Kimseye Söylemedim
Sekizinci Bölüm
Bu hikâyenin başlangıcından tam bir yıl sonra, Samir ile Leyla evlerinde bu yolculuk boyunca tanıdıkları herkesi bir araya topladılar: Teyze, Firas’ın annesiyle babası, Firas’ın kendisi, Mazin, Selma ve kocası, Ziyad ile Hibe, hatta artık birer dost gibi birlikte gelen Kerim ile Rima bile oradaydı.
Ev, birbirine karışan seslerle, kahkahalarla, herkesin paylaştığı anılarla doldu. Kristin, Meryem ve Yusuf kendilerine ait bir köşeye çekilmiş, kimseyi rahatsız etmeyen bir dille -iki dilin karışımıyla- konuşuyorlardı.
Bir an geldi, Samir herkesten kısa bir sessizlik istedi.
— Samir: Bir şey söylemek istiyorum, uzun sürmeyecek. Bir yıl önce, tam bu masada oturuyordum; her yeniden, her yabancıdan, her bilinmeyenden korkan, içimde kaynayan her şeye karşı sessiz biri olarak. Bu gece etrafıma bakıyorum ve görüyorum ki, içinizden her biri, söylemeye cesaret edemediğim şeyi söylemeyi öğrenme yolculuğumun bir parçasıydı.
Leyla’ya baktı; gözleri dolu dolu gülümsüyordu.
— Samir: Ve Leyla… bana gerçeğin, ne kadar acıtırsa acıtsın, sahibini boğana dek biriken sessizlikten çok daha merhametli olduğunu öğreten Leyla.
Mazin kadehini kaldırdı.
— Mazin: Uzun süre kimseye söylemediğimiz, ama sonunda -geç de olsa- söylediğimiz gerçeğe…
Herkes kadehini kaldırdı, ev yeniden kahkahalarla, taze sohbetlerle doldu. Samir ise bir an balkon kapısında durup, uzun bir sessizliğin enkazı üzerine parça parça inşa edilmiş bütün bu hayata baktı.
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Bu yıl kendim hakkında yazmaya başladığımda, yazının beni bütün bu insanlara götüreceğini, her birinin kendi acısından süzdüğü bilgeliğin bir parçasını bana ödünç vereceğini bilmiyordum.
Belki gurbeti bilinçle yaşadığımızda anlamı budur: sadece vatanı kaybetmek değil, başka bir vatan kurma fırsatı -daha küçük, ama kökleri daha derin; doğduğumuz insanlardan değil, seçtiğimiz insanlardan örülü.
Onu, bütün ayrıntılarıyla, hâlâ kimseye söylemedim. Ama şimdi biliyorum ki bazı gerçekler yalnızca kelimelerle söylenmez; sevdiklerimizle dolu bir masayla, artık bizi korkutmayan bir sessizlikle söylenir.
Meryem’in gelişinin üzerinden bir yıl geçtiğinde, Almancası neredeyse Kristin’inki kadar akıcı hâle gelmişti; yine de sevdiği ve saklamaya çalışmadığı hafif bir aksanı hâlâ taşıyordu.
Kristin’in odasında iki kız, Meryem’in Şam’da çekilmiş eski fotoğraflarına bakıyorlardı.
— Kristin: Hâlâ burada yabancı hissediyor musun?
— Meryem: Bazen. Ama başlangıçtaki gibi değil artık. İçimde kaybettiğim bir tek ev değil, iki ev taşıyormuşum gibi hissediyorum artık.
— Kristin: Ben de bazen keşke senin gibi içimde iki ev olsaydı diyorum, yerini bile tam bilmediğim tek bir ev yerine.
Meryem şaşkınlıkla ona baktı.
— Meryem: Ne demek istiyorsun? Sen burada doğdun, evin açıkça burası.
— Kristin: Burada doğdum, evet. Ama okulda insanlar bana hep soruyor: Sen gerçekte nerelisin? Sanki burada doğmuş olmam yetmiyor. Babamla Suriye’ye gittiğimde de oradaki insanlar benim onlardan farklı olduğumu hissediyor. Peki evim tam olarak nerede?
Meryem onun sözlerini bir süre düşündü, sonra yaşından çok daha büyük bir bilgelikle cevap verdi.
— Meryem: Belki senin evin bir yer değildir, Kristin. Belki senin evin biziz: ailen, arkadaşların, konuştuğun diller, taşıdığın hikâyeler. Haritada olmayan, ama nereye gidersen git yanında taşıdığın her şeyde olan bir ev.
Kristin gülümsedi; bir yıl önce yabancı biri olarak yanına gelen kuzeninin, şimdi kendi sorularına en derin cevapları veren kişi hâline geldiğini hissetti.
— Kristin: Biliyor musun? Artık sen de benim evimin bir parçasısın.
İki kız, artık açıklamaya ihtiyaç duymayan bir yakınlıkla birbirlerine sarıldı.
Kızı Meryem’i gönderdikten iki yıl sonra, Halid nihayet kısa süreli bir ziyaret vizesi aldı ve uzun bir ayrılığın ardından kızını ve kardeşini görmeye geldi.
Samir kardeşini havaalanında uzun uzun kucakladı; ikisi de bunu saklamaya çalışmadan, sessizce ağlıyordu.
Evde Halid, kızının Kristin’le akıcı bir şekilde konuşmasını izledi; gözleri birbirine karışan duygularla doluydu.
— Halid: Meryem’in ne kadar değiştiğine inanamıyorum. Sanki… nasıl anlatsam bilmiyorum, Şam’dakinden çok daha kendine güvenen biri olmuş.
— Samir: Bu seni üzüyor mu?
— Halid: Açıkçası mı? Gururla hafif bir hüznün karışımı. Onun bu şekilde serpildiğine gururluyum, ama bu serpilişin her gününde yanında olamadığım için de hüzünlüyüm.
Samir, kardeşinin sözlerinin ağırlığını hissetti; kendisinin de Suriye’de kalan Halid’in ve diğer çocuklarının hayatından kaçırdığı onca anı hatırlayarak.
— Samir: Bu, mesafenin bedeli, Halid, ve hiçbirimiz bunu tam bir gönül rızasıyla ödemiyoruz. Ama Meryem, onu göndermek gibi zor bir kararı senin aldığını hiç unutmayacak -kendi rahatın için değil, onun geleceği için.
Tam o anda Meryem yanlarına yaklaştı, babasının yanına oturdu, elini tuttu.
— Meryem: Baba, her şeyde değişmedim. Hâlâ evimizin kokusunu rüyamda görüyorum, hâlâ her gün seni özlüyorum. Sadece seninle olan hayatımın yanına ikinci bir hayat daha taşımaya başladım -onun yerine değil.
Halid, kızının elini sıkıca tuttu ve bu seçim için ödediği her bedelin, tam da bu ana değdiğini hissetti.
Ziyad ile Hibe’nin ilk çocuğu soğuk bir kış gecesinde dünyaya geldi. Ona Yasin adını verdiler -Arap kökleri taşıyan, aynı zamanda Almanca’da kolay telaffuz edilebilen bir isim bulmak için uzun tartışmalar sonucu birlikte seçtikleri bir isim.
Samir ile Leyla, ellerinde küçük bir hediyeyle onları hastanede ziyaret ettiler.
— Leyla: Tebrikler, Hibe. Nasıl hissediyorsun?
— Hibe: Yorgunum, ama daha önce hiç hayal etmediğim bir şekilde mutluyum. Ve açıkçası, korkuyorum da.
— Samir: Neden korkuyorsun?
— Hibe: Yasin’i yeterli kök vermeden büyütmekten korkuyorum. Ziyad’la ikimizin ona miras bırakacak çok fazla Suriye anısı yok; peki nereden geldiğini nasıl bilecek?
Ziyad, karısına sevgiyle baktı, sonra sakince söze girdi.
— Ziyad: Ona yaşamadığımız bir savaşın anılarını, içinde oturmadığımız bir evin hikâyesini miras bırakmayacağız. Ona başka bir şey bırakacağız: evimizde konuşulan bir dil, dedelerinden duyduğumuz gibi anlatacağımız hikâyeler, içinde yaşamadığımız ama içimizde taşıdığımız bir kültüre duyduğumuz sevgi.
— Samir: Köklerin bu kadar güzel bir tanımını uzun zamandır duymamıştım, Ziyad. Kökler her zaman doğrudan anılar değildir; bazen tesadüfe bırakmak yerine bilinçle miras bıraktığımız hikâyelerdir.
Leyla küçük bebeği kollarına aldı, uyuyan küçük yüzüne baktı.
— Leyla: Bu karmaşık, güzel dünyaya hoş geldin, Yasin. Burada seni sevecek pek çok insan bulacaksın -farklı kültürlerden- ve onların hepsinden kendi kimliğini nasıl kuracağını öğreneceksin.
İki ülke arasında yıllarca süren tereddüdün ardından Mazin, Samir’e onu şaşırtan bir karar açıkladı.
— Mazin: Samir, burada, bu şehirde küçük bir kitabevi açmaya karar verdim -Arapça ve Arapçadan çevrilmiş kitaplara özel bir kitabevi.
— Samir: Kitabevi mi? Cesur bir karar bu, Mazin. Seni buna iten ne oldu?
— Mazin: Yıllardır, kendimi sadece kendim için değil, bütün topluluk için gerçek bir şey sunuyormuşum gibi hissedeceğim bir yer arıyordum. Ve düşündüm: ya çocuklarımızın ana diliyle -okul ödevi olarak değil, bir keyif olarak- buluşacakları bir yer yaratsaydım?
Fikir Samir’in hoşuna gitti, hemen.
— Samir: Gerçekten güzel bir fikir. Peki benim metinlerimi de kitabevinde satacak mısın?
— Mazin: Elbette, onlara özel bir köşe bile ayıracağım. Sanırım burada birçok insanın kendi hikâyesine benzeyen bir hikâye okumaya ihtiyacı var -senin hikâyen gibi.
Samir bu övgü karşısında hoş bir mahcubiyet hissetti.
— Samir: Bu yıl yazdıklarımın çoğunu henüz yayımlamadım, Mazin. Hâlâ tereddütlüyüm.
— Mazin: Biliyorum. Ama sanırım artık vakti geldi. Bu hikâyeyi yaşadın, ondan bir şeyler öğrendin, hepimiz bir şekilde bu hikâyenin içinde yer aldık. Neden başkalarının da bizim faydalandığımız gibi faydalanmasına izin vermiyorsun?
Samir Kendi Kendine Konuşuyor
Mazin’in sözleri eve dönüş yolu boyunca kafamda yankılanıp durdu. Bütün bu metinleri kendimi anlamak için yazdım, yayımlamak için değil. Ama içimde ısrarla büyüyen bir soru vardı: Öğrendiğim şeyi sadece kendime saklamak bencillik değil mi?
Belki de yayımlamama dair eski kararımı yeniden gözden geçirmenin vakti gelmiştir. Yayımlamak bana aradığım bir şöhret getireceği için değil; belki bir yerlerde, tam da bir yıl önce benim ihtiyacım olduğu gibi, korkumun tek olmadığını, başkalarının da onu kendi yollarında yaşadığını duymaya ihtiyacı olan başka biri, yazdıklarımı okumaya ihtiyaç duyduğu için.
Mazin’in önerisinin ardından Samir birkaç gece boyunca eski metinlerinin karşısında oturdu, onları yeniden okudu, kendi kendine aynı soruyu tekrarladı: İnsanların bütün bunları okumasına gerçekten hazır mıyım?
Bir akşam Leyla onu bilgisayarının karşısında, dalgın bir hâlde otururken buldu.
— Leyla: Seni ne kaygılandırıyor, Samir?
— Samir: Mazin, bu yıl yazdığım her şeyi yayımlamamı önerdi. Ve tereddütteyim, çünkü bu metinler benim hakkımda, senin hakkında, Nur hakkında, tanıdığımız herkes hakkında konuşuyor. Özel hayatımızı başkalarının okumasına açık bir malzemeye dönüştürmenin adil olup olmadığını bilmiyorum.
Leyla onun yanına oturdu, soruyu ciddiyetle düşündü.
— Leyla: Açıkçası, Samir, başta utanacağım, bunu inkâr etmiyorum. Ama sanırım bizim hikâyemiz, bütün hatalarıyla, bizim yaşadıklarımızı yaşayan ve bunun hakkında nasıl konuşacağını bilmeyen başka bir çifte yardımcı olabilir.
— Samir: Peki ya senin paylaşmaya hazır olmadığın ayrıntıları öğrenirlerse?
— Leyla: Bir şey üzerinde anlaşalım: isimleri değiştireceksin, bizi fazla açık ele veren bazı ayrıntıları değiştireceksin. Ve ben, Mazin yayımlamadan önce her bölümü okuyacağım; sınırlarımı aştığını hissettiğim herhangi bir kısma itiraz etme hakkım olacak.
Samir gülümsedi, omuzlarından bir ağırlığın kalktığını hissetti.
— Samir: Bu tamamen adil. Teşekkür ederim, Leyla, bu konuda da bana güvendiğin için.
— Leyla: Sadece bu konuda sana güvenmiyorum, Samir. Ben, ikimizin birlikte, en zor hatalarımızı bile başkaları için faydalı bir şeye dönüştürebileceğimize güveniyorum.
O gece Samir, metinlerine yeni bir önsöz yazmaya başladı -bir özür önsözü değil, ihtiyacı olana yolunu bulmasını umduğu bir hikâyenin içten bir takdimi.
Yusuf, karşılaştırmalı edebiyat okumaya başladığı ilk yılında, bir gün kendi seçtiği bir araştırma projesine heyecanla eve döndü.
— Yusuf: Baba, hocamız dönem sonu ödevi için bir konu seçmemizi istedi, ben de sürgünde yazılan Arap edebiyatı üzerine yazmayı seçtim.
— Samir: Harika bir fikir! Odaklanacağın belirli yazarlar var mı?
— Yusuf: Düşündüm, ve açıkçası, senin izninle seninle ilgili de yazmak istiyorum, baba.
Samir bu istekle şaşırdı.
— Samir: Benimle mi? Ama ben pek az metin yayımladım, Yusuf. Biri hakkımda akademik bir araştırma yazacak kadar tanınmış bir yazar değilim.
— Yusuf: Tanınmış olup olmaman umurumda değil. Senin deneyimin hakkında yazmak istiyorum, çünkü sadece kitaplardan değil, içeriden bildiğim bir deneyim bu. Bu sefer akademik bir gözle, sürgünün bir yazarın sesini nasıl şekillendirdiğini anlamak istiyorum.
Samir, oğlunun çalışmasının konusu olma fikrinin verdiği hafif bir mahcubiyetle karışık derin bir gurur hissetti.
— Samir: Tek bir şartla: nesnel yazacaksın, sadece babasını seven bir oğlun gözüyle değil. Yazımda eleştirilmeyi hak eden şeyleri de eleştirmeni istiyorum.
— Yusuf: Anlaştık. Ve açıkçası, başlarda duygularınla baş etme biçiminde eleştirmeyi düşündüğüm birçok şey var, baban da olsan.
Samir içten bir kahkaha attı; oğlunun, kendisinin geç öğrendiği aynı doğruculuğu miras aldığına, ama bunu erkenden ve babasının ona ulaşmak için ödediği acı bedeli ödemeden miras aldığına sevinerek.
İki yıllık yorulmak bilmez bir çalışmanın ardından Teyze, resmi Almanca sınavına girdi ve sonuç günü elinde titreyen bir kâğıtla eve döndü.
— Teyze: Leyla! Samir! Bakın!
İkisi de ona doğru koştu, yüzünde daha önce hiç görmedikleri kadar geniş bir gülümseme gördüler.
— Teyze: Geçtim! Altmış dokuz yaşımda, iki yıl önce tek kelimesini bile bilmediğim bir dilin sınavını geçtim!
Leyla onu sıcacık kucakladı, sevinç gözyaşlarının yanaklarını ıslattığını hissetti.
— Leyla: Seninle tarif edilemeyecek kadar gurur duyuyorum, teyzeciğim.
— Teyze: Ben de kendimle gurur duyuyorum, açıkçası, uzun zamandır ilk kez. Bütün hayatım boyunca çocuklarımla, Allah rahmet eylesin, kocamla gurur duydum; ama kendi başıma başardığım bir şeyle nadiren gurur duydum.
Görünüşte küçük, anlamında büyük bu başarıyı birlikte kutlamak için oturdular.
— Samir: Teyzeciğim, bu başarıdan sonra şimdi ne yapacaksın?
— Teyze: Kültür merkezinde gönüllü olmayı düşünüyorum, benim kuşağımdan yeni gelmiş, benim korktuğum gibi yeni dilden korkan başka kadınlara yardım etmek için. Onlara şunu söylemek istiyorum: ben yapabildiysem, siz de yapabilirsiniz.
Samir, derin bir hayranlıkla teyzesine baktı; yıllar önce evlerine yorgun, her yeniye kuşkuyla bakan bir kadın olarak gelen, şimdiyse başkalarına ilham kaynağına dönüşen o kadını hatırladı.
