Numan Albarbari نعمان البربري

Kimseye Söylemedim 05

KİMSEYE SÖYLEMEDİ

Selma’nın, işinde tanıştığı Alman asıllı bir adamla nişanlandığını açıkladığında herkes şaşırdı — sakin tabiatlı, Suriye hakkında yalnızca kendisinin anlattıklarını bilen bir adam.
Leyla, açıklamanın ertesi günü arkadaşını ziyaret etti; onu, alışılmış nişanlı heyecanına hiç benzemeyen garip bir sükûnet içinde buldu.
— Leyla: Bin kere tebrikler Selma. Ama açıkçası şaşırdım. Sen değil miydin hep “bir daha asla evlenmem” diyen?
— Selma: Evlilik hakkındaki fikrim değişmedi Leyla, şartlarım değişti. Bu sefer bütün şartları ben koydum: işimi bırakmayacağım, adımı değiştirmeyeceğim, sosyal hayatımdan vazgeçmeyeceğim. Ona en baştan söyledim: beni tamamlayacak bir erkek aramıyorum, çünkü ben zaten tamamım; ama bu bütünlüğe saygı duyan biriyle hayatımı paylaşmak istiyorum.
— Leyla: Peki bütün bu şartları kabul etti mi?
— Selma: Kabul etti, çünkü zaten başka bir şey istemiyordu. Ve işte Leyla, ilk evlilikle ikinci evlilik arasındaki büyük fark bu: ilkinde ailenin ve toplumun şartlarıyla evlenirsin. İkincisinde, eğer şanslıysan, kendi şartlarınla evlenirsin.
Leyla gülümsedi; içinde arkadaşına duyduğu sevinçle kendi yoluna dair bir düşünce karışmıştı.
— Leyla: Sana bütün mutlulukları diliyorum Selma. Ve açıkçası, seni biraz kıskanıyorum: ilk deneyiminden bir ders çıkarmayı bildin, onu tekrarlamak yerine.
— Selma: Sen de geç kalmadın Leyla. Her kadın dersini kendi vaktinde alır.


Suriye’ye geçici dönüşünden aylar sonra Mazin, Almanya’ya biraz…

Suriye’ye geçici dönüşünden aylar sonra Mazin, Almanya’ya biraz farklı bir adam olarak döndü — bu fark ince bir farktı, ancak onu gerçekten tanıyanların fark edebileceği türden.
Samer onunla her zamanki kafede buluştu, yolculuğunu sordu.
— Samer: Nasıl geçti yolculuk? Aradığını buldun mu?
— Mazin: Açıkçası mı? Hayır. Eski bir sorunun cevabını aramaya gittim, yerine yeni bir soruyla döndüm.
— Samer: Yani ne oldu?
— Mazin: Kalbimdeki kadını buldum Samer. Şimdi bir büyükanne olmuş, bambaşka bir hayat yaşıyor, ve beni ilk gördüğünde tanıyamadı bile. Ve garip bir rahatlık hissettim. Onu unuttuğum için değil; bütün hayatım boyunca taşıdığım sorunun aslında onunla ilgili olmadığını, kendimle ilgili olduğunu anladığım için: cesaret etseydim başka bir hayat yaşamam mümkün müydü?
— Samer: Peki bir cevap buldun mu?
— Mazin: Tek bir cevabın olmadığını buldum. Belki başka bir hayat yaşamam mümkündü, evet, ama daha iyi olacağı da kesin değildi. Ama önemli olan şu: şimdi, ilk kez, şu anki hayatımı yaşamadığım bir hayatla kıyaslamayı bıraktım. Elimdekiyle yaşayabilir hâle geldim, olabilecek olanın hayaleti olmadan.
Bunu, sihirli bir çözüm keşfeden birinin heyecanıyla değil, kendisiyle barışmış bir adamın sükûnetiyle söyledi.
— Mazin: Başka bir şeye de karar verdim Samer: Suriye’yi her yıl ziyaret edeceğim. Yaşamadığım bir hayatı aramak için değil; buradaki hayatımdan kaçmadan köklerime yakın kalmak için. İki ülke arasında kayıp değilim, ama dağılmışım. Ve bu dağılmışlıkla artık huzurluyum.
Samer gülümsedi; arkadaşının kat ettiği uzun mesafeyi düşünüyordu — ağır bir sessizlik taşıyan bir adamdan, sorularıyla kesin cevaplar bulmadan barışmış bir adama.


Son buluşmalarından haftalar sonra Nur’dan kısa bir mesaj…

Son buluşmalarından haftalar sonra Nur’dan kısa bir mesaj geldi; başka bir şehre taşınmaya karar verdiğini, uzun zamandır istediği yeni bir işe başlayacağını yazıyordu.
Samer,
Başka bir şehre taşınmaya karar verdim. Senden kaçmak için değil, buradan kaçmak için de değil; sadece hayatımda yeni bir sayfa açmanın vakti geldiğini hissettiğim için.
Beklemediğim bir şey için sana teşekkür etmek istiyorum: bana dürüstlüğün her zaman kolay olmadığını, bazen en zor kararın, doğru olduğu için en zor yolu seçmek olduğunu öğrettin.
Sana ve Leyla’ya hak ettiğiniz bütün berraklığı diliyorum.
Nur
Samer mesajı iki kez okudu, sonra hemen cevap vermeden bilgisayarı kapattı. O son kafede zaten söylenmesi gereken her şey söylenmişti; söylenecek başka bir şey yoktu.
Samer Kendiyle Konuşuyor
Nur’un mesajını okudum, bir kapının sertçe değil, sessizce kapanması gibi bir şey hissettim.
Bu ilişki bir gün bitseydi bekleyeceğimi sandığım hüznü hissetmedim, tam bir rahatlama da değil. İkisi arasında bir şey hissettim: kendim hakkında, o olmasa açıkça göremeyeceğim şeyleri bana gösteren bir dönem için bir minnettarlık, ve bu dönemin, başarısız olduğu için değil, görevini tamamladığı için bittiğinin farkındalığı.
Belki hayatımızdaki bazı ilişkilerin anlamı da bu: her zaman bir varış noktası değil; bazen bir ayna, içinde bir anı gördüğümüz, sonra görevi biter bitmez sahneden çekilen bir ayna.
Bunu henüz kimseye söylemedim, Leyla’ya bile bu şekilde ifade etmedim. Ama biliyorum ki ona anlatacağım, çünkü kendime söz verdim: bugünden sonra ikimizi ilgilendiren hiçbir gerçeği tek başıma taşımayacağım.


Aylardır ilk kez, bütün arkadaşlar bir akşam yemeğinde…

Aylardır ilk kez, bütün arkadaşlar bir akşam yemeğinde bir araya geldi; herkes tek bir masanın etrafında oturdu: ayrılmalarına rağmen, ortak geçmişlerine hâlâ saygı duyan iki boşanmış arkadaş gibi birlikte gelmekte ısrar eden Kerim ve Rima; Selma ve yeni nişanlısı; oradakilerin en genci ve en emin olanı Ziyad ile Hibe; ve yıllardır olduğundan çok daha hafif görünen Mazin.
Ebu Firas ile Ümmü Firas orada değildi; artık alışkanlıkları hâline geldiği gibi, evde sakin bir akşamı tercih etmişlerdi.
Bir noktada Rima kadehini kaldırdı, şaka yollu:
— Rima: Fark ettiniz mi? Her birimiz, beklediğinden bambaşka bir yere vardı. İki yıl önce kim tahmin ederdi, Kerim’le benim, eşken olduğumuzdan daha iyi arkadaşlar olacağımızı?
— Kerim: Ben de böyle bir şey beklemiyordum. Ama açıkçası, şimdi Rima’yla evliyken hiç konuşamadığımız bir dürüstlükle konuşabiliyoruz.
— Selma: Ben de hayatımda bir daha asla evlenmeyeceğimden emindim. Ve işte buradayım.
— Ziyad: Biz de Hibe’yle, açıkçası, Suriye tarzı bir evliliğin mutlaka ailelerimizin evliliğine benzemesi gerektiğini sanıyorduk. Meğer sadece bize benzeyebilirmiş.
Samer etrafına, bütün bu farklı kaderlere baktı ve hepsini bir araya getiren tek bir örüntü bulamadı. Ne eski evlilik eskisi gibi kaldı, ne yeni evlilik başarıyı garanti etti, ne ayrılık dünyanın sonu oldu, ne de kalmak hep bir çözüm oldu.
— Mazin: Açıkçası, hepimiz arasında ortak bir tek şey görüyorum: her birimiz, yaşamadığı bir hayatla, ya da ailesinin hayatıyla, hatta arkadaşlarının hayatıyla kendi hayatını kıyaslamayı bıraktığında, kendi yerine vardı.
Kısa bir sessizlik oldu — bir kaçınma sessizliği değil, ortak bir tefekkür sessizliği — sonra kahkahalar yeniden yükseldi, konuşma daha hafif yönlere dağıldı.
Samer Kendiyle Konuşuyor
Bu gece etrafıma baktım ve tek bir derse ya da hazır bir öğüde sığdırılamayacak şeyler gördüm: her çift, Suriye’den yanlarında taşıdıklarına ve burada inşa ettiklerine göre, farklı bir mantıkla, farklı bir yere vardı.
Sanmıyorum ki kimsenin, bir ilişki kendi asıl bağlamından koparılıp yeni bir toprağa dikildiğinde ne olacağına dair hazır bir reçetesi olsun. Kimi çöküyor, kimi serpiliyor, kimi bir hâl ile öteki arasında asılı kalıyor, ve bütün bu kaderler kendi tarzınca doğru — çünkü onlar, olması gerekenler değil, sadece gerçekten olanlar.
Bana ve Leyla’ya gelince, henüz kesin bir yere varmadık. Hâlâ yolun ortasındayız, eski maskenin enkazı üzerine yeni bir şey inşa etmeye çalışıyoruz. Başaracak mıyız bilmiyorum. Ama biliyorum ki, yıllardır ilk kez, alışkanlıkla değil, bilinçle deniyoruz.


Bunca aydan sonra, sabah, romanın ilk sabahına görünürdeki…

Bunca aydan sonra, sabah, romanın ilk sabahına görünürdeki ayrıntılarında benziyordu: aynı kahve, aynı balkon, görünüşte aynı sessizlik. Ama yüzeyin altında köklü bir şey değişmişti.
Leyla mutfağa girdi ve her zamanki gibi sessizce geçmek yerine, doğruca Samer’in karşısına oturdu.
— Leyla: Günaydın. Gün başlamadan sana bir şey söylemek istiyorum: dün gece biraz endişeli yattım.
— Samer: Endişeli mi? Neden?
— Leyla: Yarınki iş toplantısından endişeliyim. Yeterince hazır olamamaktan korkuyorum.
Basit bir cümleydi, büyük bir kriz taşımıyordu, ama derin bir anlamda yeniydi: endişesini tam bir kontrol cephesinin arkasına gizlemeye alışmış olan Leyla, Samer’le sadece büyük sorularını değil, küçük kırılganlıklarının ayrıntılarını da paylaşmaya başlamıştı.
— Samer: Açıkçası mı? Ben de bir şeyden endişeliyim, ama işle ilgili değil.
— Leyla: Neden endişelisin?
— Samer: Aynı hataya düşmekten endişeliyim: seni rahatsız etmek istemediğim bahanesiyle senden küçük şeyleri gizlemeye başlamaktan. Öğrendim ki gizlediğimiz küçük şeyler, birikip büyüyene kadar birikenlerdir.
Leyla sakin bir gülümsemeyle gülümsedi.
— Leyla: Açıkçası, ben de bir şey öğrenmeye çalışıyorum: seni izlemek yerine, huzur bulmak için, sana sormak — bilmek için. İkisi arasında büyük bir fark var, biraz geç de olsa keşfettim bunu.
Bu konuşma, ikisinin başından geçen her şeye kesin bir çözüm değildi, ama farklı bir başlangıçtı: küçük bir kaygı üzerine küçük bir sohbet, onları oraya sürükleyecek büyük bir krize ihtiyaç duymadan.
Samer Kendiyle Konuşuyor
Bu sabah görünürde hiçbir şey değişmedi. Aynı kahve, aynı balkon, dışarıdan hiç kıpırdamamış gibi görünen aynı sessizlik. Ama şimdi, Leyla’nın halasının aylar önce sözünü ettiği farkı biliyorum: bu artık bir suskunluk değil, gerçek bir sükûnet, çünkü askıda kalan şeyler, sabah be sabah, parça parça söylenmeye başladı.
Artık bu hikâyenin ilk sayfasındaki gibi her yeniden korkmuyorum. Hâlâ korkuyorum, bu doğru, ama şimdi farklı bir korku: kaçmadığım, bilinçle içine girdiğim bir korku — gerçek güvenliğin korkudan kaçınmakta değil, sevdiğin kişiyle birlikte ona yüzleşmekte olduğunu bilerek, ne yalnız başına ne de ondan başka biriyle.
Belki de baştan anlamadığım şey buydu: hikâyem hiçbir zaman iki kadın arasında seçim yapmakla ilgili değildi; önce kendime, sonra sevdiğim kişiye karşı dürüst olmayı öğrenmekle ilgiliydi.


Samer, odasına kapanmaya alışkın olan Yusuf’un son akşamlarda…

Samer, odasına kapanmaya alışkın olan Yusuf’un son akşamlarda daha çok dışarı çıktığını, masada onlarla daha uzun süre oturduğunu fark etti.
Bir akşam, Kristin odasına çekildikten sonra, Yusuf oturmaya devam etti; bir şey söylemekte tereddüt ediyordu.
— Yusuf: Baba, sana bir şey söylemek istiyorum, ama üzülmeni istemiyorum.
— Samer: Söyle Yusuf. Ne olursa olsun.
— Yusuf: Tam olarak kim olduğumu bilmiyormuşum gibi hissediyorum. Okulda Alman arkadaşlarım beni Suriyeli olarak görüyor. Evde ise siz bazen beni gereğinden fazla Alman görüyorsunuz. Ve ben… ortadayım, ne burada ne orada.
Samer cümlenin ağırlığını hissetti. Bu duyguyu iyi tanıyordu, farklı bir biçimde olsa da.
— Samer: Yusuf, açıkçası mı? Ben bile, bunca yıldan sonra, bazen aynı hissi yaşıyorum. Ama bir şey öğrendim: insanın kimliği yalnızca tek bir yerde olmak zorunda değil. Aynı anda hem buradan hem oradan olabilirsin, bu bir çelişki olmadan.
— Yusuf: Ama nasıl? Her yön beni farklı bir yöne çekiyorsa, kim olduğumu nasıl bilebilirim?
— Samer: Kesin bir cevap var mı bilmiyorum Yusuf. Ama şunu biliyorum: hayatım boyunca böyle sorular anlamak için yazdım, kesin bir cevap bulamadım. Sadece şunu buldum: kimlik bir kere ulaşılıp biten bir şey değil; her gün, başkalarının bize dayattığı değil, kendimizin seçtiği parçalardan inşa etmeye devam ettiğimiz bir şey.
Yusuf cümleyi biraz düşündü.
— Yusuf: Yani ne senin yönteminle ne dedemin yöntemiyle, kendi yöntemimle Suriyeli olmayı seçebilirim demek istiyorsun?
— Samer: Tam olarak. Ve okulda arkadaşlarının yöntemiyle değil, kendi yöntemiyle Alman olmayı da seçebilirsin. İkisi birlikte, kendine has bir şekilde.
Yusuf hafif bir gülümsemeyle gülümsedi — Samer’in haftalardır onun yüzünde gördüğü ilk rahat gülümseme.
Samer Kendiyle Konuşuyor
Yusuf bana, çoktan aştığımı sandığım bir soru sordu, ama bu gece fark ettim ki onu hiçbir zaman tam bir cevapla yanıtlamadım; sadece onunla kesin bir cevap olmadan yaşamayı öğrendim.
Belki çocuklarıma bırakabileceğim en önemli miras bu: kimlik ve aidiyet hakkında hazır cevaplar değil, bu tür sorularla, onları kırmadan yaşayabilme yeteneği; ve kimliklerini parça parça, bilinçle inşa edebilme — ne benim dayatmamla, ne onları tamamen özümsemek isteyen yeni bir toplumun, ne de eskisi gibi kalmalarını isteyen eski bir toplumun dayatmasıyla.
Belki hepimiz, benim kuşağım da çocuklarımın kuşağı da, gurbette kimliğimizi aynı şekilde inşa ediyoruz: parça parça, hazır bir harita olmadan, ve bu kesintili inşanın kayboluş değil, daha önce var olmayan yeni bir aidiyet biçimi olduğuna giderek artan bir güvenle.


Samer, haftalar süren bir aradan sonra web sitesine geri döndü

Samer, haftalar süren bir aradan sonra web sitesine geri döndü. Tam olarak ne yazmak istediğini bilmiyordu, ama daha önce hiç yazmadığı bir şeyi yazmanın vakti geldiğini hissetti.
Yeni bir sayfa açtı ve başından geçen her şey hakkında yazmaya başladı: Nur, Leyla, yıllarca taşıdığı maske, Mazin ve onun eski sırrı, Halid ve hayatta kalma suçluluğu, ve o yıl hayatından geçen bütün sesler.
Saatlerce durmadan yazdı, sanki metin, içinde var olduğunu bilmediği bir yerden çıkıyordu.
Bitirdiğinde yazdıklarını okudu. Acımasızca dürüst bir metindi, hemen her şeyi ortaya döküyordu: korkusunu, hikmet kılığına girmiş korkaklığını, saygı adını verdiği sessizliğini, özgürlük adını verdiği kaçışını.
Elini “yayınla” düğmesine götürdü, sonra durdu.
Samer Kendiyle Konuşuyor
Yıllarca, yazının ancak yayınlanmakla tamamlandığına, ekranda hapis kalan kelimelerin sanki hiç yazılmamış gibi olduğuna inandım.
Bu gece farklı bir şey fark ettim: yazdıklarımızın bir kısmı dünya için değil, sadece kendimiz için. Bu metni, bütün dürüstlüğüyle, okunmak için değil, anlamak için yazdım. Yayınlasaydım, dürüstlüğü bir gösteriye dönüşür, onu mümkün kılan saflığından bir şey kaybederdi.
Sayfayı yayınlamadan kapattım, ama metni sakladım. Belki bir gün, mesafe yeterli olduğunda, onu yeniden okuyup benden başka birinin okumaya değer olup olmadığına karar veririm. Ya da belki olduğu gibi kalacak: kimseye söylemediğim, ama sonunda kendime söylediğim bir şey — ve o gece bu tek başına yetti.
Leyla yandaki odadan yemeğin hazır olduğunu seslendi. Bilgisayarı kapattım, ona yetişmek için kalktım — uzun zamandır hissetmediğim bir şekilde hafif.

Kimseye Söylemedim 06

Kimseye Söylemedim 04

Leave a reply