KAYIP GÜNLER MÜZESİ
Dördüncü Bölüm
On Üçüncü Fasıl — İbn Sina
İbn Sina (erkek, 38 yaşında) | Buhara, 1020
«Akıl, Ruh ve Bellek»
Bir sonraki salon bir kütüphaneydi: yüksek ahşap raflar, özenle ciltlenmiş elyazmalarıyla dolu. Ortada, otuzlarının sonunda, zayıf bir adam, bir minderin üzerinde oturuyor, önünde açık bir kitap, gözlerinde uzun bir uykusuzluğun izleri.
— Hoş geldin. Yorgun görünüyorsam kusuruma bakma; şafaktan beri durmadan yazıyorum.
— Ben Samer. Sen…?
— Hizmet ettiğim emirlerin sarayında bana “Şeyhü’r-Reis” derler, ama gerçek adım İbn Sina; Batı beni ileride, sanırım, Avicenna diye anacak. Hekimim, vaktim el verdiğinde de filozof.
— Adını duymuştum. “Tıbbın Kanunu” hâlâ okutuluyor — benim zamanımda bile, senden bin yıl sonra.
Yorgun ama içinde gizli bir hoşnutluk taşıyan bir gülümseme geçti yüzünden:
— Bu, içimi ısıtır — gerçi bunu kendi gözlerimle görecek kadar yaşamayacağım. Ama söyle bana, seni buraya ne getirdi? Sana eşlik eden yaşlı adam, bellek ve ruh üstüne bir sorun olduğunu söyledi.
Samer yakındaki bir mindere oturdu:
— Evet. Hayatımdan bir gün kayboldu — bütünüyle belleğimden silinmiş bir gün. Bilmiyorum, bununla birlikte “ruhumun” ya da “benliğimin” bir parçası da mı gitti, yoksa benlik bellekten tümüyle ayrı bir şey mi.
İbn Sina önündeki kitabı yavaşça kapadı, sanki soru tüm dikkatini hak ediyormuş gibi:
— Bu, ömrümü anlamaya adadığım şeyin tam kalbinde duran bir soru. Sana kurduğum bir düşünce deneyinden söz edeyim: “Uçan Adam” derim buna. Bir insan düşün: birdenbire, tam ve eksiksiz yaratılmış, havada asılı, hiçbir şeye dokunmadan, kendi bedeninin tek bir parçasını bile görmeden, hiçbir önceki anıya sahip olmadan.
— Peki, düşünüyorum.
— Bu insan, bütün bu duyusal ve belleksel boşluğa rağmen, var olduğunun bilincinde kalır mı? “Kendisi” olduğunun?
Samer uzun uzun düşündü:
— Sanırım… evet? Kendi hakkında başka hiçbir şey bilmese de, var olduğunu bilmeye devam eder.
İbn Sina gülümsedi:
— Tam olarak bu. Ben de aynı yere vardım. Varlığın bu temel bilinci, bu “ben varım” hissi, ne belleğe, ne bedene, ne de dışarıdan gelen hiçbir bilgiye dayanmaz. Daha derin bir şeydir; ben ona nefs derim, ya da ruh — nasıl çevirmek istersen. Yani günü kaybetmen, benliğini kaybettiğin anlamına gelmez. Sen hâlâ “sensin” — olanların her ayrıntısını hatırlamasan bile.
Samer kısmi bir rahatlama duydu, ama kolayca vazgeçmedi:
— Ama bellek, kimliğimizin temel bir parçası değil mi? Beni tam olarak “ben” yapan, başka bir insan değil, hatırladıklarım değil mi?
İbn Sina ona sorusundan duyduğu hayranlıkla baktı:
— Mükemmel bir soru, ve bunun basit bir cevabı yok bende. Sana düşündüğümü söyleyeyim: kimliğin iki katmanı var. Birinci katman, temel nefs — varlığın saf bilinci — ve bu, bellek kaybıyla değişmez. İkinci katman ise “kişilik” ya da “öykü”dür; anılarından, deneyimlerinden, ilişkilerinden örülmüştür. Bu ikinci katman bellek kaybından etkilenebilir, evet — ama birinci katmanı asla silmez.
— Yani ben, “öykümün” bir parçasını kaybettim, temel “benliğimin” değil?
— Söylemeye çalıştığım şeyin tam ve isabetli ifadesi bu. Ve üzerinde düşünmeye değer başka bir şey var: ikinci katman, öykü bile, dağınık olayların mekanik bir toplamı değildir. Kendine sürekli anlattığın bir hikâyedir; her gün, şu ya da bu biçimde yeniden kurarsın onu. O hikâyeden bir günün kaybolması, hikâyenin tümüyle çöktüğü anlamına gelmez. Belki yalnızca, o boşluğu bir kusur — her şeyi tehdit eden bir kusur — olarak değil, hikâyenin bir parçası olarak içine alacak bir anlatma yolu bulman gerektiği anlamına gelir.
Samer bu düşünceyi uzun uzun tarttı:
— Bu, boşluğu hikâyenin bir yırtığı değil, bir parçası gibi gösteriyor.
— Tam olarak. Ve gerçek şu ki, bu yalnız senin başına gelen bir şey değil, herkesin başına gelir. Kimse hayatının her gününü, her ayrıntısıyla hatırlamaz. Çoğu günümüz genel bir sise karışır erir; ondan yalnızca birkaç belirgin olay hatırlarız. Sen diğer insanlardan farklı değilsin — yalnızca kendi boşluğunun bilincindesin, oysa onlar kendi benzer boşluklarının çoğunun bilincinde değiller.
Samer gerçek bir şaşkınlık duydu:
— Bunu hiç bu şekilde düşünmemiştim.
— Bu doğal. Bir şeyden korktuğumuzda, onu büyütme eğilimindeyizdir; kendimizi tehdit eden eşsiz bir istisna sanırız onu — oysa gerçekte, yalnızca farklı bir bilinç derecesiyle, ortak insanlık halinin bir parçasıdır.
Samer yeni bir merakla sordu:
— Peki akıl ile beden arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsun? Sence anılarım bedenimde saklı olabilir mi, bilinçli aklıma ulaşmasa bile?
İbn Sina ilgiyle başını salladı:
— Bu, hekimlik yaptığım yıllar boyunca birçok hastanın bana yönelttiği bir soru. Akıl ile beden, bana kalırsa, derin bir bağla birbirine bağlı, ama tam olarak tek bir şey değiller. Kafa yarasından sonra konuşma yetisini kaybeden ama çocukluktan beri bildikleri bir şarkıyı baştan sona söyleyebilen hastalar gördüm — sanki müzik belleği, konuşma belleğinden bambaşka bir yoldan korunuyormuş gibi. Bu bana belleğin tek ve bütün bir şey olmadığını, birçok katmandan oluştuğunu söylüyor; bazıları diğerlerinden daha derin, kayba karşı daha dirençli.
— Bu bana garip bir umut veriyor. Günümün bir parçası, henüz ulaşamadığım bir katmanda saklı olabilir.
İbn Sina son bir gülümseme geçirdi yüzünden, kitabını yeniden açarken:
— Bu makul bir umut, sadece boş bir dilek değil. Aramaya devam et, ama o arayışın iç huzurunu tüketmesine izin verme. Sözünü ettiğimiz temel nefs, senin içindeki o şey, arayışının sonucu ne olursa olsun, var ve eksiksizdir.
Kitap rafları ve elyazmaları yavaşça silikleşmeye başladı, ta ki Samer koridora dönene dek; yaşlı adam onu, üzerinde sade bir lir kazınmış küçük bir kapının yanında bekliyordu.
— Bir sonraki salon, Samer, bambaşka bir ses taşıyor: İbn Sina’dan yüzyıllar önce yaşamış bir şair kadın, tamamen farklı bir soru soruyor: herkes her şeyi unuttuktan sonra, sevgiden geriye ne kalır?
On Dördüncü Fasıl
Şair Sappho
Şair Sappho (kadın, 35 yaşında) | Midilli, MÖ 590
«Unutuştan sonra sevgiden ne kalır?»
Salon bu kez, derin mavi bir denize bakan bir terasa açılıyordu; tuz ve yasemin kokusu taşıyan hafif bir deniz esintisi. Taştan bir kenara oturmuş bir kadın, basit telli bir çalgı tutuyor, kesik kesik, sakin bir ezgi çalıyordu — sanki henüz tamamlanmamış sözcükler arıyormuş gibi.
— Hoş geldin, ey yabancı. Dinlemeye mi geldin, yoksa konuşmaya mı?
— Ben Samer. Ya sen?
— Beni Midilli adasından Sappho diye bilirler. Sevgi üstüne, özlem üstüne, insan yüreğini acımasızca sıkan her şey üstüne şiirler yazarım.
— Adını biliyorum. Şiirlerin iki bin yıldan fazla zaman sonra hâlâ okunuyor — çoğu kaybolmuş olsa da; bize ulaşan, dağınık parçalardan başka bir şey değil.
Parmakları bir an çalmayı bıraktı, ona gerçek bir şaşkınlıkla baktı:
— Sadece parçalar mı? Bunca zamandan sonra, geriye sadece parçalar mı kaldı?
— Evet. Bütün kitaplar, uzun şiirler, yüzyıllar boyunca yanmış, kaybolmuş ya da çürümüş. Geriye kalan, dağınık dizeler — bazen yırtık bir papirüs üzerinde tek bir sözcük.
Sappho uzun süre sustu, önündeki denize baktı:
— Bunu duymak garip. Hayatımı, sevgi ve özlem anlarını doğru sözcüklerle yakalamaya, benden sonra geleceklere bütünüyle saklamaya çalışarak geçirdim. Ve şimdi bana yazdıklarımın çoğunun silineceğini, geriye sadece parçaların kalacağını söylüyorsun.
Samer onun için bir acı duydu:
— Bunu söylediğim için üzgünüm.
Başını yavaşça salladı:
— Hayır, özür dileme. Belki de bu, gerçekte, senin kendi sorunun cevabı.
— Ne demek istiyorsun?
— Sen kayıp bir günü, bütününü, tüm ayrıntılarıyla geri istiyorsun. Ama bak bana: sevgi üstüne binlerce dize yazdım, ve bunca zaman sonra geriye kalan yalnızca parçalar. Yine de, bir şey biliyor musun? O parçalar, eksik olsalar bile, hissettiğim sevginin gücünü hâlâ taşıyor — belki tam şiirin taşıyabileceğinden daha fazlasını.
— Nasıl yani?
Basit bir ezgi çalmaya başladı, kesik kesik, kısa sözcükler mırıldanarak — gerçek bir şiir kırıntısına benzer bir şeyler:
— “Ay battı… Ülker de… gece yarısı… saatler geçiyor… ben yalnız yatıyorum.”
Durdu, ona baktı:
— Fark ettin mi, bu eksik dizelerin, boşluklarıyla, sessizliğiyle, herhangi bir eksiksiz betimlemeden daha derin bir özlem taşıdığını? Boşluğun kendisi anlamın bir parçası oluyor. Okuyan, boşluğu kendi hayaliyle, kendi hüznüyle, kendi özlemiyle dolduruyor. Kemal, bazen, şiiri — ya da belleği — diri tutan o belirsizlik duygusunu öldürür.
Samer yavaşça biçimlenen yeni bir düşünce hissetti:
— Yani demek istediğin, kayıp günüm, bir boşluk olarak, onu tam hatırlasaydım taşıyacağından daha derin bir anlam taşıyabilir?
— Senin durumun için bunun tümüyle doğru olup olmadığını bilmiyorum; her durum farklı. Ama şunu biliyorum: bazen kaybettiğimiz şey, bize acı verse de, hayatımızın biçiminin bir parçası hâline gelir — tıpkı şiirlerimdeki boşlukların, onları hiç istemediğim hâlde, mirasımın bir parçası hâline gelmesi gibi.
— Şiirlerinin eksiksiz kalmayacağına üzülüyor musun?
Cevap vermeden önce uzun uzun denize baktı:
— Elbette üzülüyorum. Her sanatçı, eserinin hayal ettiği gibi, eksiksiz görülmesini ister. Ama yazdığım onca yıl boyunca şunu da fark ettim: hakkında yazdığım sevginin kendisi de, nadiren eksiksizdir. Yarım severiz, yarım anlaşılırız, yarım hatırlanırız. Belki bu, sevginin ya da belleğin bir kusuru değil, gerçek doğasıdır.
— Bu, kayıp günümü farklı bir biçimde düşünmeme yol açıyor. Belki onunla barışmak için onu bütünüyle geri getirmeme gerek yok.
Sappho hüzünlü, güzel bir gülümseme gösterdi:
— Belki. Ve belki, onu bir gün geri getirsen bile, hatırladığın parçanın, içinde bunca yıl yaşadığın boşluktan daha önemli olmadığını anlarsın. Boşluk da seni biçimlendirdi, Samer, kendi yoluyla — bunu hissetmesen bile.
Samer temkinli, kişisel bir soru sordu:
— Birini derinden sevdin mi hiç? Bunca yüzyıla rağmen, şimdi bile hatırladığın birini?
Sappho başını yavaşça salladı, gözlerinde çok eski bir şeyin parıltısı:
— Evet. Hayatımın farklı zamanlarında, birden fazla kişiyi. Beni en çok acıtan, yüzlerinin ayrıntılarını unutmuş olmam değil — onları hâlâ açıkça hatırlıyorum. Beni acıtan, dünyanın onları sevdiğimi unutacağını, adlarını unutacağını bilmem; geriye yalnızca benim adım kalacak, sevdiklerimden ve beni sevenlerden yoksun, yapayalnız asılı.
Samer yüreğine dokunan derin bir hüzün duydu:
— Bu çok yalnız görünüyor.
— Öyle. Ama aynı zamanda, garip bir biçimde, şu an yaşadığım anı daha çok kıymetlendirmemi sağlıyor — çünkü biliyorum ki tam biçimiyle sürmeyecek. Belki de sevgiyi asıl güzel yapan bu: geçici, kırılgan, unutulmaya açık olması, ve buna rağmen bütün yüreğimizle içine atılmamız.
Parmakları çalmayı büsbütün bıraktı, Samer’e gerçek bir sıcaklıkla baktı:
— Şimdi git, Samer. Ve bunu yanında taşı: yaşadığın ya da hatırladığın şeyin değerini duymak için kemali bekleme. Parçalar, bazen, yeter.
Teras ve deniz yavaşça silikleşmeye başladı, dalga sesleri giderek hafifledi, ta ki Samer alışıldık koridora dönene dek.
Yaşlı adam onu, üzerine sade bir savaş miğferi kazınmış bir kapının yanında bekliyordu:
— Bir sonraki salon, biraz önce yaşadığın bu sükûnetten bambaşka. Genç bir askerle karşılaşacaksın, son gününde, tarihin yalnızca bir tarafından hatırladığı, öbür tarafı neredeyse tümüyle görmezden geldiği bir savaşta.
On Beşinci Fasıl
Pers Askeri
Pers Askeri (erkek, 22 yaşında) | Termopil Muharebesi, MÖ 480
«Tarihin unuttuğu bir savaşta ölmek başka mıdır?»
Samer kapıdan geçti, kendini dar bir dağ geçidinde buldu: iki yanda sivri kayalar, uzaktaki muharebenin dumanı ufukta yükseliyor, havada maden ve kan kokusu.
Yirmi iki yaşlarında bir genç, Pers zırhı giymiş, bacağındaki yarayı bir kumaş parçasıyla sarıyordu; yüzü yorgun, ama gözleri tam anlamıyla tetikte.
— Uzak dur. Muharebe henüz bitmedi — gerçi bedenim, benim için bittiğini söylüyor.
— Merak etme, düşman değilim. Adım Samer.
Asker ona kuşkuyla, sonra merakla baktı:
— Garip bir isim. Anılmaya değer bir ismim yok benim; ben yalnızca büyük kralın, Hşayarşa’nın ordusunda bir askerim, sizin sonradan Termopil diyeceğiniz bu dar geçitte savaşıyorum.
Samer bir şaşkınlık duydu:
— Termopil? Üç yüz Isparta askerinin savaştığı muharebe?
Asker acı bir kahkaha attı:
— Sizin kitaplarınızda adı bu, öyle değil mi? “Yüz yiğit üç yüz Isparta askeri.” Bunu biliyorum — şu an, tam bu anda savaşırken, kitaplar henüz yazılmamışken bile.
— Ne demek istiyorsun?
— Beni buraya getiren, ya da seni bana getiren bu garip salon, bir biçimde bana gelecekten haber veriyor — tarihin bu muharebeyi nasıl hatırlayacağından. Şimdi biliyorum ki düşmanlarım, Ispartalılar, kahraman diye ölümsüzleşecek; bizden yüz binlercesi, biz Persler, sadece “istilacı bir ordu”ya indirgenecek — isimsiz, öyküsüz, gerçeğimize saygı gösteren doğru bir sayı bile olmadan.
Samer derin bir utanç duydu:
— Bunu… hiç bu şekilde düşünmemiştim. Hep hikâyeyi yalnızca Ispartalıların tarafından duymuştum.
Pers askeri başını salladı, gözlerinde öfke değil, sakin bir acılık:
— Tarihle her zaman böyle olur, Samer. Kazanan yazar — ya da bazen, daha da garibi, bir muharebeyi kaybeden ama onu anlatılmaya değer, dramatik bir biçimde kaybeden yazar. Biz Persler bu muharebeyi sonunda kazandık — geçidi yardık, ilerledik. Yine de tarih, düşmanımızın yenilgisini, bizim zaferimizden çok daha fazla hatırladı.
— Bu seni rahatsız ediyor mu?
Asker cevap vermeden önce uzun uzun düşündü:
— Doğrusu, şu an beni en çok rahatsız eden şeyin bu olup olmadığını bilmiyorum. Yaralıyım, gün bitmeden ölebilirim, ve aklımı en çok kurcalayan, uzak küçük bir kasabada beni bekleyen annem — onu bir daha görüp göremeyeceğimi bilmiyorum. Tarihin beni nasıl hatırlayacağı sorusu, bunun yanında bir lüks gibi görünüyor.
Samer sorusundan utandı:
— Haklısın. Özür dilerim.
Asker eliyle, özür gerekmediğini belirten bir işaret yaptı:
— Hayır, sorun önemli, sadece işleri yerli yerine koymak istedim. Sana dürüstçe cevap vereyim: evet, unutulmak, varlığımın yüzyıllarca anlatılacak büyük bir anlatıdan silinmesi beni rahatsız ediyor. Ama beni teselli eden şu: ben, şu anda, bu anda, tarihçilerin sonradan ne söyleyeceğinden bağımsız olarak, tümüyle gerçeğim. Acım gerçek. Korkum gerçek. Anneme sevgim gerçek. Hiçbir tarih kitabı, ne kadar taraflı olursa olsun, kendi yaşadığım gerçeği silemez.
Samer bu sözlerin ağırlığını hissetti:
— Bu, önceki bir salonda, tarihin de unuttuğu bir Yunanlı kadının bana söylediği bir şeye benziyor.
— Belki biz, unutulanlar, altın harflerle kitaplara adı yazılanların sahip olmadığı belli bir bilgeliği paylaşıyoruz: bir hayatın değerinin, sonradan nasıl anlatılacağına değil, kendi anında nasıl yaşandığına — gerçek bir doğrulukla, acıyla ve sevgiyle — bağlı olduğunu biliyoruz.
— Ölümden korkuyor musun?
Asker uzun süre sustu, kan kaybından hafifçe titreyen ellerine baktı:
— Evet, korkuyorum. Korku bilmez efsanevi bir kahraman değilim. Annemden uzakta ölmekten korkuyorum, adımın tümüyle unutulmasından korkuyorum — zaten anılacağını beklemesem bile. Ama bu son anlarda öğrendim ki korku, insanı onurla savaşmaktan, geriye kalan yoldaşlarını sevmekten, aldığı her nefesin kıymetini bilmekten alıkoymuyor.
— Bu savaşa hiç gelmemiş olmayı diler miydin?
Hüzünlü bir gülümseme geçirdi:
— Dilek lüksüne sahip değilim, Samer. Bir kralın ordusunda askerim; buraya gelmekte gerçek bir seçeneğim yoktu. Ama buna rağmen ne öğrendim, biliyor musun? Seçeneğin olmadığı bir durumda bile, her zaman kalan küçük bir seçenek var: sana olanla nasıl yüzleşeceğin. Onurla mı, yoksa tam bir çöküşle mi. Ben, elimden geldiğince, onuru seçtim.
Samer derin bir hayranlık duydu:
— Bu, çok daha küçük durumlarda kendimden hayal edebileceğimden daha büyük bir cesaret.
— Her insan, gerçekten ihtiyaç duyduğunda cesaretini bulur, Samer. Sen de, kayıp gününle nihayet yüzleştiğinde, taşıdığı ne olursa olsun, şimdi hissetmesen bile, kendi cesaretini bulacaksın.
Uzaktaki muharebe sesi daha da yaklaşmaya başladı, duman yoğunlaştı:
— Şimdi dönmeliyim. Yoldaşlarım bana muhtaç.
— Seni tekrar görecek miyim?
Asker yaralı bacağının üzerinde zorlukla ayağa kalkarken son bir gülümseme geçirdi:
— Bu garip yerin nasıl işlediğini bilmiyorum. Ama beni hatırla, Samer, başka kimse hatırlamasa bile. Bu bana yeter.
Dağ geçidi ve duman yavaşça silikleşmeye başladı, ta ki Samer, sanki gerçek bir savaş alanından yeni dönmüş gibi hafifçe soluk soluğa, koridora dönene dek.
Yaşlı adam, bu eksende son bir kapının yanında bekliyordu, üzerinde yaşlı bir meşe ağacı kazılıydı:
— Bu eksendeki son salon, Samer, Pers askerinden yaklaşık beş yüz yıl sonra yaşamış bir kadının sesini taşıyor — kuzeyde uzak bir adada; sen kesin bir nimet sandığın bir şeyin — yazının kendisinin — tehlikesi üstüne çok eski bir bilgelik taşıyor.
On Altıncı Fasıl
Kelt Rahibesi
Kelt Rahibesi (kadın, 60 yaşında) | Britanya, MS 50
«Sözlü bellek ve yazının tehlikesi»
Bu eksendeki son salon sık bir ormandı: dev meşe ağaçları, gövdeler arasında dolanan hafif bir sis; küçük dairesel bir alanda, altmışlarında bir kadın, uzun beyaz saçlarıyla, küçük bir ateşin önünde durmuş, Samer’in anlamadığı ama çeviriye gerek duymadan yüreğine dokunan çok eski bir ritim taşıyan sözcüklerle ilahi söylüyordu.
Onun varlığını hissedince ilahiyi kesti:
— Yaklaş, ey tanımadığım bir zamandan gelen yabancı. Konuşmadan önce sorularının ağırlığını hissediyorum.
— Ben Samer. Ya sen?
— Ben bir rahibeyim, Britanya adasındaki halkımın, Keltlerin, belleğinin taşıyıcısıyım. Tek bir sıfat yetmez bana; öğretmenim, şairim, kanunların koruyucusuyum, efsanelerin anlatıcısıyım — hepsi bir arada.
— Bu ağır bir rol gibi görünüyor.
Derin bir bilgelik taşıyan bir gülümseme geçirdi:
— Öyle. Kırk yıldır belleğimde binlerce ilahi, kanun, soy kütüğü, kutsal efsane saklıyorum — tek bir sözcük bile yazmadan.
— Yazı olmadan mı? Neden? Yazı, saklamayı daha kolay ve daha doğru kılmaz mı?
Ona uzun bir bakış attı, sanki cevabını anlamaya ne kadar hazır olduğunu tartıyormuş gibi:
— Bu, tam olarak, toprağımızı şimdi işgal eden Romalıların bana sık sık sorduğu soru; yazıyı bildiğimiz hâlde reddetmemize şaşırıyorlar. Sana benim ve atalarımın uzun kuşaklar boyunca öğrendiğini söyleyeyim: yazı, bütün yararlarına rağmen, derin bir tehlike taşır — pek azının düşündüğü bir tehlike.
— Ne tehlikesi?
— Bir şeyi yazdığında, onu tüm varlığınla içinde taşımak zorunluluğundan kurtulursun. Onu dışına koyarsın — bir hayvan derisine, bir taşa, bir kâğıda — ve sonsuza dek sakladığını sanırsın. Ama gerçekte, onu içinde unutmaya başlamışsındır çoktan; çünkü artık onu belleğinde ve yüreğinde diri tutmaya ihtiyaç duymuyorsun.
Samer bu düşüncenin önünde durdu, onu şaşırtan bir güçle:
— Bu, düşündüğümün tam tersi. Yazının belleği koruduğunu, tehdit etmediğini sanıyordum.
— Belleğin bir biçimini korur, evet — dışsal, sabit, soluk bir biçimini. Ama başka bir biçimini öldürür — daha derin, daha canlı olanı: yürekten yüreğe, sesten sese geçen, her anlatılışında biraz değişen, her nesille birlikte soluk alan diri bellek.
— O bellek yazılmazsa sonsuza dek kaybolacağından korkmuyor musun? Ya herkes unutursa, ya da rahibeler bilgiyi aktarmadan ölürse?
Yavaşça başını salladı, kaygıların haklılığını kabul ederek:
— Bu gerçek bir tehlike, inkâr etmiyorum. Ve gerçekten oldu — birden fazla kez — taşıyıcısının ölümüyle bütün bir bilginin kaybolması. Ama öbür yana da bak: yazılı bilgi tek bir biçimde donar, büyümeyi, her yeni nesile uyum sağlamayı bırakır. Sözlü bilgi ise diridir — gelişir, onu taşıyıp anlatan herkesle birlikte uyum sağlar, hep gerçekten yaşayanla bağlı kalır, yalnızca okuyanla değil.
Samer yavaşça biçimlenen, kayıp gününe bağlanan bir düşünce hissetti:
— Bu beni araştırmam üstüne farklı düşündürüyor. Ben bir belge, bir yazı, o gün olanları bana söyleyecek dışsal bir kanıt arıyorum. Ama sen bana başka bir bellek olduğunu söylüyorsun — diri, belki içimde saklı, hiçbir yerde yazılı olmasa bile.
Rahibe derin bir gülümseme geçirdi:
— Sana öğretmeye çalıştığım tam olarak bu. Yazılı belge, eğer bir gün bulunursa, sana dışsal gerçekleri söyleyebilir: bir tarih, bir yer, isimler. Ama o anda gerçekten ne hissettiğini, yüreğinin nasıl attığını, neyden korktuğunu ya da neyi umduğunu asla söylemez. Bu tür bellek — diri bellek — hiçbir zaman tam olarak yazılamaz. Çağrılmalı, geri getirilmeli, yeniden, bir biçimde, yaşanmalı.
— Hiç yazılmamış, hatta var olup olmadığını bile bilmediğim bir belleği nasıl geri getiririm?
Rahibe uzun süre düşündü, giderek sönmeye başlayan ateşe baktı:
— Kolay bir cevabım yok, Samer. Ama biliyorum ki atalarım belli ayinler kullanırlardı: ritim, tekrarlanan ilahiler, derin sessizlik, bazen geçici duyusal yoksunluk — hepsi, sıradan yazının hiçbir zaman açamadığı kapıları akılda açmak için. Belki sen de benzer yollar denemelisin: derin tefekkür, uzun sessizlik, dışsal bir belge aramak yerine bedenini dinlemek.
— Bu, İmhotep’in bana söylediği bir şeye benziyor — bedeni sabırla dinlemek üstüne.
Rahibe başını salladı:
— Belki şimdiye dek karşılaştığın bütün bilgeler, sana aynı gerçeği, farklı yollarla söylemeye çalışıyor: cevabını tek bir yerde arama. Gerçek bellek, herhangi bir yazılı belgeden, hatta herhangi bir düzenli bilinçli anıdan çok daha geniş, çok daha derindir. Bedeninde yaşar, düşlerinde, sessizliğinde — ve bazen, tam da korktuğun o boşluğun içinde.
Samer garip bir sıcaklık hissetti, sanki ziyaret ettiği bütün salonlar tek, tutarlı bir anlayışta toplanmaya başlamış gibi:
— Teşekkür ederim. Bu müzeye girdiğimde beklediğimden çok daha derin bir şeyi anlamaya başladığımı hissediyorum.
Rahibe son bir gülümseme geçirdi, alçak sesle ilahiye yeniden başlarken — çok eski bir ritim, sise yavaş yavaş erirken:
— Şimdi git, Samer. Ve bunu yanında taşı: bazen en gerçek bellek, hiç yazılmayan, yalnızca yaşanan, anlatılan ve hissedilendir — nesilden nesile, yürekten yüreğe.
Orman ve sis yavaşça silikleşmeye başladı, ilahi sesi giderek hafifledi, ta ki Samer alışıldık koridora dönene dek.
Yaşlı adam onu bekliyordu, daha önce ona verdiği boş kil levhayı elinde tutuyor, sanki onu özenle inceliyormuş gibi:
— İkinci eksen bitti, Samer. Altmış sekiz fasıl daha seni bekliyor, ama acele etmeye gerek yok. Şimdiye dek duyduğun her ses, sonunda anlayacağın şeye bir katman ekliyor.
Samer yaşlı adamın elindeki boş kil levhaya baktı:
— Hâlâ üzerine hiçbir şey yazmadım.
Yaşlı adam her zamanki gizemli gülümsemesini gösterdi:
— Zamanı geldiğinde yazacaksın. Üçüncü eksen şimdi seni bekliyor: büyük dinler ve felsefeler, uzun yüzyıllar boyunca iman ve şüphe sorularını taşıyan sesler. Hazır mısın?
Samer başını salladı, yolculuğun ağırlığını ve güzelliğini birlikte hissederek:
— Evet. Devam edelim.
