Numan Albarbari نعمان البربري

KAYIP GÜNLER MÜZESİ 15

KAYIP GÜNLER MÜZESİ

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

73. Fasıl — Yeni Doğan

Bellek, ilk çığlıkla mı doğar?
Cinsiyeti belirsiz | Dünyanın herhangi bir yeri, günümüz
Bu oda, müzenin diğer odalarına benzemiyordu.
İçinde ne bir cam vitrin vardı, ne bir tanıtım levhası, ne de eski bir esere düşen o sarımsı ışık. Oda tamamen beyazdı; önce gözü acıtan, sonra garip bir huzur veren bir beyazlıkla. İçinde bir tek şey vardı: ses.
Tek bir ses. Bir çığlık.
Yetişkinlerin bildiği anlamda bir korku ya da acı çığlığı değil; bundan çok daha derin, çok daha eski bir şey:
Bir varlığın havayla ilk kez çarpışmasının sesi, ve her türlü kavramanın ötesinde, kendi var olduğunu kavraması.
Samer beyazlığın ortasında durdu; sesin durmadan yankılandığını duyuyordu, sanki oda onu kendi belleğinde saklıyordu.
Samer:
Sen… bir çocuk musun?
Ses her yönden birden geldi:
Yeni Doğan:
Ben her tanımdan önceki anım.
Henüz bir çocuk olmadım.
Ben ilk çığlığın anıyım.
Samer:
Böyle bir odaya hiç girmemiştim.
Ortada bir eser yok.
Belirli bir zaman yok.
Yeni Doğan:
Çünkü duymaya geldiğin şey bir hikâye değil.
Bütün hikâyelerden önce gelen bir soru.
Samer:
Ne sorusu?
Yeni Doğan:
Bellek ilk çığlıkla mı doğar, yoksa çok daha önce zaten orada mıydı?
Samer:
Yolculuğumun başında cenin benimle konuşmuştu.
Doğumdan önce de bir bellek olduğunu söylemişti — bedenin belleği, kalp atışlarının, rahmin duvarından süzülen seslerin belleği.
Yeni Doğan:
Cenin haklı.
Ama o bellek bilinçsizdi; bedenin belleğiydi, “ben”in belleği değil.
Çığlığa gelince… çığlık tamamen başka bir olaydır.
Samer:
Ne demek istiyorsun?
Yeni Doğan:
Beden rahimden ayrılıp soğuk havayla çarpıştığı anda, doktorların tam olarak açıklayamadığı bir şey olur:
Sinir sistemi, kısa tarihinin en yüksek elektrik dalgasını yayar.
Bu bir tehlikeye tepki değil — gerçek tehlike doğumun bütün saatleri boyunca zaten büyüktü.
Bu başka bir şey.
Bu bir geçiş.
Samer:
Neyden neye geçiş?
Yeni Doğan:
Kimyayla yönetilen bir varlıktan, kendi dünyasını şekillendirmeye başlayan bir varlığa.
Çığlık, sadece hava solumak değil — ayrı bir varoluşun ilk ilanıdır.
Samer durdu.
Düşündü.
Samer:
Ama yeni doğan bu anı hatırlamaz.
Büyüdüğünde doğumunu hatırlamaz.
Yeni Doğan:
İşte bilmece bu.
Hayattaki en yoğun an — sinirsel uyarılma açısından başka her andan daha yoğun olan an — insanın saklamadığı tek andır.
Samer:
Neden?
Yeni Doğan:
Çünkü yetişkinlerin bildiği anlamda bellek bir yapı gerektirir.
Olgun bir hipokampus, düzenleme ve anlatı kurabilen bir ön korteks gerektirir.
Bu yapılar bu anda henüz tamamlanmamıştır.
Olan her şey daha derin katmanlara kaydedilir — kelimelerle değil, bedenle, duygularla, insanın kaynağını bilmediği tepkilerle çağrılan katmanlara.
Samer:
Yani ilk an…
Saklı ama ulaşılamaz mı?
Yeni Doğan:
Bilinç dışında her yerde saklı.
Korktuğunda nefes alış biçimin, şaşırdığında yumruğunun sıkılma biçimi, ani bir ses duyduğunda sırtından geçen ürperti — bunların hepsi o ilk anın yankılarıdır.
Samer:
Yani ilk belleğimiz bir düşünce ya da görüntü değil, bir tepki diyorsun.
Yeni Doğan:
Modern nörobilim de buna yakın bir şey söylüyor:
Dil olgunlaşmadan önceki çok erken deneyimler, bilim insanlarının örtük ya da işlemsel bellek dedikleri yerde depolanır. Onu anlatamazsın, ama nasıl sevdiğini, nasıl güvendiğini, bilinmeyene nasıl tepki verdiğini biçimlendirir.
Samer:
Peki bunu kayıp bir günle nasıl açıklarsın?
Kısa bir sessizlik.
Sanki ses kendini yeniden biçimlendiriyordu.
Yeni Doğan:
Söyle bana:
Hayatında gerçekten olmamış gibi hissettiğin, ama olduğunu bildiğin günler var mı? Bilinçli bellekte izini yitirmiş, ama seni nasıl biri hâline getirdiğinde izi apaçık olan günler?
Samer:
Evet. Tam olarak bir gün.
Doksan dördün on yedi Ekim’i.
Yeni Doğan:
Belki bu anı kaybolmadı.
Belki doğum belleğinin oturduğu yere indi.
Dilden önceki, anlatıdan önceki yere.
Anlatan değil, biçimlendiren katmana.
Samer:
Ama insan neden anıları bu şekilde depolar?
Okuyamadığın bir belleğin ne faydası var?
Yeni Doğan:
Çünkü bellek okunmak için yaratılmadı.
Korumak için yaratıldı.
Örtük bellek, bilinçli bellekten çok daha hızlıdır — sen düşünmeden önce seni tehlikeden uzaklaştıran odur, nedenini bilmeden birine güvenmeni sağlayan odur, açık bir sebep olmadan seni hüzünlendiren odur.
O, zamanın derinliklerinden gelen erken bir uyarı sistemidir.
Samer:
Peki bu katmana kim ulaşabilir?
Yeni Doğan:
Sessizlik yardım eder.
Ve beden, ona dikkatle kulak verirsen anlatır.
Travmayla çalışan terapistler şunu söyler:
Beden, zihnin unuttuğunu saklar.
Ve bu, sinir bilimde harfiyen doğrudur.
Samer bir adım geri çekildi, sanki sesten çıkmaya çalışıyordu, sonra mekânı tamamen sardığını fark etti.
Samer:
Bazen merak ediyorum, kayıp gün bilmeden bedenimde saklı mıdır diye.
Hayatımın o dönemini düşündüğümde bir şey hissediyorum…
Bir anı değil ama tam bir unutuş da değil.
Yeni Doğan:
Örtük bir anı taşıyan birinin hissettiği tam olarak budur.
Görüntüsüz bir ağırlık.
Kelimesiz bir bilgi.
Beden, zihnin kabul etmeyi reddettiği şeyi bilir.
Samer: Ve bu anı geri gelebilir mi?
Yeni Doğan:
Bazen.
Her zaman net bir görüntü olarak değil.
Ama bir his olarak.
Bazen bütün bir dünyanın ağırlığını taşıyan ani bir koku olarak.
Bazen soluğu bir anlığına durduran bir ses olarak.
Örtük bellek, hikâyelerin diliyle değil, duyuların diliyle konuşur.
Samer:
Sana farklı bir şey sormak istiyorum.
Sen bir başlangıç anısın.
Her insan senden geçti.
Ama kimse seni hatırlamıyor.
Bu konuda bir şey hissetmiyor musun?
Yeni Doğan:
Ben duygulardan önceki anım da.
Ama bana sinirbilimin değil felsefenin diliyle sorarsan:
Belki bu, varoluşun en derin biçimidir.
Herkesin içinde olmak — nefes alışında, korkusunda, sevgisinde — hiç bilmeden.
Onun belleğinde değilim — onun varlığındayım.
Samer:
Bu aynı anda hem sevindirici hem hüzünlü.
Yeni Doğan:
Bütün büyük gerçekler böyledir.
Ve burada, başka hiçbir odada olmayan bir şey oldu:
Samer odadan çıkmadı.
Oda ondan ayrıldı.
Beyazlık yavaşça çekildi, ve müze sarı ışıkları ve sayısız kapısıyla geri döndü.
Sanki o ilk an uzun süre taşınamazdı — bir ağırlık oluşturmadan önce verilir ve geri alınırdı.
Samer dönüp elinde daha önce olmayan bir şey buldu:
Küçük bir beyaz kumaş parçası, yeni doğan teni kadar yumuşak.
Üzerinde hiçbir işaret yok.
Hiçbir tarih yok.
Sadece saf bir beyazlık.
Onu taşıdıklarına ekledi.
74. Fasıl — Mucize Çocuk
Tam bellek bir hediye değil, bir yük olduğunda
Kız, yedi yaşında | Hindistan, 2005
Oda renklerle doluydu.
Bazı müzelerin çocukları çekmek için kullandığı acı verici süsleme biçiminde değil.
Gerçek, düzenli, ilk bakışta görünmeyen bir sisteme göre sıralanmış renklerle:
Kuzeyde koyu mavi, güneyde sıcak kırmızı, doğuda keskin sarı, batıda derin yeşil.
Ve tam ortasında, küçük bir kız basit bir ahşap sandalyede oturuyordu; duvarlara, şaşkınlık değil, yorgunluğa yakın bir bakışla bakıyordu.
Samer, kızın dudaklarını sessizce oynattığını fark etti; sanki içinde bir şeyi sayıyordu.
Samer:
Merhaba.
Kız:
Merhaba.
Bugün cuma.
Mumbai’de şu an sıcaklık 31,4 derece.
Fen bilgisi kitabında bir sonraki bölüm, 47. sayfada şununla başlıyor: Hücreler, yaşamın temel birimleridir…
Samer:
Sana bunlardan hiçbirini sormadım.
Kız:
Biliyorum.
Ama bilgi kendiliğinden geliyor.
Onu durduramıyorum.
Samer, gözü onunla aynı hizada olsun diye yere oturdu.
Samer:
Adın ne?
Kız:
Divya.
Sen de Samer’sin.
Bu ayın yirmi sekizinci günü müzeye girdin.
Benden otuz beş dakika önce beyaz odadaydın.
Samer:
Bütün bunları biliyor musun?
Kız:
Gördüğüm, duyduğum ya da okuduğum her şeyi hatırlıyorum.
Tam anlamıyla her şeyi.
Doğduğumdan beri.
Samer:
Bu çok nadir bir bağış.
Kız:
Büyükler böyle diyor.
Doktorlar hipertimezi diyor.
Gazeteciler mucize diyor.
Annem nimet diyor.
Ben… bazen keşke unutabilsem diyorum.
Samer sustu.
Yedi yaşında bir çocuktan böyle bir cevap beklemiyordu.
Samer:
Unutmayı mı diliyorsun?
Neden?
Kız:
Çünkü her şeyi tam bir netlikle hatırlıyorum.
Duyduğum her kırıcı kelimeyi.
Her sıkıcı günü.
Sırada beklediğim her anı.
Annemle babam arasındaki her tartışmayı — tam ayrıntısıyla.
Büyükler pek çok şeyi unutuyor, ve bu unutma onları koruyor.
Bende bu koruma yok.
Samer:
Bunu bu açıdan hiç düşünmemiştim.
Kız:
Çoğu büyük düşünmüyor.
Güçlü belleğin mutluluk olduğunu varsayıyorlar.
Ama güçlü bellek, yaşadığın her günü aynı anda bedeninde taşımak gibi.
Çok ağır.
Samer:
Ama yine de…
Sakladıklarının hiçbirine değer vermiyor musun?
Kız:
Veriyorum.
Mangoyu ilk yediğim anı hatırlıyorum.
İki bin üçün dört Temmuz’undaydı.
Hava sıcak ve nemliydi, mango buzdolabından yeni çıkmış, soğuktu.
Tadı…
Tek bir kelime buluyorum:
Sarı.
Tadı sarıydı.
Ve bu anı gerçek bir mutluluk getiriyor.
Samer:
Duyusal bir bellek.
Kız:
Evet.
Güzel anılar gerçekten güzel, çünkü her seferinde onları tamamen yeniden yaşıyorum.
Ama acı verici anılar da tamamen acı verici.
Solmuyorlar.
Zamanla değişmiyorlar.
Yara hep taze kalıyor.
Samer:
Peki anılar arasında ayrım yapıyor musun?
Neyi tutmak istediğin ile neyi istemediğin arasında?
Kız:
Bu seçeneğim yok.
Her şey giriyor ve kalıyor.
Seçim, sadece şu an ne düşündüğümde var, ama depo…
Deponun bu taraftan bir kapısı yok.
Samer:
Kayıp günler kavramını duydun mu?
İnsanın geçtiğini hatırladığı ama içeriğini bulamadığı günler?
Kız:
Duydum.
Ve onu tam tersinden anlıyorum.
Bende yaşadığım her gün tam içeriğiyle var.
Ama bu, her günü anladığım anlamına gelmiyor.
İçerik ile anlam iki farklı şey.
Samer:
Bunu bana açıklar mısın?
Kız:
Fizik kitabında okuduğum her kelimeyi hatırlıyorum.
Ama nükleer fiziği henüz anlamıyorum.
Bellek anlamak değildir.
Ve varlık bilinç değildir.
Bir günün bütün ayrıntılarıyla beynine kaydedilmiş olması, ama anlamını ancak yıllar sonra öğrenmen mümkün.
Samer:
Ve belki…
Belki bazı günler anlama direnir.
Kız:
Belki.
Bazı şeyler anlaşılmak için zamansal bir mesafeye ihtiyaç duyar.
Ama bende farklı bir sorun var:
Bende mesafe ve ayrıntılar birlikte var, ama anlam kendiliğinden gelmiyor.
Bazen ayrıntılarda yaşıyorum ve büyük resmi kaybediyorum.
Kız bunu tamamen sıradan bir tonda söyledi, sanki bir matematik kuralı açıklıyordu, ve bu, sözü daha da ağırlaştırdı.
Samer:
Sana kişisel bir şey sormak istiyorum.
Belleğinde en çok tekrar ziyaret ettiğin gün hangisi?
Kız:
Dedemin öldüğü gün.
İki bin ikinin on üç Şubat’ı.
Dört yaşındaydım.
Odada safran kokusu ve o zaman adını bilmediğim başka bir koku vardı — sonradan onun ölüm kokusu olduğunu öğrendim.
Dedemin yüzü çok sakindi.
Annem ağlıyordu ama alçak sesle, çünkü önümde güçlü görünmek istiyordu.
Samer:
Ve bu gün…
Kız:
Neredeyse her hafta yeniden yaşıyorum.
İstediğim için değil.
Bir şey onu geri getirdiği için.
Bir koku, bir renk ya da bir kelime o bölümü çalıştırıyor.
Ve onu bütün ayrıntılarıyla, sanki şimdi oluyormuş gibi, yeniden yaşıyorum.
Samer:
Bu çok acı verici.
Kız:
Evet.
Ama içinde değerli bir şey de var.
Dedem benimle birlikte.
Soluk bir görüntü olarak değil, tam bir varlık olarak.
Bunu… bunu değişmem.
Samer gülümsedi.
Müzede ilk kez, belleği daha önce hiç düşünmediği bir şekilde anlayan biriyle konuştuğunu hissetti:
Bir hatırlama aracı olarak değil, paralel bir hayat olarak.
Samer:
Eğer seçebilseydin:
Şimdiki gibi kalmak mı, yoksa diğerleri gibi unutmak mı — hangisini seçerdin?
Kız:
Henüz bilmiyorum.
Yedi yaşındayım.
Belki büyüdüğümde cevap değişir.
Ama şimdi…
Şimdi sadece her şeyi unuttuğum bir gün istiyorum.
Hafif bir gün.
Samer:
Hafif bir gün.
Kız:
Evet. Bütün diğer günlerin belleğini taşımayan bir gün.
Boş… bir gün.
Samer renkli odadan çıktı, düşünerek:
Hepimiz daha güçlü bir bellek istiyoruz.
Bu çocuk hayalini kurduğumuz şeyi taşıyor, ve o hayalin ağır olduğunu biliyor.
Ve belki — kapıyı sessizce kapatırken düşündü — hayatındaki kayıp gün, olumsuz anlamda bir boşluk değil.
Belki de bu, bu çocuğun bilmeden dilediği o hafif gündür.
75. Fasıl — İsyankâr Genç
İsyan, bağımsız bir bellek yazma girişimi olarak
Erkek, on yedi yaşında | Almanya, günümüz
Oda, sanki içeriden çizilmiş gibi görünüyordu.
Duvarları yazılar, resimler, çıkartmalar, kurşun kalem, tebeşir ve boya çizimleriyle kaplıydı — bazıları Arapça, bazıları Almanca, bazıları Samer’in tanımadığı dillerde — ve tam ortasında siyah tişörtlü, saçları karmaşık bir şekilde arkaya taranmış bir genç, bir duvara, okunmak istemeyen kocaman gözlerle bakarak oturuyordu.
Samer girdiğinde başını çevirmedi.
Samer:
Acaba…
Genç:
Zaten girdin.
Şimdi sormanın pek bir önemi yok.
Samer:
Özür dilerim.
Genç:
Gerek yok.
İstersen otur.
Ya da oturma.
Seçim senin.
Samer oturdu.
Duvardaki bazı yazıların tekrarlandığını fark etti:
Tek bir kelime farklı dillerde — “Hayır”. Nein. No. La. Non. Não. Hayır.
Samer:
Bu kelime çok tekrarlanıyor.
Genç:
İnsanın öğrendiği ilk gerçek kelime.
Evet’ten önce.
Kim, nerede, ne zaman’dan önce.
“Hayır”
bağımsız bir varlığın ilk ilanıdır.
Samer:
Öfkeli birini bulmayı bekliyordum.
Genç:
Öfkeliyim.
Ama öfke her zaman gürültü değildir.
Samer:
Neye isyan ediyorsun?
Genç:
Aile belleğine.
İçinde yaşamamı istedikleri hikâyeye.
Babam Suriyeli.
Annem Alman.
İkisi de kendi anlatısına ait olmamı istiyor.
Babam Suriye’yi bir yara olarak hatırlamamı istiyor.
Annem Almanya’yı bir fırsat olarak hatırlamamı istiyor.
Ben ise…
Miras kalmış bir bellek istemiyorum.
Samer:
Kendine ait bir bellek istiyorsun.
Genç:
Beni neyin şekillendirdiğine ben karar vermek istiyorum.
İçimde neyin kalmaya, neyin kalmamaya değer olduğuna.
Samer:
Ama başkalarından miras aldığımız şeylerin de bizi şekillendirdiğine inanmıyor musun?
İznimiz olmadan bile?
Genç:
Tabii ki.
Ama bir şeyin seni şekillendirmesi ile onun seni tanımladığını kabul etmen arasında fark var.
Babamın kanının damarlarımda aktığını biliyorum.
Ama onun kanı benim hikâyem değil.
Samer:
Peki senin hikâyen ne?
Genç:
Henüz bilmiyorum.
Bu, dürüst cevap.
Ama ne olmadığını biliyorum.
Samer:
Ve bu…?
Genç:
Sadece benden önce olmuş bir şeyin uzantısı değil.
Babam, dedemin savaşta öldüğünü hatırlamam ve bu acıyı taşımam gerektiğini söylüyor.
Almanya’dan büyükannem, Almanya’nın tarihte yaptığı şeyin utancını hatırlamam ve bu utancı taşımam gerektiğini söylüyor.
Ben ise…
Yaşamadığım acıları neden taşıyayım?
Samer:
Bu çok eski bir felsefi soru.
Kolektif bellek — bir sonraki nesil onu zorunlu olarak miras alır mı?
Genç:
Felsefi cevabı bilmiyorum.
Ama büyükler bana belleklerinden bahsettiğinde nasıl hissettiğimi biliyorum:
Benim onların yerine bir ağırlık taşımamı istediklerini hissediyorum.
Ve onların acısının kabı olmak istemiyorum.
Genç durdu.
Devam edip etmeyeceğini düşünürcesine eline baktı.
Genç:
Ama aynı zamanda…
Bazen Suriye’nin bir resmini gördüğümde bir şey hissediyorum.
Henüz adını koymadığım bir şey.
Babamın acısı değil ama bir şey.
Sanki içimde bir parça, hiç görmediği bir şeyi tanıyor.
Samer:
Miras kalmış bellek.
Genetik biyoloji, bazı travmatik deneyimlerin genlerde iz bıraktığını söylüyor.
Sonraki nesiller, onu yaşamadan bir izini taşıyabilir.
Genç:
Yani hücrelerimde bile kuşatılmışım.
Samer:
Ya da…
taşınıyorsun.
Fark var.
Genç:
Fark ne?
Samer:
Kuşatılmış olan hareket edemez.
Taşınan, ileriye yürürken bile onu destekleyen bir şeye sahiptir.
Genç:
Güzel sözler.
Ama beni neyin şekillendirdiğini nasıl seçeceğimi hâlâ bilmiyorum.
Samer:
Seçimin böyle işlediğini sanmıyorum.
Seni neyin şekillendirdiğini seçmezsin — ama seni şekillendiren şeyle ne yapacağını seçebilirsin.
Genç:
İnce bir fark.
Samer:
Ve önemli.
Genç yeniden duvara baktı.
“Hayır” kelimesi
pek çok dilde.
Genç:
Bu kelimeleri üç ay önce yazmıştım.
Çok öfkeliydim.
Şimdi onlara baktığımda farklı bir şey görüyorum.
Her “hayır”ın
aynı zamanda bir başlangıç olduğunu görüyorum.
Bir şeyi reddetmek, başka bir şeye yönelmek demektir.
Samer:
İsyan bitmedi, ama dönüşmeye başladı.
Genç:
Belki.
Ya da belki de kelimenin can sıkıcı anlamıyla sadece olgunlaşıyorum.
Samer:
Ya da ikisi de.
Samer:
Sana kayıp bir gün sorsam — belleğinde bir anlam bulamadığın bir gün — ne olurdu?
Genç:
Ortaokuldaki neredeyse her gün.
Bütün günler geçti ve onlardan değer taşıyan hiçbir şey hatırlamıyorum.
Samer:
Ama belki o günler seni fark etmediğin yollarla şekillendiriyordu.
Genç:
Belki.
Ya da belki gerçekten boştu.
Hayatta boşluklar var.
Ve her boşluk gizli bir anlam taşımaz.
Bazen boşluk sadece boşluktur.
Samer:
Bu dürüst bir felsefe.
Genç:
Dürüstlük, başkalarının istediğini temsil etmeyi bıraktıktan sonra geriye kalandır.
Samer kalktı.
Gencin onu alışılmış şekilde uğurlamadığını fark etti — bakmadan elini biraz kaldırdı.
Basit bir işaret, şu anlama geliyordu:
Gittin ve bu yeterli.
Samer düşünerek odadan çıktı:
İsyan belleğe karşı değil.
Yerine dayatılan hazır anlatıya karşı.
Ve belki de Samer’in bu müzede aradığı şey kayıp bir anı değil, henüz yazmadığı kendi hikâyesidir.
76. Fasıl — Menopoz Yaşındaki Kadın
Beden, büyük dönüşümlerde belleği yeniden tanımlar
Kadın, elli iki yaşında | Kanada, 2018
Kadın, arkasında hiçbir şey olmayan bir pencerenin önünde duruyordu.
Ya da Samer’e ilk başta öyle göründü — bembeyaz bir aydınlığa açılan bir pencere; ne gökyüzü, ne şehir, ne de doğa.
Sadece yüzünü yandan aydınlatan, göz kenarlarındaki ince çizgileri ve kahverengi saçındaki gümüş bir teli ortaya çıkaran sakin, beyaz bir ışık.
Şaşırtıcı bir sükûnetle duruyordu, eli göğsünde, yavaş ve bilinçli nefes alıyordu.
Onun ayak seslerini duyduğunda hemen hareket etmedi.
Önce nefesini tamamladı, sonra döndü.
Kadın:
Buyur.
Samer:
Seni rahatsız etmek istemedim.
Kadın:
Rahatsız etmedin.
Sadece nefes alıyordum.
Bu dönemde bilinçli nefes bir lüks değil, bir zorunluluk.
Samer:
Neden?
Kadın:
Çünkü beden, tam olarak kontrol edemediğim şekillerde değişmeye başladı.
Ve bir şey üzerindeki kontrolünü kaybettiğinde, elinden geleni kontrol etmeyi öğreniyorsun.
Nefes kontrol edilebilir.
Samer:
Ne değişiyor?
Kadın:
Her şey, ve yavaşça.
Hormonlar değişiyor.
Bu değişim uykuyu, ruh hâlini, sıcaklığı etkiliyor — ateş basmasını biliyor musun?
Habersiz gelen sıcaklık dalgaları, bedenini içeriden yanıyormuş gibi hissettiriyor.
Sonra geçiyor.
Ama bu bedenin kendi istediğini yaptığını sana hatırlatmadan önce değil.
Samer:
Peki bununla nasıl başa çıkıyorsun?
Kadın:
Önce gözlemleyerek.
Bedeni bir nehri izler gibi izlemeyi öğrendim — onu durdurmuyorsun, ama akıntılarını fark ediyorsun.
İkincisi, beklentileri değiştirerek.
Samer:
Ne hakkında beklentiler?
Kadın:
Neyi hak ettiğim ve neyi istediğim hakkında.
Geçen otuz yıl boyunca bedenim belli bir mantığa göre işledi.
Regl, doğurganlık ve onlara bağlı beklentiler.
Ve birden o mantık değişiyor.
Başta bir şeyin senden alındığını hissediyorsun.
Sonra bir şeyin yeniden tanımlandığını fark ediyorsun.
Samer:
Bellekle bağlantısını anlamak istiyorum.
Neden tam olarak bu müzedesin?
Kadın:
Çünkü bu dönüşüm, hatırlama biçimimi değiştirdi.
Samer:
Nasıl?
Kadın:
Başlarda bellekte bir sis gibi bir şey fark ettim.
Kelimeleri unutuyorum.
Tanıdık isimleri unutuyorum.
Bir cümle kurmak istiyorum ve ortadaki kelimenin kaybolduğunu fark ediyorum.
Bu başlarda çok korkutucu.
Samer:
Korktun mu?
Kadın:
Dehşete kapıldım.
Hemen Alzheimer’ı düşündüm.
Kaybolmaya başladığımı düşündüm.
Doktora gittim.
Şöyle dedi:
Hayır, bu menopozda çok normal.
Östrojen, kısa süreli bellek işlevlerini etkiliyor.
Azaldığında bu geçici sis oluşuyor.
Samer:
Geçici mi?
Kadın:
Beden uyum sağladıkça zamanla düzeliyor.
Ama o ilk aylarda — hiç düşünmeyi beklemediğim bir şeyi düşündüm:
Belleğimi kaybedersem kim olurum?
Kadın pencerenin yanında durdu.
Elini yeniden göğsüne götürdü.
Tek, uzun bir nefes.
Kadın:
Ve bu soru — belleğimi kaybedersem kim olurum — tamamen farklı bir şey açtı.
Neyi sakladığım, neyi bıraktığımla ilgili bir soruyu açtı.
Samer:
Ne anlamda?
Kadın:
Her zaman her şeyi saklayan bir kadındım.
Eski mektuplar. Fotoğraflar.
Kayıtlar.
Hatta küçük kupürler.
Sanki farkında olmadan kendi hayatım için özel bir müze inşa ediyordum.
Ve belleğimin kırılgan olabileceğini hissettiğimde düşünmeye başladım:
Gerçekten kalmasını istediğim ne?
Samer:
Ve neye vardın?
Kadın:
Sakladığım şeylerin çoğunu, onları istediğim için değil, onlardan vazgeçmekten korktuğum için sakladığımı fark ettim.
Unutma korkusu seni biriktirmeye iter.
Gerçek güven ise seni ayırt etmeye iter.
Samer:
Şimdi ayırt ediyor musun?
Kadın:
Öğreniyorum.
Bazı şeyleri yok etmeye başladım.
Bazı şeyleri veriyorum.
Bazı şeyleri ait oldukları zamanda bırakıyorum.
Ve bu…
Bu, ağır olduğunu bile bilmediğim bir şeyi hafifletti.
Samer:
Yük olarak bellek.
Kadın:
Seçim yapılmadan biriken bellek, bir yüktür.
Neyin saklanmaya değer olduğuna karar vermekle, korkudan her şeyi saklamak arasında fark var.
Samer:
Peki bu dönüşümde bedenin kendi belleği ne olacak?
Kadın:
En şaşırtıcı kısım bu.
Beden, zihnin unuttuğu şeyleri hatırlıyor.
Bir ateş basması geçirdiğimde bazen beraberinde geçmişten bir duygu geliyor — eski bir öfke, ya da eski bir hüzün, ya da unuttuğum bir sevinç.
Beden, taşıdığı bir belleği serbest bırakıyor.
Samer:
Sanki hormonal dönüşüm eski kasaları açıyor.
Kadın:
Tam olarak.
Bazı terapistler bunu şöyle söylüyor:
Menopoz bazen dondurulmuş şeyler için duygusal bir işleme sürecini başlatır.
Kendileri üzerine psikolojik olarak çalışmış kadınlar bundan faydalanıyor.
İçlerini ihmal edenler ise onu zor bir sürpriz olarak buluyor.
Samer:
Peki sen bu süreçte neredesin?
Kadın:
Sanırım ortasındayım.
Kendim üzerinde çalıştım ama her şeyi bitirmedim.
Ve kimsenin her şeyi bitirdiğini sanmıyorum.
Samer:
O açılmış kasalarda ne buldun?
Durdu.
Açık bir dürüstlükle düşündü.
Kadın:
Başkalarının beklentilerine hizmet ederek geçirdiğim yılları buldum.
Kendimi, ne olduğumla değil, ne sunduğumla tanımladığım yılları.
Anne.
Eş.
Yönetici.
İtaatkâr kız evlat.
Ve beden kendi rahatsız edici yöntemiyle “yeter” demeye başladığında, düşünmeye başladım:
Kimseye bir şey olmadığımda ben kimim?
Samer:
Büyük bir soru.
Kadın:
Korkunç bir soru.
Ve aynı zamanda…
özgürleştirici.
Samer, arkasında hiçbir şey görünmeyen pencereye döndü.
Beyaz ışık hâlâ oradaydı, sakin ve sabit.
Samer:
Bu pencere.
Ona baktığında ne görüyorsun?
Kadın:
Başta hiçbir şey.
Ama önünde uzun süre otursam bir şey görmeye başlıyorum. Bir manzara değil — bir hâl.
Olabilecek bir hâl.
Henüz yazılmamış bir gelecek.
Samer:
Peki Kayıp Günler Müzesi?
Seni buraya getiren ne?
Kadın:
Uzak bir gün.
Bütün rollerden önce, sadece ben olduğum bir gün.
Ayrıntılarını hatırlamadığım ama orada olduğunu bildiğim bir gün.
Beklentilerin başlamasından önceki ilk çocukluk günleri.
Henüz kimseye bir şey olmadığım zamanki hâlimi hatırlamak istiyorum…
Samer odadan sessizce çıktı.
Kadın pencereye, bilinçli nefesine, kendisine hiçbir şey vaat etmeyen ve hiçbir şeyi engellemeyen o beyaz ışığa geri döndü.
Ve Samer düşündü:
Bedende yaşanan büyük dönüşümler son değildir.
Onlar seni şu soruyu sormaya zorlayan dürüstlük anlarıdır:
Oynadığını bilmeden oynadığın bir rol bittiğinde, sen kimsin?


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 16


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 14

Leave a reply