunda duruyordu.
Sessiz.
Hareketsiz.
Ama bazen en büyük çağrılar ses çıkarmazdı.
İnsan yalnızca onları duyduğunu fark ederdi.
— Elindeki nedir?
Samir başını aniden kaldırdı.
Yakalanmış gibi.
Hüsam masanın önünde durmuştu. Hafifçe öne eğilmişti; bakışları sanki gelişigüzel dolaşıyormuş izlenimi veriyordu ama aslında gözleri Samir’de değil, avucundaki kâğıttaydı.
Samir beklediğinden hızlı cevap verdi:
— Bir şey değil.
Söz ağzından çıkar çıkmaz kendi sesindeki hafif titremeyi fark etti.
İçinden bir düşünce geçti:
“İnsan neden henüz sorulmamış bir şeyi savunmaya başlar?”
Hüsam gülümsedi.
İnandığını gösteren bir gülümseme değildi bu.
Daha çok, daha fazla kurcalamamayı seçen insanların gülümsemesine benziyordu.
— Önemli duruyor.
Elini uzattı.
Kâğıdı alacakmış gibi.
Sonra vazgeçti.
Parmakları kâğıda değmeden geri çekildi.
Sanki görünmez bir sezgi ona durması gereken yeri söylemişti.
Samir kâğıda baktı.
Bir an sonra, ağırlığını azaltmaya çalışır gibi konuştu:
— Bir numara sadece.
Hüsam birkaç saniye sustu.
Sonra yarı şaka, yarı gözlem sayılabilecek bir ses tonuyla söyledi:
— Bütün numaralar numaradır elbette… Ama hepsi böyle bırakılmaz.
Kaşlarından biri hafifçe yükseldi.
Cümlesini açıklamadı.
Onun kendi başına çalışmasına izin verdi.
Ardından geri çekildi.
Fakat dönüp giderken bir cümle daha bıraktı arkasında.
Daha hafif.
Ama daha kalıcı.
— Dikkat et… İnsan bazen tesadüf sandığı şeylere fazla geç anlam verir.
Sözler havada kaybolmadı.
Samir’in içinde bir yere yerleşti.
Sessizce.
Ve orada kalmaya devam etti.
“İnsan bazen tesadüf sandığı şeylere fazla geç anlam verir…”
Cümlenin yankısı zihninde dolaşırken başka bir düşünce yükseldi.
Daha derinden.
Daha eski bir yerden.
“Eğer tesadüf değilse nedir? Bir çağrı mı? Bir sınav mı? Yoksa daha sen seçmeden seni seçmiş bir şey mi?”
Samir Hüsam’ın arkasından bakmadı.
Gözlerini yeniden kâğıda indirdi.
Numara hâlâ oradaydı.
Sessiz.
Sade.
Değişmeden duran birkaç rakam.
Ama artık boş görünmüyordu.
Kâğıdı dikkatlice katladı.
Bir şeyi saklar gibi değil.
Bir soruyu ertelemeye çalışır gibi.
Defterin arasına yerleştirdi.
Defteri kapatırken içinden şu düşünce geçti:
“Sorun öğrenmek istememem değil. Sorun, öğreneceğim şeye hazır olup olmadığımı bilmemem.”
Ve derinlerinde bir yerde bir şey uyanmıştı.
Henüz adı yoktu.
Ama artık yeniden uykuya dönmesi kolay olmayacaktı.
Tam o sırada odanın öbür ucundan yüksek bir ses yükseldi.
— Arkadaşlar!
Ses Samir’e değil, odanın tamamına sesleniyordu.
Gündelik uğultu yavaş yavaş azaldı.
Konuşmalar söndü.
Kahkahalar geri çekildi.
Oda sanki bir anlığına kendini toparladı; dağınık yüzünü saklayıp daha düzenli bir yüz takındı.
Yönetici devam etti:
— Biraz dikkat lütfen.
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
— On dakika içinde ziyaretçiler gelecek. Her şeyin düzenli görünmesini istiyorum. Gereksiz konuşmalardan da kaçınalım.
Odanın uzak bir köşesinden Hüsam’ın sesi duyuldu:
— Yani her zamanki gibi?
Birkaç kişi güldü.
Kısa, bastırılmış kahkahalar.
Sonra sessizlik tekrar yerini aldı.
Samir onlara katılmadı.
Defterini açtı.
Okumaya çalıştı.
Ama kelimeler yabancılaşmıştı.
Sanki bildiği bir alfabeyle yazılmış ama anlamını unuttuğu bir dilin satırlarına bakıyordu.
Gözleri bir satırda tutunamıyordu.
Zihni sürekli başka bir yere dönüyordu.
Bir numaraya.
Birkaç rakama.
Mantıksız denecek kadar basit bir şeye.
İçinden geçirdi:
“Bir numara sadece…”
Ama insanı rahatsız eden şeyler çoğu zaman karmaşık olmazdı.
Asıl rahatsızlık, onların işaret ettiği görünmeyen yerdeydi.
İçindeki sakin ses bunu biliyordu:
“Seni huzursuz eden numara değil. Onun arkasında olabilecek şey.”
— Bir dakikan var mı?
Başını kaldırdı.
Leyla yanındaydı.
Bu kez elinde kahve yoktu.
Ve garip biçimde, kahvenin yokluğu onun da biraz değişmiş görünmesine neden oluyordu.
Yüzü daha ciddiydi.
Sabahın telaşından sıyrılmış gibiydi.
— Tabii.
Leyla hemen konuşmadı.
Kısa bir tereddüt geçti yüzünden.
Sanki yalnızca doğru kelimeleri değil, konuşup konuşmamayı da tartıyordu.
Sonunda alçak sesle söyledi:
— Sabah seni soran biri oldu.
Samir’in içinde bir şey durdu.
Bu tam olarak korku değildi.
Şaşkınlık da değildi.
İkisinin arasında kalan, adı konulamayan bir duygu.
Belki de çok önceden hissedilmiş ama fark edilmemiş bir beklenti.
Sabahın erken saatlerinden beri görünmez ipliklerle birbirine bağlanan şeyler vardı.
Telefon.
Kadının sesi.
Defterin arasındaki numara.
Ve şimdi bu.
Odanın bütün sesleri bir anlığına uzaklaştı.
Samir yalnızca Leyla’nın yüzüne baktı.
Ve hiçbir şey söylemeden bekledi.
Çünkü bazen insan cevabı duymadan önce, hayatının yön değiştirmek üzere olduğunu hisseder.
“Kimdi?”
Leyla omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bilmiyorum. Adını söylemedi.”
İçinde bir sessizlik daha açıldı. Sanki söylenenler değil, söylenmeyenler büyüyordu.
“Peki ne istiyormuş?”
“Seninle yeniden iletişime geçeceğini söyledi.”
Bir anlığına her şey uzaklaştı.
Odadaki sesler yerlerinde duruyordu belki ama ona artık daha uzaktan geliyorlardı. Sanki dünya, fark edilmesi zor bir adım geri çekilmişti.
Leyla ona birkaç saniye fazla baktı.
Bu bakış bir soru değildi.
Bir cevap da değildi.
İkisinin arasında asılı kalan, adı konulmamış bir şeydi.
Sonunda alçak bir sesle konuştu:
“İşle ilgili biri gibi görünmüyordu.”
İçinde ince bir düşünce kıpırdadı.
Öyleyse neydi?
Soruyu yüksek sesle sormaya fırsat bulamadan kapı açıldı.
İki adam içeri girdi.
Odanın havası bir anda değişti.
Gürültü arttığı için değil.
Ton değiştiği için.
Samir hemen ayağa kalktı, gömleğini düzeltti ve normalden hızlı adımlarla onlara doğru yürüdü. Bir şeyleri karşılamaya değil de eksik kalmış bir görüntüyü tamamlamaya çalışıyor gibiydi.
Yüzüne özenle yerleştirilmiş bir tebessümle:
“Hoş geldiniz…”
dedi.
Sesler geri döndü.
Ama artık aynı sesler değildi.
Daha ölçülüydüler.
Daha kontrollü.
Ve nedense daha az gerçek.
Sanki herkes birkaç saniye içinde kendine uygun bir maske bulup yüzüne takmıştı.
O da ayağa kalktı.
Yavaşça.
Gelen adamlara bakmadı bile.
Ziyaretin kendisi ilgisini çekmiyordu.
Asıl hareket eden şey başka bir yerdeydi.
Görünmeyen…
Adı olmayan…
Ama giderek yaklaşan bir şey.
O an içinde tuhaf bir açıklık belirdi.
Bugün…
Sabah başladığında fazlasıyla sıradan görünen bu gün…
Yolundan çıkmaya başlamıştı.
Ve içinden geçen daha derin bir ses usulca fısıldadı:
“Her sapma kaybolmak değildir. Bazı yollar, insanın seçmeye cesaret edemediği yönlerden açılır.”
Olduğu yerde kaldı.
Ve sabah uyandığından beri ilk kez, tanıdığı zeminde durmadığını hissetti.
Sanki görünmeyen bir eşiğin kenarındaydı.
Henüz neye açıldığını bilmediği bir eşiğin.
Ama her şey de bütünüyle normal değildi.
Adamlar çıktıktan sonra bile birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.
Kapı kapanmıştı.
Fakat arkalarında bıraktıkları sessizlik hâlâ odada dolaşıyordu.
Ne kimseye baktı ne de masasına döndü.
Yarım kalmış bir hareketle tamamlanmamış bir anın arasında asılı kalmış gibiydi.
İçinden bir ses geçiyordu:
“Neden bana bir şey eksik kalmış gibi geliyor? Her şey bitmedi mi? Yoksa bazı sonlar, kendilerini başlangıç sanmamız için taktıkları maskeler midir?”
Bir süre sonra hayat yeniden akmaya başladı.
Önce Hüsam’ın sesi duyuldu:
“Vallahi bugün beklediğim kadar uzatmadılar. Ben saatlerce aynı şeyleri konuşacağız sanıyordum.”
Bir iki gülüş yükseldi.
Fısıltılar geri döndü.
Kâğıtlar yerlerine kondu.
Masa başları yeniden dolduruldu.
Sanki görünmez bir el sahneyi toparlıyor, birkaç dakika önce yaşananları sıradan bir güne dönüştürüyordu.
Herkes eski yerine dönüyordu.
Herkes…
Onun dışında.
Sonunda oturdu.
Yavaşça.
Gözle görülmeyen bir ağırlık taşıyormuş gibi.
Ellerini masaya koydu.
Sabah koyduğu gibi.
Bir süre onlara baktı.
Sonra gözlerini boşluğa çevirdi.
O adamlardan biri…
Ona hiçbir şey sormamıştı.
Hiçbir şey söylememişti.
Hatta yorum bile yapmamıştı.
Ama bakmıştı.
Öyle sıradan bir bakış değildi bu.
Bir yöneticinin çalışanına baktığı gibi değildi.
Bir yabancının merakı da değildi.
Daha çok…
Sessiz bir bilgi taşıyan birinin bakışıydı.
Bir şey biliyormuş da söylemiyormuş gibi.
Bu düşünceyi hemen geri itti.
Henüz büyümesine izin vermeden.
Defteri açtı.
Parmakları, kâğıdın saklı olduğu sayfada durdu.
Bir an bekledi.
Sonra onu çıkardı.
Numara.
Aynı numara.
Sade.
Sessiz.
Ama artık ilk gördüğü zamanki kadar masum değildi.
Parmağını rakamların üzerinde yavaşça gezdirdi.
Sanki onlara değil de ardında duran görünmez şeye dokunmaya çalışıyordu.
“Sen gerçekten sadece bir numara mısın?”
diye düşündü.
“Yoksa açılmasını istemediğim bir kapı mı?”
Tam o sırada o tanıdık duygu yeniden döndü.
Bu numarayı daha önce görmüş olduğu hissi.
Ama bir hatıra gibi değil.
Hatıranın gölgesi gibi.
Belirli bir anı değil.
Onun bıraktığı iz.
İçindeki ses fısıldadı:
“Bazı şeyler hayatımıza ilk kez girmez. Geri dönerler. Biz de onları yeni sanırız.”
“Hâlâ onu mu düşünüyorsun?”
Başını kaldırdı.
Leyla.
Bu kez gözlerinde yalnızca merak yoktu.
Dikkat vardı.
Belki biraz da endişe.
Kısa bir sessizlikten sonra:
“Bilmiyorum,” dedi.
Ama içinden geçen cevap farklıydı.
“Belki biliyorum. Sadece adını koymak istemiyorum.”
Leyla biraz yaklaştı.
Sesini daha da alçalttı.
“Aramayı düşündün mü?”
Önce ona baktı.
Sonra kâğıda.
Sonra yeniden ona.
Sorunun ağırlığı sözcüklerinden büyüktü.
İçinde yaşlı ve görünmez bir bilgenin sesi yükseldi:
“Her kapıyı çalmak keşif değildir. Bazı kapılar açıldığında, içeri sen girmezsin; içerideki şey dışarı çıkar.”
Tereddütle konuştu:
“Belki de sadece bir yanlışlıktır. Emin olmadan hiçbir şey söyleyemeyiz.”
Ama kalbi aynı anda başka bir soru sordu:
“Ya değilse?”
Leyla hafifçe gülümsedi.
“Belki de.”
Sonra sustular.
Ve sessizlik yeniden aralarına yerleşti.
Bu kez boşluk gibi değil…
Kendi zamanı, kendi ağırlığı ve kendi anlamı olan görünmez bir varlık gibi.
Kimse onu bölmedi.
Çevresindeki sesler yavaş yavaş uzaklaştı; sanki yerinden kıpırdamadan bulunduğu dünyanın biraz dışına sürüklenmişti.
Gözleri yeniden kâğıda kaydı.
Sonra elini telefona uzattı.
Parmakları ekranın üzerinde durdu.
Bir saniye.
İki saniye.
İçinden geçen şey korku değildi.
Aramaktan korkmuyordu.
Asıl korktuğu, karşı tarafta onu bekleyen cevaptı.
İçinde bir yerden yükselen sessiz bir düşünce fısıldadı:
“İnsan gerçeğin kendisinden değil, gerçeğin onda değiştireceklerinden ürker.”
Numarayı yavaşça tuşladı.
Her rakam, geri dönüşü olmayan küçük bir adım gibiydi.
Telefonu kulağına götürdü.
Bir kez çaldı.
Sonra bir kez daha.
Ve üçüncü kez.
Ardından sessizlik.
Sonra o ses.
Aynı kadın.
Ama bu kez sesinde en ufak bir tereddüt yoktu.
“Seni arayacağımı biliyordun.”
Ayman’ın içinde bir şey gerildi.
Nasıl?
Ne zamandan beri?
Bu hikâye ne zaman başlamıştı?
Sorular birbiri ardına yükseldi ama hiçbiri dudaklarına ulaşamadı.
Kadın sakin bir sesle devam etti:
“Biraz geç kaldın… ama sorun değil.”
Ayman telefonu kulağına biraz daha yaklaştırdı. Sanki mesafe azalırsa saklanan anlam da ortaya çıkacakmış gibi.
“Kimsiniz siz?”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra kadın konuştu:
“Bu, ilk sorman gereken soru değil.”
Zaman bir anlığına ağırlaştı.
Kadın yeniden söze girdi; bu kez daha yavaş, daha derinden:
“Asıl soru şu…”
Ayman farkında olmadan nefesini tuttu.
“Numara sana nasıl ulaştı?”
Cevap veremedi.
Çünkü o anda, ilk kez, gerçeği öğrenmek isteyip istemediğinden emin değildi.
İçinde başka bir soru uyanıyordu:
“Gerçek her zaman kurtuluş mudur? Yoksa bazen daha büyük bir kayboluşun başlangıcı mı olur?”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre yerinden kıpırdamadı.
Odanın içindeki hayat kaldığı yerden akıyordu.
Hüsam bir şeye gülüyor, birileri yarım kalan sohbetlerine dönüyor, kâğıtlar yer değiştiriyor, sandalyeler hafifçe gıcırdıyordu.
Her şey normal görünüyordu.
Ama normal olan yalnızca görüntüydü.
Çünkü onun içinde gün hâlâ devam ediyordu.
Defteri açtı.
Numaranın yazılı olduğu sayfaya baktı.
Bu kez rakamlar ona yabancı görünmedi.
Tam tersine.
Rahatsız edici bir tanıdıklık taşıyorlardı.
Sanki onları ilk kez görmüyor, yalnızca nereden hatırladığını çıkaramıyordu.
Parmağını sayının üzerinde gezdirdi.
Bir iz sürer gibi.
“Sen gerçekten bir numara mısın?”
diye düşündü.
“Yoksa açılmasını bekleyen bir kapı mı?”
İçinde dolaşan o tuhaf his yeniden beliriverdi.
Bir anıya benzemiyordu.
Daha çok, unutulmuş bir anının geride bıraktığı silik iz gibiydi.
Bir olay değil.
Onun gölgesi.
Bir yüz değil.
Onun eksik kalan yankısı.
Ve içinden geçen düşünce şöyle dedi:
“Bazı şeyler hayatımıza ilk kez girmez. Yalnızca geri dönerler; biz de onları yeni sanırız.”
“Hâlâ onu mu düşünüyorsun?”
Başını kaldırdı.
Leyla.
Bu kez gözlerinde yalnızca merak yoktu.
Dikkat vardı.
Belki biraz endişe.
Belki de onun henüz fark etmediği bir şeyi sezmenin huzursuzluğu.
“Bilmiyorum.”
dedi Ayman.
Ama içinden başka bir ses yükseldi:
“Belki biliyorum. Sadece ona bir isim vermek istemiyorum.”
Leyla bir adım yaklaştı.
Sesini alçalttı.
“Aramayı denemek ister misin?”
Ayman önce ona baktı.
Sonra numaraya.
Sonra yeniden ona.
Basit görünen soru, omuzlarına beklenmedik bir ağırlık bırakmıştı.
İçinde, yüzünü hiç görmediği bilge bir adamın sesi yankılandı:
“Her kapıyı çalmak keşif değildir. Bazı kapılar, ardında bekleyeni davet etmektir.”
“Yanılıyor olabiliriz.”
dedi sonunda.
“Emin olana kadar her şey bir yanlış anlaşılma sayılır.”
Ama kalbi aynı anda başka bir cevap verdi:
“Ya değilse?”
Leyla hafifçe gülümsedi.
“Emin olana kadar her şey yanlış görünür zaten.”
Sonra ikisi de sustu.
Ve bu sessizlik, sıradan bir suskunluk değildi.
Kendi zamanı olan, kendi içinde genişleyen ayrı bir dünya gibiydi.
Ev, dışarıdan bakıldığında her zamanki sabahlardan birine benziyordu.
Ama o sabah sessizliğin ağırlığı farklıydı.
Sanki duvarlar yıllardır içlerinde biriktirdikleri şeyleri kendi dillerinde konuşuyor, bunu da yalnızca uzun süre o evde yaşamış olanlar anlayabiliyordu.
Ayman odasının kapısını dikkatlice açtı.
Eşini uyandırmamak istiyordu.
Derin uykusuna gömülmüş küçük oğlunu da.
Koridordaki loşlukta ilerlerken omuzlarına çöken tanıdık sorumluluk hissini duydu.
Bu evde bazı sabahlar, atılan her adımın bile bir hesabı vardı.
Çünkü düzen, çoğu zaman sessizce korunurdu.
Koridorun sonunda Samir duruyordu.
Her zamanki yerinde.
Sanki evin değil, zamanın bekçisiydi.
Gözleri her hareketi fark ediyor, her gecikmeyi kaydediyor, hiçbir şeyi kaçırmıyordu.
“Günaydın oğlum.”
dedi alçak ama sağlam bir sesle.
Bu sesin içinde yılların yükü vardı.
Sorumlulukların bıraktığı izler.
Ve oğlunun omuzlarında taşıdığı görünmez ağırlığı fark eden bir babanın sessiz bilgeliği.
“Günaydın baba.”
Ayman çantasını tek eliyle alırken cevap verdi.
Diğer eliyle küçük oğlunu dikkatlice omzuna yerleştirdi.
Çocuğun sıcaklığı omzuna yayılırken, bir anlığına dünyanın bütün karmaşası uzaklaştı.
Ama yalnızca bir anlığına.
“Kimdi bu kişi?” diye sordu.
“Bilmiyorum… Adını söylemedi.”
İçindeki sessizlik bir kat daha ağırlaştı.
“Peki ne istiyormuş?”
“Seninle yeniden iletişime geçeceğini söyledi.”
Kısa bir boşluk oluştu.
Sanki etraftaki bütün sesler bir adım geri çekilmişti.
Leyla ona gereğinden biraz daha uzun baktı. Bu bakış ne bir soruydu ne de bir cevap; ikisinin arasında asılı kalan, adı konulamayan bir şeydi.
Sonra alçak sesle konuştu:
“Bana kalırsa işle ilgili bir mesele değil.”
İçinde belli belirsiz bir ses yükseldi:
“Öyleyse ne?”
Soruyu dile getirmesine fırsat kalmadan kapı açıldı.
İki adam içeri girdi.
O anda odanın havası değişti.
Gürültüyle değil.
Tonuyla.
Samir hızla ayağa kalktı. Gömleğini düzeltti, her zamankinden daha aceleci adımlarla onlara doğru yürüdü; sanki eksik kalmış bir görüntüyü tamamlamaya çalışıyordu.
Yüzüne özenle yerleştirilmiş bir gülümsemeyle:
“Hoş geldiniz…”
dedi.
Sesler geri döndü.
Ama artık aynı sesler değildi.
Daha düzenliydiler.
Daha kontrollü.
Ve biraz daha az gerçek.
Sanki herkes birkaç saniye içinde kendine bir maske bulmuştu.
O da ayağa kalktı.
Yavaşça.
Fakat gelen adamlara bakmadı.
Zihnini meşgul eden ziyaret değildi.
Başka bir şeydi.
Görünmeyen.
Adı olmayan.
Ama usul usul yaklaşan bir şey.
İçinde şekillenmeye başlayan duygu artık daha netti.
“Bugün…”
Cümle yarım kaldı.
Kendi devamını arıyormuş gibi.
Sonra içinden tamamladı:
“Gereğinden fazla sıradan başlayan bu gün…”
Kısa bir sessizlik.
“Yolunu değiştirmeye başladı.”
Ve daha derin, daha yaşlı bir ses fısıldadı içinde:
“Her sapma kayboluş değildir. Bazı yollar vardır ki, insan onları seçmeye cesaret edemez; onlar gelip seni seçer.”
Olduğu yerde kaldı.
Sabahın ilk saatlerinden beri ilk kez, bulunduğu yeri tam olarak tanımadığını hissetti.
Sanki alıştığı zeminde değil de, henüz şekli belirmemiş bir eşiğin kıyısında duruyordu.
Ama yine de…
Bir şeyler yerli yerinde değildi.
Adamlar çıktıktan sonra birkaç saniye daha kıpırdamadan kaldı.
Kapının ardından geriye bıraktıkları sessizlik, onlarla birlikte gitmemiş gibiydi.
Kimseye dönmedi.
Yerine de oturmadı.
Tamamlanmamış bir hareketle sona ermemiş bir an arasında asılı kalmıştı.
İçinden geçen düşünce neredeyse bir fısıltıydı:
“Söylenmemiş bir şey kaldığını neden hissediyorum? Olan biten her şey sona ermedi mi? Yoksa bazı sonlar, görünmeyen başlangıçların taktığı maskeler midir?”
Bir süre sonra iki adam tek kelime etmeden ayrıldı.
Hayat odanın içine yeniden sızmaya başladı.
Kısa bir kuraklıktan sonra yatağına dönen bir nehir gibi.
İlk konuşan Hüsam oldu.
“Bugün beklediğimden hafif geçti vallahi. Saatlerce aynı şeylerin etrafında döneceğiz sanmıştım.”
Ardından küçük bir kahkaha duyuldu.
Dağınık birkaç fısıltı.
Yerlerine konan evraklar.
Sahne kendi kendini söküyor, hafızasını yeniden düzenliyor ve biraz önce yaşananları sıradan göstermeye çalışıyormuş gibiydi.
Ama o…
Geri dönemedi.
Sonunda oturdu.
Görünmeyen bir ağırlığın yavaşlattığı hareketlerle.
Ellerini sabah bıraktığı gibi masanın üzerine koydu.
Bir süre onlara baktı.
Sonra gözlerini boşluğa çevirdi.
O adam…
Ona hiçbir şey sormamıştı.
Karşı çıkmamıştı.
Yorum da yapmamıştı.
Yine de bakışlarında tuhaf bir şey vardı.
Bir çalışanı değerlendiren yönetici gibi değil.
Yoldan geçen bir ziyaretçi gibi de değil.
Sanki sessiz bir bilgi taşıyordu.
Henüz söze dönüşmemiş bir bilgi.
İçinde başka bir ses yükseldi:
“İnsan sandığından daha görünür olabilir mi? Sakladığını düşündüğü şeyler yüzünde yaşamaya devam eder mi?”
Bu düşünceyi büyümeden bastırdı.
Henüz olgunlaşmamış bir kaygıyı saklar gibi.
Defterini açtı.
Parmakları, kâğıdın saklandığı sayfada durdu.
Tereddüt etti.
Sonra çıkardı.
Numara.
Aynı numara.
Sessiz.
Sade.
Ama artık ilk gördüğü şey değildi.
Parmağını rakamların üzerinden yavaşça geçirdi.
Sanki ona bir soru yöneltiyordu:
“Sen gerçekten bir numara mısın… yoksa açılmasını istemediğim bir kapı mı?”
Tam o anda o tuhaf his yeniden döndü.
Bunu daha önce görmüştü.
Bir anı gibi değil.
Bir anının izi gibi.
Bir olay gibi değil.
Gölgesi gibi.
Derinlerden gelen bir ses şöyle dedi:
“Bazı şeyler ilk kez gelmez. Geri dönerler. Biz ise onları yeni sanırız.”
“Hâlâ onu mu düşünüyorsun?”
Başını kaldırdı.
Leyla.
Bu kez bakışlarında yalnızca merak yoktu.
Tedbir de vardı.
Kısa bir sessizliğin ardından:
“Bilmiyorum.”
dedi.
Ama içinden geçen başka bir şeydi:
“Belki biliyorum. Sadece ona bir isim vermek istemiyorum.”
Leyla bir adım yaklaştı.
Sesini daha da alçalttı.
“Aramayı denemek ister misin?”
Önce ona baktı.
Sonra numaraya.
Sonra yeniden ona.
Soru göründüğünden çok daha ağırdı.
İçinde, yüzünü hiç görmediği bilge bir adamın sesi yankılandı:
“Her kapıyı çalmak keşif değildir. Bazıları, kapının ardındakini davet etmektir.”
Tereddütle konuştu:
“Her şey, doğruluğundan emin olana kadar bir hata olabilir.”
Fakat kalbi aynı anda başka bir karşılık verdi:
“Ya değilse?”
Leyla hafifçe gülümsedi.
“Her şey, doğruluğundan emin olana kadar bir hata olabilir.”
Sustu.
Ve bu kez sessizlik yalnızca bir boşluk değil, kendi başına akan küçük bir zaman parçası gibi aralarında uzayıp kaldı.
Kimse onu bölmedi.
Hatta çevredeki sesler bile uzaklaşmış gibiydi.
Yerinden kıpırdamadan onlardan ayrılmıştı sanki.
Bir kez daha kâğıda baktı.
Sonra elini telefona uzattı.
Parmakları ekranın üzerinde durdu.
Bir saniye.
İki saniye.
İçinden tuhaf bir duygu geçti.
Telefon görüşmesinden korkmuyordu.
Cevaptan korkuyordu.
Bir psikoloğun sesi kadar sakin başka bir düşünce fısıldadı:
“İnsan hakikatten korkmaz. Hakikatin onda değiştireceği şeyden korkar.”
Numaraları tek tek tuşladı.
Telefonu kulağına götürdü.
Bir zil sesi.
İkincisi.
Üçüncüsü.
Sonra…
Sessizlik kesildi.
Karşı taraftan bir ses geldi.
Aynı ses.
Kadının sesi.
Ama bu kez içinde en ufak bir tereddüt yoktu.
“Arayacağını biliyordum.”
Donup kaldı.
İçinde bir soru haykırıyordu:
“Nereden biliyordu? Ve bütün bunlar ne zaman başlamıştı?”
Sessiz kaldı.
Kadın ağırbaşlı bir sakinlikle devam etti:
“Biraz geç kaldın… ama sorun değil.”
Telefonu kulağına biraz daha bastırdı.
Sanki yakınlık, gizlenen şeyi açığa çıkarabilirmiş gibi.
“Affedersiniz… siz kimsiniz?” diye sordu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra kadın konuştu:
“Bu, sorman gereken ilk soru değil.”
Durdu.
Zaman da onunla birlikte durmuş gibiydi.
Ardından daha yavaş, daha derin bir sesle ekledi:
“Asıl soru şu…”
İçindeki her şey dinlemeye kesildi.
“O numara sana nasıl ulaştı?”
Cevap veremedi.
Çünkü birdenbire…
Gerçeği öğrenmek isteyip istemediğinden emin değildi.
Derinlerinde başka bir soru ağır ağır atıyordu:
“Gerçek her zaman kurtuluş mudur? Yoksa bazen daha büyük bir kayboluşun ilk adımı mı olur?”
Derin bir nefes aldı ve sandalyesine yaslandı.
Sanki içine çektiği her nefes, dağılmak üzere olan sabrını yeniden topluyordu.
Başını yavaşça kaldırıp çalışma arkadaşlarına baktı.
Yüzlerinin ardında saklanan şeyi okumaya çalıştı.
“Her şey gerçekten normale döndü mü?”
Bu kez soruyu yalnızca düşünmedi.
Fısıltıyla dışarı bıraktı.
Hüsam hafifçe güldü.
O kahkaha, içindeki huzursuzluğu örten ince bir perde gibiydi.
Leyla ise kaşını hafifçe kaldırdı.
Gözlerinde, yalnızca kendisinin fark etmiş olabileceği bir sırrın parıltısı vardı.
Bakışları yeniden defterdeki numaraya kaydı.
“Neden peşimi bırakmıyor bu numara?” diye düşündü.
“Bir rastlantı mı bu… yoksa bana gönderilmiş görünmez bir işaret mi?”
Göğsünde hafif bir sıkışma büyüyordu.
Sanki havanın kendisi ağırlaşmıştı.
Henüz söze dönüşmemiş beklentilerle dolu bir ağırlık.
Etrafındaki herkes kendi konuşmalarına, kendi gündemlerine dönmüşken bile o, günün bitmediğini hissediyordu.
Hayır.
Asıl şimdi başlıyor gibiydi.
Bir şey yaklaşıyordu.
Belki rahatsız edici.
Belki şaşırtıcı.
Ama kesinlikle kaçınılmaz.
Ev, dışarıdan bakıldığında herhangi bir sabahtan farklı görünmüyordu.
Yine de sessizlik bugün biraz daha ağırdı.
Sanki duvarlar, yalnızca yıllarını bu evin içinde geçirenlerin anlayabileceği bir dilde fısıldaşıyordu.
Ayman odasının kapısını dikkatlice açtı.
Eşini uyandırmak istemiyordu.
Derin uykusuna gömülmüş küçük oğullarını da.
Göğsünü tanıdık bir sorumluluk duygusu doldurdu.
Evdeki sabah düzeni ince bir denge üzerine kuruluydu ve attığı her adım o dengeyi korumak zorundaymış gibi hissediyordu.
Koridorda babası Samir duruyordu.
Her zamanki yerinde.
Sessiz bir gölge gibi.
Dikkatle izliyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyordu.
Bakışları hareketleri sayıyor, gecikmeleri ölçüyor, zamanı bile denetim altında tutmaya çalışıyormuş gibiydi.
“Günaydın oğlum.”
Sesi alçaktı.
Ama içinde yılların sorumluluğundan süzülmüş bir kararlılık vardı.
Ayman, o sözlerin ağırlığını duymadan önce hissedebiliyordu.
“Günaydın baba.”
dedi Ayman.
Bir eliyle çantasını alırken diğer hareketleriyle işe hazırlanıyordu.
Küçük çocuğu dikkatle omzuna yerleştirirken, sabahın henüz tam uyanmamış sessizliği ikisinin arasında asılı kalmaya devam etti.
