Kimseye Söylemedim
ALTINCI BÖLÜM
Samir ve Leyla, hikâyenin başladığı o masaya oturdular yine, ilk akşama her ayrıntısında benzeyen bir akşamda; tek bir şey dışında: aralarındaki sessizlik artık bir şey saklamıyordu, tam tersine, söyleyecek her şeyi söylemiş birinin huzuruna dönüşmüştü.
— Leyla: Samir, zaman geri dönseydi ve en baştan olacak her şeyi bilseydin, aynı hikâyeyi yine yaşar mıydın?
Samir uzun uzun düşündü cevap vermeden önce, sanki bütün yılları tek bir cümlede toplamaya çalışıyordu.
— Samir: Bilmiyorum, Leyla. Ama bir şeyi biliyorum: buraya, şu an hissettiğimiz bu sükûnete, geçtiğimiz her şeyden geçmeden ulaşamazdık.
— Leyla: Yani pişman değil misin?
— Samir: Birçok şeye pişmanım: sessizlik yıllarına, taktığım maskeye, konuşmak yerine susmayı seçtiğim her ana. Ama buraya vardığımıza pişman değilim, yol ne kadar acı verici olursa olsun.
Leyla, elini masanın üzerinde onun eline koydu, başka söze gerek duymadan. O an, geleneksel anlamda bir son değildi; artık büyük sorularından korkmayan bir hayatın bilinçli sürekliliğiydi.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Bu hikâye boyunca kimseye söylemedim: ilk sayfasından beri bana eşlik eden korku, tamamen geçmedi. Hâlâ, içimin bir köşesinde, her yeniden, her yabancıdan, her bilinmeyenden ürken o adamım.
Ama başladığımda bilmediğim bir şey öğrendim: cesaret, korkunun yokluğu değil; onu arkanda sessizce seni yönetmesine izin vermek yerine, yürürken yanında taşımaktır.
Bu yıl tanıdığım herkes; Leyla, Nur, Mazin, Halid, Kerim ve Rima, Selma, Firas’ın babası, Ziyad ve Hibe, teyzem, çocuklarım; her biri bana bu aynı korkunun farklı bir yüzünü gösteren bir ayna oldu, tek bir doğru yüzleşme kalıbı olmaksızın.
Hiçbirimiz bunu birbirimize tam bir açıklıkla söylemedi belki de; çünkü bazı gerçekler bir defada söylenmez, parça parça yaşanır, söylenebilir hâle gelene kadar.
Ve bu geceye kadar kimseye söylemediğim şey şu: hâlâ korkuyorum. Ama ilk kez, bu korkuda yalnız değilim; ve yola devam etmek için bu bile yetiyor.
Samir’le Mazin arasında küçük kahvede geçen, Mazin’in eski sırrını ilk kez itiraf ettiği o konuşmanın üzerinden aylar geçti. Şimdi yine aynı köşede buluşuyorlar, ikisi de kendi tarzınca değişmiş olarak.
— Mazin: Samir, seni başka bir adam gibi görüyorum. Gözlerinde bir şey değişmiş.
— Samir: Ben de seni öyle görüyorum. Şam’a yaptığın yolculuk, kaybettiğin bir şeyi geri getirmiş gibi.
— Mazin: Bana bir cevap değil, yeni bir soru getirdi. Ama öğrendim ki huzurla birlikte yaşadığımız soru, kendimizi rahatlatmak için uydurduğumuz bir cevaptan daha hayırlı.
Samir gülümsedi; kendisinin de bunu tam olarak kaç kez yaptığını hatırlayarak: gerçek bir soruyla yüzleşmek yerine rahatlatıcı bir cevap uydurmak.
— Samir: Açıkçası Mazin, bana bu dersi sen öğrettin, aylar önce, tam bu kahvede. O gün dürüst olmasaydın, belki hâlâ beni bekleyen soruları erteliyor olurdum.
— Mazin: Leyla nasıl?
— Samir: İyi, ve yıllardır ilk kez, hayali değil gerçek bir iyilik içinde. Hâlâ maskesiz, dürüstçe konuşmayı öğreniyoruz, gün be gün.
— Mazin: Aslında her evliliğin ihtiyacı olan tek şey bu: iki tarafın da dürüstlüğü yeniden öğrenmesi, her gün, bir kere öğrenip bitmiyor.
Bir süre sessizce oturdular, kahvelerini yudumlayarak; kahve, alışılmış sakin uğultusuyla çevrelerinde akıp gidiyordu.
— Mazin: Biliyor musun Samir, bir yıl önce biri bana sorsaydı, gurbet bize ne öğretti diye, cevap bulamazdım. Ama şimdi sanırım biliyorum: bize öğretti ki sessizlik her zaman bir hikmet değildir, ve bazı sözler, ne kadar geç söylenirse söylensin, hiç söylenmemekten iyidir.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Mazin’e konuşurken baktım, onu ilk tanıdığımda olduğu adamı hatırladım: suskun, temkinli, kimseye açmadığı sırlar taşıyan biri. Şimdi ise dürüstlükten, sanki onu az önce keşfetmiş gibi konuşuyor, koca bir ömür boyu süren tedbirden sonra.
Sanırım ikimiz de, bizi bir araya getiren bu gurbette, aynı dersi iki farklı yoldan öğrendik: sürgün bize yalnızca güvenlik vermiyor, aynı zamanda ilk yurdumuzda cesaret edemediğimiz bir dürüstlükle kendimizi yeniden inşa etme fırsatı da veriyor; orada gözler çoktu, diller ondan da çok.
Bunu Mazin’e bu açıklıkla söylemedim, ama şimdi biliyorum: iki bitişik sessizlikle başlayan bu dostluğumuz, bu gurbetin bana verdiği en gerçek şeylerden biri oldu.
Leyla ve Selma, nehre bakan kahvede oturdular; aylar önce en zor itiraflarına tanıklık eden aynı yer. Ama bu kez oturuşlarında bir şey farklıydı: daha önce hiç olmayan bir hafiflik.
— Selma: Seni huzurlu görüyorum, Leyla, uzun zamandır görmediğim bir şekilde.
— Leyla: Açıkçası bunun tam bir huzur mu, yoksa eski sorularımla yeni yeni yaptığım bir barış mı olduğunu bilmiyorum. Ama her hâlükârda, kendimi bir yıl öncesinden çok daha iyi tanıdığımı hissediyorum.
— Selma: Peki Samir nasıl?
— Leyla: Samir de değişiyor, yavaş ama dürüstçe. Zor soruları artık eskisi gibi es geçmiyoruz. Cevaplarından korksak bile onları soruyoruz artık.
Selma gülümsedi, fincanından bir yudum aldı, sonra uzun bir dostluğun anılarıyla dolu gözlerle arkadaşına baktı.
— Selma: Hatırlıyor musun, bir keresinde sana, Samir’i bir polisin şüpheliyi izlediği gibi izlediğini söylemiştim? O zaman bana çok kızmıştın.
— Leyla: Kızmıştım çünkü söylediğin doğruydu, Selma, haksızlık ettiğin için değil. Bazen bize gerçeği söyleyene, bize haksızlık yapana kızdığımızdan daha çok kızarız.
— Selma: Ben de senden bir ders öğrendim, sana hiç söylemesem de: en zor anlarını, benim asla sahip olamayacağım bir sükûnetle karşıladığını gördüm. Bu bana öğretti ki güç her zaman gürültü değildir; bazen, içinde koca bir fırtına taşıyan bir sükûnet olabilir.
Planladıklarından çok daha uzun süre kahvede kaldılar, her şeyden ve hiçbir şeyden aynı anda konuşarak; yalnızca sözü değil sessizliği de taşıyacak kadar olgunlaşmış dostlukların yaptığı gibi.
Varışından aylar sonra teyze, mahalleye yakın bir kültür merkezine gitmeye başladı; orada yaşlılar için Almanca dersleri veriliyordu. Herkesi şaşırttı bununla, çünkü her zaman yeni bir dilin artık ihtiyarlamış bir kafaya girmeyeceğini tekrarlayan oydu.
Bir gün Leyla onu, telaffuzu yaklaştırmaya çalışan Arapça harflerle yazılmış Almanca kelimelerle dolu küçük bir deftere bakarken buldu.
— Leyla: Teyzeciğim, fikrini ne değiştirdi? Yeni bir dilin yaşlı bir kafaya girmeyeceğini söylerdin hep.
— Teyze: Fikrimi değiştiren şey, seninle Samir’in bunca şeyden sonra hayatınızı yeniden inşa edişinizi görmem oldu. Kendi kendime dedim ki: genç adam ömrünün ortasında kendini yeniden inşa edebiliyorsa, ben de deneyemez miyim, küçük adımlarla olsa bile?
— Leyla: Peki dersler zor mu?
— Teyze: Çok zor, kızım. Duyduktan bir dakika sonra kelimeyi unutuyorum. Ama geldiğimden beri ilk kez, bu evde ve bu ülkede sadece bir misafir değil, kendine bir yer arayan bir insan gibi hissediyorum.
Leyla yanına oturdu, defteri elinden aldı, kekeleyen kelimeleri sevgi dolu bir gülümsemeyle okudu.
— Leyla: Seninle gurur duyuyorum, teyzeciğim. Gerçekten.
— Teyze: Ben de seninle gurur duyuyorum, Leyla, pes edebileceğin bir anda pes etmediğin için. Sen kocanla dürüstlük dilini öğrendin, ben de ömrümün geri kalanını geçireceğim bu ülkenin dilini öğreniyorum. Belki ikimiz de aynı şeyi kanıtlıyoruz: yeni bir şey öğrenmek için hiçbir zaman çok geç değildir, ne kadar zor olursa olsun.
Akrabalar ve arkadaşlar, Kristin’in doğum günü vesilesiyle Samir ve Leyla’nın evinde toplandı. Teyze geldi, Firas’ın annesi ve babası geldi, birkaç arkadaş daha geldi.
Masanın etrafında kendiliğinden bir sohbet döndü, teyze Kristin’in mumları kimseden yardım almadan tek başına söndürmek istediğini fark ettiğinde.
— Teyze: Bizde çocuklar her konuda büyüklerin iznini beklerdi, mum söndürmede bile. Burada ise her çocuk her şeyi kendi başına yapmak istiyor.
— Firas’ın annesi: Bu illa kötü bir şey değil, teyzeciğim. Ben de başta bunu terbiyesizlik sanıyordum, ta ki burada çocuklara küçük yaştan aşılamak istedikleri bir tür özgüven olduğunu anlayana kadar.
— Firas’ın babası: Özgüven mi, yoksa büyüklere saygısızlık mı? Sınır ince.
Leyla, kızını uzaktan izlerken söze girdi.
— Leyla: Açıkçası, ben de burada çocuklardaki bu erken bağımsızlıktan korkuyordum. Ama fark ettim ki Kristin, bu özgüven sayesinde, benim onun yaşındayken aileme sormaya cesaret edemediğim soruları bana sormaya cesaret ediyor.
— Samir: Ve bunu tam olarak bize o öğretti, biz ona değil: erken soru, uzun süren sessizlikten hayırlıdır.
— Teyze: Belki haklısınız. Bizim yolumuzun her zaman en iyisi olduğunu söylemiyorum, ama bizim yolumuzdu diyorum; ve başka bir yolla barışmam biraz zamanımı alacak.
— Firas’ın babası: Ben de öyle, hâlâ zamana ihtiyacım var. Belki senden de fazla.
Herkes hafifçe güldü; konu kolay olduğu için değil, zorluğunu herkesin önünde itiraf etmek, geçmişte her birinin yaptığı gibi onu sessizce taşımaktan daha hafif geldiği için.
Kristin’in doğum günü yemeğinden birkaç gün sonra, Hibe, Leyla’yı yalnız ziyaret etti; yüzünde Leyla’nın daha önce hiç görmediği bir kaygı taşıyordu.
— Hibe: Leyla, biriyle konuşmam gerek. Annem dün aradı, konuşma çok zordu.
— Leyla: Ne dedi?
— Hibe: Ziyad’la bütün kararları, mali olanları bile, birlikte aldığımızı duyduğunu söyledi; bunun bizim evimizin âdetlerinden olmadığını söyledi. Gereğinden fazla yabancılaştığımı söyledi.
Leyla bu cümlenin ağırlığını hissetti; benzerini teyzesinden de duymuştu, biraz daha yumuşak bir dille olsa da.
— Leyla: Peki ona nasıl cevap verdin?
— Hibe: Başta ne diyeceğimi bilemedim. Suçluluk hissettim, sonra suçluluk hissettiğim için kendime kızdım. Yanlış bir şey yapmadım, Leyla, ama annemin sesi hâlâ beni kendimden şüphe ettirecek garip bir güce sahip.
— Leyla: Bu duyguyu iyi biliyorum. Mesafe, ailemizin sesini içimizde susturmuyor; onlarınkinden farklı bir yol seçmiş olsak bile.
— Hibe: En zoru, annemle bağımı koparmak istemiyorum, ama Ziyad’la kurduğum hayattan da vazgeçmek istemiyorum. İkisini nasıl bağdaştırırım?
— Leyla: Açıkçası, tam bir bağdaştırma olduğunu sanmıyorum, Hibe. Sanırım burada bir hayat seçmiş olan bizlerin öğrenmesi gereken şey, ailemize duyduğumuz sevgiyi ve onlardan farklılığımızı, biri diğerini silmeden, aynı anda taşımayı bilmek.
Bir süre sessizce oturdular; Hibe, kaygısına kesin bir çözüm bulamasa da, en azından bu sorunun ağırlığını anlayan birini bulduğunu hissetti.
Kristin erken ergenliğe girdi, soruları yavaş yavaş değişmeye başladı. Sakin bir akşamda, annesine mutfakta yardım ederken, Leyla’nın hiç beklemediği bir soru sordu.
— Kristin: Anne, babamın senin için doğru kişi olduğunu nereden bildin?
Leyla, sebzeleri doğramayı bir an durdurdu, kızına verebileceği en dürüst cevabı düşünerek.
— Leyla: Açıkçası canım, en başta tam olarak emin değildim. Evlendik, birbirimize nasıl uyum sağlayacağımızı birlikte öğrendik, ve neredeyse birbirimizi kaybedeceğimiz çok zor anlardan geçtik.
— Kristin: Yani aşk tek başına yetmiyor mu?
— Leyla: Aşk kapıyı açar, Kristin, ama evi tek başına inşa etmez. Ev dürüstlükle inşa edilir; duymak istemediğin şeyleri duymaya hazır olmakla, ve bir konuda yanıldığını fark ettiğinde değişebilme gücüyle.
Kristin bu cevabı düşündü, sonra daha cesur bir soru sordu.
— Kristin: Hiç babamı bırakmayı düşündün mü?
Leyla cevap vermekte tereddüt etmedi; çocuklarından hayatının gerçeklerini, yaşlarına uygun bir şekilde sunduğu sürece saklamamaya çoktan karar vermişti.
— Leyla: Evet, hayatımızın zor bir döneminde bunu düşündüm. Ama kalmayı seçtim; yalnızlıktan korktuğum için değil, babanın gerçekten değişmeye hazır olduğunu gördüğüm için, sadece değişeceğine söz vermekle yetinmediğini gördüğüm için.
— Kristin: Bana yalan söylemediğin için teşekkür ederim, anne.
Leyla gülümsedi, kızını bir an kucakladı; bu basit sohbette, Kristin’e cevabın kendisinden daha önemli bir şey miras bıraktığını hissederek: dürüstlüğün, ne kadar acı verirse versin, rahat bir sessizlikten daha hayırlı olduğuna dair bir güven.
