Kimseye Söylemedim
YEDİNCİ BÖLÜM
Yusuf, aile sofrasında, herkesin beklediği gibi tıp değil, üniversitede Karşılaştırmalı Edebiyat okumaya karar verdiğini açıkladı.
— Leyla: Karşılaştırmalı edebiyat mı? Biz hep doktor olacağını sanıyorduk, Yusuf.
— Yusuf: Ben de öyle sanıyordum bir zamanlar, çünkü bana hep bunun güvenli yol olduğu söylenmişti. Ama bu yıl evimizde yaşananlardan sonra fark ettim ki kimlik ve dil soruları beni bilimden çok daha fazla meşgul ediyor.
Samir, oğluna baktı; gururla karışık, hiçbir babanın kaçamadığı o hafif kaygıyla.
— Samir: Yusuf, kendi yolunu kendin seçtiğin için seninle gurur duyuyorum. Ama seni caydırmak için değil, anlamak için soruyorum: benim yürüdüğüm o belirsizlikle dolu yazı yoluna girmekten korkmuyor musun?
— Yusuf: Korkuyorum, evet. Ama senden öğrendim baba, dolaylı bir yoldan da olsa, korkunun gerçekten istediğimiz şeyden kaçmak için yeterli bir sebep olmadığını. Sen bana bir keresinde, cesaretin korkunun yokluğu olmadığını söylemiştin.
Samir, kendi sözlerinin oğlunun ağzından döndüğünü duyunca gözlerine yaklaşan bir şeyi hissetti, gözyaşına benzer bir şeyi; çünkü o sözleri bir zayıflık anında söylediğini, kimsenin hatırlamayacağını sanmıştı.
— Leyla: Yani kararın kesin mi?
— Yusuf: Kesin, anne. Zor bir yol olduğunu biliyorum, ama bu benim yolum; biri benim için seçtiği bir yol değil.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Yusuf’un yaşındayken, zor bir yolu bilinçli olarak seçme lüksüne sahip değildim. Koşullar benim yerime seçiyordu, ben değil.
Şimdi işte oğlum, benim doğmadığım bir toprakta doğan, benim hiç sahip olmadığım bir özgürlüğe sahip; ve onu, zorunlu olduğu için değil, gerçekten istediği için, benimkine benzer zorlukta bir yolu seçmek üzere kullanıyor.
Belki de sürgünde miras bırakılabilecek en güzel şey budur: yalnızca güvenlik değil, doğru yol zor olduğunda onu seçebilme gücü.
Telefon, günün alışılmadık bir saatinde çaldı. Arayan Halid’di, Samir’in kardeşi; sesinde daha önce hiç duymadığı bir ton vardı, tereddütle karışık bir heyecan.
— Halid: Samir, bir haberim var, nasıl karşılayacağını bilemiyorum.
— Samir: Söyle, Halid. Hayırlısı inşallah.
— Halid: İltica başvurusu yapmaya karar verdim. Kendim için değil, küçük kızım için; sizin yanınızda, Almanya’da okusun diye. Ben ise kalmaya karar verdim.
Samir, şaşkınlıkla sevincin karıştığı bir duygu hissetti.
— Samir: Ama Halid, sen niye gelmiyorsun? Evrakları birlikte hallederiz.
— Halid: Çünkü bunca yıldan sonra anladım ki burada kalışım, gitmeye gücümün yetmemesi değil, bilinçli bir karar. Ama bu kararı kızıma dayatmak istemiyorum. Onun da kendi yolunu seçmesini istiyorum; senin kendi yolunu, benim kendi yolumu seçtiğim gibi.
Samir o an Halid’in eski sözlerini hatırladı: kalmak da gitmek de saygıyı hak eden birer karardı.
— Samir: Onun yanında olacağım, Halid, kendi kızım gibi. Söz.
— Halid: Biliyorum, Samir. Bu yüzden kararımdan içim rahat.
Samir telefonu kapattı, bir an oturup evinde yakında başlayacak yeni bir hayat dairesini düşündü: Şam’dan gelecek küçük bir kız, bir zamanlar kendisinin sorduğu aynı soruları, kendi tarzıyla, başka bir zamanda yeniden soracaktı.
Aylar süren bekleyiş ve evrak yığınından sonra, Halid’in kızı Meryem, on üç yaşında, tek bir bavulla ve her şeyi aynı anda kavramaya çalışan iki büyük gözle Frankfurt Havalimanı’na indi.
Samir onu uzun uzun kucakladı; onu, yıllar önce Şam’a son ziyaretinde gördüğü küçük kız olarak hatırlıyordu.
— Meryem: Samir amca, burada okullarda dayak gerçekten yasak mı?
Samir, bu ani soruya gülümsedi.
— Samir: Doğru, Meryem. Burada seni şaşırtacak çok şey var; bazıları hoşuna gidecek, bazıları ilk başta tuhaf gelecek.
Evde Meryem, aralarında sadece bir yaş olan, ama deneyim bakımından tümüyle farklı iki dünyayı taşıyan Kristin’le oturdu.
— Kristin: Suriye’yi özledin mi?
— Meryem: Babamı özledim, evimizi, mahallemizdeki yasemin kokusunu. Ama yeni hayata da heyecanlıyım. Bu tuhaf mı, aynı anda hem özlemek hem heyecanlanmak?
— Kristin: Hiç tuhaf değil. Babam der ki bu, oradan gelen herkesin bildiği bir duygu.
Samir, kızını ve yeğenini uzaktan izledi; birbirlerine bu kadar çabuk ısınmalarını beklemiyordu, iki dünyaları bu kadar farklı olmasına rağmen.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Meryem’in gözlerinde, bu ülkeye ilk geldiğimde kendimden bir şey gördüm: o tuhaf karışımı, özlem ve bekleyiş, korku ve umut; ancak yaşayanın bilebileceği bir karışım.
Ama temel bir fark da gördüm: ben yalnız geldim, beni böyle bir kucaklamayla bekleyen kimse yoktu. Meryem ise onu bekleyen bir eve geldi; arkadaşı olacak bir kuzene, ve uzun bir sessizlik döneminden sonra kapılarını dürüstçe açmayı öğrenmiş bir aileye.
Belki de hatalarımızdan gerçekten öğrenmek budur: bizden sonra gelenlerin yolunu kolaylaştırmak, aynı hataları tekrarlamalarına izin vermek değil.
Almanya’daki ilk okul gününde Leyla ona eşlik etti, Meryem sınıfa girene kadar kapıda bekledi.
Meryem akşam, Leyla’nın onu tanıdığı kısa günlerde alışık olmadığı kadar sessiz döndü.
— Leyla: Günün nasıldı, Meryem?
— Meryem: Zordu. Söylenenlerin çoğunu anlamadım. Şam’da sınıfımın birincisiyken, burada arkadaşlarımın önünde aptal gibi hissettim.
Leyla yanına oturdu; kendi bu ülkedeki ilk günlerini hatırlayarak, gerçi o buraya bir çocuk değil, yetişkin bir kadın olarak gelmişti.
— Leyla: Aptal değilsin, Meryem. Sadece yeni bir dil öğreniyorsun, bunun zamana ihtiyacı var. Ben de buraya geldiğimde tam olarak aynı duyguyu yaşadım.
— Meryem: Peki nasıl aştın?
— Leyla: Sabırla, ve kendime utanmadan çokça hata yapma izni vererek. Burada hata bir ayıp değil, Meryem; öğrenmenin tek yolu.
Meryem bir an bu sözleri düşündü.
— Meryem: Bizim Şam’daki okulda, hata yapan öğrenci tüm sınıfın önünde cezalandırılırdı.
— Leyla: Biliyorum. Bu büyük bir fark, onunla barışman zaman alacak. Ama bu fark senin lehine, aleyhine değil.
Leyla onu kucakladı; o an, hiç beklemediği bir rol üstlendiğini hissetti: başka bir çocuğun yeni bir dünyaya geçtiği köprü olmak, bir zamanlar Samir’in kendisi için, farklı bir biçimde de olsa, köprü olduğu gibi.
Kerim, Rima’dan ayrıldıktan aylar sonra, çocuklarının evine yakın küçük bir daire kiraladı, onlara yakın kalmak için. Samir, hâlini sormak üzere onu ziyarete geldi.
— Samir: Nasılsın, Kerim? Yeni daire nasıl?
— Kerim: Küçük, ama hayatımda ilk kez tamamen kendi seçtiğim eşyalarla dolu. Bazen tuhaf hissediyorum, ama uzun zamandır tanımadığım bir huzur da var içimde.
— Samir: Rima ile aranız şimdi nasıl?
— Kerim: Açıkçası, evliliğimizin son iki yılından daha iyi. Çocuklarla ilgili şeyleri sakin bir şekilde paylaşıyoruz, bazen de onlarla ilgisi olmayan konularda konuşuyoruz, eski iki arkadaş gibi.
Kerim fincanından bir yudum aldı, sonra daha düşünceli bir tonla ekledi.
— Kerim: Biliyor musun Samir, bütün bu deneyimde beni en çok üzen ne? Ayrılığın kendisi değil; Rima’yı dinlemeyi öğrenseydim, sadece o beni anlasın diye beklemeseydim, daha iyi bir koca olabileceğimi fark etmem.
— Samir: Bu zor ama değerli bir ders. Ben de bunu geç öğrendim.
— Kerim: Aramızdaki fark, Samir: sen bunu tam zamanında öğrendin, ben ise iş işten geçtikten sonra. Ama en azından öğrendim, bu da bundan sonraki her ilişkimde işime yarayacak.
Samir gülümsedi; dostunda, acı bir deneyimin enkazından kendini yeniden inşa eden, ama geleceğe giden yolu tıkayan bir buruklık taşımayan bir adam gördü.
Firas’ın öğretmeni velisiyle görüşmek istedi. Firas’ın babası, Alman kurumlarıyla doğrudan muhatap olmaktan uzun süre çekinmesine rağmen, bizzat gitti.
Okulda öğretmen, bir tercümanın yardımıyla, Firas’ın başarılı bir öğrenci olduğunu, onda büyük bir potansiyel gördüğünü ve ileri bir eğitim yoluna yönlendirilmesini tavsiye ettiğini söyledi.
Firas’ın babası eve sessizce döndü; akşam Firas’ın annesiyle oturup duyduklarını anlattı.
— Firas’ın babası: Öğretmen, Firas’ın sınıfının en iyilerinden biri olduğunu söyledi. Ben, açıkçası, bunu bilmiyordum.
— Firas’ın annesi: Peki neden bilmiyordun? Çocuk sana okulunu hep anlatmaya çalışıyor, ama sen onu ancak evde Almanca konuştuğunda duyuyorsun.
Firas’ın babası hafif bir mahcubiyet hissetti, ama inkâr etmedi.
— Firas’ın babası: Belki de yeni dille savaşmakla o kadar meşguldüm ki, oğlumun onun sayesinde neler başardığını görmedim.
— Firas’ın annesi: Sana uzun zamandır tam olarak bunu söylemeye çalışıyordum. Senin korktuğun dil, oğluna Şam’da hayal bile edemeyeceğimiz kapılar açan aynı dil.
Firas’ın babası hemen cevap vermedi. Birkaç dakika sessizce oturdu, sonra zor bir şeyi itiraf eder gibi alçak bir sesle konuştu.
— Firas’ın babası: Belki de artık benim de birkaç kelime öğrenme vaktim geldi. Dilimden vazgeçmek için değil, oğlum hayatından bahsederken onu anlayabilmek için.
Firas’ın annesi gülümsedi; görünüşte küçük olan bu adım, içinde göründüğünden çok daha büyük bir sevinç taşıyordu.
Bir gün Leyla, Firas’ın annesini ziyaret ederken, onu masanın başında, tereddütlü bir el yazısıyla bir şeyler yazarken buldu.
— Leyla: Ne yazıyorsun?
— Firas’ın annesi: Anneme bir mektup yazıyorum, Allah rahmet eylesin. Biliyorum ki onu hiçbir zaman okumayacak, yıllar önce vefat etti; ama o hayattayken söyleyemediğim şeyleri ona söylemem gerektiğini hissediyorum.
Leyla yanına oturdu; hep sakin ve sessiz tanıdığı bu kadının bu haline dokunmuştu.
— Leyla: Ona ne söylemek isterdin?
— Firas’ın annesi: Ona sonunda onu anladığımı söylemek isterdim. Hep tekrarlardı: sabret, sabret; ben de onu, babamın karşısında hakkını hiç savunmadığı için zayıf sanırdım. Şimdi ise, ben de gurbette zor bir evlilik yaşadıktan sonra, onun sabrının zayıflık değil, adını koyamadığım bir tür güç olduğunu anladım.
— Leyla: Peki hâlâ kendi sabrını bir güç olarak mı görüyorsun, yoksa fikrin değişti mi?
Firas’ın annesi soruyu uzun uzun düşündü.
— Firas’ın annesi: Sanırım iki tür sabır var, Leyla: teslimiyete benzeyen bir sabır, ve değişim için doğru anı bilinçle bekleyen bir sabır. Annemin sabrı birinci türdendi, çünkü kendi zamanında başka bir seçeneği yoktu. Ben ise sabrımı ikinci türden yapmaya çalışıyorum.
Firas’ın annesi mektubu özenle katladı, küçük bir çekmeceye koydu.
— Firas’ın annesi: Kimseye göndermeyeceğim tabii ki. Ama onu yazmış olmak bile, uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik verdi bana.
Leyla gülümsedi; Samir’i ve yayınlamadığı metinlerini hatırlayarak, yazının, ona ihtiyacı olan için, her zaman okunmak için değil, bazen taşıyanı uzun süredir taşıdığı bir ağırlıktan kurtarmak için olduğunu fark etti.
Selma’nın düğünü küçük bir salonda, kendi seçtiği sınırlı bir katılımla yapıldı: en yakın arkadaşları, ve kararıyla barışmış birkaç aile ferdi.
Samir ve Leyla birlikte geldiler; Samir’in daha önce gördüğü hiçbir gelinden daha kendinden emin görünen gelini izlediler.
— Samir: Bir daha asla evlenmeyeceğini söylediği günü hatırlıyor musun?
— Leyla: Hatırlıyorum. En zor günlerimizde bana, hatanın deneyimin kendisinde değil, ondan öğrenmemekte olduğunu öğrettiğini de hatırlıyorum.
Düğün sırasında Selma, geniş bir gülümsemeyle bir an masalarına yaklaştı.
— Selma: Burada olduğunuz için teşekkür ederim. En zor yıllarımda yanımda durmasaydınız, bu ana ulaşamazdım.
— Leyla: Asıl biz sana teşekkür ederiz, Selma. Sensiz öğrenemeyeceğim şeyleri kendim hakkında bana öğrettin.
Selma salonun ortasında kocasının yanına döndü; Samir ve Leyla sahneyi seyrederek kaldılar.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Selma’nın ikinci düğününde dans edişini izledim; onu tüketen ilk evlilikten, bu kez kendi koşullarını kendisi belirleyen bir kadına kadar kat ettiği tüm mesafeyi düşündüm.
Sanırım hayatın, acı deneyimlerinden buruklukla değil bilinçle kurtulanlara verdiği şey budur: geçmişi tekrarlamak için değil, onun rotasını düzeltmek için ikinci bir fırsat.
Yanımdaki Leyla’ya baktığımda, Selma’nın ilk kocasından ayrıldığı gibi biz hiç ayrılmamış olsak da, bir tür ikinci fırsatı bizim de yaşadığımızı fark ettim. Evliliğin dışında değil, içinde bir ikinci fırsat; ki bu belki de ikinci fırsatların en zoru, çünkü bir şeyi önce yıkmadan yeniden inşa etmeyi gerektiriyor.
