Numan Albarbari نعمان البربري

KAYIP GÜNLER MÜZESİ 18

KAYIP GÜNLER MÜZESİ

On Sekizinci Kısım

SEKSEN ALTINCI BÖLÜM — SİYASİ MAHKÛM

Kalemler Elden Alındığında Bellek Direniş Olur (erkek, kırk yaşında) | İran, 2009
Oda dar.
Dar — ama hesaplı bir darlıkla. Bir hücre boyutunda değil, yalnızca onu hatırlatacak kadar.
Duvarlar, hissedilecek kadar yakın birbirine, nefes alınacak kadar da uzak.
İçinde bir adam yürüyor. Oturmuyor — sabit bir güzergâhta gidip geliyor, ayakları mesafeyi ezbere biliyormuş gibi.
Dört adım, dönüş.
Dört adım, dönüş.
Samir’i görünce durdu.
Ama kolları hâlâ hafifçe kıpırdıyordu — bedeni, hareketin bittiğine inanmak için bir saniye daha istiyormuş gibi.
Samir: Kâve?
Mahkûm: Evet. Yürüdüğüm için kusura bakma.
Dört yıl dar bir yerde — beden kendini hareketle korumayı öğrenir.
Samir: Özür dilemene gerek yok. Oturabilir miyiz?
Mahkûm: Sen otur. Ben bir süre ayakta kalmayı tercih ediyorum.
Sandalyeler ve duvarlar — aralarında hâlâ üzerinde çalıştığım bir bellek var.
Samir: Dört yıl. Neden?
Mahkûm: Kelimeler yüzünden. Makaleler yazdım. Metinler çevirdim.
Bilgi, iktidarı tehdit ettiğinde suç olur.
Samir: Kalemlerini, kâğıtlarını ellerinden aldıktan sonra ne yaptın?
Mahkûm: Kafayı alamadılar. Bellek kaldı.
Samir: Onu nasıl kullandın?
Mahkûm: Ezberledim. Her gece, uyumadan önce bildiğim her şeyi yeniden çalıştırdım — şiirler, felsefi metinler, Kur’an ayetleri, Fars şiirleri, tamamlanmamış düşünceler.
Onları kafamda düzenliyordum, kimsenin görmediği bir kütüphane raflarmışım gibi.
Samir: Peki işe yaradı mı?
Mahkûm: Beni ayakta tutmakta işe yaradı.
Düşüncesiz insan dağılır. Bellekte saklı düşünce, beni kendime bağlayan bir ipti.
Samir: Unutmaktan korktun mu?
Mahkûm: Üçüncü yılda bazı şeyler silinmeye başladı.
İsimler.
Tarihler.
Bunun normal mi olduğunu, yoksa baskının belleği mi yediğini bilmiyordum.
Korkunçtu, çünkü elimde kalan son şey bellekti.
Samir: Ne yaptın peki?
Mahkûm: Bir sistem geliştirdim. Her bilgiyi duyusal bir görüntüye bağladım.
Mütenebbi’nin şiirini annemin evindeki bir elmaya bağladım.
Felsefi bir kanıtı eski bir öğretmenin sesine bağladım. Duyusal görüntüler, soyut kelimelerden daha uzun kalıyor — sinirbilimin söylediği bu, ben de deneyerek keşfettim.
Samir: Duyusal bellek bir bekçi gibi.
Mahkûm: Duyusal bellek bir kök. Soyut kelimelerse dal.
Dallar kırılır.
Kök dayanır.
Samir: Çıktığında dünya nasıldı?
Mahkûm: Yabancı. Dört yıl, ve dünya değişmiş, insanlar değişmiş, ben değişmişim.
Zor olan değişim değildi — bir parçamın orada, o dar duvarların içinde kaldığı hissiydi.
Samir: Bir parçan hapiste mi kaldı?
Mahkûm: Belleğimin bir parçası orada biçimlendi.
Dört yıl artık, istesem de istemesem de, kimliğimin bir parçası.
Gördüğün bu yürüyüşü tam olarak durduramıyorum.
Beden, aklın unutamadığını taşıdı.
Samir: Onu unutmak ister misin?
Durdu. Açık bir dürüstlükle düşündü.
Mahkûm: Hayır. Çünkü onu unutmak, orada inşa ettiğim her şeyi de unutmak demek olurdu.
O darlıkta olgunlaşan düşünceler.
Dış gürültünün yokluğundan gelen berraklık.
Ezberlediğim ve benim bir parçam hâline gelen şiirler.
Onları unutmak istemiyorum.
Samir: Çıktıktan sonra yaşadıklarını yazdın mı?
Mahkûm: Yazdım. Ama hemen değil.
Kelimelerin olgunlaşması zaman aldı.
Gerçek yazı, acının anında gelmez — acıya, seni alıp götürmeden bakabildiğin anda gelir.
Samir: Peki tüm bunlardan sonra yazın nasıl değişti?
Mahkûm: Daha berrak oldu.
Bir kelimenin bedelini bildiğinde — söylediğin kelimeler karşılığında yıllar ödediğini bildiğinde — söyleyeceğini seçerken daha titiz olursun. Şimdi yazdığım her kelime, hapisten önce taşımadığı bir ağırlık taşıyor.
Samir: Kelime yalnızca ifade değil, bir sorumluluk olarak.
Mahkûm: Kelime bir eylem olarak. Çünkü zaten bir eylemdi, cezalandırıldı.
Samir: Peki öğrendiklerinden bırakmayacağın hikmet nedir?
Kâve üç adım yürüdü. Sonra durdu. Dedi ki:
Mahkûm: Bellek, yalnızca ezberlediğin şey değildir — uğruna kalmayı seçtiğin şeydir.
Ben kaldım, çünkü kafamdakinin korunmaya değer olduğuna karar verdim. Ve bu karar — içindeki bir şeyin korunmaya değer olduğu kararı — atabileceğin en derin insani eylemdir.
Samir yavaşça çıktı. Arkasında, yeniden güzergâhına dönen adımların sesini duydu — dört adım, dönüş.
Ve anladı ki direnen bellek, yalnızca başkalarının silmesine meydan okuyan bir bellek değildir — önce insanın kendi kendini silmesine meydan okuyan bir bellektir. İçindeki bir şeyin korunmaya değer olduğuna dair karar, geri kalan her şeyin çıkış noktasıdır.
SEKSEN YEDİNCİ BÖLÜM — ARABULUCU KADIN
Affetmek: Unutmak mı, Yoksa Daha Derin Bir Bellek mi? (kadın, altmış üç yaşında) | Ruanda, 2003

Odada birbirine bakan iki sandalye vardı, aralarında bir boşluk.
Boş bir boşluk değil — hissedilen, ağırlığı olan bir boşluk. Sandalyelerden birinde, altmış üç yılını hiçbir şey saklamadan yüzünde taşıyan bir kadın oturuyordu. Süslü bir güzellikte değildi, gri bir sıradanlıkta da değildi — tamdı, tümüyle oradaydı, öyle nadir bir biçimde ki karşısına oturan kişi de var olmakla yükümlü hissediyordu kendini.
İkinci sandalyeyi işaret etti. Samir oturdu. Aralarındaki boşluk hâlâ hissediliyordu.
Arabulucu: Bu boşluğun ne olduğunu biliyor musun?
Samir: Hissediyorum ama adını bilmiyorum.
Arabulucu: Burası genellikle üçüncü tarafın oturduğu yer. İki karşıt taraf önümde olduğunda benim oturduğum yer. Şimdi boş, çünkü sen ikisini birden temsil ediyorsun.
Samir: Ben iki taraf mıyım?
Arabulucu: Aradığın şey bu değil mi? Senin bir kopyan, başka bir kopyanla çekişiyor. Geri istediğin bir gün, teslim etmeyi reddeden bir bellekle.

Samir: Sen de karşıtları uzlaştırma işi yapıyorsun.
Arabulucu: Ruanda’daki soykırımdan sonra on yıl çalıştım. Cellatlarla kurbanlar arasında. Öldürenlerle sevdiklerini kaybedenler arasında. Bu, var olan en zor iştir — cerrahlıktan bile zor, çünkü cerrah bedeni onarır. Ben, iğne ve iplikle onarılamayan şeylerin arasında oturuyordum.
Samir: Peki başardın mı?
Arabulucu: Devam etme anlamında — evet. Çoğu insan, birbirini öldürmeden aynı köyde yaşamayı başardı. Tam bir uzlaşma anlamında — hayır. Olanlardan sonra bu, gerçekçi bir hedef değil.
Samir: Peki gerçekçi hedef ne?
Arabulucu: Bilinçli bir arada yaşama. İki tarafın da olanı hatırlaması — unutması değil — ama belleğin geleceği tek başına belirlemesine izin vermemeyi seçmesi.

Samir: Bu ayrım çok önemli — hatırlamakla, belleğin belirlemesine izin vermek arasındaki ayrım.
Arabulucu: Bu, işimin özü. “Unutmayacağım” diyen kurban tümüyle haklıdır. Unutmak bir ihanettir. Ama bellek her kararın tek hakimi olduğunda — “unutmayacağım” derken “başka hiçbir şeyin var olmasına izin vermeyeceğim” demeye başladığında — o zaman bellek bir hapishaneye dönüşür.
Samir: Peki insanlara bu farkı görmeleri için nasıl yardım ediyorsun?
Arabulucu: Kimseyi zorlamam. Otururum. Dinlerim. Ve doğru anda tek bir soru sorarım: “Çocukların için ne istiyorsun?” Bu soru, başka hiçbir sorunun açamadığı bir şeyi açar. Çünkü insanı, geçmişi unutmasını istemeden geçmişten geleceğe çıkarır.
Samir: Enerjiyi yeniden yönlendiriyor, kaynağını silmiyor.
Arabulucu: Tam olarak. Öfke bir enerjidir. Keder bir enerjidir. İntikam bir enerjidir. Bu enerjiler, sen kaybolmalarını istesen de kaybolmaz. Ama yönelecek değerde bir şey bulurlarsa dönüşebilirler.

Samir: Peki affetmek — bunca çalışmadan sonra tanımın nedir?
Durdu. Elini dizine koydu. İki sandalye arasındaki boşluğa baktı.
Arabulucu: Affetmek unutmak değildir. Sana “affet ve unut” diyen kişi ne dediğini bilmiyor. Affetmek, kinin ağırlığını kendi bedeninde taşımama kararıdır — karşı taraf için değil, kendin için. Kin, yöneldiği kişiden çok onu taşıyanı yer bitirir.
Samir: Öyleyse affetmek, diğer tarafla ilgisi olmayan kişisel bir eylem mi?
Arabulucu: Tam olarak değil. İdealde, tam affetmek karşı taraftan bir itiraf gerektirir. Ama gerçekte — cellatların çoğu öldü, kaçtı ya da hâlâ inkâr ediyor. Kurban, belki hiç gelmeyecek bir itirafı bekleyemez. Bu yüzden affetmek bazen tek taraflı bir karardır: Bana yaptığının, hayatımın geri kalanını belirlemesine izin vermeyeceğim.
Samir: Bu gerçekten mümkün mü?
Arabulucu: Gördüm. Kocasını ve dört çocuğunu kaybetmiş bir kadın gördüm, bir uzlaşma toplantısında onları öldürenin karşısına oturdu. Ve ona dedi ki: Hayatımdan kalanı da almana izin vermeyeceğim. Bu, onu aklamak değildi. Kendini geri kazanmaktı.

Samir: Bunun, bir insanın belleğindeki kayıp bir günle ne ilgisi var?
Arabulucu: İlişki tam olarak aynı mekanizma. Sen kendinle bir uzlaşmadan geçiyorsun. Belleğinin teslim etmeyi reddettiği bir günle. Ve soru “neden hatırlamıyorsun?” değil — soru şu: “Bu günün, tüm ayrıntılarını bilmesen bile senin bir parçan olduğunu kabul etmeye hazır mısın?”
Samir: Tam bilgi olmadan kabul.
Arabulucu: Tam bilgi bir yanılsamadır. Kimse kendini tümüyle bilmez. Kimse onu biçimlendiren her şeyi bilmez. Denge, tam bilgiden değil, yeterli kabulden gelir.
Samir uzun süre sustu. Sandalyeler arasındaki boşluk hâlâ oradaydı.
Samir: Peki insan kendisiyle uzlaştığında bu boşlukta kim oturur?
Arabulucu: Zaman. Zaman, üzerine hükmedilmeyen, yargılanmayan bir aracıdır. İki tarafı da taşır, ne olduğunu silmelerini istemeden ilerlemelerine izin verir.
Samir odadan çıktı, sandalyeler arasındaki boşluk hâlâ hayalinde — ne geçmiş ne gelecek olan, ikisi arasındaki geçiş olan o üçüncü yer.
Ve sıfır odasına yaklaştığını anladı. Ve nihayet içindekine hazır olduğunu.

Devamı: Seksen Sekizinci Bölüm — Bedevi

SEKSEN SEKİZİNCİ BÖLÜM — BEDEVİ

Mekânda Değil, İnsanla Birlikte Göçen Bellek (erkek, elli yaşında) | Arap Yarımadası, günümüz

Oda tam olarak kapalı değildi.
Kapı aralıktı ve içeri hafifçe hava giriyordu, çölün kokusuna benzer bir şey taşıyarak — gün batımından sonra yavaşça soğuyan kuruluk, tuz ve sıcak taş karışımı. Yerde — sandalye yok, masa yok — abasıyla, yalın bir seccadenin üzerinde oturan bir adam vardı, önünde acı bir kahve fincanı ve küçük bir cezve. Gözleri, kendisinden başka kimsenin göremediği bir şeye açıktı.
Samir girdiğinde adam kıpırdamadı. Yalnızca şunu söyledi:
Bedevi: Otur. Kahve ateşte.
Samir oturdu. Kendisine uzatılan fincanı kabul etti.
Samir: Teşekkür ederim.
Bedevi: Kahveye teşekkür edilmez. İçilir.

Samir: Kaç yıldır göçebesin?
Bedevi: Göç mü? Ben bir yerden bir yere hareket etmiyorum — mesafede yaşıyorum. Göç, yerleşecek bir yer arayan içindir. Ben, beni sabitleyenin mekân olmadığını biliyorum.
Samir: Peki seni sabitleyen ne?
Bedevi: Yıldızlar. Söz. Kahve. Bu şeyler mekân değiştikçe değişmez.
Samir: Yıldızlar, tam anlamıyla mı?
Bedevi: Tam anlamıyla. Yıldızları, senin şehrinin sokaklarını bildiğin gibi bilirim. Süheyl belirli bir yönde göründüğünde şu demektir. Kutup yıldızı şu demektir. Aletlerden önce — hatta aletlerle bile — yıldızlar, hiç şaşmayan gökyüzü belleğidir.
Samir: Gökyüzünün belleği — güzel bir imge bu.
Bedevi: İmge değil. Gerçek. Şu an gördüğüm yıldızın ışığı yüzyıllar önce yola çıktı. Ben her gece evrenin belleğini okuyor, onunla yön buluyorum.

Samir: Peki insan belleği — göçerken onu nasıl saklıyorsun?
Bedevi: Atalarımız derdi: Deve eşyayı taşır, şair kabileyi taşır. Bizim kültürümüzde şair bir lüks değildi — hareketli bir bellekti. Kabilenin soyunu, günlerini, övüncünü ve utancını saklar. Önemli her şey, unutulmasın diye şiirde oyulurdu.
Samir: Peki sen — bir şeyi bu şekilde taşıyor musun?
Bedevi: Babamın bana öğrettiğini saklarım. Onun da dedemden öğrendiğini. Çöl bilgisinin sözlü bir zinciri — eski kuyular ve yerleri. Rüzgârı okuma yöntemi. Yıldızların adları ve hikâyeleri. Bu şeyler bir kitapta değil — göğüstedir.
Samir: Kesintiye uğramasından korkuyor musun?
Bedevi: Çocuklarım şehirde. Bazı şeyleri biliyorlar ama hepsini değil. Ama kaygı yağmur getirmez. Yapabileceğim şey, kapıyı açık tutmak — tıpkı şu kapı gibi — girmek ve öğrenmek isteyen için.

Samir: Peki ev — evin nerede?
Bedevi: Bu soruyu benimle oturan herkes sorar. Ve cevap onları her zaman şaşırtır.
Samir: Cevap ne?
Bedevi: Evim, şu an neredeysem orası. Bir yere ait olmadığım için değil, aidiyetim benimle birlikte yürüdüğü için. Çölün herhangi bir köşesinde uyuduğumda, dedemin yüz yıl önce benzer bir köşede uyuduğunu bilirim. Bu süreklilik, her yeri ev yapar.
Samir: Belirli bir mekâna değil, bir örüntüye ait olmak.
Bedevi: Bir yönteme ait olmak. Ateşi yakma yöntemi. Kahve yapma yöntemi. Konuğu karşılama yöntemi. Gökyüzünü okuma yöntemi. Bu yöntem, evdir. Ve duvara ihtiyacı yoktur.

Samir: Peki göçerken bir şey kaybettiğinde — bir yeri terk edip geri dönmediğinde — bununla nasıl başa çıkıyorsun?
Bedevi: Çöl bana şunu öğretti: Bıraktığın kaybolmadı — o kendi yerinde, sen kendi yerindesin. Sorun, bir şeyin var olmaya devam etmesi için yanında olması gerektiğinde ısrar ettiğinde başlar. Var olmak, yakınlığa ihtiyaç duymaz.
Samir: Var olmak yakınlığa ihtiyaç duymaz.
Bedevi: Bin dokuz yüz yetmiş sekizde su içtiğim kuyu hâlâ var. Ona dönmedim. Ama o var, ben de varım. Ve aramızda, sıcak bir günde soğuk suyun belleği var. Bu bellek, gerçek kalmak için kuyunun başında durmama ihtiyaç duymaz.
Samir: Peki belleğimdeki kayıp gün — bu mantıkla…
Bedevi: Kendi yerinde. Sen kendi yerindesin. Ve aranızda bir şey var — henüz adını bilmiyorsun. Ama mesafe onu yok etmez.
Bedevi, sormadan Samir’in fincanını yeniden doldurdu. Bu da bir yöntemdi — talebi beklemeyen konukseverlik yöntemi.
Samir: Son bir soru: Yıldızların altında yolunu şaşırdığın bir gece oldu mu hiç?
Bedevi: Bir kez. Gençliğimde. Bir kum fırtınası yıldızları üç saat örttü. Yerimde oturdum. Kıpırdamadım. Bekledim. Bulut açıldığında Süheyl’i gördüm ve nerede olduğumu anladım.
Samir: Peki ders neydi?
Bedevi: Karanlıkta yolunu şaşırdığında — kıpırdama. Otur. Bulutun açılmasını bekle. Yıldızlar gitmedi. Sen yalnızca onları geçici olarak göremedin.
Samir ayağa kalktı. Boş fincana baktı. Sonra aralık kapıya.
“Yıldızlar gitmedi. Sen yalnızca onları geçici olarak göremedin.”
Ve sondan bir önceki odaya doğru yürüdü.

Devamı: Seksen Dokuzuncu Bölüm — Kurtulan Çocuk

SEKSEN DOKUZUNCU BÖLÜM — KURTULAN ÇOCUK

Felaketten Sonra Çocukluk Nasıl Yeni Bir Bellek İnşa Eder? (kadın, on üç yaşında) | Japonya, 2011

Odada kâğıtlar vardı.
Yazı kâğıtları değil — katlama kâğıtları. Origami. Kuşlar, ayılar, çiçekler ve adı olmayan şekiller, iki duvarı kaplayan ahşap raflarda dizili. Yüzlercesi. Her rengi vardı — kırmızı, mavi, yeşil, altın, beyaz, siyah. Ortada küçük bir kız oturuyor, ezbere bildiği bir hareketle yeni bir kâğıdı katlıyordu, gözleri ellerinde, yüzü, o anda yaşamayı öğrenmiş birinin sükûnetiyle sakindi — başka çare olmadığı için.
Samir geldiğinde gözlerini kaldırdı. Küçük bir gülümseme. Bilinçli olarak gülümsemeye karar veren birinin gülümsemesi.
Samir: Hana?
Kurtulan Çocuk: Evet. Buyur. Yerdeki kâğıtlara dikkat et.
Samir, dağınık kâğıtların arasına dikkatle oturdu.
Samir: Kaç kuş katladın?
Kurtulan Çocuk: Saymıyorum. Başta sayıyordum. Bıraktım, çünkü sayı önemli değildi. Önemli olan katlamanın kendisi.
Samir: Neden origami?
Kurtulan Çocuk: Tsunami’den sonra — ev, okul ve bazı insanlar gittikten sonra — hiçbir şey yapmadan oturamıyordum. Ellerimin bir işe ihtiyacı vardı. Büyükannem katlamayı öğretti bana. Dedi ki: Ne yapacağını bilmediğinde — katla. Kâğıt, sözcüklerin taşıyamadığını taşır.

Samir: Peki tsunamiden hemen sonraki dönem nasıldı?
Kurtulan Çocuk: Ondan sonraki bir haftayı hiç hatırlamıyorum. Doktorlar bunun normal olduğunu söyledi — beyin, acı kaldırabileceğinden büyük olduğunda bazı kapıları kapatır. Ben bunu kabul ettim.
Samir: Kolayca mı kabul ettin?
Kurtulan Çocuk: Hayır. Başta büyükler hatırlamamı istedi. Çok soru. “Neredeydin?” “Ne gördün?” Ve benim cevabım yoktu. Hatırlamadığım için suçlu hissediyordum. Sonra genç bir psikolog düşünme biçimimi değiştiren bir şey söyledi.
Samir: Ne dedi?
Kurtulan Çocuk: Dedi ki: Beynin seni seviyor. O anıları kapattığında sana ihanet etmedi — seni korudu. Hazır olduğunda ihtiyacın olanı açacak, ihtiyacın olmayanı saklı tutacaksın. Beynine güven.

Samir: Peki sonra bazı kapıları açtın mı?
Kurtulan Çocuk: Bazılarını. Hepsini değil. Ve kalanları zorlamıyorum. Bedenimin bildiği ama sormadığım şeyler var — güçlü akan su sesi duyduğumda gerginleşiyorum. Tam olarak neden bilmiyorum. Ama gerginliği fark etmeyi, nefes almayı ve onunla savaşmamayı öğrendim.
Samir: Savaşmadan gözlemliyorsun.
Kurtulan Çocuk: Doktor öğretti bana: Bedenden geleni savaşma. Beden sana bir şey söylüyor. Dinle, sonra ona artık güvende olduğunu söyle. Bu, öncekinden farklı.
Samir: Peki işe yarıyor mu?
Kurtulan Çocuk: Bazen. Her zaman değil. Ama bazen devam etmek için yeterli.

Samir: Hana — sen on üç yaşındasın. Ve birçok yetişkinin bilmediği şeylerden söz ediyorsun.
Kurtulan Çocuk: Felaket hızlı öğretir. Bunu öğrenmeyi seçmedim. Ama öğrendiğimde onu bırakmadım.
Samir: Peki arkadaşların — yaşadığını anlıyorlar mı?
Kurtulan Çocuk: Bazıları benzer bir şey yaşadı. Bazıları anlamıyor ve benimle normal olmaya çalışıyor, bu da yeterli. Herkesin anlamasına ihtiyacım yok. Bazılarının hazır bulunmasına ihtiyacım var.
Samir: Hazır bulunmak, anlamaktan daha önemli.
Kurtulan Çocuk: Tam anlamak imkânsız. Ama hazır bulunmak herkes için mümkün.

Samir: Peki bu kâğıtlar — senin için gerçekte neyi temsil ediyor?
Hana rafa baktı. Sonra elindeki kâğıda.
Kurtulan Çocuk: Her kâğıt bir zamanlar düz bir gündü. Boş. Yalnızca bir yüzey. Onu katladığımda, derinliği, biçimi ve tek başına ayakta durma gücü olan bir şeye dönüşüyor. Her katladığımda kendime bunu yeniden veriyorum — düz bir gün, ayakta duran bir şeye dönüşebilir.
Samir: Katlamak, hayat için bir metafor olarak.
Kurtulan Çocuk: Yalnızca metafor değil. Gerçek. Adımları unuttuğumda bile ellerim nasıl katlanacağını hatırlıyor. Beden biliyor. Bu beni rahatlatıyor.

Samir: Sana, bu müzede birçok kişiye sorduğum bir soru soracağım: Belleğinde en çok döndüğün gün hangisi — mutlaka en zor olan değil?
Düşündü. Aceleye getirmeden.
Kurtulan Çocuk: Tsunamiden bir hafta önceki gün. Babam, annem ve ben yakındaki bir sahile gittik. Deniz tümüyle sakindi. Annemin yaptığı onigiri’yi yedik. Ve babam unuttuğum bir şeye güldü — ama gülüşünü hatırlıyorum. Üçümüz vardık ve bu yeterliydi.
Samir: Baban…
Kurtulan Çocuk: Hâlâ burada. Annem de. Üçümüz kurtulduk. Ama o gün — ne geleceğini bilmeden önce — adını bulamadığım bir şeyi taşıyordu. Geçip gidene kadar bir kemal olduğunu bilmediğimiz sakin bir kemal.
Samir: Ancak geçtikten sonra bilinen kemal.
Kurtulan Çocuk: Evet. Ve bu yüzden şimdi tam günleri, içindeyken fark etmeye çalışıyorum. Her zaman başarıyor muyum bilmiyorum. Ama deniyorum.
Samir ayağa kalktı. Hana’nın sessiz izniyle raftan küçük beyaz bir origami kuşu aldı, Hana başıyla onayladı. Cebine koydu.
Ve son kapıya yaklaşırken anladı ki — on üç yaşındaki bu çocuk, birçok filozofun beceremediği bir şeyi ona öğretmişti: yaranın kaybolmadığını ama katlandığını. Ve katlamanın gizlemek değil, dönüştürmek olduğunu — boş, düz bir yüzeyden, ayakta durabilen, derinliği olan bir şeye.
Bir adım sonra: Sıfır Oda.

— Dokuzuncu Eksen tamamlandı —

Devamı: Doksanıncı Bölüm — Sıfır Odada Samir

BÜYÜK FİNAL

DOKSANINCI BÖLÜM — FİNAL
SIFIR ODADA SAMİR
Seni Hatırlamayı Öğreten Herkesle Karşılaştığında Sen Kimsin? (erkek, elli beş yaşında) | Müze, Zamanın Dışında

Bu kapı diğer kapılara benzemiyordu.
Üzerinde bir rakam yoktu. Bir isim yoktu. Ne bir tanıtım levhası ne de yönlendirici bir ışık vardı. Yalnızca bir kapıydı — koyu, eski ahşap ve yalın bir pirinç tokmak — ama Samir önünde durduğunda onu tanıdığını anladı. Gözle değil. Gözden daha eski bir şeyle.
Elinde, yolculuğundan topladıklarını taşıyordu: yeni doğmuş bir bebeğin beyaz bez parçası. İlk akıllı insanın taşı. Boş kil tablet. Fenike cam parçası. Küçük beyaz origami kuşu. Ve ağır girmiş, seksen dokuz sesten sonra farklı bir şey hâline gelmiş yüreği. Daha hafif değil, ama farklı.
Kapıyı açtı.

Sıfır Oda büyük değildi.
Küçük de değildi. Bir kişiye ya da — eğer o iki kişi özünde aynı kişiyse — iki kişiye yetecek büyüklükteydi. Işığı belirgin bir kaynaktan gelmiyordu — sanki duvarların kendisi, sabahın henüz sabah olmadan önceki renginden başka rengi olmayan sakin bir iç ışıkla aydınlanıyordu.
Ortada bir sandalye vardı.
Ve sandalyede bir adam oturuyordu.
Adamın yüzü Samir’in yüzüydü. Ama gözleri, Samir’in gözlerinin taşımadığı bir şey taşıyordu — bilmek istediğini bilenin, bilmediğini kabul edenin sükûneti.
Samir kapıda durdu.
Birinci Samir: Sen…
İkinci Samir: Sensin. Evet.
Birinci Samir: Sıfır Oda — içinde bir cevap olduğunu sanmıştım.
İkinci Samir: İçinde cevaptan daha iyi bir şey var. İçinde, nihayet doğru soru var.
Birinci Samir yere oturdu — başka sandalye yoktu — ve karşısında oturan kendine baktı.

Birinci Samir: Kimsin sen? O günü hatırlamış olsaydım oluşacak bir kopyam mısın?
İkinci Samir: Hayır. Ben, yolculuğunu yanlış soruda durdurmamış olsaydın oluşacak kopyanım.
Birinci Samir: Yanlış soru mu?
İkinci Samir: Sordun: Doksan dört yılının on yedi Ekim’inde ne oldu? İyi bir soru bu, ama en önemli soru değil.
Birinci Samir: Peki en önemli soru ne?
İkinci Samir: Kendinle ilgili bilmediğin şeyle ilişkinde sen kimsin?
Birinci Samir sustu. Bu sessizlik, anlamayanın sessizliği değildi; kabul etmek istediğinden fazlasını anlayanın sessizliğiydi.
Birinci Samir: Bütün yolculuğum boyunca — seksen dokuz ses — her biri bir şey ekledi. Ama kayıp gün geri gelmedi.
İkinci Samir: Çünkü o gün gitmedi. Sen ondan uzağa gittin.
Birinci Samir: Açıkla bana.
İkinci Samir: Doksan dört yılının on yedi Ekim’i — neden hatırlamadığını biliyor musun?
Birinci Samir: Hayır.
İkinci Samir: Çünkü o dönemde olağanüstü hiçbir şeyin gerçekleşmediği tek gündü. Büyük bir acı yok. Büyük bir sevinç yok. Hayati bir karar yok. Tam anlamıyla sıradan bir gün — uyandın, kahve içtin, tanıdık bir sokakta yürüdün, sıradan şeyler düşündün, uyudun. Hepsi bu kadardı.
Birinci Samir: Ve bu…
İkinci Samir: Ve bu onu kayboluşa itti. Bellek, istisnayı saklar, sıradanı düşürür. Ve bu gün, nadir bir biçimde sıradandı — hayatımızın çoğunun yoksun olduğu, ancak geçtikten sonra değerini bildiğimiz tam bir sıradanlıkla sıradan.

Birinci Samir: Demek… bir sır yoktu. Saklı bir travma yok. Acı verici bir açığa çıkarma yok.
İkinci Samir: Sır, sırrın olmamasıydı. Ve bu — inan bana — insanın kabul etmesi en zor şey. Belirsizliği severiz, çünkü belirsizlik bir anlam vaat eder. Ama sıradan gün hiçbir şey vaat etmez, buna rağmen hayatın özüdür.
Birinci Samir: Peki neden tüm bu zaman boyunca beni bu kadar kaygılandırdı?
İkinci Samir: Çünkü hayatının o döneminde her şeyde bir anlam arıyordun. Ve sana hazır bir anlam vermeyen tek şey, sıradan gündür. Böylece, tümüyle tutarlı olması gerektiğini sandığın bir anlatıda bir boşluk hâline geldi.
Birinci Samir: Hayat tümüyle tutarlı olmak zorunda değil.
İkinci Samir: Hayat bir roman değil. Romanların yapısı vardır. Hayatta sıradan günler, boş geceler ve anılmayan saatler var. Ve buna rağmen hepsi — hepsi — sensin.

Birinci Samir: Peki kimim ben? Tüm bunlardan sonra?
İkinci Samir: Sen, İlk Parçacık’a başlangıç hakkında soru soransın. Sen, can çekişen yıldızla oturup yok oluşu anlayansın. Sen, İmhotep’i, Sappho’yu, İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü dinleyensin. Sen, Holokost’tan sonra hahamın önünde durup sorudan kaçmayansın. Sen, hafif bir gün dileyen mucize çocukla oturansın. Sen, geri çekilen bir belleğe köprü kuran Jan’ı dinleyensin. Sen, hikâyeni bitirmeden önce anlatan büyükanneyi dinleyensin. Sen, bu müzede konuştuğun herkessin — çünkü her biri, içindeki, sorduğunu bilmediğin bir soruyu yanıtlıyordu.
Birinci Samir: Peki tüm bunlarla ne yapayım?
İkinci Samir: Taşı. Mantıklı bir düzene sokmaya çalışma. İlk Parçacık’la hikâye anlatan büyükanne aynı sofrada oturmaz. Ama aynı insanda yaşarlar — sende.

Birinci Samir: Peki kayıp gün — on yedi Ekim — şimdi onunla ne yapayım?
İkinci Samir: Ona son bir isim ver.
Birinci Samir: Ne ismi?
İkinci Samir: “İyi olduğum gün.”
Birinci Samir sustu. Ve sessizlikte bir şey çözüldü — gürültüyle değil, uzun süre gergin kalmış, sonra gerilmeye gerek olmadığını bulmuş bir şeyin sükûnetiyle.
Birinci Samir: İyi olduğum gün.
İkinci Samir: Kahve içtiğin gün. Bir sokakta yürüdüğün gün. Sıradan şeyler düşündüğün gün. Ve uyuduğun gün. Ve olağanüstü hiçbir şey olmadı. Ve sen — tüm bu yalınlıkla — iyiydin. Bu, birçok insanın nasip olmadığı bir gün. Ve sen, değerini bilmeden onu yaşadın.

Birinci Samir: Buradan çıktığımda ne değişecek?
İkinci Samir: Sıradan günlere farklı bir gözle bakacaksın. Görünen boşluğun sakin bir bütünlük olabileceğini bileceksin. Ve hatırlamadığın için kendini cezalandırmayı bırakacaksın — çünkü bellek, günlerin değerini ölçtüğün bir cetvel değil.
Birinci Samir: Ya sorular geri dönerse?
İkinci Samir: Dönecekler. Sorular kaybolmaz. Ama artık onlarla, seni yargılamalarına izin vermeden nasıl oturacağını biliyorsun. Seksen dokuz sesten öğrendiğin bu.
Birinci Samir: Soruyla oturmak, ondan kaçmadan, altında ezilmeden de.
İkinci Samir: Soruyla oturmak. Evet. Mesele bundan ibaret. Ve bu yeterli.

Birinci Samir, taşıdıklarını önündeki yere koydu: beyaz bez parçası, taş, kil tablet, Fenike cam parçası ve küçük beyaz kuş.
Onlara baktı.
Sonra karşısında oturan kendine baktı.
Birinci Samir: Burada kalacak mısın?
İkinci Samir: Ben her zaman buradayım. Kendinle oturmaya ihtiyaç duyduğunda — ben buradayım. Bana ulaşmak için bir müzeye ihtiyacın yok.
Birinci Samir: Nasıl?
İkinci Samir: Sessizlikle. Bazen kahveyle. Ve içten bir soruyla. Sıfır Oda bir mekân değil — bir hâldir.
Birinci Samir yavaşça ayağa kalktı. Beyaz kuşu aldı, cebine koydu. Geri kalanını yerde bıraktı — kil tablet, taş, cam ve bez parçası. Onları bıraktı, çünkü yalnızca ona ait değillerdi. Müzeye ve ondan sonra gelecek herkese aitlerdi.
Kapıya doğru yürüdü.
Eşikte döndü.
Sandalye boştu.
Ama oda boş değildi.

Samir müzeden, adını bilmediği bir saatte çıktı — ne sabahtı ne akşam, tüm zamanların olasılığını taşıyan, adlandırılamayan o ara zamandı. Dışarıdaki hava, sertleştirmeden uyandıracak kadar serindi.
Bulduğu ilk banka oturdu.
Cebinden beyaz kuşu çıkardı. Ona baktı.
Sonra gökyüzüne baktı.
Doksan dört yılının on yedi Ekim’ini düşünmedi.
Ertesi günü düşündü. O günde içeceği kahveyi. Yürüyeceği sokağı. Sonradan hatırlamayacağı, olabilecek sıradan şeyleri.
Ve gülümsedi.
Uzun zamandır ilk kez — her şey bittiği için değil, devam etmenin cevap olduğunu anladığı için gülümsedi.
Metâhef el-Eyyâm el-Mefkûde (Kayıp Günler Müzesi) romanı tamamlandı
Doksan bölüm — doksan ses — tek bir soru
“Şimdi hangi kopyam hatırlamaya karar verdi?”


Numan Albarbari


Backnang, Almanya


albarbari.com


KAYIP GÜNLER MÜZESİ 17


KAYIP GÜNLER MÜZESİ (ROMAN)

Leave a reply