Numan Albarbari نعمان البربري

Huzur Bilmeyen Gece 02

Huzursuz Gece

İkinci Bölüm

Önsöz

Şam artık kendini tanımıyordu.
Değişim, insanların ilk günlerde hayal ettiği gibi gürültülü gelmemişti. Büyük kırılmaların çoğu gibi sessizce yaklaşmış, fark edilmeden yerleşmiş ve sonra görünmeyen bir ağırlık gibi şehrin üzerine çökmüştü.
O yıllarda korku olağanüstü bir durum olmaktan çıkmıştı. Günlük hayatın içine karışıyor, nefesle birlikte içeri giriyor, kimsenin fark etmediği bir alışkanlık gibi insanlarla birlikte yaşıyordu.
Sokaklar boş değildi.
Ama eskisi kadar dolu da değildi.
Fark, sayılarda değildi; insanların varlığındaydı.
Yüzler geçip gidiyordu, geride hiçbir iz bırakmadan.
Bazıları kalıyordu, ama onlar da artık eskiden oldukları kişiler değildi.
İsimler daha alçak sesle anılır olmuştu.
Haberler fısıltıyla dolaşıyordu.
Ve sessizlik…
Söylenen her şeyden daha inandırıcıydı.
Kentin yakın kırsalında manzara daha da ağırdı; anlatılamayacak kadar yoğun, ama anlaşılmayacak kadar da sade.
Sahipleri olmadan açık kalan evler vardı.
Kapıları kapanan başka evler vardı; yeniden açılıp açılmayacaklarını kimse bilmiyordu.
İnsanlar yalnızca bir yerden başka bir yere taşınmıyordu.
Bir hayattan başka bir hayata geçiyorlardı.
Kendilerine yeten eski kesinliklerden kopup sonu görünmeyen soruların içine sürükleniyorlardı.
Ve bütün bu şehrin kalbinde Samir de sayısız insandan biriydi.
Dışarıdan bakıldığında sıradan.
Kalabalığın içinde kaybolabilecek kadar sıradan.
Ama içinde, görünmeyen yükler taşıyanlardan.
Ne bir kahramandı ne de her şeyi gören bir tanık.
Daha çok, o günlerde ülkenin kendisine benziyordu:
İkisinin arasında bir yerde.
Yaşıyor,
dayanıyor,
ve adını bilmediği bir şeyi bekliyordu.
Sesler duyuyordu.
Ama artık hangisinin dışarıdan geldiğini, hangisinin kendi içinden yükseldiğini ayırt etmekte zorlanıyordu.
Sanki günler, uzun sessizliklerinin derinliğinde, yaklaşan bir şeyi hazırlıyordu.
Tesadüfen gelmeyen,
kendini önceden ilan etmeyen,
gölgesi görünmeden büyüyen bir şeyi.
Çünkü bazı başlangıçlar büyük olaylarla gelmez.
Küçük bir ayrıntıyla başlarlar.
Yoldan geçen bir sesle.
Anlamı çözülemeyen bir numarayla.
Ya da insanın sıradan sanıp üzerinden geçtiği bir anla.
Sonra zaman geçer.
Ve insan geriye dönüp baktığında fark eder:
O an, aslında hiçbir zaman sıradan olmamıştır.

Geceyi yaran ambulans ve itfaiye sirenleri değildi onu uykusundan çekip çıkaran.
Dışarıda bir yerlere düşen mermilerin uzak yankıları da değildi.
Daha derinde bir şeydi.
Adı konulamayan, insanın bilincinden önce uyanan o belirsiz duygu.
Soğuk bir nefes gibi bedenine sızıyor, düşüncelerine ulaşmadan önce içine yerleşiyordu; sanki insanın içinde, olayları henüz anlamlandırmadan bilen bir yer vardı. Açıklamadan önce sezen, isim vermeden önce tanıyan bir yer.
Göz kapakları ağır ağır kıpırdadı.
Gözlerini açarken acele etmedi.
Sanki yarım kalmış bir anı bozmak istemiyordu.
Ya da karanlıkta kalmayı tercih eden bir gerçeği uyandırmaktan çekiniyordu.
İçinden geçen silik bir soru yükseldi:
“Ne var?”
“Ve neden benden önce bir şeyin uyanmış olduğunu hissediyorum?”
Tavan olduğu yerde duruyordu.
Sessiz.
Soğuk.
Değişmeden.
Küçük çatlakları, birbirine benzeyen sayısız gecenin izlerini taşıyordu. O kadar çok tekrar etmişlerdi ki artık birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildi.
Yine de hâlâ ayaktaydı.
Tıpkı ailesi gibi.
Kırılganlığın kıyısında durmasına rağmen dağılmayan bir şey gibi.
Ve aklından geçti:
Bir şeyin ayakta kalması gerçekten güç müdür?
Yoksa yalnızca ertelenmiş bir çöküş mü?
Her gece gözleriyle takip ettiği o ince çatlaklar yerlerinden oynamamıştı.
Dışarıdaki dünya durmaksızın sarsılırken onlar inatla aynı yerde kalıyordu.
Belki de bu yüzden kendi kendine fısıldadı:
“Değişmeden kalmak güç mü demek… yoksa değişememek mi?”
Perdenin kenarından süzülen kül rengi ışık yavaşça duvara yayıldı.
Henüz tamamlanmamış bir sabahın çekingen izi gibiydi.
Sanki gün bile kendini bütünüyle göstermeye cesaret edemiyordu.
O an fark etti:
Işık da onun kadar kararsızdı.
Dışarıda Şam yarı uykulu bir beden gibi ağır ağır doğruluyordu.
Dar sokaklarında gecenin izlerini saklıyor, yeni günün onları silebileceğine kendini inandırmaya çalışıyordu.
Ama gerçekten öyle miydi?
Gecelerin yazdığını gündüzler silebilir miydi?
Onun içinde ise bambaşka bir hareket vardı.
Uyanık.
Gergin.
İki düşüncenin arasında gerilmiş ince bir tel gibi.
Birbirine yaklaşmayan iki kıyı arasında asılı kalmış bir şey.
Ve o tanıdık ses yeniden döndü:
“Bu gerginlik beni nereye götürüyor?”
“Korktuğum şey dünya mı… yoksa kendim mi?”
Elini yavaşça komodine uzattı.
Sanki yalnızca bir nesneye değil, huzurla yüzleşme arasındaki çizgiye dokunuyordu.
Parmakları bir an durdu.
Sonra tereddüt ederek ilerledi.
Telefon yerindeydi.
Sessiz.
Sıradan.
Masum görünüyordu.
Tıpkı hiçbir şey saklamayan nesneler gibi.
Ama nedense öyle olmadığına emindi.
İçinden görünmez bir fısıltı geçti:
“Aldanma…”
“Bazı şeyler sessiz görünür, çünkü söylediklerinden çok daha fazlasını saklarlar.”
Dudakları kıpırdamadan düşündü:
Nasıl olur da bu kadar küçük bir şey bu kadar ağır gelebilir?
Parmakları telefona değmeden hemen önce yeniden durdu.
İçgüdülerinin derinlerinde bir yer ona bunun basit bir dokunuş olmadığını söylüyordu.
Bazı hareketler yalnızca hareket değildir.
Bazıları kapıdır.
Ve bir kez açıldıklarında geri dönüş bırakmazlar.
O an içinden bir soru geçti.
Şekilsiz.
Sessiz.
Ama görmezden gelinemeyecek kadar ağır:
“Ondan korkuyor muyum?”
“Yoksa bana bilmediğim kapıları açmasını mı bekliyorum?”
“Ya asıl korktuğum şey…”
“Hiçbir şey bulamamaktan ibaretse?”
Parmaklarını hafifçe sıktı.
Dağılmakta olan kontrol duygusunu yeniden toplamaya çalışır gibi.
Sonra telefonu eline aldı.
Kırılabilecek bir gerçeğe dokunurcasına dikkatle.
Ekran yanıyordu.
O anda yalnızca zaman durmadı.
Sanki geri çekildi.
Parçalandı.
Ya da anlamını kaybetti.
Dakikalar çevresinden çekilip gitmiş, onu tek bir anın içine bırakmıştı.
Ve ekranda…
Aynı numara vardı.
Nefesi göğsünde düğümlendi.
Kalbi görünmez darbelerle kaburgalarına vuruyordu.
Uyarıyor muydu?
Çağırıyor muydu?
Yoksa kaçamayacağı bir şeye doğru itiyor muydu?
Tekrar baktı.
Sonra bir kez daha.
Sanki gözleriyle pazarlık ediyordu.
Belki yanılıyorlardır diye.
Belki bu kez hata yaparlar diye.
İçinde huzursuz bir fısıltı dolaştı:
“Gerçekten aynı numara mı?”
“Yoksa onu görmek istediğim gibi mi görüyorum?”
Cevapsız çağrı yoktu.
Yeni mesaj yoktu.
Dikkat çekici hiçbir bildirim yoktu.
Her şey sıradandı.
Dün gibi.
Ondan önceki günler gibi.
İz bırakmadan gelip geçen zaman gibi.
Ama içinde bir şey bu açıklamayı kabul etmiyordu.
Sessizdi.
Fakat inatçıydı.
Derinden konuşuyordu:
“Bu sakinliğe güvenme.”
“Bazı şeyler sıradan görünür, çünkü henüz söyleyecekleri son sözü söylememişlerdir.”
Başını hafifçe kaldırdı.
Dışarıdaki sesleri değil, kendi içindeki o ince titreşimi dinler gibi.
Ve korkuyla beklentinin birbirine karıştığı bir düşünce geçti içinden:
“Bu yeni bir başlangıç mı?”
“Yoksa bittiğini sandığım bir şey geri mi dönüyor?”
Kaşları çatıldı.
Düşünceleri yönünü kaybetmiş iplikler gibi birbirine dolaşıyordu.
Ne başlangıç bulabiliyorlardı.
Ne de son.
Ve tam o karmaşanın ortasında, son kalan kesinliğini korumaya çalışan bir ses yükseldi:
“Ben onu gördüm.”
Sessizce söyledi bunu.
Bir itiraf gibi.
Belki de hafızasına sızan kuşkuya karşı son bir savunma gibi.
Sonra duraksadı.
Ve neredeyse kendine sorarcasına devam etti:
“Gece görmüştüm…”
“Bir düş değildi.”
“Ya da en azından bütünüyle değildi.”
“Yoksa düşler de artık gerçeği bu kadar kusursuz taklit etmeyi mi öğrendi?”
Yatağın kenarına oturdu. Biraz öne eğildi; yalnızca telefona değil, her yakaladığını sandığında elinden sıyrılan bir düşünceye doğru.
Sanki zihni ondan bir şeyi saklıyor ya da onu henüz hazır olmadığı bir bilgiden koruyordu.
O anda içine ağır bir duygu çöktü. Bu geceki uykusu gerçek bir uyku değildi. Geçmeyen bir yorgunluğa kısa süreli bir teslimiyetti yalnızca.
Oda da göründüğü kadar boş değildi.
Ortada ne görünen bir varlık vardı ne de seçilebilen bir gölge.
Ama sessizce bekleyen, konuşmadan izleyen, adı konulamayan bir his vardı. Havayı yoğunlaştıran, zamanı yavaşlatan, kalbi daha temkinli atan bir his.
Başını hafifçe kaldırıp etrafına baktı. Bir iz arıyormuş gibi. Ya da görünmeyen bir varlığın perdesini aralamaya çalışıyormuş gibi.
Sonra, sesi duyulmayacak kadar alçak bir fısıltıyla mırıldandı:
“Ben uydurmadım… öyle değil mi?”
Fakat içinden başka bir ses yükseldi. Daha derinden gelen, daha sakin ama çok daha huzursuz edici bir ses.
Karşı çıkmıyordu.
Sadece soruyordu:
“Öyleyse… eğer hayal etmediysen, seni geceden beri uyutmayan neydi? Sen uyuduğunu sanırken içinde kim uyanık kalıyordu?”
Parmak uçları hafifçe titredi. Elini telefona uzattı, ekranın üzerinde yavaşça gezdirdi parmağını. Düz ve sessiz yüzeyin altında saklanmış bir şeyi ortaya çıkarabilirmiş gibi.
Hiçbir şey görünmedi.
Sanki cevap, tam da o yokluğun içindeydi.
Ama içinde bir yer aniden sıkıştı. Görünmeyen bir el, iz bırakmadan ruhunun derinliklerini kavramış gibiydi.
Bu sıkıntı gördüğünden değil, artık göremediğinden doğuyordu.
Bazen insanı ezen şey varlık değil, yokluğun kendisiydi.
“Kayboldu mu?.. Yoksa başından beri orada değil miydi?”
Soruyu yalnızca kendi içinde sordu. Çünkü bazı gerçekler dile geldiğinde insanın elinden tamamen kayıp gidermiş gibi hissediliyordu. Bazılarıysa görünür oldukları anda daha da ağırlaşıyordu.
Derin bir nefes aldı.
Sanki bedenini, her şeyin hâlâ yerli yerinde olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. İçinden geçen sarsıntının gelip geçici bir yanılsama olduğuna.
Ama yanılsamalar bu kadar açık olabilir miydi?
Sonunda ayağa kalktı.
Adımları dışarıdan bakıldığında sıradandı. Ölçülü ve düzenli.
Yine de her adımın içinde cevapsız bir soru taşınıyor gibiydi; görünmeyen bir ağırlık onu içeriden aşağı çekiyordu.
Mutfağa geçti.
Dar bir mutfaktı. Duvarlar birbirine fazlasıyla yakındı. Sanki yalnızca mekânı değil, düşünceleri de daraltıyor, sessizliği kaçacak yer bırakmadan köşelere sıkıştırıyordu.
Bu sıkışıklığın içinde zihni daha kalabalık, düşünceleri daha bulanık hissediyordu.
Kaynayan suyun sesi duyuldu.
Tekrarlanan, değişmeyen bir ritim.
Her sabahın birbirine benzeyen alışkanlıklarını, soru sormadan ve cevap beklemeden akıp giden hayatı hatırlatan bir ritim.
Ama artık emin değildi.
Gerçekten her şey eskisi gibi miydi?
Karısı ondan birkaç dakika önce uyanmıştı; her zamanki gibi.
Fakat bu sabah hareketlerinde alışılmadık bir şey vardı.
Fazla olan ya da eksik kalan bir şey.
Yaşıyor olmaktan çok, önceden ezberlenmiş bir rolü oynuyormuş hissi veren bir şey.
Sanki ne yapacağını çok iyi biliyor, ama görünmeyen başka bir şeyi de ustalıkla saklıyordu.
Gözlerini ona çevirmeden işine devam etti.
Sonra, içinde söylenmemiş başka bir sorunun gölgesini taşıyan sakin bir sesle konuştu:
“Bugün erken kalkmışsın.”
Başını hafifçe salladı.
Oturdu.
Başka bir şey söylemedi.
Ama sessizliği boş değildi.
Söylenmeyenlerle doluydu.
Bakışlarını kaldırmadan kendi kendine düşündü:
“O da fark ediyor mu? Yoksa bütün bunlar yalnızca benim içimde mi yaşanıyor?”
Hangisinin daha ağır olduğunu bilmiyordu.
Bu hissin içinde tek başına olmak mı…
Yoksa olmamak mı?
Kelimeler dudaklarının kıyısına kadar geliyor, sonra geri çekiliyordu.
Sanki onun bilmediği bir şeyi biliyorlardı.
Ve dile gelirlerse sakladıkları şeyi açığa çıkaracaklarından korkuyorlardı.
“Söylemeli miyim?.. Ama ne söyleyeceğim ki?”
Soru bir süre zihninde dolaştı.
Sonra sessiz bir ağırlığa dönüşüp içine yerleşti.
Çocuklar henüz uyanmamıştı.
Bu kısa zaman dilimi, gün başlamadan önce ona kalan son sığınaktı.
Görevlerle yükümlülüklerin arasında açılmış küçük ve sessiz bir boşluk.
Kimsenin ondan bir şey istemediği, hiçbir şey açıklamak zorunda olmadığı birkaç dakika.
Ama bugün o sessizlik de eskisi gibi değildi.
Orada bir şey vardı.
Gözle görülmeyen ama düşüncenin içine ağırlığıyla yerleşen bir şey.
Boşluklarda dolaşıyor, en küçük ayrıntılara sızıyor ve onların yalınlığını bozuyordu.
“Bir şey mi oldu?”
Karısı sordu bunu.
Yüzü hâlâ başka tarafa dönüktü.
Sanki göz göze gelirlerse ikisinin de söylemek istemediği bir şey ortaya çıkacaktı.
Bir an duraksadı.
Doğru cevap bir tarafta bekliyordu.
Diğer tarafta ise onu kollayan bir kaçış.
Sonunda şöyle dedi:
“Hayır… sadece tuhaf bir rüya gördüm.”
Bu ne tam bir yalandı ne de bütünüyle gerçek.
İnsanın itiraf edemediği ama inkâr etmeye de cesaret edemediği o belirsiz bölgeye aitti.
Kadın fincanı önüne bıraktı.
Sonra, dikkatle gizlenmiş ince bir kaygının eşlik ettiği bir ses tonuyla konuştu:
“Rüyaların son zamanlarda gittikçe tuhaflaşıyor…”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Yoksa sen onları ancak şimdi mi fark etmeye başlıyorsun?”
Başını kaldırıp ona baktı.
Bir anlığına.
Gözlerinde, kelimelere dönüşememiş bir soru vardı.
Sonra bakışlarını kaçırdı.
Sanki gözleri konuşmaya devam ederse, ikisinin de hazır olmadığı bir şey ortaya çıkacaktı.
Ve içinin en derin yerinde başka bir soru yankılandı:
“Ya bunlar rüya değilse?
O zaman nedir?
Ve onların içinde konuşan kim?
Ben mi…
Yoksa benden başka biri mi?”
Düşüncelerinin arasına ince bir huzursuzluk sızıyordu.
Görünmeyen çatlaklardan içeri süzülen soğuk su gibi; nereden geldiği belli olmayan, ama durdurulması da mümkün olmayan bir huzursuzluk.
Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
Sanki yalnızca o anı geride bırakmak, adını koyamadığı şeyi sıradan bir hareketin ardına gizlemek istiyordu.
Ama derinlerde bir yerde biliyordu:
Bazı anlar geçip gitmez.
Gözden kaybolurlar, sessizce beklerler ve geri dönmek için kendi zamanlarını seçerler.
Elini fincana uzattı.
Parmakları porselene yavaşça dokundu; kırılgan bir şeye temas ediyormuş gibi.
Fakat hareketinin tam ortasında durdu.
Eli geri çekildi.
Sanki içinde, yalnızca kendisinin duyabildiği bir nabız atmıştı.
Düşünceden önce gelen, farkındalıktan önce uyanan bir çağrı gibi.
O duygu yeniden dönmüştü.
Aynı duygu.
Aynı sessiz batış.
Aynı açıklanamayan sızı.
Sanki bir şey onu bekliyordu.
Ama anlaşılmak için değil.
Onu uyarmak için.
İçinde şimdiye kadar fark etmediği bir kapıyı aralamak için.
Bakışları fincana indi.
Sonra yavaşça boşluğa kaydı.
O sessiz boşlukta görünmeyen sırlar vardı sanki; yalnızca bekleyerek var olan sırlar.
İçinden bir soru geçti:
“Benden ne istiyorsun?”
Sessizlik cevap verdi.
Bir sesle değil.
Bir kelimeyle de değil.
Yavaşça biçim kazanan bir hisle.
Belirsiz ama sıcak.
Yabancı ama tanıdık.
Ve o his yalnızca şunu söylüyordu:
“Kendini dinle.”

İşe giderken Şam çoktan uyanmıştı.
Şehrin damarlarında yeniden dolaşmaya başlayan bir nefes vardı.
İnsanlar kaldırımlarda birbirine karışıyor, araçlar bitmeyen bir uğultunun içinde ilerliyor, satıcıların sesleri sabahın üzerine katman katman yükseliyordu.
Her şey hareket hâlindeydi.
Tanıdığı bir ritimle.
Yıllardır içinde yaşadığı, fark etmeden parçası olduğu bir ritimle.
İçinden geçirdi:
“Ben bu ritmin bir parçasıyım…”
Sonra düşüncesini düzeltti.
Sanki kendi hafızasındaki bir yanlışı fark etmiş gibi.
“Hayır…
Bir zamanlar öyleydim.”
Çünkü bu sabah bir şey eksikti.
Ya da fazlaydı.
Tam yerini gösteremediği küçük bir bozulma.
Gözle görülmeyen, ölçülemeyen, işaret edilemeyen bir şey.
Ama yine de oradaydı.
Sağlıklı görünen bir bedendeki düzensiz nabız gibi.
Şehrin kendisi…
Sanki onu izliyordu.
Bir an durdu.
Sonra kendine dönük hafif bir alayla gülümsedi.
“Şimdi de bunu mu kuruyorum?”
Sözü kendi içine söyledi.
Ama sesinde, inanmak istemediği bir ihtimal vardı.
Çantasının askısını sıktı.
Adımlarını hızlandırdı.
Sanki dünden beri peşinden gelen bir düşünceden kaçmaya çalışıyordu.
“Ama insan, içinden kaçabilir mi?”
Soru ansızın beliriverdi.
“Kaçtığım şey içimdeyse, nereye gidebilirim?”
Cevap vermedi.
Vermek istemedi.
Yürümeye devam etti.
Fakat bir an için, bütün şehir onu izliyormuş gibi geldi.
Sanki henüz adını koyamadığı o çatlağı ilk fark eden kişinin kendisi olmasını bekliyordu.
Ofis binasının giriş katındaki koridora yöneldi.
Uzun koridor loştu.
Işık vardı ama olması gerektiği kadar değil.
Sanki aydınlık, bazı gölgeleri özellikle hayatta bırakmak istiyordu.
Kapıdan içeri girdi.
Tanıdık yüzler onu karşıladı.
Her gün gördüğü yüzler.
Değişmiyormuş gibi duran yüzler.
Bir fotoğrafın içine yerleştirilmiş figürler gibi.
Bazıları başıyla selam verdi.
Bazıları ekrandan gözlerini bile kaldırmadı.
Burada yirmi sekiz kişi çalışıyordu.
Kesin bir sayıydı bu.
Ama yakınlığı anlatmıyordu.
Birbirini tanımayı da.
İçinden bir soru yükseldi:
“Bir insan diğerini gerçekten ne kadar tanır?”
Düşünce geldiği kadar hızlı uzaklaştı.
Derinine inmeye cesaret edemedi.
Belki birbirlerini pek tanımıyorlardı.
Ama hepsinin ortak bildiği bir şey vardı.
Yorgunluğu tanıyorlardı.
Onun gözlerde nasıl biriktiğini.
Hareketlere nasıl sindiğini.
İki cümlenin arasındaki sessizliği nasıl doldurduğunu.
Etrafındaki yüzlere yeniden baktı.
Bu kez daha dikkatli.
Sanki onları ilk kez görüyordu.
Ve kendi kendine sordu:
“Onlar da bende gördüklerini görüyorlar mı?”
O his geri geldi.
Yine.
Sessizce.
İnatla.
Derinde atan görünmez bir nabız gibi.
Bir şey yerinden oynamıştı.
Ya da belki…
Hep orada olan bir şey görünür olmaya başlıyordu.
Masasına oturdu.
Sanki yavaş yavaş kayan bir gerçekliğin içinde kendine sağlam bir yer bulmaya çalışıyordu.
Bilgisayarı açtı.
Ekranın aydınlanmasını bekledi.
Belki alışkanlığın tanıdık düzeni geri dönerdi.
Belki gündelik hayatın sıradanlığı onu yeniden içine alırdı.
Belki.
Ama görüntü henüz tam oluşmamıştı ki telefon çaldı.
Donup kaldı.
Fincanın kulbuna uzanırken içini kemiren huzursuzluk yeniden kıpırdadı. Görünmez bir çatlağın içine sızan soğuk su gibi, sessizce ilerliyor; fark edildiği anda bile durdurulamıyordu.
Dudaklarında kısa, yorgun bir tebessüm belirdi. Bu, anı hafifletmeye çalışan bir gülümsemeydi; adı konulamayan şeyi örtmenin küçük ve umutsuz bir yolu.
Ama biliyordu.
Bazı anlar geçip gitmezdi.
İnsanın içinde kalır, görünmez bir yere çekilir, sonra da geri dönmek için uygun zamanı beklerdi.
Fincanı yavaşça eline aldı. Kırılgan bir şeye dokunur gibi dikkatliydi. Tam kaldıracakken eli havada durdu. Sanki içinden yükselen belli belirsiz bir nabız onu durdurmuştu; düşünce henüz yetişmeden uyanan bir sezgi.
O duygu geri gelmişti.
Aynı sessiz batış.
Aynı açıklanmayı reddeden sızı.
Sanki bir şey onu uzaktan çağırıyordu. Anlaşılmak için değil; fark edilmek için. İçinde şimdiye dek hiç dönüp bakmadığı bir kapıyı aralamak için.
Bakışları fincana indi, sonra boşluğa kaydı.
O boşlukta bir şey yoktu.
Yine de bekleyen bir şey varmış gibi hissediyordu; suskunluğun içinde saklanan, kendini göstermeyen ama yok da olmayan bir şey.
İçinden geçen fısıltı neredeyse duyulacak kadar yakındı:
“Benden ne istiyorsun?”
Cevap bir ses olarak gelmedi.
Sessizliğin içinden ağır ağır şekillenen bir his olarak geldi.
“Bir kez olsun kendini dinle.”

İşe giderken Şam çoktan uyanmıştı.
Sokaklar insanlarla doluyor, araçlar birbirine karışan sesleriyle hiç bitmeyen bir akış kuruyor, satıcıların çağrıları sabahın üzerine eski ve tanıdık bir ezgi gibi yayılıyordu.
Her şey bildiği ritimde ilerliyordu.
Yıllardır içinde yaşadığı, sonunda kendisinin de bir parçasına dönüştüğü ritimde.
“Ben bu ritmin içindeyim,” diye geçirdi aklından.
Sonra, sanki yanlış bir anıyı düzeltir gibi, düşüncesini değiştirdi.
“Yok… içindeydim.”
Çünkü bu sabah bir şey eksikti.
Ya da fazlaydı.
Adı konulamayan küçük bir kayma.
Ne görülebiliyor ne ölçülebiliyordu.
Ama oradaydı.
Sağlıklı görünen bir bedendeki düzensiz kalp atışı gibi.
Kentin kendisi ona bakıyormuş hissine kapıldı.
Bir an durdu.
Sonra kendi kuruntusuna hafifçe gülümseyerek başını salladı.
“Abartmaya mı başladım?”
Bu soruyu kendine sorması, ona cevap vermesinden daha kolaydı.
Çantasını omzunda düzeltti ve adımlarını hızlandırdı.
Sanki peşine takılan bir düşünceden kurtulabilirmiş gibi.
Ama soru yine yetişti:
“İnsan kendinden nereye kaçabilir?”
Bu kez cevap aramadı.
Yürümeye devam etti.
Şehir, sessizce onu izliyormuş gibiydi.
Sanki henüz adını koyamadığı o çatlakla yüzleşeceği anı bekliyordu.
Ofisi binanın giriş katındaydı.
Kapısı uzun bir koridora açılıyordu; ışık vardı ama yeterince değil. Sanki aydınlık, bazı gölgelerin yaşamaya devam etmesine izin vermişti.
İçeri girdiğinde alışılmış yüzler onu karşıladı.
Her zamanki yerlerinde, her zamanki ifadeleriyle.
Bazıları başıyla selam verdi.
Bazıları ekranlarından bile başını kaldırmadı.
Burada yirmi sekiz kişi çalışıyordu.
Kesin bir sayıydı bu.
Ama insanları birbirine yaklaştırmaya yetmiyordu.
Aklından sessiz bir soru geçti:
“Gerçekten birbirimizi tanıyor muyuz?”
Düşünce geldiği hızla uzaklaştırıldı.
Çünkü cevabı merak etmiyordu.
Ya da merak etmek istemiyordu.
Yine de bir şeyden emindi.
Buradaki herkes, birbirleri hakkında pek az şey biliyor olsa da, aynı şeyi tanıyordu.
Yorgunluğu.
Gözlerin arkasında biriken o matlığı.
Tekrarlanan hareketlerdeki ağırlığı.
Kelimelerin arasına yerleşen sessizliği.
Bir an durup çevresindeki yüzlere baktı.
Sanki onları ilk kez görüyordu.
Sonra kendi kendine sordu:
“Onlar da bende gördüklerini mi görüyorlar?”
O his yeniden döndü.
Sessiz.
Sabırlı.
İnatçı.
Kaybolmayan bir nabız gibi.
Bir şey yerinden oynamıştı.
Ya da belki…
Daha önce görünmeyen bir şey görünür olmaya başlıyordu.
Masanın başına oturdu.
Sarsılmaya başlayan bir gerçekliğin içinde yerini korumaya çalışan biri gibi.
Bilgisayarını açtı.
Ekranın yavaş yavaş aydınlanmasını izledi.
Belki alışkanlık geri dönerdi.
Belki sıradanlık insana güven verebilirdi.
Tam o sırada telefon çaldı.
Donup kaldı.
Onu ürküten zil sesi değildi.
Arayanın kim olduğuydu.
Bilinmeyen bir numara.
Bu kez ekranda kaybolmadı.
Orada kaldı.
Sessiz, sabit ve bekleyen bir şey gibi.
Sanki izlendiğini biliyor, cevabını bekliyordu.
Bir anda odanın daraldığını hissetti.
Belki oda daralmamıştı.
Belki nefesi.
“Niçin şimdi?”
“Neden ben?”
Soru zihninde asılı kaldı.
Telefonu hemen almadı.
Ona baktı.
Sanki avucuna sığan bir cihaz değil de sessizliğinin ardında bir şey saklayan canlı bir varlıktı.
“Cevap vermezsem biter mi?”
“Yoksa asıl o zaman mı başlar?”
Merakla korku arasında sıkışmış bir nefes göğsünde ağırlaştı.
Sonunda elini uzattı.
Yavaşça.
Sanki telefonu değil, kendi içindeki bir eşiği tutuyordu.
Açtı.
“Efendim?” demedi.
Soru da sormadı.
Bekledi.
Önce sessizlik geldi.
Sonra bir ses.
Fazla yakın bir ses.
Telefondan değil de göğsünün içinden yükseliyormuş kadar yakın.
Ağır ağır konuştu:
“Geç kaldın.”
Göğsü aniden sıkıştı.
Ses tamamen yabancı değildi.
Ama tanıdık da sayılmazdı.
Unutulmuş bir anı gibiydi.
Hatırlayamadığın ama seni hatırlayan bir anı.
“Sen kimsin?”
Kendi sesi istediğinden daha zayıf çıktı.
Karşı tarafta kısa bir kahkaha duyuldu.
İç rahatlatan bir kahkaha değildi bu.
Daha çok, söylemeden bilen birinin sessiz üstünlüğünü taşıyordu.
Sonra ses yeniden konuştu:
“Biliyorsun.”
Donup kaldı.
Başını kaldırıp etrafına baktı.
Her şey yerli yerindeydi.
İnsanlar çalışıyor, konuşuyor, hareket ediyor; gündelik hayat hiçbir şey olmamış gibi akıyordu.
Ofisin alışılmış uğultusu sürüyordu.
Ama telefondaki ses bu dünyanın parçası değildi.
Başka bir boşluktan geliyormuş gibiydi.
“Ne istiyorsun?”
Sesi sabit tutmaya çalıştı.
Sanki kelimeler onu koruyabilirmiş gibi.
Karşı taraf sustu.
Kısa bir an.
Ama o an, zamanın içine yayılarak dayanılmaz ölçüde uzadı.
Sonra cevap geldi:
“Parayı.”
İçinde bir şey düğümlendi.
Sanki hava ağırlaşıp ciğerlerine çökmüştü.
“Ama hangi para?”
Sessizlik.
Ardından gelen ses, tehdit etmek zorunda kalmadan tehdit ediyordu.
“Seni korumamızın karşılığı olan para.”
Zaman bir anlığına durdu.
Parmakları masanın kenarında hareketsiz kaldı.
“Bende öyle bir para yok.”
“Var.”
Tek bir kelime.
Ama soğukluğu bütün bedenine yayıldı.
Kanı geri çekiliyormuş gibi hissetti.
“Üstelik o para benim değil.”
Bu kez ses daha sakindi.
Ve bu yüzden daha acımasızdı.
“Öyleyse… oğlun mu ödesin?”
“Ya da ailenden biri?”
Kelimeler boğazında düğümlendi.
Oda küçüldü.
Nefesi hızlandı.
Kalbi, bedeninin her köşesinde duyulan bir alarma dönüştü.
Bir an için zamanın akışı bozuldu.
Sesler uzaklaştı.
Işık bile tereddüt ediyor gibiydi.
Her şey bilinmeyenin kıyısında duran tehlikeli bir oyuna dönüşmüştü.
Aklına bir soru yıldırım gibi düştü:
Bu rastlantı mıydı?
Yoksa çoktan hazırlanmış bir düzen mi?
Neden o?
Neden ailesi?
Bakışları istemsizce yanındaki para kasasına kaydı.
Gerçekliğe tutunacak bir şey arar gibi.
Ve o anda içinde bir şey yerine oturdu.
“Demek mesele bu…”
Düşünce, korkuyla karışık bir keşif gibi yükseldi.
Sanki yasak bir gerçeğin perdesine dokunmuştu.
Bir süre öylece oturdu.
Kaşlarının arasını bastırdı.
Öfke, korku, şaşkınlık ve direnme isteği birbirine karışıyordu.
İçinden sessizce sordu:
“Bana dair bildiklerine nasıl ulaştılar?”
“Ve kim, ailemin kaderiyle oynamaya cesaret edebilir?”
Açık pencereden içeri süzülen rüzgâr, odanın içinde ince bir ıslık gibi dolaşıyordu. Sessizliğin üzerine eklenen bu ses, korkunun ağırlığını hafifletmiyor; tam tersine, görünmez bir gerilimi daha da belirgin kılıyordu. İçinde ise tek bir uyarı yankılanıyordu:
Dikkat et.
Dikkat et.
Dikkat et.
Ayağa kalktı.
Adımları ağırdı; sanki attığı her adım yalnızca zemine değil, hayatının bundan sonraki kısmına da iz bırakıyordu. Gözleri kasadan ayrılmıyordu. Orada yalnızca para yoktu artık. Tehdit vardı. Keşfedilmiş bir sır vardı. Ve giderek yaklaşan bir kader hissi.
Sessiz ama kararlı bir sesle konuştu:
“Bu para bana ait değil. Ben yalnızca emanetçisiyim.”
Karşı taraftaki ses hiç yükselmedi.
Ama sakinliğinin içinde, peşini bırakmayacak bir gölge taşıyordu.
“Ona ulaşmanın yolunu bulacaksın. Biz de bulman için gerekeni yapacağız.”
Sözler bittikten sonra odadaki hava daha da ağırlaştı sanki.
Göğsünün üzerinde görünmez bir el duruyordu.
Yine de eğilmedi.
Bu kez sesi daha sert çıktı.
“Yapmayacağım.”
Ve beklemeden telefonu kapattı.
Sanki yalnızca bir görüşmeyi değil, içine doğru sürünerek gelen karanlık bir ihtimali de dışarıda bırakmaya çalışıyordu.
Bir süre olduğu yerde kaldı.
Öfke ile korku arasında.
Sorumluluk duygusuyla bilinmeyenin dehşeti arasında.
Oda küçülmüş gibiydi.
Gölgeler uzamıştı.
Köşelerden sessizce yaklaşan şeyler varmış hissi bırakıyordu insanda.
Derin bir nefes aldı.
Kalbini sakinleştirmeye çalıştı.
Ama her çarpıntı ona aynı şeyi hatırlatıyordu:
Seçtiği yol kolay bir yol değildi.
Sadakat ve dürüstlük, bazen insanı koruyan değil, hedef hâline getiren şeylerdi.
Çantasını açtı.
Banknotlar önünde duruyordu.
Bir anda, yalnızca kâğıt parçaları olmaktan çıkmışlardı.
Her biri ayrı bir yük gibiydi.
Dünyanın ağırlığı avuçlarının içine toplanmıştı sanki.
Paraları dikkatle küçük bir torbaya yerleştirdi.
Sonra müdürünün odasına gidip torbayı uzattı.
Bunu yaparken elindeki titremeyi gizleyemedi.
Sanki teslim ettiği şey para değil, kendisine emanet edilmiş bir hayat parçasıydı.
“Efendim,” dedi sakin görünmeye çalışarak, “yanımdaki parayı bankaya yatırmam gerekiyor.”
Müdürü kaşlarını kaldırdı.
“Neden?”
Bir an durdu.
Kalbindeki telaşı sesinden uzak tutmaya çalıştı.
“İzin almak istiyorum.”
Adamın yüzüne yumuşak bir gülümseme yayıldı.
Kapalı bir odanın penceresinden içeri süzülen güneş gibi sıcak bir ifadeydi bu.
“O hâlde kasaya koyarsın. İzin dönüşünde de teslim alırsın.”
Boğazına bir “ama” takıldı.
Uzun süre çıkmak istemeyen bir kelime gibi.
“Ama…”
Müdür bu kez dikkatle baktı.
“Ama ne?”
Başını hafifçe eğdi.
Sanki önce kendisine itiraf etmesi gerekiyormuş gibi konuştu.
“İznim biraz uzun sürebilir.”
“Neden?”
Sorunun sertliği meraktan değil, sorumluluğun ağırlığındandı.
Bir an gözlerini kaçırdı.
“Belki… istifam kabul edilene kadar uzatmak istiyorum.”
Müdürün yüzündeki ifade değişti.
Şaşkınlıkla kaygı birbirine karıştı.
“Peki sen yoksan işlerini kim yürütecek?”
Bu soruya hazırdı.
“Yardımcım.”
“Ödemeleri kim yapacak?”
“Yardımcım.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Onu uzun zamandır hazırlıyorum.”
Müdür düşündü.
Sonunda başını salladı.
“O zaman kasayı ve içindekileri yardımcına devredersin.”
Başını kaldırdı.
Bu kez daha dikkatliydi.
“Bunun için resmî bir karar istiyorum.”
“Merak etme,” dedi müdür. “Yönetim kurulu bugün toplanıyor. Gerekli kararı çıkarırız.”
Odadan ayrıldığında içinde kısa süreli bir rahatlama hissetti.
Ama bu rahatlama, fırtınanın ortasında bulunan geçici bir sessizlik gibiydi.
Kendi odasına döndü.
Kasaya baktı.
Paraları yeniden yerine yerleştirirken, sanki yalnızca banknotları değil, omuzlarına çöken yükü de düzenlemeye çalışıyordu.
Kapıyı kapatmadan önce birkaç saniye öylece durdu.
Derin bir nefes aldı.
Ve ilk kez, aldığı kararın sıradan bir işlem olmadığını açıkça hissetti.
Bu bir dönemeçti.
Geri dönüşü olmayan türden bir dönemeç.
Bugünden sonra günler aynı akmayacaktı.
Henüz neyin başlayacağını bilmiyordu.
Ama bir şeylerin sona erdiğini hissedebiliyordu.
Yönetim kurulu toplantısı iki saat sürdü.
Ardından kararlar açıklandı.
Onun için yalnızca bir tanesi önemliydi:
İstifası kabul edilmişti.
Haberi duyduğu anda içinde iki duygu aynı anda yükseldi.
Biri hafiflikti.
Uzun süredir taşıdığı görünmez bir yükün omuzlarından kayıp gitmesi gibi.
Diğeri ise korku.
Önünde açılan boşluğun korkusu.
Çünkü özgürlük bazen bir kapının açılması değil, arkasında ne olduğunu bilmeden eşiği geçmekti.
Kalbi bu iki duygu arasında salındı durdu.
Yaklaşan bir ferahlığın sevinciyle…
Henüz yüzünü göstermemiş bir bilinmezin sessiz endişesi arasında.
Yardımcısına, bugüne dek omuzlarında taşıdığı bütün görevler emanet edildi. Fakat bu, sıradan bir yetki devri değildi. Sürecin en küçük ayrıntısına kadar resmî usullerle güvence altına alınması istenmişti. Devir teslim işlemi, yönetim kurulundan titizlikle seçilmiş üç kişilik bir komisyonun huzurunda hazırlanacak resmî bir tutanakla gerçekleştirilecekti. Amaç yalnızca prosedürü yerine getirmek değil, tek bir boşluğun bile kurumun düzenini sarsmasına izin vermemekti.
Bir süre sessizce oturdu. Önündeki ayrıntılar gözlerinin önünden geçerken zihni sorularla doluyordu. Yardımcısı bu yükü gerçekten taşıyabilecek miydi? Her şey planlandığı gibi ilerleyecek miydi? Yoksa fark edilmeden elinden kayıp gidecek bir şey mutlaka mı vardı?
Başını pencereye çevirdi. Perdelerin arasından süzülen ışık yüzüne ince gölgeler bırakıyordu. Sanki o sessizlik içinden bir ses yükseliyor, usulca kulağına eğiliyordu:
“Her kararın bir bedeli vardır. Atılan her adım, kendi sorumluluğunu da beraberinde getirir.”
Derin bir nefes aldı. Düşüncelerini yeniden toparladı. Yardımcısına duyduğu güvenin rastgele verilmiş bir güven olmadığını kendine hatırlattı. Onu, en zor anlarda bile ayakta kalabilecek kadar yetiştirmişti. Yine de kaygı, insanın en iyi sakladığı yerden, kalbinin en sessiz köşesinden içeri sızmasını biliyordu. Çünkü hayat, her büyük değişimin içine yalnızca umut değil, zaman gelmeden yüzünü göstermeyen bilinmezlikler de bırakırdı.
İşte böylece yeni bir dönemin eşiğinde duruyordu. Her adımını tartarak ilerliyor; omuzlarında sorumluluğun ağırlığını, içinde ise sönmeyen bir umudu taşıyordu. Gözlerinde beliren derin ifade, kendi kendine yönelttiği tek bir soruya dönüşüyordu:
“Kararımı verdim… Peki, bu kararın ağırlığını taşıyabilecek miyim?”


Akşam eve döndüğünde yorgunluğu yalnız bedenine değil, ruhuna da işlemişti. Gün boyunca üst üste gelen sorumluluklar, sabrının kıyılarına durmadan vuran dalgalar gibiydi. Ama bütün o tükenmişliğin altında tarifsiz bir hafiflik hissediyordu. Günlerdir omuzlarında taşıdığı ağır emanet, artık sırtından inmişti. Kendisine emanet edilen büyük servetin yükü sonunda üzerinden kalkmış, ruhuna yeniden nefes alabileceği bir boşluk bırakmıştı.
Kanepenin kenarına sessizce oturdu. Evin tanıdık ayrıntıları gözlerinin önünde ağır ağır canlandı. Bildik kokular, uzaktan gelen çocuk sesleri, açık pencereden içeri süzülen rüzgârın fısıltısı… Hepsi tek bir cümleyi söylüyormuş gibiydi:
“Başardın. Üzerine düşeni yerine getirdin.”
O gece uyku, uzun zamandır ilk kez ona hiçbir direnç göstermeden geldi. Kaygının gölgesi bile yaklaşmadı. Fırtınasını geride bırakmış dingin bir deniz gibi derin ve huzurlu uyudu. Günler boyunca içinde birbirine karışan korku, sorumluluk, temkin ve umut, sonunda sessizce yerini sükûnete bırakmıştı. Ruhu, uzun bir bekleyişin ardından ilk kez gerçekten dinlenebiliyordu.
Ama uykunun en derin yerinde bile, zihninin ulaşılması güç bir köşesinde aynı cümle yankılanmayı sürdürüyordu; uzaklardan gelen belli belirsiz bir ses gibi:
“Görevini tamamladın… Peki, şimdi başlayacak olana hazır mısın?”

Ertesi gün, gün daha yeni ağarırken evin sessizliği ansızın parçalandı. Bir anda yükselen gürültü, peş peşe patlayan bağrışmalar ve her köşeye yayılan telaş, acımasız bir fırtına gibi duvarlara çarpıyor, evi tanınmaz hâle getiriyordu. Kim oldukları belli olmayan silahlı güvenlik görevlileri kapıları zorlayarak içeri girmişti. Hangi kuruma bağlı olduklarını söylemiyor, neden geldiklerine dair tek kelime etmiyorlardı. Sanki aklın ve mantığın işlemediği başka bir dünyanın içinden çıkıp gelmişlerdi; kuralların yalnızca kör bir güç olarak var olduğu bir dünyanın.
Her şey birkaç nefeslik zamanın içine sıkışmış gibiydi. O kadar hızlı, o kadar sertti ki zaman ilerlemeyi unutmuştu sanki. Evin her köşesi korkuyla titriyor, açık balkondan içeri süzülen rüzgâr bile beraberinde görünmez bir dehşet taşıyordu. O an, alıştığı hayatın gözlerinin önünde sessizce çöktüğünü hissetti. Güvendiği, değişmez sandığı her şey bir anda kırılganlaşmıştı.
Telaşla salona koştu. Gözleri, hareket eden her gölgeyi, çocuklarının yüzlerine düşen her korku kırıntısını yakalamaya çalışıyordu. Ne olup bittiğini anlamak isterken sesi titreyerek yükseldi:
“Ne yapıyorsunuz? Siz kimsiniz? Onları neden götürüyorsunuz?”
Karısı dehşet içinde koluna sarıldı. Sesi, umutsuzluğun sınırında yankılanan bir çığlığa dönüştü:
“Lütfen… Çocuklarıma dokunmayın… Onlara zarar vermeyin!”
Beş yaşındaki küçük torunu bile korkudan boğulan sesiyle ağlıyordu:
“Baba… Hayır! Onlara dokunmayın!”
Fakat o evde yükselen hiçbir ses karşılık bulmadı. Gözyaşları, yalvarışlar, çocukların çığlıkları… Hiçbiri emri uygulayan adamların yüzünde en küçük bir değişiklik yaratmadı. Özellikle operasyonu yöneten subayın yüzünde taşlaşmış bir sükûnet vardı. Sanki merhamet, o sabah evin eşiğini hiç geçmemişti.
Kanepenin kenarına çöktü. Yüzünü iki eli arasına aldı. Kalbi, öfke, çaresizlik ve korkunun aynı anda sıkıştırdığı bir yumruya dönüşmüştü. İçinden sessizce geçen soru, göğsünü yaran keskin bir acı gibiydi:
Dünya gerçekten böyle bir yere mi dönüştü? Adalet artık sesini tamamen mi yitirdi? Yoksa merhamet, yalnızca insanların birbirine anlattığı eski bir masal mıydı?
Bir süre sonra güçlükle ayağa kalktı. İçinde kırılmadan kalabilmiş son cesaret parçalarını toplamaya çalışıyordu. Düşünebilmek, bir çıkış yolu bulabilmek istiyordu. Ama hayatına ansızın giren bu karanlık, gün doğmadan gecenin çöktüğü bir gökyüzü gibi her düşüncesini örtüyordu.
Sonunda geriye kalan gerçek, insanın dilini susturacak kadar ağırdı.
Büyük oğlu ve iki damadı hiçbir açıklama yapılmadan götürülmüştü. Ne bir suçlama vardı ne de bir uyarı. Sanki tanıdıkları dünyadan koparılıp adı olmayan bir boşluğa çekilmişlerdi.
Olduğu yerde donup kaldı. Gözleri korku ile hayret arasında gidip gelirken, umudun en ince ipliğine bile tutunmaya çalıştı. Son bir ümitle görevli subayın önüne yaklaştı. Sesi artık kendisine bile ait değilmiş gibiydi.
“Ne olur… Yalvarırım… Çocuklarımı bana geri verin… Ailemi benden almayın…”
Cevap yine sessizlik oldu.
Subayın yüzünde ne öfke vardı ne de acıma. Sadece emirlerin arkasına saklanmış soğuk bir ifade… İnsanlığın yerini mekanik bir itaat almış gibiydi.
Ev… Yıllarca sığındığı o güvenli yuva… Birkaç dakika içinde korkunun hüküm sürdüğü yabancı bir mekâna dönüşmüştü. Açık pencereden giren rüzgâr bile artık başka türlü esiyor, kulağına aynı cümleyi fısıldıyordu:
Her şey bir anda değişebilir… İnsan, sahip olduğunu sandığı her şeyi tek bir uyarı bile olmadan kaybedebilir.
Bir kez daha doğruldu. Derin nefesler alarak zihnini toparlamaya çalıştı. Sevdiklerini geri getirecek küçücük bir ihtimal arıyordu. Ama düşündüğü her yol, görünmeyen duvarlara çarpıp dağılıyordu. Kalbinin üzerine gece, güneş henüz batmadan inmişti.


Günler ağır ağır akıp geçiyordu. Bekleyiş, artık zamanın kendisinden daha ağırdı. O ise kıyısı görünmeyen bir denizde sürüklenir gibi durmadan soruyor, araştırıyor, kapı kapı dolaşıyor, oğluna ve damatlarına ulaşabilecek en küçük izi arıyordu.
Fakat bütün yollar aynı sessizliğe çıkıyordu.
Kapılar yüzüne kapanıyor, cevaplar karanlıkta eriyip gidiyordu. Sanki dünya, bütün katılığıyla onun yaralı yüreğinin karşısında birleşmişti.
Bir sandalyeye oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Gözlerindeki yaş, öfke ile umutsuzluğun birbirine karıştığı derin bir sessizlikte akıyordu.
Neredesiniz? diye geçirdi içinden. Sizi bana geri getirebilmek için daha ne yapabilirim?
Dostlarından biri, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak, acıyla yoğrulmuş bir ifadeyle konuştu:
“Bu işlerde kapıları açan tek şey paradır… Başka hiçbir şey değil.”
Sözler odada uzun süre asılı kaldı.
Gözlerini kapattı. Belki gerçekten de sevdiklerini kurtarabilecek tek güç paraydı. Ama hemen ardından boğazını düğümleyen başka bir gerçek yükseldi.
Peki o kadar parayı nereden bulacağım?
Bu cümleyi yalnızca kendi duyabileceği kadar kısık bir sesle fısıldadı.
Üç genç insan… Benim evlatlarım… Evimin içinden, gözlerimin önünden alındılar. Koruyamadığım en değerli emanetlerim oldular. Şimdi ise onları geri almanın bedeli, ömrüm boyunca ödeyemeyeceğim kadar ağır görünüyor.
Pencerenin önüne geldi. Dışarıda uzanan sokak, insana terk edilmiş bir dünyanın sessizliğini hatırlatıyordu. Gözleri boşluğa dalarken, içinde peş peşe sorular yükseldi.
Para gerçekten özgürlüğü satın alabilir miydi? Bir bedel ödemek, insanı sevdiklerine olduğu gibi geri kavuşturabilir miydi? Yoksa kaybedilen şey, artık hiçbir gücün ve hiçbir imkânın erişemeyeceği bir yere mi savrulmuştu?
Sessizce yerine oturdu. Zaman onun çevresinde ağırlaşmış, neredeyse akmayı bırakmıştı. Acı ile belirsizlik arasında sürüklenirken, içine attığı çığlıklar ve kimseye göstermediği gözyaşları onu görünmez bir uçurumun kıyısına getiriyordu. Attığı her adımın altında yeni bir tehlike vardı; geçen her dakika ise yüreğindeki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Ne olursa olsun aramaya devam edecekti. Karanlığın içinde kalmış en küçük ışık sızmasını, umut adına açılmış en dar çatlağı bile kaçırmayacaktı. Dünyanın bütün sertliğine rağmen çocuklarını bulmalıydı. Çünkü göğsüne çöken kayıp duygusu, kalbini yavaş yavaş ezen görünmez bir ağırlığa dönüşmüştü.
Yüreği taş gibi ağırdı. Çözüm aradıkça elleri titriyor, zihni aynı soruların etrafında durmadan dolaşıyordu.
Adalet nerede? Bizi bu kadar büyük bir haksızlıktan kim koruyacak? Yoksa artık hepimiz merhamet bilmeyen bir gücün elinde miyiz?
O günden sonra evin geceleri bambaşka bir sessizlik taşıdı. O sessizliği yalnız dualar bölüyordu. Fısıltıya benzeyen yakarışlar odalara yayılıyor, duvarlara ince bir yağmur gibi çarpıyor, acıyla dolmuş yürekleri biraz olsun hafifletebilmek istercesine göğe yükseliyordu.


Geride kalan aile fertleri, akrabalar, dostlar ve komşular birer birer eve gelmeye başladı. Kimisi sessizce oturuyor, kimisi mutfağa girip sofrayı hazırlıyor, kimisi yalnızca orada bulunarak eksilen hayatı biraz olsun tamamlamaya çalışıyordu. Zorla koparılanların bıraktığı boşluğu doldurmaları mümkün değildi; ama geride kalanları ayakta tutmak için herkes elinden geleni yapıyordu. O günlerde uzanan her el, yalnızca yardım değil, aynı zamanda güven ve sıcaklık taşıyordu.
Kanepenin ucunda oturmuş, tek tek yüzlerine bakıyordu. Her bakışta küçücük bir umut kırıntısı arıyor, ama kendi içine dönünce aynı soruya çarpıyordu.
İnsan umudunu nasıl kaybeder? Ve sevdiği insanların yokluğuna nasıl alışabilir?
Karısı yanına geldi. Gözleri yaşla doluydu ama sesinde kırılmayan bir direnç vardı.
“Dayanacağız,” dedi usulca. “Bizi kolay kolay yıkamazlar. En kıymetlilerimizi bizden almış olabilirler… Ama birbirimizi bırakmayacağız.”
Başını hafifçe kaldırdı.
“Evet,” dedi yorgun bir sesle. “Ama yalnızca direnmek yeter mi? Dualar onları bize geri getirebilir mi? Yoksa her şey artık zulmün ve çürümüş düzenin insafına mı kaldı?”
O günlerde ev, sessiz bir direnişin mekânına dönüşmüştü. Korkuyla cesaret, umutsuzlukla umut aynı çatının altında yan yana yaşıyordu. Herkes, karanlığın içinde küçük de olsa bir ışık olabilmek için çabalıyordu. Geçen her saat, insanın dayanma gücüne dair görünmez bir iz bırakıyor; sanki zaman, ödülünü vermeden önce herkesi sabrının son sınırına kadar bekletiyordu.


Bütün girişimleri sonuçsuz kalınca, titreyen elleriyle telefonunu aldı.
Sanki bedenindeki her sinir gerilmişti. Aldığı her nefes korkunun ve kederin ağırlığını taşıyordu. Parmakları, istifasından önce kendisini tehdit eden kişinin numarasını yeniden çevirdi. Bu görüşme, belki de elinde kalan son ihtimaldi; ya çocuklarına açılan bir kapı olacaktı ya da onu umutsuzluğun daha derin bir yerine sürükleyecekti.
Telefon açıldığında sesi güçlükle duyulacak kadar alçaktı.
“Şimdi gelirim… Kendimi sana teslim ederim. Yeter ki çocuklarıma dokunmayın.”
Karşı taraftan gelen ses soğuk ve keskin çıktı.
“Sana defalarca başka yollar sundum. O zaman çözümler de vardı, seçenekler de. Sana korkmamanı söyledim. Seni koruyacağımızı söyledim. Bugün içine düştüğün duruma düşmeyeceğini söyledim. Ama sen hepsini reddettin. İstifa ederek bizden uzaklaşabileceğini sandın. Şimdi kimseyi suçlama. Bunun hesabını yalnız kendine sor.”
Sözler bitince uzun süre konuşamadı.
Her cümle, göğsüne ağır bir taş gibi yerleşmişti.
Gerçekten seçim yapma hakkım var mıydı? diye düşündü. Yoksa kader ağını çok daha önce örmüş, ben yalnızca o ağın içinde yürüdüğümü sonradan mı anlamıştım? Başka türlü davranabilir miydim? Yoksa önümdeki bütün yollar daha en başından kapalı mıydı?
Arkasında duran karısı koluna sıkıca tutundu.
“Ne olur…” dedi, sesi korkudan çatlayarak. “Bir yolu olmalı. Biz sadece çocuklarımızın yaşamasını istiyoruz. Onların sesini duymuyor musun? Geceleri attıkları çığlıkları sen de işitmiyor musun?”
Başını eğdi.
“Duyuyorum,” dedi usulca. “Hepsini duyuyorum. Ve onları kurtarmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.”
Bir an sustu.
“Fakat bazen bir babanın sesi, merhametini çoktan kaybetmiş bir dünyanın gürültüsü içinde kayboluyor.”
Görüşme sona erdiğinde evi ağır bir sessizlik kapladı.
Karşı taraftan gelen tehditlerden çok, söylenen sözlerin ağırlığı çökmüştü üzerine. Geçirdiği bütün yıllar, sanki onu yalnızca bugüne hazırlamıştı. Her düşünce, her kalp atışı, ellerindeki her titreme aynı gerçeği fısıldıyordu.
Asıl sınav şimdi başlıyordu.
Bu, yalnızca hayatta kalmanın değil; onurunu, vicdanını ve sevdiklerini aynı anda koruyabilmenin sınavıydı. Güven duygusunun neredeyse tamamen silindiği bir dünyada, insan kalabilmenin sınavı.
Bir süre sonra telefonu yeniden eline aldı.
Cihaz, avucunun içinde onunla birlikte titriyordu. Sanki o da bu konuşmadan kaçmak istiyordu. Numarayı bir kez daha çevirdi. Karşı taraf cevap verdiğinde sesi parçalanıyordu; nefesi daralıyor, kelimeler boğazında düğümleniyor, göğsüne çöken haksızlığın ağırlığı her heceyi biraz daha zorlaştırıyordu…
“Efendim…” dedi, sesi kırılacakmış gibi titreyerek. “Sözünü ettiğiniz para hiçbir zaman benim olmadı. Bana düşen yalnızca her ay aldığım mütevazı maaştı. O da ailemin temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabiliyordu.”
Karşı taraftan gelen ses, merhametten bütünüyle arınmıştı.
“Demek sen de kabul ediyorsun; o para sana ait değilmiş. Öyleyse ona senden daha çok hakkımız var. Sen olsan da olmasan da onu alacağız. Ama yine de sana küçük bir karşılık verebilirim… Ailenden birini serbest bırakırım.”
Kalbi, sönmek üzere olan bir kıvılcıma tutunur gibi son umuduna sarıldı.
“Eğer hepsini bırakırsanız…” dedi güçlükle. “Beni onların yerine alın. Ben size teslim olayım.”
Karşıdaki ses hiç duraksamadı.
“Sen içeride olursan benim işime ne yararsın? Seni kurtaracak kimse çıkmaz. Ama hâlâ yapabileceğin bir şey var… Diğer çocuklarının bedelini sen ödeyebilirsin.”
Sözler, kulağından çok kalbine çarptı.
“Efendim…” diyebildi yalnızca.
Tam o anda hat kesildi.
Telefonun sessizliği, söylenen bütün cümlelerden daha ağırdı.
Olduğu yerde kaldı. Parmakları titriyor, gözlerinden süzülen yaşları artık durduramıyordu. Gecenin sessizliği odanın içine çökmüş, duvarlar bile korkuyla nefes alıyormuş gibi görünüyordu.
Uzun süre kıpırdamadan oturdu.
Umudun, kendi gölgesi içinde yavaş yavaş silinişini izledi.
Sonra yine aynı sorular gelip yerleşti içine.
İnsan, sevdiği herkes rehin alınmışken yaşamaya nasıl devam eder? Tek başına umut, böylesine koyu bir karanlığa karşı koyabilir mi? Yoksa bir gün, kurtulmayı bekleyenlerden önce insanın kalbi mi teslim olur?
Kendi nefesi bile sessizce ona direnmesini söylüyor gibiydi. Vazgeçmemesini… Çocuklarına ulaşabilecek en ince ipliğin peşini bırakmamasını…
Ama yaşadığı dünya, güven duygusunun çoktan yok olduğu bir yerdi artık. Merhamet ise zamanın parmakları arasından kayıp giden eski bir kelimeye dönüşmüştü.


Aynı günün akşamında büyük kızının eşi eve döndü.
Yalnızdı.
Sabah birlikte götürülen diğerleri yanında değildi.
Yüzü, anlatabileceğinden fazlasını yaşamış insanların yüzüne benziyordu. Gözleri, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır bir sessizlikle doluydu.
Adam ona doğru yürüdü. İçindeki acı her adımda biraz daha derinleşiyordu.
“Sabah olur olmaz,” dedi vakit kaybetmeden, “sen de, kızım da, çocuklar da… Hepiniz evraklarınızı hazırlayın. Bu ülkeden ayrılacaksınız. Nasıl mümkün olursa öyle… Gidebildiğiniz yere kadar gideceksiniz.”
Damadı şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ama neden? Nereye gideceğiz? Yol güvenli mi? Bizi orada ne bekliyor?”
Adam, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak cevap verdi.
“Artık seçme şansımız kalmadı. Burada kalmanız her geçen gün daha büyük bir tehlikeye dönüşüyor. Beklediğimiz her saat riski büyütüyor. Başkalarının başına gelenleri görmüyor musun? Etrafımızı saran korkuyu hissetmiyor musun?”
Kızı sessizce yanlarına geldi.
Gözyaşlarını tutamıyor, babasının elini iki eliyle sıkıca kavrıyordu.
“Vatanımızı böyle mi bırakacağız?” diye fısıldadı. “Evimizi… Hatıralarımızı… Sevdiklerimizi… Bildiğimiz her şeyi geride mi bırakacağız?”
Adam derin bir nefes aldı.
Sanki dünyanın bütün yükü omuzlarına çökmüştü.
“Biliyorum,” dedi yumuşak ama sarsılmaz bir sesle. “Gitmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Ama sizin hayatınız, geride bırakacağımız her şeyden daha değerli. Siz benim sahip olduğum en kıymetli şeysiniz. Sizi de elimden almalarına izin vermeyeceğim. İşlemediğiniz bir suçun bedelini ödemeyeceksiniz.”
Bir an sustu. Sonra gözlerini tek tek hepsinin yüzünde gezdirdi.
“Şimdi tek yapmamız gereken hayatta kalmak. Yaşarsak yeniden başlayabiliriz. Belki sınırın ötesinde huzur bizi beklemiyordur… Ama en azından umut hâlâ orada nefes alıyor olabilir.”
O gece bu sözler evin içinde uzun süre yankılandı.
Kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği korkuyla, henüz tamamen sönmemiş yaşama umudu aynı odada yan yana oturuyordu. Herkes biliyordu ki artık verecekleri en zor karar, geride neyi bırakacakları değil; yanlarına yalnızca neyi alabilecekleriydi. Burada bırakacakları sadece bir ev değildi. Bir ömür, bir geçmiş ve ait oldukları dünyanın sessizce kapanan kapısıydı.
Guta’daki evi artık yalnızca yıkılmış bir yapı değildi; duvarlarıyla birlikte yıllar boyunca kurduğu bütün hayaller de enkazın altında kalmıştı. Geriye kalan harabeye alıcı çıkmıyor, sanki dünya birer birer bütün kapıları yüzüne kapatıyordu. Ailesini ayakta tutacak en küçük geçim umudu bile elinden kayıp gitmişti. Yardım bulmak için attığı her adım, çıkmaz bir sokağa dönüşüyor; güven sandığı her kapı, ancak bir mucizeyle açılabilecek soğuk taş duvarlar gibi karşısında sessizce yükseliyordu.


Dostlarına, akrabalarına, yıllardır omuz omuza yürüdüğü insanlara ulaştı. Belki biri, ödünç de olsa elini uzatır diye umut etti. Fakat her kapı aynı sessizlikle kapandı. O an, yalnızca insanların değil, kaderin de ondan yüz çevirdiğini hissetti.
Gece çöktüğünde hiçbir şey söylemeden oturdu. Karanlık ağır ağır büyüyor, zaman akmayı unutmuş gibiydi. İçinde ise tek bir soru durmadan yankılanıyordu:
“İnsan her şeyini kaybettiğinde sığınacağı yer neresidir? Dünya gerçekten bu kadar sessiz kalabilir mi? Yoksa bizi duyacak tek bir yürek bile kalmadı mı?”


Tam o sessizliğin içine telefonun sesi düştü.
Sanki uzun süredir gördüğü bir kâbustan ansızın uyandırılmış gibi irkildi. Arayan numarayı tanıyordu. Daha önce tehdit de o numaradan gelmişti, vaat de. Ne taşıdığını hiçbir zaman önceden kestiremediği bir sesti bu.
Karşı taraftan bu kez beklenmedik bir cümle duyuldu:
“Karşılaştığın sorunları çözmene yardım edeceğiz.”
Şaşkınlıkla sustu. Korku boğazına kadar yükseldi ama sesini toparlamayı başardı.
“Gerçekten mi?… Nasıl? Ya bu, beni daha büyük bir çıkmaza sürüklerse?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra aynı sakin, ama tartışmaya yer bırakmayan ses konuştu:
“Seni yalnız bırakmayacağız. Atacağın her adımı birlikte belirleyeceğiz. Vereceğin her kararın sonucunu önceden göreceksin. Ama bunun için bize güvenmeli ve son derece dikkatli davranmalısın.”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre kıpırdamadan oturdu.
İçinde beliren umut, korkuyla birbirine karışmıştı. Bir yandan bunun beklenmedik bir çıkış yolu olmasını diliyor, öte yandan yeni bir tuzağın eşiğinde durduğunu hissediyordu.
İnsan, her şeyini kaybettikten sonra yeniden güvenmeyi nasıl öğrenebilirdi?
Ve gerçekten, yıkıntılar arasında mucizeler filizlenebilir miydi?
Kalbi, umutla endişe arasında durmadan savruluyordu. Sessizlik uzadıkça, her nefes yeni bir sınavın başlangıcı gibi geliyordu. Belki de insanın gerçek gücü tam da böyle anlarda, artık dayanacak hiçbir şeyi kalmadığını sandığı yerde ortaya çıkıyordu.


Ertesi sabah beklediği haber geldi.
Karşı tarafın sesi bu kez hiçbir tartışmaya izin vermeyecek kadar kesindi.
“Emeklilik tazminatının tamamından ve emekli maaşına ilişkin bütün haklarından bizim lehimize feragat edeceksin.”
Gözlerini kapadı.
Sanki önce yüreğini susturması gerekiyordu.
Yıllarını verdiği işin geride bırakacağı tek güvence de elinden alınacaktı. Buna rağmen dudaklarından çıkan tek kelime değişmedi.
“Kabul ediyorum.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Ardından resmî bir tonla devam ettiler:
“Yarın sana biri eşlik edecek. Notere gidip üzerinde anlaştığımız vekâleti düzenleyeceksiniz.”
Göğsünde büyüyen sıkıntıyı bastırmaya çalıştı. Önünde açılan yolun nereye çıktığını bilmiyordu ama artık geri dönmek de mümkün değildi.
“Kabul ediyorum.”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre yerinden kalkamadı.
Bu gerçekten yolun sonu muydu?
Yoksa daha büyük kayıpların başlangıcı mı?
Geleceğini güvence altına alacak son haklarından da vazgeçtikten sonra ayakta kalabilecek miydi?
Bunun cevabını bilmiyordu.
Bildiği tek şey, attığı her adımın korkuyla çevrili olduğuydu. İmzalayacağı belge yalnızca resmî bir evrak değildi; yıllar boyunca biriktirdiği emeğin, geleceğe dair son güvencesinin ve kendi hayatının sessizce elinden kayıp gitmesiydi.


Ertesi sabah ev, alışılmadık bir sessizliğe gömülmüştü.
Kapı usulca çalındı.
Kendisine eşlik edecek adam gelmişti.
Kapıyı açarken kalbi göğsüne sığmıyor gibiydi. Sıradan görünen bu sabahın, hayatını geri dönülmez biçimde değiştireceğini biliyordu.
Evden çıktı.
Notere giden yol her zamankinden uzundu.
Yürüdükçe yalnızca birkaç sokağı değil, ardında bıraktığı bütün hayatını da geride bırakıyormuş gibi hissediyordu. Yıkılmış evi, çocuklarının sesleriyle dolu odalar, yıllarca tanıdığı sokaklar… Hepsi yavaş yavaş ondan uzaklaşıyordu.
İçinde birbirine zıt iki duygu yan yana yürüyordu.
Bilinmeyene duyduğu korku…
Ve çocuklarının en azından bir süre daha güvende olabileceğine dair kırılgan bir umut.
Yol boyunca kendi kendine sessizce konuştu.
“Doğru olan gerçekten bu mu? Yoksa yalnızca bir felaketten kaçarken başka bir felaketin içine mi giriyorum? Çocuklarım benden uzakta da olsa güvende kalabilecek mi?”
Sonra, neredeyse duyulmayacak bir sesle ekledi:
“Her şeyi geride bırakıyorum… Ama onların gözlerinde küçücük de olsa bir güven hissi görebiliyorsam, belki bu kadar acıya katlanmanın bir anlamı vardır.”
Notere vardığında işlemleri büyük bir dikkatle tamamladı.
Her imza, yüreğinden bir parçayı daha koparıyor gibiydi.
Yine de kalbi çocuklarına tutunmaya devam ediyordu.
Çünkü biliyordu ki bu, yolculuğun sonu değildi.
Belki yalnızca kısa süreliğine kazanılmış kırılgan bir soluklanmaydı.
Ama bazen insan, en şiddetli fırtınaların ortasında bile yaşayabilmek için yalnızca böyle küçük bir sessizliğe ihtiyaç duyardı.

O akşam, büyük oğlu ile ikinci kızının eşi gözaltından döndüğünde aile yeniden aynı çatı altında toplandı. Yüzlerinde hem tükenmişliğin hem de sessiz bir ferahlığın izi vardı; sanki sonu görünmeyen karanlık bir tünelden çıkmışlar da, önlerinde beliren solgun ışığa henüz tam inanamıyorlardı.
Baba odanın bir köşesinde sessizce oturuyor, çocuklarını tek tek izliyordu. Her biri valizini topluyor, yurduna sessizce veda ediyordu. Taşıdıkları yalnızca birkaç parça eşya değildi; umutla korkunun aynı ağırlıkta durduğu kalplerini de yanlarında götürüyorlardı. O ise tek bir konuda kararlıydı: Ailesinden hiç kimse bu ülkede kalmayacaktı. Çünkü artık her kapının ardında görünmeyen bir tehdit, her gölgenin içinde adı konmamış yeni bir felaket saklanıyor gibiydi.
Birer birer ayrıldılar. Çocukları, eşleri ve yakınlarıyla birlikte bilmedikleri diyarlara doğru yola çıktı. Yanlarında küçük çocuklar vardı; belki yabancılığın yükü birlikte biraz hafiflerdi, belki de bu gidiş, sonu görünmeyen bir felaketin yerine geçecek tek çare olurdu.
Kendisi ise onların peşinden gidemedi. Yıllarca biriktirdiği para, hepsinin çıkışını sağlayacak kadar değildi. Elinde kalan tek şey, çocuklarına duyduğu sevgiyle onları kaybetme korkusu arasında parçalanan iradesiydi. Böylece geride kaldı. Ev bir anda büyümüş, odalar uzamış, sessizlik duvarlara sinmişti. Onların yokluğu, boş odalardan çok kendi içinde yankılanıyordu.


Sandalyeye oturdu, gözlerini kapadı ve neredeyse duyulmayacak bir sesle kendi kendine fısıldadı:
“Yazgı gerçekten bu muydu? Daha fazlasını yapabilir miydim? Onların güvende olduğunu bilmek, içimdeki bu ağırlığı hafifletmeye yeter mi?”
Pencerenin önünde gün batımını seyrederken yalnızlık ağır ağır içine doluyordu. Her geçen dakika, geride kalan sessizliği biraz daha derinleştiriyordu. Yine de yüreğinin en kuytu yerinde sönmeye direnen küçük bir umut kıvılcımı vardı. Sanki uzakta olsalar bile onları koruma sorumluluğu henüz bitmemişti.
“Nereye gideceğim? Bundan sonra ne yapacağım?”
Bu soruyu yalnızca dudakları değil, bütün varlığı tekrar edip duruyordu.
Boş evin içinde ağır adımlarla dolaştı. Sessiz duran eşyalar, artık kullanılmayan bir hayatın tanıkları gibiydi. Çocuklarının kahkahaları, eşinin sesi, gündelik telaşın küçük izleri… Hepsi görünmez bir gölgeye dönüşmüş, odaların içinde dolaşıyordu. Duvarlar artık yalnızca evi çevrelemiyor, onu kendi yalnızlığının içine de hapsediyordu.
Bir köşeye oturdu. Hatıralar usul usul yükseldi; unutulmuş bir gülüş, yarım kalmış bir cümle, yıllar öncesinden gelen bir ses… Geçmiş, dalga dalga üzerine yürürken insanların yokluğu, yalnızca bir ayrılık değil, hayatın ortasında açılmış derin bir boşluk gibi büyüyordu.
“Ben hâlâ burada mıyım, yoksa çoktan başka bir yerde mi kaldım?”
Cevabını bilmediği bu soru, sessizliğin içinde uzun süre asılı kaldı. Ev de onun gibiydi artık: terk edilmiş, içine kapanmış, nefes alıyormuş gibi görünen ama yaşam belirtisi göstermeyen bir kabuk. Bir zamanlar ona ait olduğunu hissettiren memleket kokusu bile şimdi acı bir hatıraya dönüşmüş, geri dönmeyecek günleri usulca hatırlatıyordu.
İçinden bir başka soru yükseldi:
“Hasret, insanı eve götüren bir yol olabilir mi? Yoksa insanı geçmişe zincirleyen görünmez bir yük mü?”
Her düşünce yeni bir soruya açılıyor, hiçbirinin cevabı gelmiyordu. Sessizlik, kendi yankısından başka hiçbir şey üretmiyordu.
Saatler geçti. O ise aynı evde, aynı gölgelerin arasında oturmayı sürdürdü. Geleceğini düşündü, geride bıraktıklarını düşündü; en çok da artık kim olduğunu düşündü. Evin her köşesi ruhunun başka bir parçasını yansıtıyor, pencereden süzülen silik ışık ise ona hayatın, bekleyenleri umursamadan akmaya devam ettiğini fısıldıyordu. Kendisi ise zamanın içinde ilerlemek yerine, onun iki kıvrımı arasında asılı kalmış bir bulut gibiydi.
Tam bu düşüncelerin içinde kaybolmuşken, kendi sesi yeniden yükseldi:
“Belki yeniden başlamalıyım… Ama nereden? Kime danışabilirim?”
İçindeki başka bir ses, daha sert ve daha kararlı biçimde cevap verdi:
“Yolunu kaybedenlere kimse yol göstermez. Yol, titreyen ayaklarla da olsa yürünerek açılır.”
Ve ruhu, geçmişle bugün arasında sessizce beklemeye devam etti. Özlemle hayal kırıklığı, umutla yorgunluk aynı kalpte birbirine karışıyordu. O sessizlik artık evin sessizliği değildi; insanın kendi içine gömüldüğü, kelimelerin ulaşamadığı derin bir boşluktu. Fakat belki de tam orada, bütün kayıpların ardından, kendini yeniden kuracağı hayatın ilk ve en görünmez adımı atılıyordu.

Ev, artık tek bir odaya dönüşmüştü. Aynı dar mekânın içinde yatağı, küçük ocağı ve şehrin gürültüsünden uzak bir köşeye sıkışmış daracık banyosu vardı. Ne lambaları yakacak elektrik kalmıştı ne de onu dış dünyaya bağlayacak bir hat. Geriye yalnızca defterleri kalmıştı; ruhunda birikenleri sessizce onların sayfalarına bırakıyor, sonra dönüp aynı satırları tekrar tekrar okuyordu. Sanki varlığını ayakta tutan tek şey kelimelerdi.
Sayfaları bazen telaşla çeviriyor, sonra ansızın yavaşlıyordu. Bir sayfa… ardından bir başkası… Her birinde uzun uzun duruyor, görünmeyen bir sırrın izini sürer gibi kendi sesini, düşüncelerinin yankısını, mürekkebin içinde silikleşmiş bir hatırayı arıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla karşısına yine kendi el yazısı çıkıyordu; siyah mürekkeple aceleyle düşülmüş cümleler… Kalbi, yaşadığı anların zamana karışıp gitmesinden korkmuş da onları son anda kâğıda emanet etmiş gibiydi.
“Bunu ne zaman yazdım?” diye fısıldadı.
Parmakları hafifçe titriyordu. Hatırlamaya çalıştıkça anı daha da uzaklaşıyor, tam yaklaşacağını sandığı anda gölge gibi elinden kaçıyordu.
Önündeki kelimeler cansız işaretler olmaktan çıkmıştı artık. Nabızları vardı. Mürekkebin içinde nefes alıyor, onunla birlikte yaşıyorlardı. Her satırın altında bastırılmış bir acı, kararsızlık, özlem saklıydı; kimi yerde telaşla gizlenmiş küçücük bir sevinç, kimi yerde ise hiçbir sözcüğün taşıyamayacağı kadar derin bir sessizlik.
Yatağının kenarına oturdu. Küçük pencerenin ardından sızan gece gölgeleri odanın içine usulca yayılırken, mekânın sessizliğini dinledi. Zamanın ağır ağır avuçlarının arasından akıp gittiğini hissediyordu.
“Yazan ben miydim,” diye geçirdi içinden, “yoksa kelimeler mi beni yazdı?”
Bu soru artık hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. İnsanlardan geriye yalnızca kendisi kalmıştı; kendisi, defteri ve onu görünmeyen dünyaya bağlayan o ince el yazısı. Dışarıdaki hayat bütünüyle silinse bile, bu çizgiler hâlâ nefes alıyordu.
Başını yavaşça kaldırdı. Telefon hâlâ kulağına dayanmıştı. Eli, karşı taraftan kalan son bağı bırakmaya razı olmuyordu. Ama artık hiçbir ses gelmiyordu.
Sessizlik…
Öyle ağırdı ki odanın her köşesine siniyor, duvarlara, tavana, eşyalara yerleşiyor; sonunda odanın kendisi bu sessizliğin yankısına dönüşüyordu.
Yine de bu sessizliğin içinde kaybolmayan tek bir duygu vardı. Karşı taraf hattı kapatmamıştı. Bekliyordu. Belki onun sesini, belki suskunluğunu, belki de söylemeye cesaret edemediği şeyleri okumayı bekliyordu.
İçinden, kimsenin duymadığı bir ses yükseldi:
“Acaba söylemek istediğimi anlayabilecek mi… Yoksa benim gibi o da sessizliğin içinde mi kalacak?”
Ardından daha acımasız bir düşünce geldi.
“Yoksa anlamayan o değil de ben miyim? Belki de anlamamak isteyen benim.”
Gözlerini kapattı. Dünyayı biraz küçültmek, aralarındaki mesafeyi biraz olsun kısaltmak ister gibiydi. Fakat tam tersine, boşluk büyüyor, sorular çoğalıyor, her biri sessizliğini çevreleyen görünmez gölgelere dönüşüyordu.
“Ya beni hiç duymadıysa… Ya anlatamadığım şeyi bekliyorsa… Ya eksik kalan söz, bütün hikâyeyi değiştirecek tek şeyse…”
Gözlerini yeniden açtığında telefon artık yalnızca plastikten yapılmış bir nesne değildi. Avucunda taşıdığı şey, korkusunu, utancını, kararsızlığını ve dünyanın giderek tek bir kırılgan konuşmaya sığacak kadar daraldığını gösteren sessiz bir aynaydı.
Konuşmaya cesaret edemeden önce bile zihninde görünmez bir diyalog başlamıştı.
“Konuşabilecek miyim… Yoksa bu sessizlik beni de sonsuza kadar kendi içine mi alacak?”
Ve an, çözülmeden kaldı.
Bir yanda bütün odayı dolduran sessizlik, öte yanda söylenmemiş cümlelere bağlanmış bekleyiş… Cevabı olmayan bir soru ile belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir cevabın arasında asılı duran ince bir an.
Telefonu elinden hiç bırakmadı.
Sanki suskunluğunun bütün ipleri o cihaza bağlanmıştı. Hareket ederse sessizlik kırılacak, henüz biçim bile kazanmamış o belirsiz duygu dağılıp gidecekmiş gibi korkuyordu; yarım kalmış bir hatıranın gölgesi ya da henüz doğmamış bir his gibi…
Ekrana baktı.
Boştu.
Ne bir numara vardı ne de arama kaydında en küçük bir iz. Konuşma çoktan bitmiş görünüyordu. Sanki aslında hiç yaşanmamıştı.
Kendi kendine mırıldandı:
“Bir şey gerçekten yaşanıp da gerisinde hiçbir iz bırakmayabilir mi?”
O anda içine yayılan ürperti havadan gelmiyordu. Kaynağı, odanın içinde ansızın büyüyen boşluktu. Daha doğrusu kendi içindeki boşluk. Onu insanlara, hayata ve kendisine bağlayan son bağların sessizce çözülüşüydü.
Sonra daha keskin bir soru yükseldi.
“Yok olan ben miyim… Yoksa yaşananlar mı hiçbir zaman var olmayı kabul etmedi?”
Olduğu yerde kıpırdamadan kaldı. Gözleri ekranda, zihni ise şüphe ile kesinlik, yaşanan ile belki hiç yaşanmamış olan arasında durmadan gidip geliyordu.
Her saniye görünmez bir iz bırakıyordu içinde.
Çünkü artık anlamaya başlamıştı: görünmeyen şey yok olmuş demek değildi. Telefonun sessizliği de yalnızca sessizlik değildi. O, kendi hakikatinin aynasıydı; söylemek isteyip sustuğu her cümlenin, yarım bıraktığı her duygunun, dile gelmeyen bütün hakikatlerin yankısıydı.
Sonunda kendi gölgesine konuşur gibi fısıldadı:
“Belki de her şey yalnızca bir yanılsamaydı… Ya da asıl olay sessizliğin kendisiydi. Belki de iz arayan yalnızca biziz.”
Telefon hâlâ avuçlarının arasındaydı.
Ağırlığı ellerine, ellerinin ağırlığı kalbine sinmişti. Etrafındaki boşluk giderek daha belirginleşirken sessizlik de canlı bir varlığa dönüşüyordu; atan bir nabzı, hissedilen bir ağırlığı, yankılanan bir soluğu vardı.
Onu izliyor gibiydi.
Ve kalbini, henüz doğmamış tek bir sesin, belki bir fısıltının, belki de ansızın belirecek küçücük bir izin yolunu gözlemeye mahkûm ediyordu. Çünkü bazen insanın en derin gerçeğini, söylenmiş sözler değil, hiçbir zaman söylenemeyenler açığa çıkarır.

Leave a reply