Numan Albarbari نعمان البربري

KAYIP GÜNLER MÜZESİ 16

KAYIP GÜNLER MÜZESİ

On Altıncı Bölüm

CH77

Yetmiş Yedinci Fasıl — Yaşlı Baba

Erkek, seksen dokuz yaşında | Filistin, günümüz
«Sevdiklerini kendinden önce toprağa veren bir bellek»
Oda, beklemenin hiç bitmediği bir yerdeki bekleme salonuna benziyordu.
Karşılıklı iki koltuk, aralarında küçük bir masa, üzerinde dokunulmamış bir fincan çay.
Yaşlı adam koltuklardan birine oturmuştu, yılların ağırlığına rağmen sırtı dikti, elleri dizlerinde, gözlerinde hüzne tam benzemeyen bir şey taşıyordu — hüzünden daha derin, daha sakin bir şey; sanki hüzün bir yere yerleşip huy hâline gelmişti.
Samer’i görünce eliyle karşı koltuğu işaret etti; bu, alışılmış anlamda bir hoş geldin değildi — örtük bir bilgelikti:
Otur. Burada zaman başka bir mantıkla akar.
— Ahmed?
— Evet. Otur oğlum. Çay soğudu ama önemi yok.
— Neden önemi yok?
— Çünkü içilmeyen çay hep kalır. Bu fincan bir süredir burada. Yerinde kalmasını istiyorum.
— Kimin için?
— Benimle çay içen için.
Daha fazla açıklamadı, Samer de üstelemedi. Garip bir biçimde rahatlatıcı kısa bir sessizlikte oturdular.
— Kaç çocuğun var?
— Dört çocuğum vardı. Şimdi üç. En küçüğünü üç yıl önce kaybettim.
— Üzgünüm.
— Özür dileme. Özür, olanın bir hata olduğunu söyler. Olan bir hata değil — bir ağırlık. Ağırlık özür istemez, yanında oturacak biri ister.
— Peki senin ihtiyacın olan biçimde biri seninle oturdu mu hiç?
— Ailem, evet. Arkadaşlarım — çoğu benden önce gitti. Yirmilerinde seçtiğin arkadaşları yetmişinde kaybedersin. Bunu kimse önceden öğretmez sana.
— Anlamak istiyorum — akıl, çocuklarından birini uğurlarken nasıl işler?
— Başta işlemez. Durur. Uyku gibi değil — donma gibi. Sonra yavaşça geri döner ama eskisi gibi dönmez. Başka türlü döner.
— Nasıl başka türlü?
— Ana babanı kaybettiğinde geçmişini kaybedersin, derler. Ama bir çocuğunu kaybettiğinde, adı olmayan bir şeyi kaybedersin — senden sonra gelmesi gereken ama gelmeyen bir şeyi. Duran bir gelecek. Ve bu duruş, zamanın kendisinde bir boşluk açar.
— Zamanda bir boşluk…
— Evet. Yalnızca bellekte değil. Hayal etmede de. Henüz doğmamış torunları hayal ederdim, gelmemiş anları. Hüsam — oğlum — öldüğünde, bütün o hayal de onunla öldü. Akıl, geleceğin kaybıyla kolay başa çıkmıyor.
Yaşlı adam sustu. Bu, düşünmek için bir sessizlik değildi — söylediklerinin, devam etmeden önce odaya yerleşmesine izin veren bir sessizlikti.
— Ama bellek — bellek kalır. Ve bu hem bir rahmet hem bir cezadır.
— Nasıl ceza?
— Çünkü kaybedileni, yokluğunu daha da ağırlaştıracak biçimde diri tutar. Hüsam’ı hatırladığımda — sesini, gülüş biçimini, kapıyı hep nasıl yavaşça kapattığını — bütün bu küçük ayrıntılar tastamam oradadır. Ve bu varlık, bana yokluğu hep hatırlatır.
— Yine de sen onları tutuyorsun?
— Silebilseydim silmezdim. Hatırladığın acı, acımaya değer bir şey olduğunu gösterir.
— Torunlarınla Hüsam hakkında konuştun mu hiç?
— Bu önemli bir soru. Evet, ama yavaş yavaş öğrendim ki her yaşın ölüm üstüne kendi dili var. Küçük torunuma babası dedesi Hüsam’ı sordu, o da şöyle cevap verdi: Hüsam gökte kuşlarla mı? Bu, o yaşta ona tam olarak yeter. Büyük torunum bana daha derin şeyler soruyor: Nasıl düşünürdü? Ne olmak isterdi?
— Peki büyük sorular?
— Büyük sorular kendiliğinden gelir. Dedeciğim, neden senden önce öldü? diye sordu torunum iki ay önce. Ona bilmiyorum dedim. Ve bu en dürüst cevaptı.
— Kabul etti mi?
— Kabul etti. İnsanlar bilmiyorum’u kolay kabul etmez. Bir anlam isterler. Ama bazı şeylerin rahatlatan bir anlamı yoktur. Yine de taşınabilir.
— Peki sen, kişisel olarak — bu kayıpla bir huzur buldun mu?
— Tam bir huzur mu? Hayır. Bir birlikte yaşama — evet. Aralarında fark var. Tam huzur, yaranın kaybolduğu anlamına gelir. Birlikte yaşama, yaranın senin bir parçan olduğu ve onunla yürüdüğün anlamına gelir — çünkü yalnız yürümediğini bilirsin, Hüsam kendi yoluyla seninle yürür.
— Bunu nasıl hissediyorsun?
— Bazen en yalın şeylerde. Bahçede toprakla uğraşırken — Hüsam uçak mühendisliğine hayrandı — rahatlığa yakın bir şey hissediyorum. Onun tam anlamıyla orada olmasından değil, onun sevdiği bir yerde olmamdan. Bellek, sahiplerinin sevdiği yerlerde barınır.
Samer fincana baktı. Hâlâ yerinde duruyordu.
— Peki bu fincan?
— Çayı severdi. Her cuma gelirdi. Geldiği son cuma birlikte çay içtik, sıradan şeylerden konuştuk — havadan, bir futbol maçından. Son cuma olduğunu bilmiyordum. Bilseydim… farklı davranır mıydım bilmiyorum. Belki önemli bir şey söylemeye çalışırdım. Belki de önemli olan, o sıradan oturuşun ta kendisiydi.
— Sıradan hayat, bir bellek olarak.
— Sıradan hayat, bir armağan olarak. Ancak kaybedince fark ediyoruz.
— Sana sormak istiyorum — seksen dokuz yılda, en çok hangi güne dönüyorsun? Mutlaka en güzeli ya da en zoru değil — yalnızca en çok orada olanı.
Yaşlı adam düşündü. Uzun uzun. Gerçek bir ciddiyetle.
— Hüsam’ın doğduğu gün. Kardeşleri arasında en küçüğüydü. İlk kez elime konduğunda… çok hafifti. Bu kadar hafif bir şeyin tam bir yaşam olabileceğine inanamıyordum. Ve bana baktı. Bir şey görüp görmediğini bilmiyorum — doktorlar yenidoğanların başta görmediğini söyler. Ama baktı.
— Ne hissettin?
— Dünyayı henüz bilmeyen bir varlıktan sorumlu olduğumu hissettim. Ve bu sorumluluk, taşıdığım en ağır ve en güzel şeydi.
— Peki bugün — o yok iken — o günü acıyla mı hatırlıyorsun?
— Hem acıyla hem şükranla. Var oldu. Bu varoluş gerçek, kimse alamaz. Yokluk bile varlığı silmiyor.
Samer yavaşça ayağa kalktı. Elini uzattı.
Yaşlı adam elini iki eliyle tuttu — bir tokalaşma değil, daha ağır ve daha içten bir şeydi.
Bir an bırakmadı.
Sonra bıraktı.
Samer kapıya doğru yürürken yaşlı adamın sakin sesini duydu:
— Aradığın gün — onu bir yokluk gibi arama. Onu, bir yerde, iki elinle tutmanı bekleyen bir şey gibi ara.
Yetmiş Sekizinci Fasıl — Yüz Yaşındaki Kadın
Kadın, yüz on iki yaşında | Fransa, 2023
«Bellek yüz yıl sonra neyi tutmayı seçer?»
Odada yapay ışık yoktu.
Büyük pencere, eski bir Fransız bahçesine bakıyordu — uzun ağaçlar, taş yollar, sakin beyaz çiçekler — ve içeri süzülen ışık gerçek gün ışığıydı, tam o saatte altın rengine bürünmüş.
Pencereye dönük koltukta kadın oturuyordu.
Yüz on iki yaşında.
Bu rakam yalnızca bir sayı değildi. Oturuşunda, eski parşömen gibi saydamlaşmış tenindeki, görünmez bir şeye sarılırcasına kucağında birleşmiş ellerindeki somut bir varlıktı.
Ama gözleri — gözleri şaşırtıcı biçimde uyanıktı.
— Madam Marguerite?
— Evet. Otur lütfen. Başımı fazla kaldırmayı sevmiyorum — boynum artık açılara tahammül etmiyor.
— Elbette. Kabul ettiğiniz için teşekkürler.
— İstediğimi kabul ederim. Ve sen nezaketle istedin. Bu nadir.
— Yüz on iki yaşında — dünya bu yükseklikten nasıl görünüyor?
— Bir dağdan bakılan deniz gibi. Gerçek büyüklüğünü ilk kez görürsün. İçindeyken dev görünen dalgalar, yukarıdan çok küçük görünür.
— Peki bellek?
— Bellek kendi seçimini yaptı. Uzun zamanın yaptığı budur — eler. Kalan, olanın hepsi değil, kalmakta ısrar edendir.
— Bellek adil elemeler yapar mı?
— Hayır. Kendi mantığıyla eler. Olayları değil, duyguları tutar. Düğün günümde ne hissettiğimi tastamam hatırlıyorum — ama akşam yemeğinde söylenenlerin ayrıntıları on yıllar önce gitti. Annemin tabuta konduğunda üstündeki elbisenin rengini hatırlıyorum — ama söylenen taziye sözlerini hatırlamıyorum.
— Duygular sözcüklerden daha kalıcı.
— Duygular gerçek sözcüklerdir. Geri kalan çeviridir.
— Bana anlatabilir misiniz — bunca yaşta — büyük tarihten belleğiniz neyi seçti? İkinci Dünya Savaşı’nı, Soğuk Savaş’ı, duvarın yıkılışını, yeni bin yılın başlangıcını yaşadınız.
— Büyük tarihi küçük ayrıntılar aracılığıyla hatırlıyorum. “Savaşı” hatırlamıyorum — gece baskınlarının sesini hatırlıyorum, büyükannemin bir şey söylemeden elimi yatağın altında nasıl tuttuğunu. “Duvarın yıkılışını” tarihsel bir olay olarak hatırlamıyorum — Doğu Almanyalı komşumun önümde ilk kez ağladığını hatırlıyorum, onu ağlarken görmek imkânsız görünürdü çünkü.
— Tarih kişisel anlarda yaşıyor.
— Tarihin kişisel anlar dışında hiçbir anlamı yok. Kitaplar rakamları, söylevleri, savaşları yazar. Bellek gözyaşlarını, elleri, kokuları saklar.
Kadın hafifçe pencereye döndü. Işık bu süre içinde biraz değişmişti — daha eğik hâle gelmişti.
— Peki sen — seni buraya getiren ne?
— Kayıp bir gün. Hatırlamadığım, hayatımdan bir gün.
— Yalnızca bir gün mü?
— Diğerlerinden çok beni tedirgin eden belirli bir gün.
— Bende kaybettiğim çok gün var. İz bırakmadan geçen bütün yıllar. Başta bu beni tedirgin ederdi. Sonra kaygılanmayı bıraktım.
— Neden?
— Çünkü unutmanın bir başarısızlık olmadığını, doğal bir seçilim olduğunu fark ettim. Beyin, hayatta kalmak için ihtiyaç duymadığını atar. Tıpkı ağacın sonbaharda yapraklarını dökmesi gibi. Ölüm değil — hazırlık.
— Ama ya kayıp gün önemliyse? Ya anlamam gereken bir şey taşıyorsa?
— Gerçekten önemliyse — izi vardır. Belki doğrudan görmezsin. Ama önemli günler tümüyle silinmez. Bir düşünme biçimine dönüşür, kaçındığın bir şeye, nedenini bilmeden aldığın bir karara. İz, görüntü kaybolduğunda bile durur.
— Bunu başka insanlar da farklı biçimlerde söyledi.
— Çünkü bu eski bir gerçek. Eski gerçekleri her nesil yeniden keşfeder ve ilk kez keşfettiğini sanır. Bu, aslında, güzel bir şey.
— Belleğini kaybetmekten hiç korktun mu?
— Doksanımda korktum. Biraz sis hissettim — adlar gecikiyordu, tarihler birbirine karışıyordu. Sonra kabullendim. Kalan, bana yeter. Ve bana yeten, sandığımdan daha zengin çıktı.
— Peki sana ne yeter?
— Sevdiğim insanların yüzleri. Çocukluk evimin bahçesindeki elma tadı. Sonbaharda gelen ve beni evde okumaya çeken bir yağmur sesi. Kızım küçükken parmağımı tutup bakmadan yürürdü — ona yol göstereceğime güvenirdi.
— Bunlar çok küçük ayrıntılar.
— Küçük ayrıntılar hayattır. Geri kalan olaydır.
Samer sustu. Sonra sakince sordu:
— Ya sizden yüz on iki yıldan bir bilgelik istesem — bellek üstüne bir bilgelik?
Hemen cevap vermedi. Soruyu odada yerleşmeye bıraktı. Sonra:
— Ne hatırladığınla ne unuttuğunla savaşma. İkisi de senin için çalışır, acı verdiğinde bile. Savaştığın bellek güçlenir. Savaştığın unutuş saplantıya dönüşür. Bilgelik, bilinçli teslimiyettedir — taşıdığını ve bıraktığını fark etmekte, hiçbirini hapishaneye dönüştürmeden.
Samer dışarı çıktığında bahçedeki ışık tümüyle akşama doğru eğilmişti. Ağaçlar taş yollara uzun gölgeler düşürüyordu.
“Bilinçli teslimiyet” — zihninde tekrarladı. Ne unutuşa teslim olmak, ne her şeyi geri kazanmaya saplanmak. Var olanla ve giden ile oturmak, hiçbirini gardiyana dönüştürmeden.
Ve müzedeki yolculuğunda ilk kez, Samer kayıp güne değil — onunla kurduğu ilişkinin bambaşka bir biçimine yaklaştığını hissetti.
Yetmiş Dokuzuncu Fasıl — Kayıp İkiz
Erkek, otuz yaşında | Brezilya, 2012
«Kimlik paylaşılabilir mi, ve kopunca geriye ne kalır?»
Oda garip biçimde bölünmüştü.
Yerde çizilmiş ince bir çizgi, ne duvar ne engel, yalnızca bir çizgi — odayı neredeyse eşit iki yarıya bölüyordu.
Her iki yanda aynı tür mobilya.
Aynı renk.
Aynı düzen.
Ama sol yanda oturan biri vardı.
Sağ yan boştu.
Adam koltuğunun kenarına oturmuş, gövdesi hafifçe çizgiye doğru eğik, sanki boş taraftaki bir şeye kulak veriyormuş gibi.
— Marcos?
— Evet. Buyur. Öbür koltuk — ikinci yarıdaki karşı koltuk — kimse oturmuyor ama istemiyorsan oturma.
— Neden?
— Çünkü onun koltuğu. Lucas’ın koltuğu. Ve bir yabancının üstüne oturmasına daha uzun zamana ihtiyacım var.
Samer, tahsis edilmiş koltuktan uzakta, odanın öteki yarısına oturdu.
— Ne zaman kaybettin onu?
— İki yıl önce. Trafik kazası. Tümüyle sıradan bir geceydi — işten dönüyordu. Yağmur yok, yorgunluk yok. Sadece… bitti.
— Üzgünüm.
— Herkes bunu söylüyor. Sonra ne diyeceklerini bilemiyorlar. Çünkü bir ikizi kaybetmek bir kardeşi kaybetmek gibi değil — hiçbir dilde tam kelimesi olmayan başka bir şey.
— Bana anlatabilir misin?
— İkiz misin?
— Hayır.
— O zaman zor olacak. Ama deneyeceğim. Lucas’la ben — en baştan, rahimden itibaren — birlikte yaşayan iki ayrı insan değildik. Yaşamdan daha derin bir şeyi paylaşan iki varoluştuk. Birbirimizi, bilimsel adından başka kelimesi olmayan bir biçimde tanırdık: ikiz iletişimi.
— İkiz iletişimi — bu bilimsel olarak gerçek mi, yoksa efsane mi?
— Bilim insanları bunun olağanüstü anlamda telepati olmadığını söylüyor. Ama araştırmalar, tek yumurta ikizlerinin çok ince, sözsüz iletişim sistemleri geliştirdiğini gösteriyor. Birbirimizi bebeklikten okumayı öğrendik. İnce yüz hareketleri, nefes alma ritmi, başkasının duymadığı ses değişimleri. Bu gerçek ve kanıtlanmış.
— Peki bu iletişim kaybolunca?
— Duyularından biri birden durmuş gibi. Sevdiğin birini kaybetmek gibi değil — bir duyuyu kaybetmeye daha yakın. Birden dünya farklı görünüyor, yalnızca biri yok olduğu için değil, dünyayı anlama biçimin değiştiği için.
Marcos ayağa kalktı. Yerdeki ince çizgiye doğru yürüdü. Tam üstünde durdu.
— Bu çizginin simgesel göründüğünü biliyorum. Ama benim için değil. Onu odaya çizdim çünkü yalnızca bir yarıdan var olmak hâlâ eksik görünüyor. Ve bu çizgi bir söyleme biçimi: bir başka yarı vardı. Ve gerçekti.
— Peki onunla belleğin — nasıl işliyor?
— Onunla belleğim garip biçimde iç içe. Bazı anıların, benim mi yaşadığım anılar mı yoksa onun bana anlattığı ve belleğimin bir parçası hâline gelen anılar mı olduğunu bilmiyorum. Otuz yıllık ortaklık sınırları bulanıklaştırıyor.
— Anıların ve onun anılarının sınırları.
— Kimliğim ile onun kimliği arasındaki sınırlar. Bazen bilmiyorum: sevdiğim şu şey — kendi tercihim mi yoksa ondan mı devraldım? Hissettiğim şu korku — benim mi yoksa bana geçirdiği onun korkusu mu?
— Bu seni tedirgin ediyor mu? Gerçekten “sen” olanın ne olduğunu bilememek?
— Başta beni dehşete düşürüyordu. Ayırmaya, ayrıştırmaya çalışıyordum. Bu benden, bu ondan. Sonra bu ayrımın yapay olduğunu fark ettim. Biz birlikte biçimlendik. “Benden” olan da kısmen onun varlığıyla biçimlendi. Ve bu, kimliğimde bir zayıflık değil — kimliğimin doğası.
— Kimlik her zaman bireysel değil.
— Kimlik her zaman ilişkiseldir. Ama bizim durumumuzda ilişki alışılmışın çok ötesinde derindi. Ve koptuğunda — ben Lucas’tan sonra “tam Marcos” olmadım. Öbür yarısı yok olan Marcos oldum. Ve bu… bu gerçek.
— Bu gerçekle nasıl yaşıyorsun?
— Onu kabul ederek. İnsanların istediği anlamda “tamamlandım” ya da “iyileştim” gibi davranmıyorum. Şimdi farklı bir biçimde varım. Ve bu farklı biçimde de bir güzellik var — birinin yokluğunu bu derinlikte taşıdığında, onu aynı zamanda yanında taşırsın.
— Lucas bir anlamda seninle.
— Lucas bendedir. Dışsal bir ruh olarak değil — düşünme biçimimin bir parçası olarak. Bir karar verirken bazen kendime soruyorum: Lucas ne derdi? İznini istediğim için değil, onun düşünme biçimi benim düşünme biçimimi biçimlendirdiği için. Bu ayrılamaz.
Marcos koltuğuna döndü. Öbür yarıdaki boş koltuğa baktı.
— Kayıp gün fikri hakkında sormak istiyorum. Sen de yaşadın mı bunu — hatırlamadığın bir gün?
— Ölümünden sonra — haftalar boyunca. Beyin şok hâlindeyken bazı kapıları kapatıyor. Ama garip olan şu: o dönemden unuttuğum şey acı verici olan değil. Acı vereni tastamam hatırlıyorum. Unuttuğum, ortadaki sıradan günler — uyandığım, işe gittiğim, döndüğüm ve olağanüstü bir şey olmayan günler, yine de hatırlamıyorum. Sanki akıl yalnızca çok acı vereni ya da sonradan çok alışılmış olanı sakladı.
— Orta kısım kayboluyor.
— Orta kısım her zaman kaybolur. Duyduğun her hikâyede — başlangıçlar ve sonlar kalır. Ve orta… orta gerçek hayattır ama en az hatırlanabilir olandır.
Samer gitmeden önce sordu:
— Bir ikizi kaybetmek üstüne insanların bilmesini istediğin ama bilmedikleri şey nedir?
— Tesellin onlarınki gibi değil. İnsanlar başka bir kayıp için yapılmış sözcüklerle teselli eder — “atlatacaksın”, “zamanla kolaylaşır”, “daha iyi bir yerde”. Ve bütün bu sözcükler belki doğru ama hissettiğime dokunmuyor çünkü tam bir “ben”in yas tutup sonra atlatacağını varsayıyorlar. Ama tam “ben” iki yarıydı. Ve sözcükler bunun için yapılmadı.
— Keşke sözcükler daha geniş olsaydı.
— İyi şiirin yaptığı bu. Ve bazen iyi sessizliğin yaptığı da bu.
Samer ayrıldı, yerdeki çizgi hâlâ ince ve belirgindi.
Ve düşündü: hepimiz bir biçimde önceki benliklerimizin ikiziyiz. Kayıp bellek de o çizgidir — var olduğunu kabul etmeden geçemeyeceğimiz, bizden iki nüsha arasındaki sınır.
Sekseninci Fasıl — Erken Başlangıçlı Alzheimer Hastası
Erkek, elli sekiz yaşında | Amsterdam, 2021
«Bellek seni unutunca sen kimsin?»
Oda notlarla doluydu.
Duvarlarda, masada, kapının iç yüzünde, koltuğun kendisinde — büyüklü küçüklü sarı kâğıtlar, okunaklı, net bir elyazısıyla:
“Burası müze. Buraya kendi isteğinle geldin. Adın Jan. Elli sekiz yaşındasın. Karının adı Eline. Kızının adı Sofie. Şekersiz siyah kahveyi seversin. Korkma.”
Adam masanın arkasında oturuyor, elindeki kâğıdı yeniden okuyordu — bugün okuduğu ilk kâğıt olmadığı kesindi. Samer’i duyunca başını kaldırdı. Gözlerinde şaşkınlık yoktu — düzenlenmiş bir yorgunluk vardı.
— Ziyaretçilerden misin?
— Evet. Adım Samer.
— Samer. Tamam. Ben Jan. Adını şimdi bu kâğıda yazdım — böylece unutmayacağım.
Ve gerçekten öyle yaptı. Bir kalem çıkardı, elindeki kâğıdın köşesine “Samer — ziyaretçi” yazdı.
— Jan — yaşadığını nasıl tarif edersin?
— Tıp buna erken başlangıçlı Alzheimer diyor. Ben ona… rakamlarda bazen yanılan muhasebeci diyorum. Teşhisten önce gerçekten muhasebeciydim. Ve isim bana uyuyor.
— Rakamlardaki hatalar mı?
— Rakamlar hâlâ iyi. Muhasebeyi hâlâ anlıyorum. Bozulan zamansal düzen. Herhangi bir anda nerede olduğum. Bazen insanların adları. Ve bazen, yaşadığım anın daha önce olduğu hissi — ama ne zaman olduğunu bilmiyorum.
— Peki bunun ne zaman başladığını biliyor musun?
— Belirtiler üç yıl önce başladı. Teşhis iki yıl önce. Bir iş toplantısındaydım, bir hafta üzerinde çalıştığım bir raporu sunmam istendi. Ekranın önünde durdum. Rakamlar oradaydı. Tablo oradaydı. Ve nereden başlayacağımı bilemedim. Hayatımda ilk kez.
Jan kâğıdı sakince masaya bıraktı. Duvardaki notlardan birine baktı.
— Bu notların fikri Eline’den — karımdan. Ama ben geliştirdim. Üstüne ekledim. Şimdi bir sistem.
— Sistem mi?
— Zayıflayanı telafi eden her şey bir sistemdir. Kısa süreli bellek zayıflarsa, onu telafi edecek dışsal bir sistem kurarım. Notlar. Ses kaydı. Günlük protokol. Sabahları nerede olduğumu, günün ne olduğunu, en önemli neyin olacağını söyleyen ana bir not okurum. Bu sistem işlememi sağlıyor.
— Korkuyor musun?
— Başta çok korktum. Gerçek korku unutmaktan değildi — bir yük olmaktan. Kızını tanımayan biri olmaktan. Eline’nin hayatını benim yüzümden durdurmaktan.
— Bu değişti mi?
— Sofie — kızım — bana unutmayacağım bir şey söyleyince değişti. Dedi ki: “Baba, adımı bile unutsan sen beni sevdiğini unutmazsın. Bu, isimden daha derin bir yerde.” Ve haklı — bilimsel olarak haklı. Alzheimer olay belleğini duygu belleğinden önce vurur.
— Bunu araştırmalar mı söylüyor?
— Evet. İleri evredeki hastalar çocuklarının adını unutuyor ama varlıklarından açık bir mutluluk gösteriyor. Duygu, isimden daha uzun kalıyor. Amigdala — duygularla bağlantılı — olgularla bağlantılı hipokampustan hastalığa karşı daha uzun direniyor. Bu bilim, yalnızca umut değil.
— Beynini iyi tanıyorsun.
— Beyninde bir hastalık teşhis edildiğinde beyin uzmanı oluyorsun. Seçenek yok. Cehalet bilgiden daha korkutucu.
— Peki en çok neyi saklamak istiyorsun?
Bu kez cevap gecikti. Bellek takıldığı için değil — soru buna değecek kadar önemliydi.
— Sofie’yi üç yaşındayken hatırlamak istiyorum. Bir gülüş biçimi vardı — sakin başlayıp sonra patlayan bir gülüş. Ve sonra küçük eliyle ağzını kapatırdı, sanki bir hata yapmış gibi utanarak. Bu an — gitmesini istemiyorum.
— Gideceğinden korkuyor musun?
— Her gün onu yeniden çağırıyorum. Bir alıştırma gibi. Düzenli çağrılan bellek, durgun kalan bellekten daha uzun kalır. Kendimi anlatırken kaydettim — sesim gülüşünü betimliyor. Görüntüyü unutsam bile — ses kalıyor.
— Kendine bir arşiv kuruyorsun.
— Bir köprü kuruyorum. Bugünkü Jan ile sonradan bu anılara ihtiyaç duyacak Jan arasında.
— Belleğin olmadan kim olduğunu düşündün mü?
— Bu büyük soru. Filozoflar yüzyıllardır tartışıyor. Locke, kimliğin bellek üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Ama Buda, hiç sabit bir kimlik olmadığını söylüyor. Ve ben şimdi deneyimin ortasındayım — henüz sonunda değil — ve kimsenin bana söylemediği bir şey görüyorum.
— Ne görüyorsun?
— “Ben”in yalnızca bellekte olmadığını görüyorum. Bedende de. Yürüyüş biçimimde. Belirli bir müziğe tepkimde. Sevdiğim kahvede. Hipokampusta olmadıkları için kalan pek çok şey var — bütün bedende yaşıyorlar. Kimlik, açık belleğin çok ötesinde geniş.
— Bu farkındalık rahatlatıcı mı?
— Evet. Beklediğimden çok daha fazla.
Samer ayağa kalktı. Çevresindeki notlara baktı. “Korkma” — diğerlerinden daha büyük harflerle yazılmıştı.
— “Korkma”yı daha büyük yazmışsın.
— Çünkü hatırlamam gereken en önemli şey bu. Diğer bilgiler yardımcı oluyor. Ama devam etmemi sağlayan “korkma”.
— Ve işe yarıyor mu?
— Bazen okuyorum ve inanıyorum. Bazen okuyorum ve inanmıyorum. Ama okumaya devam ediyorum çünkü alternatif — direnişsiz korku — daha kötü.
Samer odadan çıkarken son bir kez döndü. Jan yeni bir not yazıyordu — belki Samer hakkında, belki şimdi hatırladığı başka bir şey hakkında.
Ve Samer bir şey fark etti: kendisi kaygıyla kayıp bir günü arıyordu. Bu adam sessiz bir kahramanlıkla kayıp bir gelecekle yaşıyor ve köprüler kuruyordu. Belki köprü yalnızca geçmişe doğru kurulmaz — belki onu kurmaya vaktin olan her yöne kurulur.


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 17


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 15

Leave a reply