Numan Albarbari نعمان البربري

KARARIN GÖLGESİ 01

KARARIN GÖLGESİ

roman

BİRİNCİ KISIM
Numan Albarbari
GİRİŞ
Hikâye, henüz cevap bulmamış sorularla başladı; bazen tereddütle fısıldanan, bazen de en doğal sözmüş gibi ortaya atılan sorularla.
O sorular hiçbir zaman bir kalıba, bir yere, ölü bir tarihe hapsolmayı kabul etmediler.
Kimse çıkıp “İşte başlangıç burada doğdu” diyemedi. Kimse ona resmî bir kayda geçecek bir gün belirleyip “Bu saatte, bu yerde hikâye yola çıktı” diyemedi.
Titrek bir kıvılcım mıydı acaba? Yoksa unutulmuş bir köyün tozunda süzülen zayıf bir ışıltı mı? Sanki ancak gizlice var olmaya cesaret edebiliyordu. Göz onu görür görmez ürperiyordu: Peki nereye gidiyordu bu? Unutuşun yuttuğu sisli bir köye mi? Yoksa sahibinin göğsünde kalmış, hiç tamamlanamadığı için inleyen ihmal edilmiş bir düşe mi?
Hayat hikâyeleri gariptir. Uzun süre sessizliğin derinliklerinde saklanırlar; sonra bir gün kırık seslere dönüşüp doğrulurlar, sisin içinde fısıldaşırlar da kimse onları yorumlamaya cesaret edemez; bir başka sefer de yorgun bir kalbin çarpıntısı gibi olurlar, kimse kulak vermez.
Sonra aniden, hiç haber vermeden, o sesler dışarı patlar; bir çıkış arar, kendilerini içine alacak bir göğüs arar. Ama var olmak için toprağa, kendilerini kucaklayacak bir ele, dinleyecek bir göğse ihtiyaç duyarlar. Yokluk filizlenmez; tohum, şefkat gösterecek bir toprak bulamazsa ölür. Ve anı da, ancak onu şiddetli rüzgârlardan koruyan merhametli bir ufuk gölgesinde tutarsa hayatta kalır.
Bunun için o hikâye kendine yaraşır bir kapı aramak zorundaydı; ardındakini yalnız açmaya cesaret edene gösteren bir kapı. Kayda geçecek bir gerçek aranmıyordu, deftere yazılacak bir rakam da değil; belirsiz olmayan, kapalı bir eşiğe benzemeyen bir başlangıç aranıyordu — öyle bir eşik ki insan önünde durur, kalbi tereddütle çarparken kendine sorar: “Çalayım mı kapıyı? Cesaret edebilir miyim?” Yine de içten içe bilir ki, onu açmak, duvarın ardında saklı bir eve geçit verecektir.
O kapının üstünde tek bir isim yazılıydı: “Harburg.” Ve tek bir rakam: “1756.”
BİRİNCİ BÖLÜM
İmparatorluğun ucunda küçük bir köy; evleri, bir çocuğun attıktan sonra unuttuğu taşlar gibi nehir kıyısına saçılmıştı. Bacalardan ağır ağır süzülen duman havada kıvrılıyor, sanki gelmekte olan savaşın bulutlarını gizlemek için koyu bir perde germeye boşuna çalışıyordu.
O köyde her kalp göğsünde tedirgindi, her göz kendine soruyordu: “Bu isim neyi saklıyor? Bu rakamla birlikte ne doğmak üzere?” Sanki ruhlar bile yolu yokluyor, ilk harf söylenmeden alınlar terliyordu.
Çocukların kahkahaları meydanlarda hâlâ yankılanıyordu, gündüze tutunan bir ışık artığı gibi; ama artık tam masum değildi; yaşlıların ve kadınların gece ateşleri başında fısıldaştığı ağır sözlerle karışıyordu.
Yaşlılardan biri, titreyen bir sopayla korları karıştırıyor, yorgunluktan yarı sönmüş gözlerle, neredeyse duyulmayacak bir sesle mırıldanıyordu: “Yeni bir ittifak mı bu?” Ağır bir nefes çeken bir kadın cevap veriyordu, gözleri karanlıkta saklanan bir hayali arıyormuş gibi: “Yoksa yeniden çizilecek sınırlar mı?”
Yaklaşan savaşın yankısıydı bu; henüz görünmeyen uzak bir fırtına gibi geliyordu, ama kemikler rüzgârı esmeden önce ürpermişti bile. Her kalp onu kendi tarzında hissediyordu: sessiz bir korkuyla tükürüğünü yutan bir ihtiyar, çocuğunu gereğinden fazla göğsüne bastıran bir kadın, koşup aniden duran ve içinden “Neden fısıldaşıyorlar? Anlamadığım bir şey mi yaklaştı?” diye soran bir çocuk.
Kim düşünürdü ki, bu unutulmuş uzak köşeden, zamana meydan okuyacak, haritaların yüzüne gülecek bir hikâye başlayacak? Sıradan bir rastlantı mıydı sadece? Yoksa kader çoktan hükmünü mü vermişti, gölgesine düşecek olanı çoktan mı belirlemişti?
Belki de ihmal edilmiş bir pencereden geçen soğuk bir rüzgâr nefesinden başka bir şey değildi; küçük bir köy evinde soluk bir perdeyi kımıldatan. Duyulur duyulmaz bir hışırtı, ama bitmeyen uzun bir ezginin ilk notası gibiydi.
İşte böyle, kimsenin fark etmediği bir sadelikle başladı. Ne kralların saraylarında, ağır kapıların şölen gürültüsüne açıldığı yerlerde; ne büyük şehirlerin gürültüsünde — küçük, önemsiz bir köyde, yoldan geçenin bile zor fark ettiği bir köyde.
Çoğu için tarih defterlerine yazılmış bir rakamdan öte anlam taşımayan bir yılda — ama köyün bir sakini için her şeyin başlangıcı olan bir yılda. 1756’da, bugün “Almanya” dediğimiz topraklar sürekli bir tehdidin gölgesinde eziliyordu.
O isim o zamanlar tek bir devleti değil, krallıklardan, prensliklerden, özgür şehirlerden oluşan bir mozaiği ifade ediyordu; bazen tek bir sözde buluşan, çoğunlukla “Kutsal Roma İmparatorluğu” denen bir cübbenin altında birbirine düşen bir mozaiği.
Kuzeyde Prusya emin adımlarla nüfuzunu genişletmeyi planlıyor, güneyde Habsburgların gözleri karanlıkta örülen her hareketi kolluyordu, avını bekleyen kurtlar gibi. Dağların ve nehirlerin ardından davulların yankısı yayılmaya başlamıştı, sesi kulaklardan önce kalplere çarpıyordu; sanki insanların sonradan “Yedi Yıl Savaşları” diye adlandıracağı şeyin doğumunu haber veriyordu — eski çağların maskesi ardına gizlenmiş ilk dünya savaşını.
Hangi gizli el, o unutulmuş köyü böyle bir doğumun sahnesi olmaya seçmişti? Sıradan, soğuk bir tesadüf müydü sadece? Yoksa kader, tarihin perdesini en sade yerden açıp dünyaya en büyük destanlarını çıkarmayı mı seçmişti? Ve köylülerden biri, o gece kapısını kapatırken, küçük adımlarının bir gün dünyanın başka bir köşesinin sayfalarına yazılacağını bilebilir miydi?
Mumlar alevlerinin üstünde titreşiyor, utangaç bir aydınlanma ile ani bir sönüşün arasında sallanıyordu; sanki yaşamakla ölmek arasında kararsızdılar. Uzaklarda askerler tarlaları bir fırtına gibi geçiyor, köyleri değirmenlerinin, tarlalarının sıcaklığından koparıp savaşın soğuk siperlerine fırlatıyordu.
Askerlerden biri durdu, soğuk bir süngüye sıkı sıkı sarıldı, sonra havanın bile duymasından korkarcasına boğuk bir sesle fısıldadı: “Nereye gidiyoruz biz?” Cevap, ıssız bir sessizlikti; davulların vuruşundan ağır, topların kükremesinden acımasız bir sessizlik. Mecburiyet, görev ve tehlike… bu üçlü kalpleri boğucu bir kaygıyla sarmıştı, öyle ki her nefes kuşatılmış bir göğüsten zorla koparılıyordu.
Bu gerginliklerin ortasında, Elbe Nehri kıyısında, Hamburg’un güneyinde, Harburg denen sakin bir köy, küçük düşlerinin üzerinde uyuyordu. Orada, eski bir su değirmenine sahip bir evde Daniel adında bir çocuk doğdu. Aile değirmeni sadece tahıl öğütmek ya da geçim kapısı olarak görmüyordu; onu dünyanın fırtınalarını savuşturan bir kale, siyasetin ve savaşın rüzgârına karşı yaşamlarının sıcaklığını koruyan bir duvar sayıyorlardı.
Bir akşam baba, değirmenin kapısında oturdu, kaşları çatık, gözleri çarkların altından akan suya dalmıştı. Sesini alçaltarak, taşın bile duymasından korkarcasına kendi kendine konuşmaya başladı: “Ya bir gün gelir de oğlumu anlayamadığım bir savaşa gönderirlerse? Ya siyasetçilerin ve dinin çizdiği haritaların ateşi onu yutarsa?” Değirmenin kenarına elini dayadı, sanki kalbinde kaybettiği bir dinginliği o dayanıklı ağaçtan çekip almaya çalışıyordu.
Değirmenin kendisi ise, alın teriyle, suyun hikmetiyle kurulmuş bir aletten öte bir şeydi. Her yandan fırtınaların dövdüğü bir zamanda sessiz bir direnişin sembolü, güvenli bir sığınaktı. Baba, tahta kapıların hareketini, suyun sesini izlerken fısıldıyordu: “Burada, bu duvarlar arasında her şey sabit görünüyor… sanki zaman bile yaklaşmaya çekiniyor.”
Küçük Daniel ise, güneşin sönük ışınları altında pırıldayan suları izliyor, kâh gülüyor kâh susuyordu; sanki geleceğini önünde bitmeyen bir nehir şeklinde çizilmiş görüyordu. Babasının sözlerini anlamıyordu, ama küçük kalbi, sesin tonu ile elinin titremesi arasına sızan gizli bir kaygıyı yakalamıştı.
Harburg, imparatorluğun gözünde küçüktü, kralların haritalarında neredeyse görünmezdi. Ama konumunun sırrında, iki zıt akım arasında çarpan bir kalpti: bir yandan uluslararası ticaret yolları, Hamburg’a gelen tuz ve pamuk gemileri; öte yandan sakinlerini belirsiz bir geleceğe çeken kaygı akıntısı — sanki ne zaman taşacağını bilmedikleri derin bir nehrin kıyısında yürüyorlardı.
Daniel Müller, iki zıt güç arasında büyüdü: dışarıda dünyanın gürültüsü, içeride değirmenin sükûneti. Küçüklüğünden beri, çevresindeki unsurları sanki kendisiyle konuşan canlı varlıklar gibi hissediyordu: un, yanaklarını okşayan küçük bir bulut gibi havada uçuşuyordu; bulutlar başının üstünden geçip gökyüzünün çehresini değiştiriyordu; su ise akışında süzülüp fısıltısıyla, kendisinden başka kimsenin anlamadığı gizemli bir dil konuşuyordu. Etrafındaki her şey ona sesleniyordu, çocuk kalbi de tuhaf bir ciddiyetle dinliyordu.
Ama savaşın ateşi kaderin eşiğinde bekliyordu, onun hayatının seyrini kökten değiştirmek için. Savaş ilk kez tarlalara dalan bir asker biçiminde girmedi; tek bir kararın kılığında geldi, uzak bir yerde yazılmış kesin bir sözcük kılığında; insanlara bir kurtuluş vaadi gibi göründü, ama içeride dağılma kapılarını araladı, acı ve seçimle yoğrulacak uzun bir yola zemin hazırladı; ruhun derinliklerinde silinmeyecek bir yankı bıraktı:
“Her karar silinmez bir iz bırakır.”
“Çünkü her karar bir gölge doğurur; kimse bugünün kararlarının hangi gölgeyi getireceğini bilemez.”
Daniel yıldan yıla büyürken, su değirmeni de tekdüze inlemesini sürdürüyordu, çocuğuna şarkı söylemekten vazgeçmeyen bir ana gibi. Kanatları suyun akışında dönüyor, ağır taşları yorgun bir kalbin çarpıntısına benzeyen bir gıcırtı çıkarıyor, bu ses evin her köşesinde yankılanıyordu.
Küçük bir çocukken bile, değirmenin kenarında durur, ellerini suyun akışına uzatırdı; küçük bedeni titreşimlerle ürperir, sanki nehir ona babasının hiç söylemediği bir sırrı anlatmaya çalışıyor gibi olurdu. Bakışlarını suyun rengârenk yansımalarına kaldırır, bazen gülümser, sonra kendi kendine fısıldardı: “Her şey değişiyor… ben bile.”
Kapının eşiğinden, baba onu sessizce izlerdi, kolları kemerinin üstünde bağlı, alnı kaygıyla kırışmış. Gözleri, suyun önünde oturan o zayıf bedenden ayrılmazdı, içi cevapsız sorularla çalkalanırken. Duvarların bile zor duyacağı bir sesle kendi kendine konuşurdu: “Dünya yeniden alevlendiğinde onun ağırlığını bilecek mi acaba? Kırılmayacak kadar güçlü olacak mı?”
Daniel ise, babasının kafasında dönen bu karanlık kehanetlerden habersizdi. Onun için değirmen, kendi kendine yeten bir dünyaydı: buğday kokusuyla dolu duvarlar, pencerelerden altın hançerler gibi giren güneş ışınları, hiç susmayan suyun sesi. Her gıcırtı, taşların her titreşimi, onun için hayatın kendisiyle gizli bir sohbetti.
Ama bu aydınlık görüntünün altında, gelecek yılların gölgesi yavaş yavaş uzuyordu. Daniel bunu, farkına varmadan hissederdi; geceleri babasının ağır adımlarını evin içinde duyduğunda, sanki dertleriyle yeri eziyormuş gibi gelen adımları. Çocuk, felaketin kapının ardında beklediğini hayal ederek nefesini tutardı. O anlarda çoğu zaman odanın küçük bir köşesine çekilir, dizlerini göğsüne çeker, yüzünü kollarıyla örter, sonra titreyen bir sesle kendi kendine fısıldardı: “Her şey bu kadar kırılgansa… ben sabit bir şeye tutunabilir miyim acaba?”
Anne, değirmenin taşları arasında tozu silkerken, elbisesine yapışan beyaz un tozu bedenine bir küçük bulut gibi sarılırken, evin oğlunun söylemediklerini gözleriyle görürdü. Sessizce yaklaşır, elini hafifçe omzuna koyar, onu yere sabitlemek ister gibi hafifçe bastırırdı.
Şefkatli, yalvarır gibi bir sesle derdi: “Daniel… her şey bir yol bulur. Yalnız kimden, ne zaman, neyi soracağını öğrenmen gerek; nasıl düşüneceğini.”
Ama çocuk sadece sözcükleri duymadı. Sesindeki gizli titremenin yankısıyla kalbi ürperdi, gözlerinde bulutlu bir gökyüzünün yansıması gibi parlayan kaygıyı gördü. Sesinde dudakların söylemediği sessiz bir itiraf vardı: “Biz bile… zamanın akışında küçük bir tozdan fazlası değiliz.”
Gün batımının renginde boğulan bir akşam, güneş Elbe Nehri’nin yarısını yutarken, değirmen uzun gölgesini suyun yüzeyine resmederken, Daniel ilk kez kendisini bekleyen kararların ağırlığını hissetti. Hayat artık suyla ışıkla oynamak değildi; köyün dışındaki dünya kalbine yavaşça, ama durmadan vurmaya başlamıştı, içeri girmekte ısrar eden bir el gibi: “Her seçim içinde iz bırakacak.”
Yanı başında duran eski bir tahta parçasını sımsıkı kavradı, sanki durmadan sallanan bir dünyada sabitliğe tutunmaya çalışıyordu. İçinden, titreyen bir sesle sordu: “Gerçekten ne zaman başlayacak? Zaman beni onunla yüzleşmeye ne zaman çağıracak? Hazır olacak mıyım… yoksa kuru bir dal gibi kırılacak mıyım?”
Suyun şırıltısı ona cevap vermedi, ama nehrin, gelecek olan her şeyi bilen biri gibi ince bir alayla gülümsediğini hissetti. Akışında saklı bir şey vardı, teselli ile meydan okumayı bir arada taşıyan belirsiz bir vaat, derinliklerinde fısıldayan bir ses gibiydi: “Aradığın şey, baştan beri buradaydı… yalnızca bekle.”
İKİNCİ BÖLÜM
Dedem ne okumayı bilirdi ne de yazmayı. Bu, küçük şehrimiz “Duma”nın —Şam’ı çevreleyen geniş Guta bahçelerinin, ağaçlarının arasına gizlenmiş o yerin— yaşlılarının gözünde şaşırtıcı bir şey değildi; kaç mevsim geçirdiğini artık hatırlamayan yaşlı bir zeytin gövdesi kadar doğaldı. Ama ben ona her baktığımda, kalbinde başka kimsenin okuyamadığı açık bir kitap taşıdığını hissederdim. O, dünyayı başka bir gözle okurdu…
Belki de görünmeyen bir gözdü bu, başkalarının göremediğini gören.
Bir gün onu hatırlıyorum; Duma’nın çiftçilerini sulayan, Barada Nehri’nin bir kolundan gelen su paylarının dağıtıldığı dükkânın önünde dikiliyordu. Yüzü durgundu, gözleri sanki önündeki sıra sıra bekleyen adamların çok ötesindeki bir şeyi kovalıyordu. Elini önüne, sessizce uzattı — sanki eski bir bilgisayar klavyesinin üstüne koyar gibi — parmakları, yalnız kendisinin bildiği ezgileri çiziyormuşçasına oynamaya başladı üstünde.
Daha saniyeler geçmeden, su müdürünün kendisinin kâğıt ve kalemle ulaşması uzun zaman alan sonuç ortaya çıkıvermişti.
O an göğsümde kalbim titredi. Küçüktüm ama açıklanamaz bir sırrın önünde durduğumu hissettim. Ona büyülenmiş gibi baktım, dudaklarım söylemeye cesaret edemediğim bir soruyla titriyordu.
Cehalet bazen, okuduğum ortaokul kitaplarının hepsinden daha geniş bir hikmeti örten bir perde olabilir miydi acaba?
Ertesi gün, gördüğümü matematik öğretmenime anlattığımda kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı, bana yaklaştı ve şaşkın bir sesle sordu: “Bu hesap yapan gözler kime ait?”
Cevap bulamadım. Ama dedemin görüntüsü, her küçük başarının ardından beliren o sakin gülümsemesiyle peşimi bırakmadı. Ağzının kenarlarını gizemli bir gülümsemeyle kaldırırdı, sanki göğsünde saklı eski bir sır varmış da açığa vurmak istemiyormuş gibi. Bana yavaş yavaş, sesi bir gece esintisi gibi derdi: “Her zaman kafanın sükûnetini korumak gerekir… duruma uzaktan bakmak, bir dağın zirvesinden bakar gibi.”
Sonra arkasına yaslanır, elini başının arkasına koyar, gözleri uzak dağlara dalar, sanki orada bizim göremediğimiz bir geleceği okurdu.
Onun sakin hareketlerini izlerdim, bunların uzun bir sabrın, keskin bir uyanıklığın, başkalarının imkânsız gördüğü şeye hâkim olabilme yeteneğinin verdiği hafif bir sevincin öykülerini anlattığını hissederdim.
Üçüncü sınıftayken bana parmakla hesap yapmayı öğretti. O gün, parmaklarının içimde yaşlanmayan bir makinenin kalbine benzeyen bir zihinsel düzen tohumu diktiğini fark etmemiştim. İkili sayı sistemine dayanan garip bir yöntemdi bu — sonradan bilgisayarların derinliklerinde keşfedilecek olan — o ise bunu çok eski zamanlardan beri kendiliğinden uyguluyordu.
Harfleri bilmeyen bir adam bana bunu nasıl verebilirdi? Şaşkınlıkla kendime sorardım. Evde tekrarladığımız, sonra sokakta, çiftçilerin gürültüsünde bulamadığımız garip kelimeleri nasıl icat edebiliyordu? Bir sır, nasıl küçük bir evde yaşar, sonra insanlar arasında hiç var olmamış gibi buharlaşır?
Ve o kaba paltosunu unutamıyordum, bazen omuzlarına garip bir şefkatle çektiği, ona “sako” adını verdiği paltoyu. Ne de eski çantasını, hafızamı hiç terk etmeyecek bir isim taşıyan: “sak”. Onu ağırbaşlı bir vakarla tutuşunu izlerdim, kalbimde hayranlık korkuyla karışırdı.
Bu çanta neyi saklıyordu?
Söylenmesinden korkulan bir sır mı taşıyordu sanki?
Parmaklarını hesap sıralarında gezdirdiğinde, düşüncelerinin içime sızdığını hissederdim, ruhum sessizce genişler, kendi mantığımı biçimlendirirdi.
Ellerinin hareketlerini izlerdim — sabit, emin — ve bedenimde bir ürperti dolaşırdı.
Kendi kendime fısıldardım: “Bunları nasıl biliyor? Bir kitap açmayan bir ümmînin kalbinde ilim nasıl olabilir?”
Bana döner, sanki söylemediğim şeyi duymuş gibi gülümserdi — ilim ve şaşkınlıkla dolu o soluk gülümsemeyle — ve derin bir sesle, içime iniyormuşçasına konuşurdu: “Bilmen gereken her şey… zaten ellerinde var.”
Parmaklarımı masaya koyardım, sanki onlar onu dinleyen kulaklarmış gibi, ve sessizliğin ağırlığı altında titrediklerini izlerdim. Her hareketin, her hafif baskının, her ağır sükûnun içinde tam bir hikâye taşıdığını hissederdim:
Uzun bir sabrın hikâyesi, çok söze ihtiyaç duymayan bir anlayışın, ders kitaplarımda okuduğum her şeyden daha derin bir ilmin hikâyesi.
Nefesimi tutar, kendime sorardım: Kalem ve kâğıt görmemiş bir adamın bedeninde bütün bunlar nasıl gizlenebilir?
Akşamları, yanına oturur, okul kütüphanesinden ödünç aldığım hikâyeleri ona okurdum. Gözlerini yavaşça yumar, sanki başka bir zamana açılan gizli bir pencere açıyormuş gibi olurdu. Bazen gülümsediğini görürdüm, uzaktan gelen adım sesleri duyan biri gibi, bazen de başını sakince sallardı, çok eskiden beri bildiği bir gerçeği onaylıyormuşçasına. Kapalı gözleri, sözlerinden daha fazla konuşurdu benimle: “Devam et… durma… her kelime bildiğim bir gölge taşıyor.”
Uzak diyarlarda geçen hikâyeler onu özellikle etkilerdi.
Okurdum, o da doymak bilmez bir sessizlikle dinlerdi, susamış birinin su damlalarını kapması gibi kelimeleri kaparaktan. Sona geldiğimde derin ve narin bir iç çekerdi, uzun bir yolculuktan dönen birinin iç çekişi gibi: bedenen bitkin, ama ruhen dolu. Yüzüne bakarak sorardım kendime: Sadece bir dinleyici mi bu? Yoksa bu yolculukları bir gün gerçekten yaşamış mıydı?
Çocukluğumda dedemin olayları uydurduğunu, gülümsemesinin küçük merakımla bir oyun olduğunu sanırdım.
Ama günler geçtikçe, gözlerinin arkasında büyük bir sır olduğunu hissetmeye başladım.
Fakat…
Bize ağır hikâyelerle yüklü bir geçmişi mi saklıyordu, küçük kalplerimize ağır gelmesinden mi korkuyordu?
Yoksa taşıyamayacağımız bir hatıranın açığa çıkmasından mı çekiniyordu?
Yoksa bizi bir şeyi bilmenin sonuçlarından mı korumaya çalışıyordu?
O öğleden sonranın sakinliğinde, ev huzurlu bir sükûna dalmışken, yerde oturmuş, eski, yıpranmış bir halının saçaklarıyla oynuyordum, gözlerim onun yüz hatlarında geziyordu. Aniden bana doğru eğildi, dudaklarını kulağıma yaklaştırdı ve tereddütlü, boğuk bir sesle fısıldadı — sanki sırrını benimle değil rüzgârla paylaşıyormuş gibi:
“Bu yollar… ve bu kelimeler evladım… benim söylediğim değil, geçmiş bir hafızadan geliyorlar. Dilimden duyduğun her kelime… dedemin kelimelerinden alınmış.”
Olduğum yerde donakaldım. Parmaklarım halının üstünde titredi, gözlerim yüzüne yapıştı kaldı. Karşımda bir adam değil, gömülmeyi reddeden bir zamanın aynasını gördüğümü hissettim.
Söylediği gerçek miydi?
Aynı anda iki ses duyuyor olabilir miydim: dedemin sesini, ve ondan çok daha uzak bir geçmişin sesini?
Dedem elini bir an omzumda bıraktı, hafif ama derin ve rahatlatıcı bir ağırlık, sanki hafızası derime, kanıma sızmış, içimde başkasının duymadığı sessiz bir ezgi gibi titremişti.
Parmaklarım halının saçaklarıyla oynamayı bıraktı, sanki kaçan kelimeleri yakalamaya çalışıyordu, gözlerim yüzüne kilitlendi ve fısıltıyla kendime sordum: “Bu eski zamandan gerçekten ne kadarını anlayabilirim? Hafızanın taşıdıklarını taşımaya hazır mıyım?”
Cevap vermedi, ama soluk bir gülümsemeyle gülümsedi — hiçbir dilin söyleyebileceğinden fazlasını söyleyen bir gülümseme.
Gözleri eski halının, soluk duvarların üstünde geziniyordu, sanki her geçici hareketi çağırıyor, ona kendi hikâyesini geri veriyordu. Sonra sustu, yüzünde garip bir gölge belirdi, bulutlarda uzak bir yüzü izliyormuş ya da soğuk bir kış sabahında eski bir değirmenden yükselen buğday kokusunu içine çekiyormuş gibi.
Sonra aniden bana döndü. Gözleri gözlerime dikildi, daha önce hiç tanımadığım bir bakışla; kalbime sonsuza kadar kalacak bir mesaj kazımak isteyen bir bakış, ömürden büyük bir mesaj.
Alçak bir sesle konuştu, kulağıma varmadan göğsümde titreyen bir sesle: “Seni doğduktan sonra ilk kez bana getirdiklerinde… bende hiç eksik olmamış çizgileri sende görme şansım oldu. Yüzü… gözlerinin rengi… saçların ve kulakların. Sanki Allah bize gitmiş bir ruhu geri vermiş, onu hep hatırlayalım diye seni bize vermiş gibi hissettim. Ona duyduğum sevgi, evladım, sana duyduğum kadardı, belki daha fazla… çünkü yüzünü onun için kalbimde sakladım.”
Sözleri etrafımdaki havayı ağırlaştırıyordu. Elini masanın yüzeyinde yavaşça gezdirdi, sanki tahtaya sırrının ağırlığını hissettirmek, ya da sözlerine silinmez bir iz bırakmak istiyordu.
Sesi daha da alçaldı, fısıltıya yakınlaştı, sanki her harf yalnız bana söylenen bir ezgiydi.
“Adı Salih Ramazan’dı… Cezayir’de Vahran denen uzak bir şehirden geldi, Duma’ya yerleşmek için. Bize denizde çalışan bir tüccarın en büyük üç oğlundan biri olduğu söylendi; daha uzak bir diyardan, Hamburg denen bir yerden gelmişti. Ailesinin orada, Harburg köyünde, geniş bir toprağı vardı… bir su değirmeni de içinde barındıran. Üç oğlu vardı… en büyüğünün adı Salih, ikincisi Muhammed Hasan, en küçüğü Hamza.”
Nefesim hızlandı. Artık geçmişten bir hikâyeyi dinleyen bir çocuk değil, beni aşan bir sırrın tanığı olduğumu hissettim. İçimden sordum: “Salih Ramazan gerçekten kimdi? Ve nasıl olur da bir yüz bir bedenden diğerine, bir topraktan diğerine göç eder de benim yüzümde hazır bulunur? Hafıza ölümden güçlü olabilir mi?”
Dedem devam etti: “Ama hayat onları istedikleri gibi bırakmadı. Günlerin dokusunda bir yara gibi ani olaylar, bir felaketin ardından evlerini terk etmelerine zorladı.”
Dedemin omuzlarının çöktüğünü gördüm o sahneyi hatırlarken, sanki yıllarca sakladığı ağır bir yük içinden aniden boşalmıştı.
Gözleri yere yapıştı, elleri farkında olmadan birbirine kenetlendi, kırılmışlığından parçalarını toplamaya çalışan biri gibi.
İçimde sessiz bir soru çınladı: “İnsan ne kadar acıyı yutabilir, çökmeden önce?”
İsim kafamda durmayan bir ezgi gibi çınladı durdu: “Salih Ramazan.”
Kendi kendime tekrarladım, dudaklarım sessizce hareket etti, bir şaşkınlık sardı beni: “Bu isim nasıl taşındı? Batılı kökenli bir adam çocuklarına bu kadar derinlikli Arapça isimler nasıl verebilir? Bir aidiyet miydi bu? Yoksa göğsünde sakladığı bir sır mıydı?”
Dedem havada asılı kalan sorularımı fark etmedi, kendi uzak zamanına dalmıştı. Gözleri ufka sabitlenmişti, sanki odanın duvarlarını değil zamanın katmanlarını geçiyordu.
Sesi daha da alçaldı, ağır nefeslerinin arasından süzülen bir fısıltıya dönüştü, sanki açıkça söylerse anılar kaçacaktı. Parmaklarının masanın yüzeyinde kaydığını görüyordum, kenarlarını yokluyor, hafızasındaki kayıp resimleri yeniden düzenliyormuş gibi, kaybolmasını istemediği resimleri.
Sonra dedi: “Ama kara bir günde, Duma’da savaş patlak verdi. Nüfus kayıt dairesini ateş yuttu, bütün kâğıtlar onunla birlikte kayboldu. İsimler, sanki kimsenin saklamaya çalışmadığı kâğıtlar gibi eridi, tarih küle karıştı.”
Olduğum yerde donup kaldım. Sırtımdan yavaşça bir ürperti yükseldi, nefesim bir an durdu. İsimlerin kendisinin —Salih, Muhammed Hasan, Hamza— korkmuş kuşlara dönüştüğünü hissettim, geçmişin dumanı arasında uçuşan, bir sığınak arayan ama bulamayan kuşlar.
Kalbim şiddetle çarptı, sormak istedim, anlamak, zamanın yüzüne haykırmak: “Neden isimler silinir? Kâğıtlarımız kaybolursa bizi kim hatırlar?”
Ama sessizlik beni ağırlaştırdı, sanki ben de o yanan kâğıtların bir parçası olmuştum.
Dedem devam etti:
“Savaşlar dinip devlet dağılan varlığı toparlamaya başlayınca, memurlar insanları, akrabalarını sormaya, isimleri yeniden yazmaya çalışmaya başladılar. Gerçekleri saklayan bir belge yoktu, sözlü tanıklıklar tek dayanaktı, hafıza defterdi; insanlar resmî kâğıtlardaki gibi değil, isimleri kalplerinde ve konuşmalarında yaşadıkları gibi anlatıyordu.
O dönemde ülkenin dayanacağı kurumsal bir hafızası yoktu.
Doğrulayacak ya da yalanlayacak siciller yoktu.
Var olan tek şey, insanların birbirini tanımlama biçimiydi; sevgiyle ya da alayla taktıkları lakaplar; bir onurlandırma, ya da bir gönlü hoş tutma, zamanın silemeyeceği bir imge yerleştirmek içindi zihinlere.
İsimler mesleklerden doğardı, alışkanlıklardan, huylardan, hatta anlık bir şakadan bile — tam bir kimliğe dönüşen bir şaka.
B�yük oğul ise, hızlı diliyle, hiç yorulmak bilmeyen akıcı konuşmasıyla ayırt ediliyordu.
Tekrar ve ayrıntıyla anlatırdı, sanki sözcüklerden mantıklı evler örüyor, onları resimler ve anlamlarla dolduruyordu.
Seçtiği kelimeler saf Arapça değildi, annesinin dilinden geliyordu; kutsal bir miras gibi devraldığı o dilden. Annesi öldükten sonra bile onu korudu, göğsünde parçalarını topladı, konuşmasını onunla boyadı — bir ressamın ilk tablosunu boyaması gibi.
Duma halkı bu garip dilin karşısında şaşkın kulaklarla durdu. Söyleyişleri kırık dökümdü, anlayışları kırılgandı, ama yine de dinlemekten vazgeçmediler. Seslerinde onları büyüleyen, hem şaşırtan hem de gıcıklayan bir şey vardı. Kalabalık sokaklarda, halk ona bir isim uydurmaya başladı; bir tanımdan çok bir çığlığa benzeyen bir isim.”
“El-Berberî!” — böyle çağırıyorlardı onu, sanki kelimenin kendisi görmezden gelinemeyecek güçlü bir varlığın ilanıydı.
“El-Berberî burada!” — hayranlık ve ürkek bir hayretle karışık bir çığlık.
Sonra o gittiğinde fısıltılar geliyordu: “El-Berberî gitti…” — özlem ve teslimiyet dolu bir tonla.
Bu sözlerin havada titreşerek yankılandığını izlerdim, sanki küçük dalgalar halinde göğsüme sızıyorlardı.
Ellerim masanın kenarına yapıştı, kalbim fısıldarken: “Bir isim ne kadar güç saklayabilir? Sesinde ne kadar sır gizlenir?”
O lakap —”El-Berberî”— onların dilinde yalnız “çok konuşan” anlamına geliyordu. Ama işin garibi, sözleri tam olarak anlaşılmıyordu.
Biri kaşlarını çatıp alçak sesle sorardı: “Gerçekten ne demek istiyor?”
Öbürleri başlarını sallar, onaylıyormuş gibi görünürlerdi, ama gözleri onları ele verirdi: kuşku ile merak karışımı.
Zamanla, Duma halkı o garip sese alıştı — hem açıklık hem esrar taşıyan, bilgiyi açığa vurmaktan çok saklayan bir ses. Ve böylece isim sokaklara, sohbetlere, kalplere yerleşti:
“El-Berberî”… belirsiz bir saygı, tereddütlü bir hayranlık, dinmeyen bir şaşkınlık uyandıran bir lakap.
Geldiğinde taşıdığı gerçek adıyla değil, daha görünür ve yaygın hâle gelen bu lakapla çağırdılar onu, öyle ki gerçek adı gölgeye çekilmiş gibi görünürken, lakap öne çıktı, hafızada kök saldı, taşa kazınan işaretler gibi hayat hikâyesine işlendi.
Bu bir kötü niyetten ya da küçümsemeden gelmiyordu, sade bir kırsal çevrenin, garip, esrarengiz, uzaktan gelen bir dille karşılaşmasının içgüdüsel bir tepkisi gibiydi.
Onu dinlerler, tam anlamazlardı, ona hayran olurlar, ama bu hayranlıklarına bir açıklama bulamazlardı.
Salih doğası gereği söz doluydu. İnsanlar her toplandığında, çembere ilk giren o olurdu.
Ortalarında durur, ellerini havaya kaldırır, parmakları görünmez bir şekil çiziyormuş gibi hareket ederdi, sanki anlamların görülmeye de duyulmaya da ihtiyacı vardı.
Gözleri içsel bir şeyle parlardı, her kelimede gizli bir yankı olurdu, sanki ruhu iki dilde konuşuyordu: yeni toprağın dili, ve uzak annenin dili.
“Bu kelimeler nereden geliyor?” diye sordu bir gün adamlardan biri, kaşlarını şaşkınlıkla kaldırarak, gözleri Salih’in ağzına takılı.
“Sanki denizlerin ardından konuşuyor!” diye fısıldadı bir başkası, şaşkınlıkla izleyerek.
“Onu gerçekten anlıyor muyuz? Yoksa öyle mi davranıyoruz?”
Havada dağılan o kelimeler Duma halkının dilinden değildi, Vahran’dan getirdiği annesinin dilindendi.
Salih ona sadık kaldı, tamamen vazgeçmeyi reddetti, öyle ki dudaklarından çıkan her hece, bilinmeyen uzak bir kıyıdan esen garip bir rüzgâr gibi görünürdü.
Duma halkının gözünde yabancı geldi. Onların topraklarından değildi, sanki başka bir yıldızdan gelmişti.
Ama yine de aralarında yaşadı, kökünü aynı toprağa saldı, çocuklarını aralarına dikti, günlük hayatın ayrıntılarını onlardan biri gibi paylaştı. Bu çelişki onları daha da şaşırttı, imgesini daha da köklendirdi.
Salih hikâyenin tamamını ancak yıllar sonra, yalnız çocuklarına açtı. Kelimeleri azdı, aralarında geniş boşluklar bırakırdı, sanki en derin anlam söylenmez, bakışlardan, başının eğilişinden, ya da masaya aniden konan elinden anlaşılırdı.
Sessiz bir miras bıraktı, yer altındaki bir nehir gibi; hafif bir şırıltısı duyulur ama göze görünmez.
Bu, dedim kendi kendime, gerçek başlangıçtı… henüz yazılmamış hayat hikâyesinin başlangıcı. Kanımızda sızan, kimin bestelediğini bilmediğimiz ama yine de ezbere bileceğimiz eski bir ezgi gibi süzülen hikâyenin başlangıcı.
Onun görüntüsünü her hatırladığımda, ellerini havada gezdirirken, dudaklarının aynı anda hem tanıdık hem yabancı kelimeler biçimlendirdiğini, torunları olan bizim hareketlerimizde hâlâ çınlayan, sönmeyen gizli bir çan gibi bir varlığı görürüm.
Köy halkı —tek bir dilden, sınırlı kelime dağarcığından başkasını bilmeyen— bu dilsel sapmayla başka türlü baş edemedi, onu tek bir kelimeye indirgedi, her şaşkınlığın cevabı olan bir kelimeye:
“El-Berberî!”
Bazen yüksek sesle çağırırlardı onu, alışılmadık bir güce ilan gibi, bazen de fısıltıyla, onun farklılığına gizli bir itiraf gibi.
Zamanla isim ona bitişik bir gölge oldu, nereye giderse gitsin peşinden geldi, öyle ki doğduğu isminden daha çok kimliğinde kök saldı.
“El-Berberî” köyün hafızasında kazınmış kaldı, silinmeyen bir yankı gibi dillerde dolaştı, nesilden nesile geçti, kimsenin durduramadığı eski bir ezgi gibi.
Salih —”El-Berberî” lakabını taşıyan o oğul— kardeşleri ve babasının eşiyle birlikte Vahran şehrinden gelmişti.
Duma toprağına ayak bastığı anda, taşıyabileceğinden daha büyük bir hikâyenin kırıntılarını taşıyor gibi göründü — denizleri aşıp doğuya gelen, ama dilini boğulan birinin kurtuluş tahtasına sarıldığı gibi bırakmayan batılı bir adamın hikâyesi.
Dili sesinde uzak bir yankı gibi çınlar, dinleyenlere tanımadıkları ama sesinde ve el hareketlerinde hâlâ hazır bulunan bir zamanı hatırlatırdı.
Hamza, küçük kardeş, çocukluğundan beri farklıydı. Adımlarında ihtiyat, bakışında sorgulayıcı bir vakar vardı, sanki insanların gözlerinde dünyayı birbirine bağlayan gizli iplikler arıyordu.
Konuşmaktan çok dinlerdi, konuştuğunda ise başını hafifçe kaldırır, bedenini öne eğerdi, kaçmasını istemediği bir anı yakalayan biri gibi.
Etraftakiler ona sessizce dönerlerdi, gözlerinde gizemli bir uyanıklık okurlardı, hayatın onlara henüz açmadığı vaatler taşıyormuş gibi.
Muhammed Hasan ise, annesinin aile adı olan “Ramazan”a bağlı kaldı, sanki ilk kökü, diğer hikâyelerin dallandığı o derin kökü korumak istiyordu. Adını başkalarının önünde, huzur dolu bir tonla tekrarlardı, sanki içindeki her harf aidiyetle nabız atardı.
Bu ismin sadece kişisel bir işaret olmadığını, kendisini atalara bağlayan gizli bir bağ, annesinin tüm ailesinin damarlarında dolaşan atan bir damar olduğunu hissederdi.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hikâyeler denizin kıyısında buluştu, dalgaların köhne bir kayaya sarılması gibi — ısrarlı, sabit, ve derinliklerinde Vahran’ın günleri ve geceleri boyunca taşıdığı bir sırla — Cezayir’in batı kıyısındaki o parlayan inci. Özlem olmasaydı hiç kesişmeyecek kaderler birbirine dolandı, limanların sevgisi olmasaydı meyve vermezdi, yeni bir ufuğun gizli vaadi olmasaydı toprağa kök salamazdı.
Tuz kokusu kekik ve eski barutla karışırken, Daniel Müller uzun yıllar süren yolculuklardan sonra durdu.
Bedeni denizin yorgunluğuyla ağırlaşmıştı, omuzları fırtınaların yükünü taşıyormuş gibi düşüktü, ama gözleri hâlâ parlıyordu, adını koymayı bilmediği bir anlam arayarak uzaklara bakıyordu.
“Gerçekten vardım mı, yoksa yolculuk henüz başlamadı mı?” diye fısıldadı içinden, ufka bakarken, deniz sanki kendi sessizliğiyle cevap veriyordu.
Yanında, kuzeninin kızı ve karısı Anna Maria durdu, ticaret ve denizcilikten gelen bir servetin varisi. Hareketlerinde sessiz bir sıcaklık ve gizli bir güç bir aradaydı. Ona derin baktı, gözlerinde umut ve korku karışımı bir bakışla.
“Onu tutabilecek miyim, yoksa deniz onu benden yeniden mi çalacak?” diye sordu, elbisesinin kenarında parmakları huzursuzca kımıldarken, tutunacak bir kesinlik arıyormuşçasına.
Evlilikleri katı geleneklerin meyvesi değildi, eski bir aile töresine boyun eğiş de değildi.
Hayır. Evlilikleri, güneş altında yavaşça olgunlaşan üzüm taneleri gibi, özlem ve seçimle beslenmiş bir sevginin meyvesiydi. Yorgunluktan doğan ama inatçı bir alev gibi sönmeyi reddeden bir sevgi.
Daniel, sükûnet anlarında, onun elinin omzunda kalbinin titremesini yatıştırdığını hissederdi, ama aynı zamanda onu uyuşukluğundan uyandırırdı, sanki sözsüzce ona şöyle diyordu: “Kaçma, artık ait olma zamanı geldi.”
Ve yine de… felaket geldi. Umut ipini kesen gürültülü bir rüzgâr gibi geldi, geleceğini haber vermeyen bir fırtına gibi, sükûneti devirdi, ruhta hiçbir şeyin dolduramayacağı bir boşluk açtı.
1783.
Harburg kıyısındaki ilk evlerinin çöktüğü yıl.
Ateşin tozu hayaletler gibi yükseliyordu, çığlıklar boşlukta parçalanıyor, gecenin soğukluğu kemiklere işliyordu — ve kayıp, taşınamayacak kadar ağırdı.
Ebeveynler artık gözlerini ona kaldıramıyordu, henüz bir yaşını doldurmamış çocuk haykırıyordu; kimse bilmiyordu ki o son çığlıklar bir zamanın sonunu, artık barınaksız kalan bu ailenin yeni bir hayatının başlangıcını ilan ediyordu.
Daniel’in göğsünde büyük bir boşluk açıldı, sanki biri havayı akciğerlerinden söküp almış gibi, ona hiçbir kelimeden daha çok acı veren bir sessizlikten başka bir şey kalmamıştı.
Anna Maria ise ellerini yüzüne kapadı, boşuna yıkım manzaralarının üstüne bir perde çekmeye çalışarak, ama gözyaşları izinsiz süzülüyordu, durmayan bir dere gibi akarak.
“Neden biz?” diye fısıldadı titrek bir sesle, soru boşluğa hitap ediyormuş gibi tekrarlanıyordu, sesi yavaşça yırtılan bir iplik gibi olana kadar.
Daniel sessiz kaldı, boşluğu ezmek isteyen biri gibi ellerini sıktı, içindeki çöküşten korkan biri gibi göz kapaklarını kapadı. İçinde uzak bir yankı gibi tekrarlanan tek bir düşünce vardı:
“Kaçmak…”
Evet, kaçmak. Bazen korkaklık değil, dünya sana daraldığında ve kapılarını kapattığında alınabilecek en yüce karardır.
B�ylece deniz onların yeni yurdu oldu, kaçınılmaz kaderleri.
Zenginlikler, amcanın ve dedenin mirası, hepsi onlarla geçti. Ama o mavi uzam, deniz, sadece bir yol değildi; içlerinin aynasıydı: kalpleri gibi değişken, acıları gibi geniş, belirsiz vaatlerle dolu ve kimsenin cevaplamadığı tehditler ve sorularla yüklü.
Yıllar yavaş geçti, limanların kalabalığında, denizin tuzlu rüzgârlarında, yorgun yolcu yüzlerinde.
Ve haber, karanlık bir gecede bir ışık ipliği gibi geldi:
“Anna Maria rahminde bir çocuk taşıyor.”
O an gözleri şaşkınlıkla titredi, titreyen elini karnına koydu, Daniel ise nefesini tuttu, sanki bütün evren tek bir ana sıkışmıştı.
Bu çocuk yeni bir hayatın başlangıcı mı olacaktı? Yoksa bitmeyen bir ıstırap yolculuğunun devamı mı?
Daniel uzun süre durdu, sanki kelimeler dilini terk etmişti. Bir önceki an halata sarılan elleri, yavaşça gevşedi, öyle ki evrenin bile sallanmayı bıraktığı hissedildi. Başını kaldırıp ona baktı, gözleri alacakaranlığın parıltısında, düşmeye cesaret edemeyen gözyaşlarıyla parlıyordu. İçinde belirsiz bir düşünce dolaşıyordu, ama bir kesinliğe dönüştü:
“Kalbim yönümü değiştirebilir… denizlerin sonu gelmeyen haritalarından uzak, merhamet haritasına doğru.”
Bir zamanlar onu özlem anılarıyla baştan çıkaran limanlar, gözünde artık geçici duraklara dönüşmüştü, denizler ise geçilmesi gereken ağır sınavlardan başka bir şey değildi artık. Artık uzak kıyılar istemiyordu, tek bir şey istiyordu, açık ve büyük:
“Onun güvenliği… ve küçüğün güvenliği.”
Ayakları kuru toprağa değdiğinde, artık geçici bir şehir olmayan bir şehirde, Vahran’da, garip bir sessizlik hissetti, sanki bütün yolculuk nefesini tutmuştu. Bunun kısa bir mütareke olmasını istiyordu; deniz canlarını tekrar talep etmeden önce kalbin durakladığı bir an.
Ama bu sefer, onu takip etmedi. Kaldı.
Halatlar gevşetilirken, yelkenler indirilirken, çocukluğundan beri hayalini kurduğu gemi demir atarken, Daniel kararını verdi. Gemiden indi, ayakları toprak ile kesinlik arasında titreyerek, yeni bir hayata başlamak için.
Vahran’da bir ev inşa etmişti, 1783 felaketinin kendisini ve karısını huzur içinde bırakmayacağına ikna olduktan sonra. Kendilerine küçük bir dükkân edindiler, sanki şehre boğuk bir sesle fısıldıyorlardı: “Burada, topraktaki alternatif merkezimiz olacak.”
Gecelerde, gölgeler uzarken, yeni çatısının altında oturur, elini ahşap kirişine koyar, korku ve huzurun karıştığı bir tonla kendi kendine fısıldardı: “Bu deniz benimdir, evet… ama artık yalnız değil. Şimdi toprak daha önemli… onun için, ve henüz doğmamış küçük için.”
Ve işte burada, atalarının mirasından uzak bir garip topraktan, ama içine yeni tohumlar ektiği bir topraktan, hikâye dallanmaya başladı. Kendini üç oğlunun kanında yazdı: seslerinde ve şivelerinde, izlerinde, ruhlarının defterlerinde. Anılar dağıldı, bazıları yandı, bazıları unutuşa eridi. Ama yine de hepsi hazır kaldı, susmayı reddeden eski bir şarkının parçaları gibi.
Çocuk, hangisinin vatan olduğunu kabul etmeyen iki kıyı arasından doğmuş gibi doğdu. Ne bir harita yüz hatlarını taşıdı, ne de bir bayrak başının üstünde dalgalandı. Yine de vardı, canlıydı, yüzünde bir gölge taşıyordu, sanki torununun tuz taneleri gibi dağılacağını, gurbet ekmeğinde yoğrulan gizli bir sevgi gibi olacağını bilmeden göçüp giden bir dedenin uzak bir sureti gibi.
Anna Maria bu garip vatanda yerleşti, resmen ait olan bir vatandaş gibi değil, gidişin yüzüne inatla direnen bir kadın gibi, sanki ona şöyle diyordu: “Sevdiğimi elimden almana izin vermeyeceğim.”
Daniel’in koluna tüm gücüyle tutunurdu, sanki onu toprağa sabitlemek, denizin görünmez bulutlarının peşine sürüklenmesini engellemek istercesine. Gözlerinde, birden fazla kez ölümden kurtulan adamı kaybetmeyi reddeden bir kadının umudu yanıyordu.
Daniel ise, dalgalar gibi sallanan iç kaygısının esiri kaldı. Gözleri kararsızca dolaşıyor, sanki var olmayan bir çapa arıyordu. Sanki ezelden beri bir çevirmen olmak için doğmuştu: diller ve halklar arasında, yabancı yüzler ile onların ıssız kıyıları arasında.
Ve en zor an geldi:
Çocuk uzun bir mücadeleden sonra doğdu, sanki vefanın son sınavıymışçasına.
Anna, kırılganlığını herkesten gizlemek isteyen o kadın, kalbi küçük bir çocuk şeklinde dünyaya geldiği gün neredeyse kırılıyordu. Hastalıklar onu sardı, gücünü çaldı, sesini aldı, öyle ki bir sesin gölgesine benzer kesik bir fısıltıdan başka bir şey kalmadı.
Daniel ise, boğulan birinin tek bir tahtaya sarıldığı gibi dünyaya tutunuyordu, kendisinin de kırılmamaya çalışarak.
“Doktor nerede?” diye içinden haykırdı, sesi sağır duvarlara çarpıyormuş gibi. Doktor isimleri yazmaya başladı: Araplar ve Fransızlar, İspanyollar ve İtalyanlar… sanki merhamet bilmeyen katı bir tıp sözlüğünde dolaşıyordu. Ama kimse gelmedi.
Anna, yıllarca yatakta uzanmış kaldı, koma ile uyanıklık arasında sallanarak, dudaklarında zayıf bir şekilde tekrarlanan tek şey: “Çocuk… çocuğum nerede?”
O zaman bu acı mücadeleyi izleyen doktorlardan biri, Vahran’dan bir kadını çağırmayı önerdi; asil yüzüyle tanınan bir hanım, kalbinin ışıklı bir bahçe olduğu, her ruhun ona dokunduğunda gençlik çiçekleri açtığı, henüz doğmamış hayallerin ılık rüzgârını soluduğu söylenirdi.
Daniel başını sallayarak kabul etti, çünkü başka bir umudu kalmamıştı.
Kadın bebeğin bakımını üstlendi, sessiz bir dua gibi bir şefkatle kucakladı onu, sanki yaşam ile ölüm arasında asılı kalan annesinin adına onu koruyordu.
Anna sonunda iyileşme nefesini soluduğunda, hemen çocuğunu istedi. Titreyen ellerle, sanki hâlâ acının izini taşıyan ellerle, onu göğsüne bastırdı, gözyaşları arasına gömdü. Sanki o anda ölümün soğukluğuna meydan okuyordu.
Sonra ağzını kulağına yaklaştırdı, boğuk ama ateş ve gözyaşıyla yontulmuş bir annenin vasiyetiyle yüklü bir sesle fısıldadı:
“Baban gibi ol, küçüğüm… deden gibi ol. Rüzgârın seni kırmasına izin verme, gözlerini dalgalardan kaçırma.”
Küçük bebek, kendi tarzıyla dinledi.
Gözleri annesinin dudaklarını takip etti, sanki hayat nabız atan her kelimeyi emiyordu. Annesi gülümsediğinde gülümsedi, gizli bir acıdan sesi titrediğinde ise küçük kaşları çatıldı, sanki henüz kelimelerin ilan etmediği şeyi hissediyor, bütün dünyayı tanımadan önce o acının yankısı ona ulaşmış gibiydi.
Uzak bir sabahta Anna Maria gözlerini açtı.
Bir an bakışı kayboldu, sanki dünyanın hâlâ var olduğundan, güneşin gökten çekilmediğinden emin olması gerekiyordu. Sonra gözleri küçüğe düştü, odayı aydınlatan bir bakışla, sanki ona bir çocuk olarak değil, anlaması gereken küçük bir genç olarak sesleniyordu:
“O günün sabahı, Harburg’un diğer sabahları gibi değildi…”
Şafak yavaşça soluyordu, sanki o da gelecek olanı dinliyordu, o gün hayatlarında yeni bir bölümün yazılacağını biliyordu.
Elbe Nehri’nin nemli, yumuşak esintisi ahşap pencerelerin üstünden geçti, balkonları okşadı, kızların bir gece önce nehir kenarında ördüğü çiçek taçları titreşti. Eski fırınlardan taze ekmek kokusu yükseldi, duyuları delip geçerek, kalpte gömülü anıları canlandırdı.
Ve amca Friedrich (deden), değirmenin kapısından çıktı, gözleri gururla dolu, ama içinde bir özlem parıltısı da vardı.
“Bugün Daniel evleniyor… deniz yolunu tamamlamayan, babasının yanında kalmayı seçen oğul, değirmen taşının ağırlığından rahat bir kalple…”
Sözleri ağırdı, sanki gizli geleceğe hitap ediyordu, dinleyen için anlatıyordu, henüz “evlilik” kelimesinin anlamını bilmeyen çocuk için değil.
Yine de küçük bilincine ruh gibi bir görüntü yerleştirdi, sorular içine sızdığında ona hep eşlik edecek bir görüntü:
“Nereden geldim? Kimim ben?”
O an, çocuk çevresindeki sesleri, kokuları, yüzleri hissetmiş gibi göründü, küçük dünyası şekillenmeye başlamış, kalbi sevinci ve acıyı bir arada tutmayı öğrenmeye başlamış gibiydi, elinde ince bir iplik tutan bir insan gibi, ancak hazır olduğuna güvendiğinde bırakan.
Odada sakin ezgiler yayıldı, hafif, bir annenin, dünyanın gurbetinde tam olarak ayağa kalkmadan önce kalbini çocuğunun kalbine bağlayan nefesleri gibi.
Anna Maria çocuğu göğsüne çekti, ince saçlarına elini nazikçe uzattı. Parmakları hafifçe titredi, yine de sözleri sağlamdı, sanki ona sonsuzluğun bir sırrını fısıldıyordu:
“Daniel eski değirmen kapısından girdi, koyu renk giysileriyle, babasının bir gece önce parlattığı deri ayakkabısıyla… başka bir adam olmuştu, ciddiyet ve olgunluk gücü taşıyan.”
Bir an sustu, sanki zihninde köşelere sığınan sisli görüntüleri sadece dinliyormuş gibi. Sonra gülümsedi, sevgi ve gizli bir alay dokunuşuyla dolu bir gülümsemeyle, konuştu:
“Eski tahta sandalyede Friedrich Müller oturuyordu, birçok günü görmüş bir köşede. Bardağını kaldırdı, küçük ve sade, garip bir içecekle dolu, komşusu Johann Kraus’a eğildi:
‘Daniel’in ona hiç itiraf etmeye cesaret edemeyeceğini sanıyordum.'”
Sesinin tonu hafifçe titredi devam ederken, sanki gizli bir anının hayaleti onu yönlendiriyordu:
“Johann’ın kahkahası büyüdü — aşkın kelimelere değil, eylemlere ihtiyacı olduğunu bilen yaşlıların kahkahasıydı bu. Dedi ki:
‘Bu kelimeleri söylemedi… ama yaptı. Gerçek aşk izin ister mi hiç?'”
Çocuğuna döndü — oğluna — ve sözleri garip bir yankı taşıyordu, sanki gitmiş çocuğun ruhu zamanı aşarak, ona hiç görmesine izin verilmemiş şeye tanıklık etmek için geri gelmişti.
Sonra aniden durdu, gözlerinde karanlık yoğunlaştı, sanki şaka ışığından anının gizemli koridoruna geçmişti. Alçak bir sesle fısıldadı, sanki kelimeler zamanın katmanları arasından çıkıyordu:
“Evin öbür tarafında gelin —annen— odanın ortasında durdu, köy kadınları onu çevreliyordu. Eski bir şarkı söylüyorlardı, yüzyılların nefesini taşıyan bir şarkı:
‘Kalbi kazanan, güzel tacı taşır…'”
Durdu, sonra yavaşça ekledi, zamanın kulağına fısıldıyormuş gibi:
“Kalbi kazanan kişi, aynı zamanda o parlak tacı da kazanır.”
“Annem Elisabeth küçük bir kızın saçına eğildi, parmakları hafif ve becerikli hareket ediyordu tellerin arasında, gözleri sabırla parlıyordu, sanki kelimelerle anlatılmayan bir hikâye anlatıyorlardı.
Sonra bana yaklaştı — bana, Anna Maria’ya — dudaklarında şefkatle dolu bir gülümseme belirdi, sıcaklık ve özlem karışık bir gülümseme. Hafifçe eğildi, sanki bir sır fısıldıyormuş gibi, dedi ki:
‘Bu elbisenin içinde annene benziyorsun… büyükannen seni şimdi görse sevinçten ağlardı.'”
Anna Maria bir an durdu, sanki bu görüntüyü tüm gücüyle sıkı tutuyordu, o canlı geçmişten bir şeyin kaçmasından korkarmışçasına. Sakin bir nefes verdi, sonra anı parıltısı taşıyan bir sesle devam etti:
“Eski evin avlusunda masalar örtülmüştü, işlemeli kumaşlar nazikçe sarkıyordu, sade toprak kaplarda papatya ve menekşe çiçekleri duruyor, taze ekmek kokusuyla karışan bir koku yayıyordu. Meydanda alkışlar yükseliyordu, bal ve fıstıkla doldurulmuş bir ekmek parçasının peşinden koşan çocukların kahkahaları araya karışıyordu.”
Kolundaki çocuk dinliyordu, geniş mavi gözleri, henüz anlamını kavramadığı bir sevinçle parlıyordu. Dudaklarının hareketini izliyordu, sanki bunlar henüz anlamayı öğrenmediği bir dünyanın gizli kapılarıydı. O gülümsediğinde gülümsedi, gözleri karardığında ise küçük alnında bir çukur belirdi — henüz yorumunu bilmediği, ama sadece hissettiği duyguların yansıması.
Anna Maria çocuğu göğsüne bastırdı, sanki kalbini ısıtmak istiyordu, sakin bir sesle konuştu, her kelime özenle yerleştirilmiş kıymetli bir taş gibiydi:
“Friedrich yaklaştı, kardeşi Hans’ın —babamın— yanında durdu, Daniel’e doğru başını salladı.
Omzuna sevgiyle vururken fısıldadı:
‘Hatırlıyor musun, senden buğday paylarını hesaplamamda yardım istediğimde? O zaman denizleri geçen bir gemi çizmekle meşgul olduğunu söylemiştin. Bugün ise, yelken istemeyen bir düşler evi inşa ediyorsun.'”
Anna Maria sustu, sanki anı onu bir an kucakladı. Sonra gözlerini yavaşça kapadı, çocuğunun alnını yanağına koydu ve güç ile özlem arasında titreyen bir sesle fısıldadı:
“Bu sadece bir düğün değildi… bu gün, çevremizdeki bütün şartlara rağmen, sürgüne boyun eğmeyen bir kalple yaşayabileceğimizin sessiz bir ilanıydı. Aksine, kendine sevgiden bir vatan yarattı.”
Ilıman bir bahar akşamı önünde açıldı, güneşin son ışığı altın bir örtüyle tarlaların başaklarına dokunarak.
Anna Maria küçük oğlunun üzerine eğildi, altın rengi yumuşak saçlarına dokundu, boğuk bir sesle konuştu, kimsenin duymaya hakkı olmayan bir sırrı fâş eder gibi:
“Ben, Anna Maria, hemen toplantı yerine yöneldim, babam, amcam ve kocam toplanmıştı. Annem Elisabeth beyaz elbisemin eteğinden tuttu, tarlaların çiy nemini benden uzaklaştırmak için kaldırdı. Amcamın karısı Christina —büyükannen— yanımda yürüdü, gözleri sevinçle parlıyordu, kısa bir an bakışımı tuttu.”
Göz kapaklarını bir an kapadı, sanki kendini o saatte yeniden görüyordu:
“Gözlerim, kuzey gökyüzünün mavisinde parlayan gözlerim, gizli bir vaadin ışığını taşıyordu. Saçlarım beyaz bir kurdeleyle örülmüş, omuzlarıma dökülüyordu, yol taşlarında yürürken beni ağaç tepeleri arasında dolaşan bir bulut gibi gösteriyordu.”
Sesini fısıltıya düşürdü, sanki geçmişin hışırtısını taklit ediyordu:
“Katılımcılar arasında bir kadın diğerine eğildi, dudaklarını hafifçe kımıldattı:
‘O amcasının kızı… ama büyük meşenin altında birlikte oynadıkları günden beri, ondan başkasını sevmedi.'”
Öbürü güldü, bilgi ve sessiz bir kabullenmeyle dolu bir kahkaha, kararlılıkla, kaçınılmaz bir hüküm veriyormuş gibi cevap verdi:
“Bu bir evlilik, sadece kader ile değil, hafıza ile de akdedilmiş…”
Meydanda, yumuşak gri çakıllarla döşenmiş, komşular toplanmıştı, sanki çiy damlaları papatya yapraklarında parlıyordu.
Sesler, kahkahalar, hafif adımlar — her şey karışıp bütün topluluğun ortak nefesi olmuştu, orada hazır bulunan her kalp onun içinden soluk alıyordu.
Peter Stein öne çıktı, sesi sıcak ve esnek, seslendi:
“Martin, lütfen bir şeyler çal! Bugün çekiçleriniz dinlensin!”
Martin Fischer bir an durdu, göz kırpışları, katılımcıların yüzleri arasında yansıyan ışığa uyum sağlıyordu. Dudaklarında soluk bir gülümseme belirdi, keman kutusunu açarken, kalbinin bir mahzenindeki hazine gibi dikkatle kaldırdı, parmakları tellere, kişinin eski bir anı sayfasına dokunması gibi değdi, geçmişin yankısı parmakları arasında titredi.
Sonra dedi, kelimeleri sessiz bir söz gibiydi:
“Onlara uzaktan dönen denizcilerin ezgisini çalacağım… çünkü aşk sonunda ilk limanlara sonsuz bir dönüştür.”
İlk nota mekânın köşelerine değmeden önce, Heinrich Wolf ayağa kalktı, bedeninin ağırlığıyla, ama içsel bir onurla. Bardağını kaldırdı, şarap ışığı parıltısı geçici bir dans gibi yansıdı, sabit bir sesle, cevap beklemeden seslendi:
“Daniel ve Anna Maria’ya… uzak limanların da tüccar hikâyelerinin de değiştiremediği kalplerine!”
Kısa bir sessizlik oldu, meydanın köşesinden gelen bir kahkaha bunu böldü. Orada Fritz Bauman oturuyordu, bardak elinde, hareketi yarı ciddi yarı şakacı, gözleri hafif bir kurnazlıkla parlayarak seslendi:
“Ama unutmayın, Daniel Hamburg’un en iyi denizcisiydi! Baba oğlunun değirmeni yönetmesinde ısrar etmeseydi, iş başka türlü olurdu. Görünen o ki annesinin mirasını taşıyacak, denize dönmeyecek!”
Kahkaha yükseldi, meydanı geçen hafif bir koro gibi, çocuklar büyüklerin bacakları arasında dolaşırken, ekmek ve şarap kokusu havayı doldurdu, açıklanamaz bir neşeyle karışarak.
Öğlene yaklaşırken, zılgıtlar hareketle karışmaya başladı, düğün alayı ebeveynlerin evinden çıktı, üç adam önderliğinde: bir ney çalgıcısı, çiy nazikliğinde yükselen nağmelerle; küçük bir davulcu, canlı bir kalbin nabzı gibi ritim vuran elleriyle; ve Martin, kemanı taşıyarak, göğe sessiz bir dua gönderiyormuş gibi, tellerinde kalplerin gömülü bütün dileklerini taşıyarak.
Arkalarında çocuklar oynuyordu, kahkahaları çakıl meydanının üstünde yankılanıyor, evlerin pencerelerinden atılan şekerlemeleri kovalıyorlardı.
Sanki görünmez eller mekâna sevinci yaymıştı, herkesi bu günün ömürde bir kez yaşanan, tekrarlanmayan, hafızaya sonsuza dek kazınan bir gün olduğuna ikna etmişti.
Anna Maria, geçmiş yılların tozunu siliyormuş gibi, her ayrıntıyı gözün önünde canlandıran bir sesle konuşuyordu:
“Alay küçük kilisenin önünde durdu. Ahşap kulesi hafifçe eğilmişti, sanki yerde olanları dinlemeye çalışıyordu. İnsanlar içeri girdi — sessizce, ihtiyatla. Mekânı yalnız kadınların fısıltısı, narin giysilerinin hareketi, salonun sessizliğini kırmaktan korkan adımları doldurdu.”
Anna Maria gülümsedi, fısıldayarak söyledi:
“Herkesin önünde yürüdük, baban kolumu tutuyordu, annem gümüş tellerle işlenmiş elbisemin ucunu kaldırıyordu — sanki ay ışığından dokunmuştu.”
Rahip mihrapta durdu, kutsal kitabı yavaşça açtı, parmakları sayfalarda gizli işaretler arıyormuşçasına geziniyordu, geçmişin ve şimdinin nabzını birlikte takip ederek.
Sonra derin bir sesle konuştu, kalplerin içinde yankı gibi tekrarlanan:
“İnsan kalbi yolunu planlar, ama yalnız Rab adımlarını yönetir.”
Kelimeler mekânda asılı kaldı, sınanmayı bekler gibi, havanın kendisi bile durmuş gibiydi, önceden yapraklarla, yeşillikle oynaşırken.
Tam bir sessizlik hâkim oldu, hazır bulunanlar sanki göğün kendisi dinliyor, oradaki her kalp atışının küçük kilisenin duvarları arasında yankılandığını hissettiler.
Rahip bakışlarını kaldırdı, sözleri mekânda titredi, uzak zamanlardan gelen bir dua gibi:
“Bu gün eski bir ahdin sonu, korku bilmeyen bir umudun başlangıcı olsun.
Fırtına değirmeni nasıl durduramazsa, inananların kalpleri de aşk ateşi içlerinde durdukça sönmez. Görevleri yolu aydınlatmaktır.”
Baban bana, Anna Maria’ya, baktı, sözlerinde sertlik ve şefkat karışıktı:
“Seni gördüm, gözlerinde eski bir soru vardı, hiç söylemediğin ama toprağın altındaki kökler gibi içinde yaşayan bir soru…”
Sonra ekledi, sanki kelimeler zamanın katmanları arasından çıkıyordu:
“Ve ben seni gördüm, elimde hâlâ yazılmakta olan bir cevapla.”
Kirişinde şu sözler kazınmış tahta sıraya oturduk:
“Amor vincit omnia” — “Aşk her şeyi yener.”
Rahip kutsama sözlerini fısıldadı, sonra gülümsedi, sesi rüzgârın suyun yüzeyine değmesi gibi kalplere dokunarak:
“Esenlikle gidin… günleriniz hiç solmayan buğday tarlaları olsun.”
Sesi, ruhun suyuna değen bir gölge gibiydi, içeride yerleşip silinmeden kalıyordu, sanki her kelimesi hazır bulunan her kalbin derinliklerine ekilen bir tohumdu.
Kilisenin dışında ise, meydanda masalar hazırlanmıştı.
Toprak kaplardan sıcaklık kokusu yükseliyordu, taze esmer ekmek kokusu, kurutulmuş ceylan eti parçaları… sanki toprağın kendisi bu günü kutluyor, sevinci onunla soluyordu.
Bardaklar kalktı, danslar birbirini takip etti, sanki havanın nabzı onları yönlendiriyordu. Elisa, gri elbisesiyle, nefes kesen bir dönüşle döndü, çocuklar çiçek çelenkleri taşıyarak koştu, başımızın üstüne koyuyorlardı, kahkahalarımızın mekâna yayıldığını duyabiliyordum.
Atmosfer gizli bir ürpertiyle doluydu, taşların altında akan gizli bir akıntı gibi kalplere değiyordu.
Bakışlarımız defalarca kesişti, her hareketimizde, her nefes alıp verişimizde, kelimelerden güçlü bir bağ hissediyorduk, geçmişi şimdiyi, kalpleri ve bütün dünyayı birbirine bağlayan bir bağ.
Sanki aşkın kendisi o akşam bizimle birlikte toplanmıştı. Güneş batıya eğildiğinde, nehrin rengi daha parlak görünüyordu, sanki altın ışığını suda eritip sevincimize katılıyordu.
Küçük bayraklar balkonlarda dalgalanıyor, ağaçların gölgeleri tarlaların üstüne uzanıyordu, sanki kasabayı kucaklayan, kaybı bilmeyen bir dünyadan gizleyen ayaklardı; sevinç anını gaipteki gözlerden koruyorlardı.
Anna Maria içini çekti, farkında olmadan bir gözyaşı yanağından süzüldü. Sonra Daniel’e döndü, özlemle titreyen bir sesle konuştu:
“Sanki hayat o anda bizi dinliyordu… kalplerimizi sınamaya başlamadan önce.”
Daniel, Anna Maria’yı sıkıca kucakladı, bir an gözlerini kapadı, sanki kucağında bir sığınak arıyordu, dudaklarında sessiz bir dua yükseliyordu, kelimeye ihtiyaç duymayan bir söz, hayatta kalmanın anlamını bilen iki kalbin tek bir andaki ortak nabzı.
İçinin derinliklerinde biliyordu ki, ona duyduğu duygu korku ya da acı değildi, büyük anlara tanıklık edenlere eşlik eden o belirsiz kesinlikti; ruhta ışık ve gölgeden bir dövme gibi kalan anlar.
Ama oda kucaklaşmalarını uzun süre içinde tutamadı. Daniel odadan çıktı, hava hâlâ onun nefesinin sıcaklığıyla doluyken; Anna Maria ise onun gidişini hissetti, sanki kalbinin bir parçası da onunla birlikte çekilmiş, odanın sessizliği ile gölgeler arasına saklanmıştı.
Gözlerinde yaşlar parlıyordu, çöküşünü ondan gizliyordu, bakışından kaçıyordu, düşüşünü ya da içindeki bastırılmış dehşeti sezmesinden korkarak — yalnız kendisinin ve karanlığın bildiği bir dehşetti bu.
Aradan birkaç an geçmeden, onu çağıran sesini duydu, bir dağın ardından gelen yankı gibi, ağır rüzgârlarla yüklü, göğsünde kaderiyle karşılaşan bir kalp gibi titreşen.
Ona doğru koştu, dehşet içinde hizmetçiye seslendi:
“Doktoru çağır! Acı onu sarıyor! Sanki dalgalar, zamanın sabrının yorduğu bir kayaya çarpıyor!”
Ama o, ıstırapla boğuşurken fısıldadı, sesi kesik kesik çıkıyordu, sanki acının ve özlemin korlarından süzülüyordu:
“Doktora vakit yok, Daniel… seni duymak istiyorum… çocuğumuzun da seni duymasını istiyorum… devam et… kaldığın yerden…”
O anda başını eğdi, sesi boğuklaştı, sanki boğazında kelimelerini engelleyen bir yumak vardı, ama onu serbest bırakmayı başardı, sanki her harf sevgi ve korku dalgasında yüzüyordu:
“Değirmenin avlusunda ışık masaların üstüne döküldü, insanlar hareket etti, sanki birlikte bir sevinç dokusu örüyorlardı…”
Christina bakır bir kazandan çorba dolduruyordu, hareketleri titiz, ağır ağır, sanki her damlaya kendi sıcaklığını bahşediyordu.
Ve babam Friedrich konukları çağırıyordu, elinde eski vişne şarabıyla dolu bardağı, altmışına ulaşanlara kendi eliyle sunmakta ısrar ediyordu… her yudum, geçmiş bir çağa, yaşanan her ana, yüzlerinde beliren her gülümsemeye, hayatın kıymetli olduğunu hatırlatan her gözyaşına bir saygı duruşuydu sanki.
Johann güldü, büyükanneni kocasıyla dans ederken görünce, kendi gölgesinin üstünde tökezleyerek; yüzünde hem şaşkınlık hem neşe beliriyordu. Bağırdı, sesi mekânı doldurdu, kalplerde iz bıraktı:
“Bu sevgi bir bastona ihtiyaç duymaz, gençliğin kalp atışlarını geri getiren bir ezgiye ihtiyaç duyar!”
O gün, sen, Anna Maria, yanımda oturuyordun, bizi gölgesiyle kucaklayan eski elma ağacının altında, şefkatli bir ana gibi, dallarında ve esintisinde yılların anılarını taşıyan.
Elimi yumuşak elinin üstüne koydum, parmaklarımız arasında hayatın sıcaklığının aktığını hissettim, havada ezgiler saçan bir sesle dedim:
“Biliyor musun? Seni ilk gördüğüm gün, kaynaktan su çekerken… o an bildim, senin geçmediğin bir hayatın… bana da hiç geçmeyeceğini.”
Utançla kızardın, başını eğdin, güzelliğine, gülüş ve anılar arasında yarattığın anlara özür diliyormuş gibi fısıldadın:
“O günü hatırlıyor musun? Saçım ıslaktı… komşunun tavuğundan kaçmıştım!”
O anda derinden güldüm, göğe baktım, sanki eski bir sözün tanığıymışçasına, dedim:
“O günden beri biliyorum ki, beni yönlendiren deniz değil… sensin.”
Kapının önünde, babam küçük bir ahşap kutu çıkardı, ona gerçek bir hazine gibi davranıyordu, ama bu hazinenin ağırlığı altınla değil, hafızayla, elin ona ulaşmadan önce kalpten geçen her anla ölçülüyordu.
İhtiyatla açtı, içinden eski bir yaylı çalgı çıkardı, kemana benzer bir şekli vardı, sanki tellerinin arasında bütün zamanın yankısını saklıyordu.
Gülümseyerek dedi, gözleri özlem parıltısıyla:
“Dedemden bir hediye… yalnız iki kez çaldım onu… bugün ise üçüncü kez olacak.”
Ve ezgi süzüldü, bir kış deresinin fısıltısı kadar yumuşak.
Kalabalık sessizleşti, kuşlar bile ötmeyi bıraktı, sanki her nağmenin derinliklerine dokunmasını bekliyordu.
Ezgi yapmacık değildi, kalbin köşelerine anı eken bir şey taşıyordu, isimlerini unuttuğunu sandığın görüntüleri uyandırıyordu, sessizliğimizde ve akşam esintisinde yaşayan görüntüleri.
Köşede Elisabeth, senin annen, gelinin annesi oturuyordu, yanağından bir gözyaşını sildi, gözleri sevinç ve özlem karışık bir duyguyla parlıyordu, kendi kendine fısıldadı:
“Büyüdün, Anna… yine de sesin rüyalarımda bana sesleniyor… küçükken olduğun günlerdeki gibi.”
Rahip yaklaştı, siyah cübbesi hafifçe kımıldadı, başakları akşam esintisinde titriyordu, gülümseyerek dedi:
“Bu gece… sizin geceniz. Sizinle nur arasında, pencereleri açmaktan başka bir şey yok.”
Gece yarısına doğru sesler yavaşladı, masalarda balda ıslanmış ekmek kırıntıları kaldı, yarım dolu bardaklar, yarım anılar, sanki hazır bulunan her kalbe gecenin selamını fısıldıyordu.
Çocuklar annelerinin kucağında uyudu, ruh güvenin sıcaklığında rahatladı, erkekler ise eski bir sevginin, ya da artık ancak hafızanın derinliklerinde göze aldıkları bir denizin hikâyelerini paylaşıyorlardı — orada özlem sükûnetle, hasret ölmeyen sevgiyle buluşuyordu.
Babamın evindeki tavan arasına çıkan taş merdiveni tırmandık, annen Elisabeth’in kendi elleriyle yenilediği, annesinden miras kalan ince dantel örtülerle süslediği tavan arasına; sanki nesillerin anılarını iplikleri arasında taşıyordu.
Ahşap kapının ardında kaybolmadan önce, Anna Maria bir kez daha topluluğa döndü, gülümsedi… sonra bana, Daniel’e, düş ile gerçek arasında titreyen bir sesle fısıldadı:
“İnanır mısın? Bedenim hâlâ titriyor… sanki uzun bir düşün eşiğinde duruyorum.”
Cevap verdim, kapıyı sessizce açarken, sanki gerçeğe geri dönmeyen bir dünyaya giriyordum:
“Hayır, şimdi onun kalbindeyiz… ve uyanmayacağız.”
Daniel, elinin boynundaki tutuşunun gevşediğini hissetti, yavaşça eriyordu, sanki gizli bir şey aralarındaki her andan, hayatı çekip alıyordu.
Başının ona doğru eğilmesiyle uzun sürmedi anlaması.
Bildi — eşiklerde beliren o sezgiyle — Anna Maria’nın gittiğini, bıraktığı boşluğun bütün kelimelerden büyük, bütün sessizliklerden ağır olduğunu.
Doktor telaşla girdi, nefesi hızlanmıştı, ama Daniel’in sessiz işaretinde durdu — o işaret bir ölüm sessizliği değildi, henüz söylenmemiş bir kelimenin nöbetiydi. Beklemesini emretti, sanki bir sırrı yok olmaktan koruyor gibi.
Henüz tamamlanmamış bir şey vardı, ve yalnız Daniel bunun nasıl söyleneceğini biliyordu, dilin kalpte atan her şeyi nasıl taşıyabileceğini.
Ona eğildi, yanına oturdu, gözleri gözyaşı denizine daldı, sakin ama kırılma ve özlemle dolu bir sesle fısıldadı:
“İlk ışık değirmenin tavan arasına sızdığında, her şey yeniden doğmuş gibiydi… odanın ahşabı gece yağmurunu soludu, kuşlar hiç kimse emretmeden şarkılarına döndü. İçimde senden başka kimse yoktu…
ve… ben…
kayın ağacından bir yatakta,
iki elle işlenmiş beyaz bir örtünün altında,
dolaplarından eski lavanta kokusu yükseliyordu.
Gözlerini yavaşça açtın,
sanki düşlerle dolu bir kuyudan çıkmıştın
ve nerede olduğunu bilmiyordun…
aynı pencereye, aynı ışığa baktın,
ama yeni bir yerden…
ve yoldaşı olan bir kalpten.”
Yanaklarına düşen gözyaşlarını sildi.
O uyanış anı sıradan değildi.
Zaman sanki herkesin unuttuğu bir noktadan yeniden yazılıyordu,
ruhun kendini yeniden anlatmaya başladığı bir nokta.
Bana dedin, gözlerin yarı açık, gerçeği arıyor gibi:
“Uyumadın mı?”
Cevap verdim, parmaklarını ellerimin arasına alırken, sıcaklık yıldızların gökyüzüne yapıştığı gibi bedenime yapışırken:
“Hayır… uyumadım,
sadece bekliyordum,
düşlerinin derinliklerinden
döndüğünden emin olmak için.”
Yeniden ona baktı, sanki geri dönüşünü bekler gibi.
“Kendi kendime fısıldadım, sanki gölgemle konuşuyormuşum gibi, kalp atışımı dinleyerek:
‘Gözlerimi açmaktan korkuyordum…
ve olanların hepsinin…
sadece bir düş olduğunu keşfetmekten.'”
Gülümsedin, yaklaştın, fısıldadın:
“Peki düşler kalpte iz bırakır mı?”
Elimi uzattım, dağınık saçlarının uçlarını tuttum, sanki çocukluğumu yeniden düzenleme gücünü temsil ediyordu.
“Dedim, güç ve korku arasında titreyen bir sesle:
‘Bilmiyorum…
ama çok güzel bir şeyden sorumlu olduğumu hissediyorum…
öyle ki kalbimi dolduran korku bile… aslında korku değil… sadece kendimden.'”
Dedin, elimi tutarken, hayret ve şaşkınlık arasında sallanan bir sesle:
“Kendinden korkan bir bekçi gördün mü hiç?”
Aramızda sessizlik vardı, boşluk değildi, sanki söylenmeyen şeye yaslanıyorduk, kelimelerin taşımaktan aciz kaldığı şeylere, dili aşan, kalplerimizi birbirine bağlayan gizli ipliklere.
Yavaşça kalktım, bedenini yün bir battaniyeyle örttüm, pencereye yöneldim.
Açtım, soğuk bir esinti içeri girdi, mekânı hafif kokusuyla parfümledi, hava etrafımızda titredi, sanki doğa dinliyordu.
Aksırdın, sonra güldün, dedin:
“Annem hep derdi:
Düğünden sonraki ilk sabah
bir aksırıkla başlamalı…
Allah, sevincin bizi korkutmadığını bilsin diye!”
Güldüm, sana yaklaştım, elimi omzuna koydum, tek bir kulağa sır fısıldıyormuş gibi fısıldadım:
“Biliyor musun?
Şimdi ancak değirmenin döndüğünü hissediyorum.”
Ertesi gün çanlar çaldı, düğün çanları gibi de değildi, yas çanları gibi de değildi.
Sanki törenler defterinde adı olmayan bir şeyi çağırıyordu, yalnızca ruhla duyulan bir şey.
Hiçbir takvimde kayıtlı olmayan bir ses, dil ya da tıp kitaplarının açıklayamadığı, sanki kalpte titreyen bir yankı, beyaz koridorlarda parlayan, dünyada kendine yer arayan, anıların şimdiki anla, düşüncenin ölmeyen sevgiyle buluştuğu derinliklerimizde yankısını bulan.
Doktor ona yaklaştı, herhangi bir selam vermeden, sanki hüznün ve kelimelerin birlikte sızmasından korkuyordu, ya da sessizliğin herhangi bir nezaketten daha etkili olduğunu, sözcüklerin taşıyamayacağı şeyi taşımaya daha muktedir olduğunu biliyordu.
Elini nazikçe omzuna koydu, onu bitişik bir odaya götürdü.
Bekleme odası değildi, ameliyat odası da değildi, ikisi arasında bir şeydi, haberlerin, yüz kararlılığını toparlayana, kalp haberin kendisinden daha büyük bir şeye hazırlanana kadar saklandığı bir yer, gözün ya da elin tek başına kavrayamayacağı bir şey.
Doktor ona, umutla dolu ama hafif bir titremeyle sarsılan bir sesle dedi, kalbi korku ve umut arasında sallanıyormuş gibi:
“Oğlun şimdi seni her zamankinden çok ihtiyaç duyuyor.
Sadece sesin için değil,
varlığın ve gücün için.
Gri bir bölgede,
kayboluş ile dönüş arasında.”
Daniel bir an dondu, havanın ağırlaştığını, kalbinin odanın sessizliğine kazındığını hissetti.
Bildi ki hızlı adımlar, aletler ya da iğneler, gözlerinin açıldığı anki bakışı kadar, elin uzandığı anki koku kadar, babanın sessizce de olsa fısıldadığı sesi kadar yardımcı olamazdı — sanki kayboluş ile dönüş arasında titreyen küçük bir ciğerde hayatı koruyan bir alevdi bu.
Başının eğilişi, parmaklarının titremesi, artık gri sessizlik odasındaki çocuğun nabzıyla eşleşen kalp atışı… hepsi küçük bedensel hareketlerdi, ama bütün içsel dünyasını taşıyorlardı, ancak bu korku ve sevgi dolu anlarla ölçülebilecek babalık dünyasını.
Doktor bir an durdu, sanki devam etmeden önce kelimelerinin anlamını tartıyordu:
“Seni duyuyor,
sana cevap vermese bile.”
Alçak bir sesle ekledi, sanki kelimeleri kalbinin derinliklerinden çıkıyordu:
“Ona destek ol, sığınacağı,
annesinin vedasını izleyen sessiz bir tanık olma.”
Daniel odaya girdi, sessiz bir ağırlıkla yüklü, sanki hava bile ana saygıyla hareketini durdurmuştu.
Anna Maria yatakta uzanmıştı, tamamen durgun, yüzü solgun, eli nazikçe kıvrılmıştı — hayatı terk etmiş bir beden, ama yine de ona hazır bulunuyordu, hafızasında, kalp atışında, her nabızda dokunulabilir.
İhtiyatla yanına oturdu, üzerine eğildi, elini nazikçe omzuna koydu, sanki varlığını bir kez daha hissetmeye çalışıyordu, sessizliğin iplikleri arasında ruhunun izini dokunuyordu.
Anna Maria’yı nazikçe göğsüne çekti, sanki aralarındaki sessiz boşluğu doldurmak istiyordu, içinde garip bir duygu vardı: sanki hâlâ onu dinliyordu, sesi ona gıyabına rağmen eşlik ediyordu.
Konuşmaya başladı, parmakları elinin üstünde gevşemiş, sesi umut ve özlemle fısıldıyordu:
“Küçük kiliseden çıktığımızda,
kayın ve kestane dallarından bir kemerin altından geçtik,
çocukların gece boyunca büyükannelerinin yönlendirmesiyle diktiği,
başını eğip onlara dedi ki:
‘Gerçek mutluluk altından yapılmaz…
çocukların elli yıl sonra hâlâ hatırladığı şeydendir.’
Hatırlıyor musun, Anna Maria?”
Daniel fısıldadı, sesi hafifçe titreyerek, sanki her kelime kalbinin yarısını taşıyordu:
“Aynı sevinci hissettin mi ben hissettiğim gibi,
bu kemerin altından yürürken,
güneş yapraklar arasından sızarken,
ayaklarımızın dibindeki küçük çam fidanları,
çevremizden fısıltı sesleri?
Yoksa birlikte taşıdığımız bir düş müydü?”
Gözleri yüzünü araştırıyordu, solgun yüz hatlarını dolaşıyordu, sanki hâlâ sıcaklıkla nabız atıyordu, kalbinin her çarpışı, bedeninin her eğilişi, söylenmeyeni içermeye yönelik sessiz bir çaba, anı ile kayıp arasındaki o gizemli dünyayı, hayat ile sonsuzluk arasındaki dünyayı içermeye.
Daniel elini tuttu, tenin yumuşak soğukluğunu hissetti, yine de sanki bir parçası cevap veriyor, sessizce fısıldıyor gibiydi. Konuşmasını sürdürdü, sesi alçak, odanın sessizliğinde bir fısıltı, ışık ile gölge arasında:
“Anna Maria, kolumu dayanmak için tutmadın, sessizce ve yüksek sesle aynı anda ilan etmek için tuttun ki, artık tek bir beden gibi yürüyoruz, uykuyu bilmeyen iki uyanık ruh. Şimdi bu yakınlığı hissediyor musun, gitmiş olsan bile?”
Ve gözyaşları durmadan aksa da devam etmekte ısrar etti:
“Tebrik edenler zar zor bir kelime söyleyebildi. Bazıları sessizce şapkasını kaldırdı, ağır şallara sarılı bazı kadınlar ayaklarımızın dibine küçük çam kozalakları atıyordu, dağ yollarının bilindiği zamandan beri bizi nazardan ve kötü gözden koruyordu.
Ve eski değirmencinin dul karısı Marta, komşusuna fısıldadı:
‘O, kendisi… onu önümde görüyorum, çok büyük ayakkabılarıyla, saçındaki kırmızı kurdeleyle. Kim inanırdı?’
Komşu cevap verdi, işlemeli şalını düzeltirken:
‘Hayır, kim buna düşünmemeye cesaret ederdi ki?'”
Daniel gözlerini kapadı, anının geri gelmesine izin verdi, sanki tekrar önünde canlanıyordu. Alçak bir sesle konuştu, sanki Anna Maria hâlâ yanındaydı, yalnız ruhu tarafından duyulabiliyordu:
“Değirmenin girişinde taş masa zaten hazırlanmıştı. Bakır ibriklerden buğusu yükselen kahve, taze çavdar ekmeği hazırdı, keçi sütüyle yoğrulmuş cevizli börek, ve ölmüş büyükannemin geçen yıl hazırladığı erik reçeli — sanki bu günün geleceğini biliyormuş gibi.”
“O anda ahşap bir kadeh kaldırdım, sevinç ve saygı arasında titreyen alçak bir sesle dedim:
‘Aşkın bu kadar sessiz olabileceğini bilmiyordum… ta ki adımlarının yankısını bana yaklaşırken duyana kadar.'”
“Kadehi aldın, Anna Maria, yarısını içtin, ağzını kolunla sildin, alçak bir sesle fısıldadın, sanki kelimeler anılar arasından sızıyordu:
‘Ve ben erkekliğin söylenende değil… korkunun sardığında seni tutan elde olduğunu bilmiyordum.'”
“Katılımcılar arasındaki alkış gürültülü değildi, sıcaktı, yorgun bir sonbahar akşamında pencere camına vuran yağmur gibi, sesten önce kalpte iz bırakan bir şey.”
“Akşamla birlikte meydan boşaldı, devrilmiş sandalyelerin gölgeleri ve kuru çiçek kokusundan başka bir şey kalmadı, pencere parmaklıkları arasından süzülen rüzgâr soğuk değildi, sanki alışılmıştan uzun süren bir güne perdeleri indiren eski bir el gibiydi, mekânı yayılan bir sessizlikte, özlemle doymuş bırakarak.”
“Üst odaya oturduk, ahşap kokusu bize bu mekânın mühendis hesaplarına göre değil, yorgun ellerle ve hikâye özlemiyle inşa edildiğini hatırlatıyordu.”
“Hissettim, kalbim göğsümden kayacakmış gibi, anıyı çağırırken, mum ışığı gözlerinde yansıdı, Anna Maria, ve geleceğin çocuğumuzun gülümsemesinin orada, aynada belirdiğini hayal ettim, sanki gerçek ile hayal arasında dans ediyordu.”
“Aramızdaki sessizlik canlıydı — boşluk değil, o mübarek günün sabahında söylenenlerin tanığıydı, sen bana doğru ilerlediğinde, elbisenin eteğini tarlaların çiyinden kaldırdığında.”
“Kendini ipek ve havayla ifade ettin, camda küçük rüzgârınla bir yel değirmeni şekli çizerken, sonra silindi, hiç var olmamış gibi. Sana döndüm, kendimi ayakta buldum, yüzüne bakmakla yetinmeyip, bakışımın derinliğinde bir şey okumaya çalışıyordum, henüz nasıl yazılacağını bilmediğim bir şey.”
Fısıldadın, sesin hafifçe titriyordu, sanki dudaklar zamanın engelini kırmak üzereydi:
“Bu gecenin kalıcı olacağını mı düşünüyorsun… parfümün giysilerde kalması gibi?”
Yaklaşmadan cevap verdim, sesim kulaktan önce ruhuma değerek:
“Büyükannelerin sözleri gibi kalacak… ne zaman söylendiğini bilmeyiz, ama bizi korurlar.”
Elimi sana uzattığımda geri çekilmedin. Sana dokundum, bedeninden sıcak bir kap süt gibi bir sükûnet yayıldı, aramızdaki yakınlık genişledi, sanki bütün gece anımızı korumaya duruyordu, bütün dünya bizimle nefes almak için durmuş gibiydi.
O anda genç değildik, eski bir tabloda çıkmış iki gölgeydik, kışın karanlığında sevginin sıcaklığını dokumasını bilen bir ressamın çizdiği.
Pencereyi yavaşça kapadım, gece itaatkâr biçimde geri döndü, kapı eşiğinde oturan eski bir köpek gibi, âşıkların kucaklaşmasını koruyordu, sessizlik odaya, uyanmak istemediğimiz uzun bir düş gibi sızdı.
Gülümsedim ve dedim, elimin parmakları hafifçe titrerken:
“Ya sen, birlikte hiçbir rüzgârın yırtamayacağı bir doku öreceğimizi düşünüyor musun?”
Başını kaldırdın, derin mavi gözlerime baktın, kelimelerin özgür bir fısıltıydı, sanki kalbinden doğrudan kalbime sızıyordu:
“Buna inanmazsak, yolculuğun başlangıcının anlamı ne?”
Bunun ardından sessizlik yayıldı — güvenle, söylenmemiş vaatlerle fısıldayan bir sessizlik. Dışarıda rüzgâr yeniden ağaç yapraklarıyla oynuyordu, sanki sabır ve vefa üzerine eski bir şarkı söylüyor, bize zamanın, sevmeyi bilenleri yenemeyeceğini hatırlatıyordu.
Doktor artık sabredemiyordu. Gözleri kaygıyla Daniel’e asılıydı, ellerinin titremesini, yüzünde yüzen sessiz hüznü izliyordu. Kalbi hızla çarpıyordu, acının onu ele geçirmeden önce sözünü kesmesi gerektiğini biliyordu.
Elini nazikçe Daniel’in omzuna koydu, sesi yumuşaktı ama kararlı, sorumluluğun ağırlığını taşıyordu:
“Gel, Daniel… çocuğun sana şimdi ihtiyaç duyuyor.”
Daniel Anna Maria’ya son bir bakış attı, solgun yüzüne, arkasında bıraktığı sakin sessizliğe. Derin bir nefes aldı, sanki her anı, her anıyı, henüz söylenmemiş her fısıltıyı yakalamak istiyordu. Yine de doktorun eli elinin üstünde sabit kaldı, çalkantılı duygular denizinde sessiz bir çapa gibi.
Daniel yavaşça kalktı, her adımı kayıp ile umut arasında bir yolculuk gibiydi, doktoru adım adım odadan çıkarken izledi.
Çocuğu kollarında taşıyan Fatma, gözyaşlarını bastıracak gücü zar zor buluyordu. Facia onu kalbinin dayanabileceğinden fazla etkilemişti; ayrılık anındaki sessiz ortaklık onu tamamen tüketmiş, kırılmanın eşiğine getirmişti.
Daniel, tek kelime eklemeden fısıldadı, sesi sanki kalbindeki her şeyi özetliyordu:
“Teşekkür ederim sana…”
Doktor, aralarında kapanan kapıdan adımlarını dikkatle yönlendirdi. Anna Maria’nın anısı odada sessiz bir görüntü olarak kaldı, yine de Daniel çocuğunun varlığının onu şimdi çağırdığını hissetti — kayıp ile hayat arasında, kaybettiği ile yeni başlayan arasında sabit bir çapa gibi.
Daniel titreyen elini doktorun omzuna uzattı, sanki dayanılmaz bir içsel çöküşün ortasında ayakta kalmasına yardımcı olacak bir güç ışını arıyordu. Kendi kendine alçak bir sesle fısıldadı, sanki yalnız kendi kalbine sesleniyordu:
“Çocuğum için dayanacağım… kale olacağım, her zaman dönülen güvenli kıyı, kader beni hayatın hangi sınavına atarsa atsın.”
Hüznün ve yalnızlığın kalbinde, bir an gözlerini kapadı, sessizliği içine çekti, gücünü topladı, acıdan yorulmuş ruhunu bileyledi.
Karanlığın derinliklerinden gelen soluk bir parıltı hissetti, ona tamamen yalnız olmadığını hatırlatan; ölmeyen bir sevgi için, henüz bitmemiş bir vaat için kalması gereken bir insan olduğunu.
Daniel odadan çıktı, gözleri gözyaşlarıyla ağırlaşmış, her adımı kendisiyle bir savaş gibiydi. Yavaşça döndü, sanki kırılmaktan korkuyordu, kaybın acısına gömülmüş halde.
Fatma’nın oturduğu sandalyenin önünde durdu — küçük çocuğunu kollarında taşıyan o merhametli kadının önünde — durgun, sıcak, sessizce umuda tutunan.
Bakışını ona sabitledi, kelimeler göğsünden öfkeli dalgalar gibi döküldü, kontrol edemediği:
“Fatma… doktorun sözleri göğsümü ağır yükler gibi eziyor… onu kaybettikten sonra bunları nasıl taşıyacağımı bilmiyorum… ve kendimi de onunla birlikte kaybettim.”
Fatma yavaşça nefes aldı, sanki acıyı onunla birlikte soluyordu, elini ihtiyatla elinin üstüne koydu, her dokunuşta koruma ve yanında durma sözü vardı:
“Bay Daniel, acını anlıyorum, gözlerinde tamamlanmamış bir sevginin acısını görüyorum. Ama unutulmaması gereken bir gerçek var… Anna Maria hâlâ kalbinde ve ruhunda yaşıyor. Doktorun dediği gibi, ona kapı ve sıcaklık olman için seni bekliyor.”
Daniel gözlerini kapadı, acının içinden durmaksızın bir şelale gibi taştığını hissetti, gözyaşları hesapsızca akıyordu:
“Nasıl yapabilirim bunu, Fatma? Nasıl ona sıcaklık ve ses olabilirim, o gittiğinde? Ağır bir sessizliğe boğuluyorum, yalnız yokluğunun yankısını duyuyorum.”
Fatma elini nazikçe kaldırdı, elini kalbinin üstüne sabit bir vakarla koydu, gözleri hüzün gölünün üstünde bir umut köprüsü gibi uzanan iki ışın:
“Daniel, sevgi bir cenaze değil, kesin bir kayıp da değil… sevgi nefes alan bir anıdır, fısıldayan bir sestir, acıyı taşıyıp iyileştiren bir eldir. Anna Maria gerçekten gitmedi, bir gölgeye dönüştü, hayat gücünü her dokunuşta ve her bakışta taşıyor — özellikle oğluna.”
Daniel havayı içine çekti, kalbinin ağırlığının hafiflediğini hissetti, gerçek sevginin ölmediğini, ruhun etrafını saran bir sıcaklığa dönüştüğünü, geçmişi şimdiyle bağladığını, yaralı kalbin derinliklerine umut ektiğini anlamaya başladı.
Gözyaşları sözlerinin sesine karıştı, göğsünde titreme durdurulamaz bir akıntı gibi süzüldü, kulağında doktorun sözleri yankılanırken, ona hem acı hem huzur veriyordu:
“Seni duyuyor, cevap vermese bile. Ona dönülecek bir kapı ol, annesinin gidişine sessiz bir tanık olma.”
Daniel derin bir nefes aldı, havanın soğukluğunun tenine yapıştığını hissetti, ama göğsünde hüzün ve özlem alevini birlikte taşıyordu. Dünyanın ağırlığı, her sabır ve iman nefesiyle biraz daha eriyordu, sanki mekândaki her zerre onunla yeni görevini paylaşıyordu: çocuğuna çapa olmak.
Fatma’ya baktı, yüzünde ilk umut iplikleri belirdi, hayatın kayıptan sonra mümkün olduğunu söyleyen iplikler:
“Ona o kapı olmaya çalışacağım, sıcaklığı ve sesi vermeye, nefesim var oldukça, güneş doğduğu sürece.”
Fatma elini sıkıca tuttu, gözlerine doğru kaldırdı, bakışları buluştu, aralarında umut parıltısı titreşti, gizli bir vaat gibi:
“Ve olacak, Daniel, olacak… Anna için, o ölmeyen sevgi için, ve annesinin suretini kalbinde taşıyan oğlun için.”
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Mekân sıcaktı, rıhtımlardan sızan soğuk esintiye rağmen. Ahşap ve katran kokusu havaya karışmıştı, gemi iskeletlerindeki metal halatların hışırtısı uzaktan yankılanıyordu, sanki denizin yankısını, anıların yankısını, hâlâ ancak kalpte var olan zamanların özlemini taşıyan uzak bir müzikti.
Daniel eski dostlarının çevrelediği uzun masada oturuyordu: Johann Schmidt, Emil Mayer, Fritz Bauman, Martin Fischer, Otto Lehmann ve Peter Stein. Sonradan Napoli’den dönen Heinrich Wolf da onlara katıldı, denizlerin sıcaklığını ve anılarını da beraberinde getirerek, sanki geçmiş ile şimdi bir tefekkür ve özlem anında birbirine karışmıştı.
Daniel ahşap bardağı elinde çevirdi, içmeden, kayıp duygusu hâlâ kalbinde yanıyordu, ama içindeki her tereddüt sessiz bir hikâyeye dönüşmüştü:
“Biliyor musunuz… çayı ancak iki kez kaynadığında severdi. Derdi ki: ilk kaynama otları uyandırır, ikincisi kalbi.”
İçten içe gülümsedi, sanki sesinin mekânın duvarları arasında süzüldüğünü duyuyordu, geçmişi şimdiye bağlayan, ona yokluğuyla yüzleşecek bir güç veren bir ses, sevgi ve vefayla dolu bir ruhla — bardağı yavaşça kaldırmadan önce, göğe bir ahit gibi, Anna Maria’ya, çocuklarına, ölmeyen sevgiye vefa ahdi gibi.
Fritz gözlerini kolla sildi, sesi gözyaşlarını bastırmaktan kısıktı, sanki kalbinin çökmesini engellemeye çalışıyordu:
“Bir keresinde bana söylemişti, değirmene odun taşırken: Kesilmiş bir ağaç bile, birini sevmişse, testerenin her iniltisiyle kokusunu gönderir.”
Emil ellerini masaya koydu, sözleri titriyordu, sanki havaya giden yolunu arıyordu:
“Düğün gününüzü hatırlıyor musunuz? Cevizli tortayı?! Hâlâ yarısını annesinin gözyaşlarıyla pişirdiğini düşünüyorum.”
Johann Schmidt Daniel’e baktı, sesi uyuyanları uyandırıyor gibiydi, ölmeyen anılar taşıyarak:
“O gün başkaydın, sanki yeniden doğmuştun… şimdi ise sanki doğmadan önceye döndün.”
Daniel titredi, sesi kısıklaştı, yine de kalan onurunu tutmaya çalıştı:
“Evi hiç, penceredeki mumu yakmadan terk etmedim… bir keresinde bana demişti: bırak yansın. Dönsen de dönmesen de, evler sevilmek için beklemez.”
Martin uzaklara baktı, sanki denize sesleniyordu, dalgaları kalbinin yankısını taklit ediyormuşçasına:
“Size söylüyorum: yeryüzünde hiçbir kadın, Anna Maria’nın sizin gibi bir adamın omuzlarındaki korkuyu nasıl kaldıracağını bilemez.”
Otto Lehmann içini çekti, sonra kısa ve hüzünlü bir kahkaha attı, ağaçlar arasından geçen rüzgârın bir yansıması gibi:
“Ve rüzgârı severdi! Aman Tanrım, kış ortasında bile pencereleri nasıl açardı! Derdi ki: bırakın rüzgâr girsin, hüzün kapalı odalara dayanamaz.”
Peter Stein başını kaşıdı, Daniel’e derin bir bakış attı, sanki sessiz kalbin bütün ağırlığını okuyordu:
“Hangi acı daha büyük? Onu kaybetmek mi? Yoksa dinmeyen anılar mı?”
Daniel elindeki ahşap bardağın karanlığına baktı, sesi alçak ama keskin, sanki her kelime ruhunun derinliklerinden sızıyordu:
“Acı verdi bana, çünkü sevmeyi bilen bir adam olduğuma inanıyordum… sonra keşfettim ki sevginin anlamını hiç anlamamıştım, ta ki ahşap merdivendeki adımları kayboluncaya kadar.”
Heinrich Wolf paltosundan not defterini çıkardı, yavaşça açtı, sanki her sayfa geçmişin kokusunu taşıyordu. Özlem ve titremeyle dolu bir sesle okudu:
“Bir keresinde onun hakkında yazmıştım, geçen yaz sizi ziyaretimizden sonra. Bir cümle not etmiştim: O bir kadın, sade bir sandalyede otursa bile, onu bir tahta dönüştürür.”
Johann Kraus geç geldi, yağmurda ıslanmış sakalını sildi, sanki her yağmur damlası hüzünlü bir hikâye taşıyordu:
“Sanki bütün Vahran hüzünlü… hatta gemiler bu hafta denize açılmayı reddediyor.”
Daniel ayağa kalktı, elini yanındaki boş sandalyeye koydu, yavaşça konuştu, sanki her kelime kalbinde bir taş kadar ağırdı:
“Burada oturdu… burada kimsenin duymadığı bir sesle güldü, hiç titremeyen bir elle ağladı… bundan sonra bu sandalyeyi boş bırakacağım… onun için, ve asla geri gelmeyecek olan için.”
Martin içini çekti, sesi hüzünle ağırlaşmıştı, sanki kelimelerin kendisi kaybın ağırlığı altında çöküyordu:
“Bizim için de öyle… her seferinde burada güzel bir şeyin geçtiğine inanmaya çalıştığımızda.”
Saat sekizi vurdu. Rüzgâr pencereleri sarstı, sanki herkese dünyanın durmadığını hatırlatıyordu, kalp sessizce durduğunda bile.
Arka planda, Anna Maria’nın sözleri uzak bir zamandan yankılandı, hafızadan bir fısıltı gibi, ruha dokunan:
“Çocukların elli yıl sonra hatırladığı şey… gerçek mutluluktur.”
Daniel dostlarına baktı, sonra boş sandalyeye, zayıf ama kararlı bir sesle fısıldadı:
“Anıyı sıcak tutmaya çalışacağım… benim için değilse bile, onu tanımayanlar için olsun… çünkü onu tanımaları gerek.”
Ertesi sabah, Daniel’in konuklar, ziyaretçiler ve dostlar için hazırladığı geniş bir odada, bir ziyaretçinin ihtiyaç duyabileceği her şeyle dolu bir depoya bitişik, siyah kahve kokusu tütünle ve deniz esintisiyle karıştı, mekânın üstündeki alçak ahşap tavan özlemle fısıldıyordu.
Dostlar, uyumadan geçen bir geceden — bir saatten az uyudukları bir geceden — uyandılar: Daniel, Johann Schmidt, Emil Mayer, Fritz Bauman, Martin Fischer, Otto Lehmann, Peter Stein, Hans Broder, Johann Kraus, Heinrich Wolf, Friedrich Lange, Karl Strauss.
Duvar saati yediyi vurdu… vakti ilan etmedi, hazır bulunanların kalplerine ağırlığından özür diledi sanki.
Daniel aralarında oturuyordu, omuzları hafifçe öne eğik, sanki hâlâ ona güven veren bir kolun gölgesini taşıyordu, artık var olmayan ama her nefeste, her sessizlikte kalan sevginin gölgesini.
Johann Schmidt, kadehini parmakları arasında çevirirken, sanki geçmişi Daniel’in yüzünde yeniden çiziyormuş gibi dedi:
“Soğuk akşamlarda görürdüm onu, ahşap merdivende seni beklerken, hareketsiz durur, paltonun alacakaranlık ışığında parlamasını beklerdi… hatırlıyor musun?”
Daniel başını salladı, gözleri sanki bitmeyen bir boşlukta arıyordu, sonra alçak bir sesle konuştu, bir anının yankısına sesleniyormuş gibi:
“Derdi ki: Deniz düşman değildir… eğer ondan dönersen, sağ salimsindir.”
Fıçı ustası Emil Mayer, hafifçe masaya vurdu, gözleri hatırasında kaybolmuş:
“Noel’de bana geldi, ceviz ağacından küçük bir fıçı almak için… uzun süre dayanacak bir şeyi saklamak istediğini söylemişti.”
Sonra iç çekti, sanki bütün zaman önünde çöküyordu:
“Kalp, zamana direnmeyen bir ahşabın içinde ne saklar?”
Fritz Bauman, acı ile şaşkınlık arasında sallanan bir tonla, asılı lambaya bakarak konuştu:
“Değirmeni eski bir kilise gibi savunurdu… bir keresinde bana demişti: oradaki taşlar adımlarınızın sesini biliyor.”
Denizci Martin Fischer, kısa ve acı bir kahkaha attı, fırtınalı bir gecede denizin titremesi gibi:
“Nehir kıyısında yürüdüğünüzü her gördüğümde, toprağa değmediğinizi hissederdim… şair değilim, ama bu görüntü beni şaşırtırdı.”
Denizci Otto Lehmann, pipoyu yakarken yavaşça konuştu, dumanı sanki denizin anılarını taşıyarak yükseliyordu:
“Varlığı, sisteki gemiler için ışık sinyalleri gibiydi… uzaktan görünmez, ama kurtarır.”
Daniel bir an sessiz kaldı, sanki kalbi henüz söylenmemiş kelimeleri çeviriyordu, sonra fısıldadı, sesi gece kenarındaki rüzgâr fısıltısı gibi, gitmiş bir gölgeye, kayıp bir surete dönerek:
“Çok konuşmazdı, ama sessizliği içimde bir şey kırıldığında elini omzuma koyardı.”
Yük taşıyıcı Peter Stein fısıldadı, sanki sesi havadaki gizli iplikleri kımıldatıyordu, çarşı kokusunu ve buluşmaların sıcaklığını taşıyarak:
“Sesin çarşıda her zaman önündeydi… soğuğun içinde bir sıcaklık.”
Tüccar Hans Broder, pencereden dışarıya bakarken konuştu, sanki bütün dünya gaybın aynasına dönüşmüştü:
“Gidişinden beri, yokluk varlıktan daha görünür oldu… birimiz aniden sustuğunda onu duyuyoruz.”
Diğer denizci Johann Kraus yavaşça başını salladı, sanki anıları sessiz sularda dolaşıyordu:
“Sevginiz, yağmurdan sonra çocukların suya bıraktığı küçük tekneler gibiydi… geri gelip gelmeyeceğini bilmezler, ama onları gönderirken gülümserler.”
Napoli’den dönen Heinrich Wolf derin bir sesle konuştu, sanki deniz kelimeleri onunla taşıyordu:
“Limanda bir keresinde ona demiştim: Uzaklıktan korkma, deniz seveni yutmaz. Gülümsedi ve dedi: Yakınlıktan korkarım, eğer kısa olursa.”
İskenderiye’den gelen tüccar Friedrich Lange, sakince konuştu, sanki her harf bir özlem taşıyordu:
“İki yıl önce bana bir mektup yolladı… eski bir baharat türü sordu. Daniel’e büyükannesinin anılarını taşıyan bir yemek pişirmek istiyordu. Tattın mı?”
Daniel yavaşça gülümsedi, sanki gülümsemesi zamanın parmakları arasında geçmişin yansımasını yakalıyordu, fısıldadı:
“Tadı günlerce ağzımda kaldı… yemek değil, beni başlangıçlara geri döndürme çabasıydı.”
Marsilya’dan gelen tüccar Karl Strauss, duvarlar arasında eski bir yankı gibi tekrarlanan sakin bir tonla konuştu:
“Bir keresinde bana demişti: İnsan gittiğinde ölmez… unutulduğunda ölür.”
Sonra Daniel’e hüznün ihtişamını taşıyan gözlerle baktı ve ekledi:
“Ve onu, uzun bir gecede ışığı hatırladığımız gibi hatırlarsın.”
Mekâna sessizlik çöktü… sonra Daniel ahşap bardağını kaldırdı, düğün günündeki gibi, acı ve özlemin karıştığı boğuk bir sesle dedi:
“Onu artık görmüyorum… ama her zaman gölgesinin yanında yürüyorum.”
Bazen boğulan bir sesle devam etti, sanki zamanın koridorlarında geziniyordu:
“Elini artık tutmuyorum… ama korku beni sardığında, beni tutan bir el hissediyorum.”
Sonra ekledi, sanki kelimeler kalbin kaosunu düzenlemeye çalışıyordu:
“Veda sandığım şey, günlerimi yeniden düzenleyen bir hayata dönüştü.”
Bardağı masaya koydu, dostlarına özlem damlayan gözlerle baktı ve dedi:
“Teşekkür ederim size… siz şimdi gitmiş olanın aynasısınız… ışığının sönmesine izin vermeyin.”
Sessizlik sıcak, uzun bir şekilde yerleşti, değirmen ahşabındaki eski ayakkabıların yankısı gibi.
Dışarıda ise, yapraklar geçitlerde dans ediyordu, sanki gitmiş bir elden hâlâ yazmakta olan ellere gönderilen mektuplar gibi.

Leave a reply