Numan Albarbari نعمان البربري

KUMDAN SINIRLAR (Roman)

KUMDAN SINIRLAR
Roman

© Numan Albarbari

Tüm hakları saklıdır.
Özgün adı: حدودٌ من رمل (Hudud min Raml)
albarbari.com
«Kimin çizdiğini bilmediğimiz sınırı kader sanırız.»
İçindekiler

BİRİNCİ KİTAP Kapılar Açılmadan Önce 1

BİRİNCİ BÖLÜM 307 Numaralı Odanın Anahtarı 2

İKİNCİ BÖLÜM İki Duvarlı Ev ve Bir Dolap 10

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Cinsel Eğitim Dersi 17

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Anlatılmayan Mesaj 22

BEŞİNCİ BÖLÜM Oradan Gelen Telefon 26

ALTINCI BÖLÜM Macit’in Evi 32

YEDİNCİ BÖLÜM Son Sıradaki Kâğıt 37

SEKİZİNCİ BÖLÜM Kırtasiye Dükkânı 42

DOKUZUNCU BÖLÜM 210 Numaralı Oda 49

ONUNCU BÖLÜM Köprüde Yağmur 56

ON BİRİNCİ BÖLÜM Kızıl Gün Batımı 61

ON İKİNCİ BÖLÜM Telefonun Açığa Çıkardığı 69

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Kumdan Sınırlar 77

İKİNCİ KİTAP Bir Yıl Sonra 83

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Raşa Geldi 84

ON BEŞİNCİ BÖLÜM Ümm Firas 90

ON ALTINCI BÖLÜM Tanık 94

ON YEDİNCİ BÖLÜM Romanya’dan Bir Kart 98

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM Sofra 102

ÜÇÜNCÜ KİTAP Derinin Altı 106

ON DOKUZUNCU BÖLÜM Kapıdaki Çanta 107

YİRMİNCİ BÖLÜM İlginin Üç Yolu 115

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM Söz Vermeyen Kahve 123

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM Eğitim Odası 133

YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Arabuluculuk 140

YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Derinin Altında 145

YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM Gelmeyen Telefon 149

YİRMİ ALTINCI BÖLÜM Dalgaların Arasında 153

DÖRDÜNCÜ KİTAP On Yıl Sonra 159

YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM Dokuzuncu Sınıfta Bir Konferans 160

YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM Macit’ten Telefon 163

YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM Ekimde Bir Cenaze 167

OTUZUNCU BÖLÜM Cevap Vermeden Önce 170

BEŞİNCİ KİTAP Öteki Kıyı 177

OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM Varış Salonu 178

OTUZ İKİNCİ BÖLÜM Üç Katlı Ev 183

OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Annenin Söylemedikleri 189

OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Lamis 195

OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM Macit’in Yaptığı 199

OTUZ ALTINCI BÖLÜM Kapalı Dükkân 208

OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM Mezarlık Yolu 214

OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM Yastığın Altındaki Mektup 221

ALTINCI KİTAP Vaatler 225

OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM Yoruldun mu? 227

KIRKINCI BÖLÜM Her Şey 233

KIRK BİRİNCİ BÖLÜM Sözleşmenin Dışında 238

KIRK İKİNCİ BÖLÜM Son Mesaj 243

KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Cevap Vermemek 249

KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Annem 255

KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM Omuzda Bir El 262

KIRK ALTINCI BÖLÜM Ceviz Ağacı 267

KIRK YEDİNCİ BÖLÜM Üç Gün 272

KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM Güzel Bir Korku 277

KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM Hanan’ın Misakı 282

ELLİNCİ BÖLÜM Tek Bir Gece 285

ROMANIN ARDINDAN 288

BİRİNCİ KİTAP

Kapılar Açılmadan Önce

BİRİNCİ BÖLÜM
307 Numaralı Odanın Anahtarı
İnsanlar, sakladıkları şeyde birbirine benzer; o şeye sakladıktan sonra taktıkları adda ayrışırlar. Kimi ona ayıp der, kimi mahremiyet, kimi özgürlük; çok azı ise onu ilk adıyla anmaya cesaret eder: henüz kimse üstüne ahlakın bir elbisesini geçirmeden önce taşıdığı adla. Bu hikâyeyi hazırlarken şöyle düşündüm: bir toplum hakkında söylenebilecek en doğru söz ne anayasalarında okunur ne kürsülerinde; otellerinde gece yarısından sonra olup bitende, mutfaklarında şafaktan önce fısıldananda okunur. Ben de oradan başlıyorum.
Gece yarısından sonra otellerde insanlar değişir.
Kerim bunu iki yıldır biliyordu; Waldburg’daki «Köprü» Oteli’nde gece resepsiyonisti olduğu günden beri. Gündüz konuklar resmî yüzleriyle girerdi içeri: takım elbiseler, valizler, kredi kartları, havaya dair kibar cümleler. Geceleri ise başka yüzlerle dönerlerdi: gevşemiş kravatlar, gerektiğinden yüksek kahkahalar, gün ışığının izin verdiği sınırı bir saniye aşıp birbirinin üstünde oyalanan bakışlar. Kerim’in işi gülümsemek, anahtarı uzatmak ve hiçbir şey görmemekti. Doğulular bu işi bin yıldır ustalıkla yapar; çünkü her şeyin tek bir çatı altında halledildiği evlerde büyümüşlerdir, tek bir şartla: kimse görmeyecek.
Otuz dokuz yaşındaydı. Halepli bir inşaat mühendisiydi; diplomasını Almanlar ancak yarı yarıya tanımıştı. Üç yıldır boşanmıştı, bir fırının üstündeki küçük dairede yaşıyordu ve her sabah kendi kendine, geçici bir hayatın içinde fazla kalırsan kalıcı olacağını söylüyordu. Sürgün insan ülkesini kafasında taşır; indiği şehirde geçmeyen para taşıyan bir yolcu gibi: ne atabilir onu ne de karşılığında bir somun ekmek alabilir.
Saat bir buçukta Katrin girdi.
Otelin etkinlik müdürüydü; kırk dört yaşında, uzun boylu, kestane saçları aceleyle toplanmış. Ayakkabılarını çıkarmış, bitmek bilmeyen bir günü bitirenlerin yaptığı gibi elinde taşıyordu. Büyük salonda bir ilaç firmasının daveti bir saat önce sona ermişti; elbisesinde şarap lekesi vardı, gözlerinde ise sarhoşluğa benzemeyen bir parıltı.
Katrin rakamları seven insanlardandı, çünkü rakamlar yargılamaz, titremez, «ayıp» demez. Yalnızca şunu söyler: tutar bu, vakit şu, sonuç bu. O da hayatını buna benzer bir zemine oturtmuştu. Yılın yarısını Asya’da geçiren mühendis Thomas’la evliliği, yedi yıl önce bir kâğıda değil sinirlere yazılmış bir anlaşmaya dayanıyordu: soru yok, kıskançlık yok, vaat yok. Buna özgürlük diyordu. İhtiyaç duymadıklarımızla ölçülen özgürlüğün bir bağışıklıktan öte bir şey olmayabileceği, insanın ihtiyaca karşı da bulaşıcı bir hastalığa karşı olduğu gibi kendini sağlamlaştırabileceği ve onu yenince kendini sağlam ama yapayalnız bulacağı hiç aklına gelmemişti.
— İyi akşamlar, dedi.
— İyi sabahlar, doğrusunu isterseniz.
— Sen hep doğrusunu söylersin, Kerim.
— İşim bu.
Ayakkabılarını tezgâha bıraktı, dirseklerini mermere dayadı.
— 307 boş mu?
Cevabı bildiği hâlde ekrana baktı.
— Boş.
— Anahtarını istiyorum.
— Bir konuk için mi?
— Hayır.
Bir an sustu, sonra karar verenin, izin istemeyenin sakinliğiyle ekledi:
— Benim için.
Sözde ne suçlama vardı ne açık bir davet. Yalnızca bir kapı vardı; insanın ya geçebileceği ya da geri çekilebileceği kadar aralık bir kapı. Akıllı kadınlar, istedikleri bir şeyi istediklerini kabul etmek istemediklerinde tam olarak bunu yapar.
— Başka bir şeye ihtiyacınız var mı?
— Evet. Benimle yukarı çıkıp klimanın çalıştığından emin olmanı.
Gülümsedi; gülümsemesinde mazeretin saçmalığını kabul ediş vardı.
Kerim onun evli olduğunu biliyordu; Katrin de onun boşanmış, yalnız yaşayan bir adam olduğunu. İkisi de aralarında aylar önce bir şeyin başladığını biliyordu, hangi gün başladığını ikisi de söyleyemese de: mutfakta suskunlukla içilen bir kahve, bir kâğıdın üstünde gecikmiş bir el, duvar ince olduğu için bastırılmış bir kahkaha. Büyük şeyler hep böyle başlar: tamamlanana dek kimsenin saymadığı küçük şeylerle.
— Katrin, dedi alçak sesle, siz benim müdürümsünüz.
— Sen de bu binadaki en akıllı insansın. Bu da hiçbir şeye engel değil.
— Kocanız?
— Thomas bilir; bizde evlilik düzenleyici bir sözleşmeye döndü. O yokken ne yaptığımı sormaz, ben de ona sormam. Bu ne suç ne erdem. Bir çizelge sadece.
— Peki ya ben? İkinizin çizelgesinde nereye düşüyorum?
Uzun uzun baktı ona.
— Bilmiyorum. Bu yüzden senden söz vermeni değil, yukarı çıkmanı istiyorum.
Kerim anahtarı uzattı.
Asansörle konuşmadan çıktılar. Metal ayna otel ceketli mavi bir adamı ve çıplak ayaklı bir kadını yansıtıyordu; aralarındaki mesafe kat kat daralıyordu, sanki asansör yolcularının söylemediklerini biliyordu.
307 numaralı odada hiçbiri klimaya gitmedi.
Kadın, kendi kendine sürdürdüğü uzun bir tartışmayı bitirir gibi öptü onu; adam, sözcüklerini unuttuğu bir dili yeniden öğreniyormuş gibi dokundu ona. Mavi ceketi sırtından, bir memurun üstünden adı çıkarılır gibi çıkardı; altında otelin hiç görmediği bir adam kaldı. Adamın ağzı boynundaydı, kadının elleri sırtında; nefesleri düzenini yitirmişti, söz kesildi, bedenler konuştu: yalanı da vaadi de beceremeyen bir dille. Bundan sonra olanı ayrıntılarıyla anlatmaya gerek görmüyorum. Utandığımdan değil; utanç burada hikâyenin kahramanlarından biri ve onun hakkında çok şey öğreneceğiz. Beden gereğinden fazla anlatıldığında doğruluktan kaçar da ondan. Şunu söylemek yeter: olanda eski bir açlık vardı, ondan da eski bir utanç; üç aylık ölçülü konuşmanın ardından, doksan günde sözle söyleyemediklerini bir saatte bedenleriyle söylediler.
Işık söndüğünde Kerim düşünüyordu.
O anda düşünmenin anın kendisine ihanet olduğunu biliyordu, ama akıl söz dinleyen bir çocuk değildir. O karanlıkta biri başının içini dinleyebilseydi, küçük bir koronun tartıştığını duyardı. Halep’te babası: «Ayıp.» Çocukken ilk suresini ezberlediği imam: «Haram.» İnsanların nefesini sayan komşu kadın: «Millet ne der.» Eski karısı: «Sen hiç orada olmadın.» Eski geometri hocası: «Kesinlik.» Ve yanı başında Katrin, suskunluğuyla: «Günahları sayma.»
Koronun en tuhaf yanı, içlerinden hiçbirinin onun en çok korktuğu soruyu sormamasıydı: ya pişman değilse? Suçluluk duymuyordu. Özlem duyuyordu. Özlemin kendisinin bir günah olup olmadığını bilmiyordu. Koroların hepsinin korktuğu da tam buydu: insanın özür dilemeyi bırakması ve onun üzerindeki yetkilerini yitirmeleri.
Halep’teki ilk evinde de böyle oluyordu; Doğu masum, Batı suçlu sanmasın kimse. Kapalı kapıların, ağır perdelerin, mühürlü ağızların ardında oluyordu bu; sonra insanlar sabah, hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıkıyordu. Burada ise, kimsenin kimseye hesap sormadığı yerde, iş ona hiç de hafiflemiş görünmedi. Yalnızca bekçinin yeri değişmişti: önceden dışarıdaydı, şimdi içerideydi.
Şafakta Katrin yatağın kenarına oturmuş, saçlarını topluyordu.
— Yapma bunu.
— Neyi?
— Günah sayan adamın yüzünü.
— Günah değil bu. Birinin bana «bu haram, bu ayıp» demediği bir yerde yaşamayı öğreniyorum yalnızca; ve o sesi hâlâ duyduğumu fark ediyorum.
— Ses baban mı?
— Ses her şey: babam, annem, cami, mahalle, bir de ben.
Yumuşak bir sesle dedi:
— Özgürlük, kafanda kimsenin olmaması değildir. Özgürlük, orada kimin olduğunu bilmek ve kararı ondan sonra senin vermendir.
Buna inanarak söyledi; kendi kendine, kendisinin uygulayamadığı bir şeyi söylediğini bilmeden.
Elbisesini giydi, kapıda dedi ki:
— Bu geceye olduğundan fazla bir ad verme. Hikâyeyi anlamadan büyütmek istemiyorum.
— Kendiliğinden büyürse?
— O zaman konuşuruz.
Kerim, gün başlamadan resepsiyona indi, anahtarı yerine astı ve elinin bunu her gece yaptığı aynı titizlikle yaptığını fark etti. Her şey değişmiş, hiçbir şey değişmemişti. Kendi kendine böyle dedi; yalanların en eskisi, en çok kullanılanı.
Arka mutfakta, camın ardında, mavi iş önlüklü bir kadın vardiyasına başlıyor, kendine sessizce çay demliyordu; gözleri Kerim’inkilerle buluştu. Hanan’dı bu, temizlik görevlisi, kendisi gibi Suriyeli. Selam verir gibi başını eğdi, tek söz etmedi.
Ama saatler sonra 307’yi o temizleyecekti; ve her otel çalışanının bildiğini o da biliyordu: odalar yalan söylemez. İçlerinde bırakılanı saklarlar.
İKİNCİ BÖLÜM
İki Duvarlı Ev ve Bir Dolap
Hanan kırk üç yaşındaydı.
Sabah altıda otele gelir, öğleden sonra ikide işini bitirirdi; arada, iki saat arasında ellerini yabancıların hayatına sokardı: tanımadığı iki adamın uyuduğu yatağı düzeltir, kenarında ruj izi kalmış bir kadehi toplar, gecesinden haberi olmadığı birinin yıkandığı banyoyu temizlerdi. İş ona tek bir kural öğretmişti: görme, yargılama, hatırlama. Bu kural otel temizlikçilerine uyduğu kadar, erdemin görmemek olduğuna inanarak yüzyıllarca yaşamış koca halklara da uyar.
Ama bellek kurallara uymaz. Hanan, Waldburg’un doğu yakasındaki evine yüz yarım kalmış hikâyeyle dönerdi: aynaya bir not bırakıp bitirmeyen bir kadın, çekmecede iki çocuğun fotoğrafını unutan bir adam, üstüne iki kalp çizilmiş bir kâğıt bırakan iki genç.
Evi, yedi ayrı milletten on ailenin oturduğu eski bir apartmanda üç odalı bir daireydi. Mutfakta, buzdolabının üstünde katlanmış küçük bir seccade dururdu; salonda iki Arapça kanalı kısık sesle yayınlayan bir televizyon; yatak odasının kapısında ise bir nakış levha: «Allahım, evimizi emin kıl.» Samimi bir dua bu; onu işleyen elin bunu yüreğinden işlediğinden de kuşku yok. Ne var ki emin bir ev, illa ki içinde birinin dinlendiği bir ev değildir; insanların çoğu bu ikisini bütün ömürleri boyunca birbirine karıştırır.
Bir de kocası Samir vardı.
Kırk yedi yaşındaydı, tır şoförüydü, Hums yakınlarındaki köyden amcasının oğluydu; Hanan yirmisindeyken, o yirmi dörtteyken evlenmişlerdi. Kendi halkının bildiği anlamda iyi bir adamdı: içmez, aldatmaz, ancak korktuğunda sesini yükseltirdi. Ve çok korkardı. Almanlardan korkardı, mahalleden, gözleyen Arap komşulardan, kendisini anlamayan bir ülkede büyüyen kızından. Bu anlamda iyilik, incitmemenin varlığı demekti; dinlemenin değil. Kendine bu tanımı veren için pek rahat bir tanım.
Yemeği, faturaları, yatağı paylaşıyorlardı. Asıl konuşmayı ise eşyalarla birlikte ilk ülkede bırakmışlardı. Göçmenler kaybettikleri şeylerin listesine bunu yazmaz: evi, akrabayı, ağacı, fotoğrafları sayarlar da konuşmayı saymazlar; oysa ilk yitirilen odur, en son geri alınan da.
O gece, Samir haber bülteninin karşısında uyuyakaldıktan sonra Hanan mutfakta ayakta durmuş, temiz bir bardağı yıkıyordu.
Arada sırada yapardı bunu: ellerini meşgul tutardı ki kafası, aylardır kendisini zorlayan bir soruyu soracağı boşluğu bulmasın. Bu sorunun bir sesi olsaydı şöyle derdi: Biri bana en son ne zaman karım olarak değil, ben olarak dokundu?
Leyla geldi, buzdolabını açtı.
— Anne, neden uyumuyorsun?
— Şu bardakları bitiriyorum.
— Temiz onlar.
— Biliyorum.
Leyla annesine bir süre baktı; babasından değil, kendi tarafından miras aldığı dosdoğru bakışla. On altısındaydı, ince, siyah saçlarını iki hafta önce kendi eliyle kısa kesmişti, babasıyla uzun bir tartışmaya yol açmıştı bu. Evde hafif Almanca vurgulu Arapça konuşuyor, okulda hafif Arapça vurgulu Almanca konuşuyordu; aslında ikisinin de tam içinden değildi. Bütün bir kuşağın hâli bu: sınırda yaşıyorlar, orada yaşamayı seçtikleri için değil, sınırı çizenler onlara nerede durmak istediklerini sormadığı için.
— Anne, sana bir şey sorabilir miyim?
— Sor.
— Babamı sevdin mi?
Masumca ve dosdoğru soruyordu; bazı soruların evleri kapattığını henüz öğrenmemiş bir kuşağın sorduğu gibi.
Hanan sustu.
— İyi bir evlilikti.
— Evliliği sormadım. Onu sevdin mi, diye sordum.
— Leyla, git yat.
— Sadece insanın bunu nasıl anladığını bilmek istiyorum.
— Neyi?
— Sevdiğini. Öğretmen aşkın beden, akıl, saygı ve arzuda birlikte görüldüğünü söylüyor. Babam aşkın evlilikten sonra geldiğini söylüyor. Arkadaşım Maram da TikTok’tan geldiğini.
Hanan istemeden güldü.
— Sen ne diyorsun?
— Bilmiyorum. O yüzden soruyorum.
Hanan bardağı bıraktı, ellerini kuruladı.
— Aşk tek bir duygu değil, Leyla. Bir sürü şey; kimi gelir, kimi gider. Önemli olan, kendinden geri alamayacağın bir şeyi kimseye vermemen.
— Mesela ne?
— Yaklaştığında sen anlarsın.
— Herkes bunu söylüyor. Kimse bana tam olarak ne olduğunu söylemiyor.
Leyla haklıydı. Hanan cevap bulamadı: annesi ona bunların hiçbirini söylememişti, annesinin annesi de annesine söylememişti. Her kadının kızına yüzükler gibi devrettiği, taşıyacak olan daha talihli olsun diye dua ettiği upuzun bir suskunluk zinciriydi bu. Hem de kendisi, kırk üç yaşında, tam olarak ne olduğunu bilmiyordu.
Leyla gidince Hanan karanlıkta kaldı; kafasının içinde olanı duyabilseydik, aynı anda konuşan üç kadın duyardık.
Birincisi otel Hanan’dı: odaları temizleyen, «görmem, yargılamam» diyen; yirmi yılın sonunda yokluğun ustalığına dönüşmüş olan. İkincisi ev Hanan’dı: eş ve anne, yemek yapan, bekleyen, düğünlerde gülümseyen. Üçüncüsü küçüktü; yirmisinde, elinde kitap çantasıyla, yirmi yıldır gölgede durup kimsenin duymadığı bir sesle soruyordu: «Ya ben?»
Ve birincisi, hesap bilenin kuruluğuyla, üçünün en acımasızıydı. Ona, korktuğu şeyin kocasını aldatmak olmadığını söyleyen oydu. Hanan onu aldatmayacaktı, bunu biliyordu. Korktuğu daha çirkin bir şeydi: onu hiç sevmemiş olduğunu fark etmek, yirmi yılın bir iş olduğunu. Bu yüzden bilmek istemiyordu; çünkü her cevap, evet de olsa hayır da olsa, her şeyi değiştirecekti, o da her şeyin değiştiği bir evde nasıl yaşanacağını hiç öğrenmemişti.
Kapıdaki nakış levhaya baktı. Hem seviyor hem nefret ediyordu ondan: seviyordu, çünkü gerçek bir duaydı; nefret ediyordu, çünkü emniyeti en yüce dileği sayan bir evin kendine pek soru sormadığını biliyordu: emniyet, ihtiyacımız olan her şey mi?
Peki ne istiyordu? Yazar burada bir an duraklıyor; çünkü bu sorunun içinde pek çok kadının sırrı yatıyor: büyük bir şey istemiyordu. Başka bir adam istemiyordu, başka bir ev, başka bir hayat da. Birinin ona «Ne istiyorsun?» diye sormasını istiyordu. Sonra da bir dokunuş. Dokunduğu kişinin bir görevli değil, bir insan olduğunu bilen birinin dokunuşu. «Biri bana dokunsun ve beni gördüğünü bileyim istiyorum.» Yirmisindeki küçük olan bunu karanlıkta söyledi, yalnızca Hanan’ın yüzü kızardı; sanki biri duymuştu. Bu, bizim toplumumuzda kırk üç yaşındaki bir kadının kendine söyleyebileceği en tehlikeli cümledir; müstehcen olduğundan değil, o kadar yalın olduğundan: onsuz kurulmuş evleri yıkacak kadar yalın.
Üstelik bütün bunların ötesinde başka bir şey daha biliyordu ve dile getirmeye cesaret edemiyordu: hayatında bir tek sınırı bile kendi eliyle çizmemişti. Kendisine çizilenin içinde yaşıyordu. Babanın sınırları, caminin sınırları, komşu kadınların sınırları, kocanın sınırları, ona «görme» diyen mesleğin sınırları. Bir kadının kendi için çizdiği sınırın nasıl göründüğünü, bugüne dek bilmiyordu; kimse de ona sormamıştı.
Sonra daha önce hiç yapmadığı şeyi yaptı: telefonunu çıkardı, arama kutusuna bir sözcük yazdı, basmadan önce sildi, sonra yine yazdı, yine sildi.
Hangi sözcüktü? Zamanı gelince öğreneceğiz; sırların kendi randevuları vardır ve onları acele ettirmek boşunadır. Şimdilik şunu bilmek yeter: görünüşte masumdu; Hanan onda bir şey aramıyordu, kendisine benzeyen bir kadını arıyordu: kırk üç yaşında, çalışan, susan ve kaybolduğunu hisseden bir kadını. Eğer bassaydı, arama motoru bu türden binlerce kadın bulurdu; basmadan önce onu dehşete düşüren de buydu.
Telefon elinde gerekenden uzun süre aydınlık kaldı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Cinsel Eğitim Dersi
Leyla’nın okula götürmesi gereken bir kâğıt vardı ve o kâğıt ondan değildi.
Babası onu kendi eliyle, iri, tökezleyen bir el yazısıyla yazmıştı; Almancasını bir Arap komşu düzeltmişti: «Kızımızın değerlerimize uymayan derslere katılmasını kabul etmiyoruz.» Bu kısacık cümlede, iyi bakılırsa, bu hikâyede göreceğimiz şeylerin yarısı gizli: değerlerin yokluğuyla korunacağını sanan bir adam, kızını ona kendini nasıl koruyacağını anlatacak tek dersten alıyor.
Kâğıdı, biyoloji öğretmeni Bayan Brandt aldı: elli beş yaşında, kalın gözlüklü, sesi utanmayı bilmeyen bir kadın. Sessizce okudu, sonra Leyla’ya ne teselli ne alay olan bir gülümsemeyle baktı.
— Babanı anlıyorum, korkusuna saygı duyuyorum. Ama bu müfredat eyaletimizde zorunlu ve seni muaf tutamam.
— Biliyorum.
— İstersen onunla ben konuşayım mı?
— Hayır. Daha çok kızar.
— Peki. Ama dinle Leyla: ben sana bir şeyi nasıl yapacağını öğretmiyorum. Bedenini nasıl tanıyacağını öğretiyorum; «hayır» dediğinde nasıl saygı göreceğini, «evet» dediğinde nasıl özgür olacağını, seni sevenle senden bir şey isteyeni nasıl ayıracağını.
Derste yirmi sekiz öğrenci oturuyordu; aralarında asık suratlı Ahmet, saçını ince bir eşarpla örten Faslı Sara, uzun boylu, sarı saçlı, tembel gülüşlü Jonas ve Leyla’nın yakın arkadaşı Maram vardı. O dakikalarda sınıf, yeni Avrupa’nın en gerçek resmiydi: aynı sırada oturan iki dünya, her biri ötekinden biraz korkuyor ve ona çok ihtiyaç duyuyor.
Bayan Brandt sınırlardan söz ediyordu.
— Birinci sınır: senin bedenin. Sen izin vermedikçe kimse ona dokunamaz. Baba, kardeş, arkadaş, sevgili, öğretmen; yaşının iki katı olup seni sevdiğini söyleyen adam da.
Ahmet defterine bir şey yazdı, sonra çizdi.
— İkinci sınır: hissettiğin şey gerçektir ama bir talimat değildir. Güçlü bir arzu duyabilirsin, hiçbir şey de hissetmeyebilirsin; ikisi de doğal. Sorun biri sana «beni seviyorsan yap» dediğinde başlar.
Ahmet elini kaldırdı.
— Hocam, bizim kültürümüzde bunlar konuşulmaz.
— Kültürüne saygı duyuyorum. Ama dinle: çocuklar en çok konuşulmayan şeylerle kandırılır. Burada duyduğunu evinde anlatabilirsin ya da kendine saklayabilirsin. Ama duymadığını söyleyemezsin.
Bir sessizlik oldu, sonra biri gergin gergin güldü.
Bir an şu çelişkinin üstünde duralım; göründüğünden derin. Toplumlarımız, çocuklarını beden hakkında konuşmaktan korumakla övünür ve bu sessizliği iffet sayar. Oysa sessizlik hiçbir çocuğu bir avcıdan koruyamadı. Avcı bizim iffetli olmamızla ilgilenmez, cahil olmamızla ilgilenir. Konuşmadan bıraktığımız her şeyi başkası doldurur, çoğunlukla da daha az dürüst bir sesle.
Jonas sınıfın öbür ucundan Leyla’ya bakıyordu; Leyla bunu teneffüse çıkana dek fark etmedi. Kulaklığının kablosunu parmağına dolayarak yanına geldi.
— Babanın kâğıdı. Öğretmen reddetti mi?
— Nereden bildin?
— Onu verirken gördüm seni. Kâğıdı bomba tutar gibi tutuyordun.
Güldü.
— Kötü biri değil o. Sadece korkuyor.
— Neden?
— Tanımadığı bir şeye dönüşmemden.
— Ne olmak istiyorsun peki?
Bu soruyu ona kimse böyle sormamıştı. Cevabı bilmiyordu. Dedi ki:
— Bilmiyorum. Sormaktan korkmayan biri.
— Bu güzel.
Sesinde alışık olmadığı bir şey vardı: iltifat değil, ilgi. Birbirinden çok farklı iki şeydir bunlar, kızlar ayırt etmeyi ancak bir bedel ödedikten sonra ya da şanslarına öğrenir.
Okuldan sonra kütüphanede buluşmaya başladılar. Uzak bir masaya oturuyor, her biri bir kulağına takarak tek kulaklığı paylaşıyor ve anne babalarının tanımadığı bir müzik grubundan, kimya sınavından, evlerde konuşulmayan şeylerden söz ediyorlardı.
On üçüncü gün Jonas elini masanın altından uzattı ve onun elinin üstüne değil, yanına koydu. Karar ona bırakılmıştı.
Leyla uzun uzun baktı o ele, sonra serçe parmağını onun serçe parmağının üstüne koydu.
Başka bir şey olmadı, başka bir şeye ihtiyacı da yoktu. Kalbi şiddetle çarpıyordu; eve dönüp bunu babasına anlatsa bir hafta odasına kapatılacağını, Bayan Brandt’a anlatsa şöyle diyeceğini biliyordu: «Kendini güvende hissetmene sevindim; ve her an geri çekilebileceğini unutma.»
İki dünya arasındaki fark buydu ve Leyla’nın aralarında seçim yapması mümkün değildi. İkisinin arasında yaşamak zorundaydı, insanların sınır hattında yaşadığı gibi: bir ayağı burada, bir ayağı orada.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Anlatılmayan Mesaj
Her şey kısa bir paylaşıma yazılmış bir yorumla başladı.
Leyla hesabında yaptığı bir çizimi paylaşmıştı: iki bina arasındaki ipte yürüyen, yüzünde tuhaf bir sükûnet taşıyan bir kadın. Onu okul arkadaşları ve birkaç yabancıdan başkası takip etmiyordu. Biri yazdı: «Muhteşem bir çizim. Çok yeteneklisin.» Leyla bir teşekkür sözüyle karşılık verdi.
İki gün sonra aynı hesaptan özel bir mesaj geldi. Adı «Marc»tı. Profil fotoğrafında, otuz üç yaşlarında, yumuşak hatlı, elinde kamera tutan bir adam vardı. Fotoğrafçı ve tasarımcı olduğunu, bir sanat kurumunda çalıştığını, çiziminde ender rastlanan bir şey gördüğünü yazdı.
Mesajda korkutacak bir şey yoktu. Leyla sonradan hep bu noktaya dönecekti: korkutacak hiçbir şey yoktu. Bu işlerden anlamayan, tehlikenin tehlike yüzüyle geleceğini, kurdun ağıla hırlayarak gireceğini sanabilir. Ama işini bilen kurt, çobanın sesiyle girer içeri.
Nazik yazıyordu. Hangi renkleri sevdiğini, okulunu, hayallerini soruyordu. Onun diğerleri gibi olmadığını söylüyordu: «Yaşından çok daha olgunsun.» Daha önce hiç kimse ona olgun olduğunu söylememişti. Babası çocuk derdi, okul genç derdi, Maram tuhaf derdi. Sonra onu tanımayan bir adam çıkıp birinin kendisine söylemesini umduğu şeyi söylemişti; dünyadaki en eski kilidin, insanın görülme ihtiyacı olduğunu da unutmayalım.
Sonra, insanların ileride kaçınmayı öğreneceği o cümle geldi:
«Konuşmamızı kimseye anlatma; insanlar özel ilişkileri anlamaz.»
Leyla hemen cevap yazmadı. Öğretmen derste söylemişti: ailenin paylaşmadığı bir sırrı senden isteyen herkese dikkat et. Ama Bayan Brandt burada değildi; mesajda ise Leyla’nın uzun zamandır evinde bulamadığı bir sıcaklık vardı.
Konuşma başka bir uygulamaya taşındı. Ona küçük hediyeler göndermeye başladı: telefon kontörü, bir şarkının bağlantısı, sonra kendi fotoğrafı. Leyla tuhaf bir şey hissetmeye başladı: aynı anda hem sevinç hem sıkıntı, kendisine ait olmadığını bildiği bir tatlıyı yiyen biri gibi.
Bir gece yazdı:
«Beni anlayan tek kişinin sen olduğunu hissediyorum. Sen de aynısını hissetmiyor musun?»
Leyla bilmiyordu ki bu sözler, tam bu sırayla, ondan önce birçok şehirde onlarca kıza yazılmıştı; ve her «sen farklısın»ın ardında aynı anahtarı birçok kilitte deneyen bir adam vardı. Bütün meselenin en acı gerçeği buydu: kızın kendinde en özel sandığı şey, adamın dosyasında en genel olandı.
Okulda Maram, Leyla’nın sıranın altında telefonuna baktığını ve ekranı hızla sildiğini fark etti.
— Kim bu?
— Kimse.
— Yüzün «biri» diyor.
— Bir fotoğrafçı. Çizimlerimi beğeniyor.
— Kaç yaşında?
Leyla sustu.
— Leyla?
— Bilmiyorum.
— Hiç gördün mü onu?
— Hayır. Sadece bir fotoğraf.
— Peki o fotoğrafın onun olduğundan emin misin?
Cümle küçük bir oktu. Leyla ansızın öfkelendi; insanın kaygılanmaya başladığı şeye başkası dokunduğunda duyduğu öfkeyle.
— Kıskanıyorsun.
— Ben mi? Neyi?
— Birinin beni görmesini.
Maram ona hüzünle baktı.
— Ben seni yedi yıldır her gün görüyorum.
Leyla cevap vermedi. Telefonu çantasına koydu ve dersin akıp gitmesine izin verdi.
O andan sonra öğretmene eskisi gibi bakmıyordu: soru sorulmasını istemiyordu. «Marc», masum görünen iki soruyla, iki kez oturduğu yeri ve okuldan çıkış saatini öğrenmeye çalıştı. Leyla cevap vermedi.
Bu, ona bir şeyin yanlış olduğunu öğretmeninin ya da babasının değil, kendi iç sesinin söylediği ilk seferdi. On altı yaşındaki bir kızın sahip olabileceği en değerli şey belki de buydu: anlamanın bir adım önünden giden o hafif ses.
Ama onu dinlemeye henüz karar vermemişti.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Oradan Gelen Telefon
Telefon sabaha karşı üçte çaldı.
Hanan yatağından fırladı; Samir yanında dönüp duruyordu; cihazı alıp küçük balkona çıktı. Gurbeti tadan bilir ki bu saatteki bir telefon müjde taşımaz: düğünler sabahı bekler, felaketler ise randevu tanımaz.
— Alo?
— Hanan! Ben annenim.
Ses, saatin dört buçuk olduğu o uzak Arap şehrinden, çatlak ve titrek geliyordu.
— Ne oldu?
— Raşa… kız kardeşin. Macit telefonunda bir erkekle yazışmalar buldu.
— Kim bu?
— İş arkadaşı. Adı Fadi. Kırtasiye dükkânında satıcı. Ona bir şeyler yazmış… Macit hepsini okudu. Telefonu aldı, kırdı. Ve ona vurdu.
— Vurdu mu?
— Bir tokat. Merak etme, sadece bir tokat. Kan akmadı. Ama susmayacağını söyledi; bütün ailenin duyacağını, bundan sonra kimsenin onunla evlenmeyeceğini.
Hanan gözlerini kapadı.
Şu ifadeye dikkat edin: «sadece bir tokat». Bizim dilimizde, pek çok dilde olduğu gibi, küçük sözcükler büyük iş görür: şiddeti geçici bir kazanın rütbesine indirir, anneyi tanıklığın rütbesinden suç ortaklığının rütbesine çıkarır; ikisi de bunu istemeden. Hanan’ın annesi kötü bir kadın değildi. Meseleyi küçülterek katlanılır kılmaya çalışan bir kadındı.
Raşa onun on dört yaş küçük kız kardeşiydi. Hanan evlenip ayrıldığında Raşa altı yaşındaydı. Şimdi yirmi dokuzundaydı, özel bir okulda öğretmendi; evlenmemişti, çünkü talip olanlar ya yaşlıydı, ya kıskançtı, ya da çalışan bir kadın istemiyordu. Annesiyle ağabeyi Macit’in evinde yaşıyordu; orada erkekler, kapının ardında, ziline kimin basabileceğine karar verirdi.
— Benden ne istiyorsun?
— Onunla konuş. Senden başkasını dinlemiyor. Macit de suçlunun sen olduğunu söylüyor.
— Ben mi?
— Raşa senin Avrupa’daki hayatına bakıp her şeyin mubah olduğunu sanıyormuş, diyor. Onu fikirlerinle yoldan çıkardığını söylüyor.
Hanan acı acı güldü.
— Ben mi yoldan çıkardım onu? Ben, her gün kırk odanın banyosunu yıkıyorum.
— Kızma. Sadece onunla konuş.
Burada köklü bir tarihsel komediyle karşı karşıyayız: gece gündüz elleriyle çalışan, yoldan çıkarmakla suçlanıyor; özgürlüğün yalnızca adını bilen, özgürlükle suçluyor. Çünkü Macit’in hayalindeki Avrupa, insanların çalışıp kira ödediği ve yarından korktuğu bir şehir değil. Mubahlığın soyut bir resmi; kendi içinde korktuğu her şeyi oraya koyuyor.
Bir saat sonra, oradaki ev sessizleşince, Raşa’nın sesi geldi: kapalı bir kapının ardından fısıltıyla.
— Hanan?
— Buradayım. İyi misin?
— Hayır.
— Sana vurdu mu?
— Hayır. Önemli değil.
— Önemli.
— Hanan, sana bir şey söylemek istiyorum ve yargılamanı istemiyorum.
— Söyle.
— Aşk değildi. Bilmiyorum. Biri beni ilk kez dinliyordu. Her akşam soruyordu: günün nasıl geçti? Ne yedin? Yoruldun mu? Evimde bana kimse bunları sormuyor. Bana ne zaman döneceğimi, kiminle olduğumu, nerede olduğumu soruyorlar. O yalnızca nasıl olduğumu sordu.
Hanan balkonda, soğuk bir Alman karanlığında duruyordu; eli rutubetli bir demir korkuluktaydı.
— Sana dokundu mu?
— Hiç buluşmadık. Hiç. Yalnızca bir ses ve sözlerdi. Ve bu bile suç oldu.
— Sana ne dedi?
— Güzel olduğumu söyledi. Elimi tutabilmeyi dilediğini. Ben bunların hiçbirini yazmadım.
— Ama istedin.
Raşa sustu. Sonra zayıf bir sesle dedi:
— Evet.
Hanan yavaşça nefes aldı. Bu sesi tanıyordu. On yedi yaşında bir mektup yazıp göndermeyen kendi sesiydi bu; üç hafta önce arama kutusuna bir sözcük yazıp silen kendi sesi. Kimseyi sevindirmeyen keşif de buydu: erkeklerin kız kardeşlerini kovaladığı «suç», anneleri ve eşlerinin her gece sessizce işlediğinin ta kendisiydi; yalnızca onlar, hiç değilse, saklamayı iyi beceriyordu.
— Raşa, dinle beni. Hissettiğin şey utanç değil. Ama ağabeyin onda utanç görüyor, sen de onun evinde yaşıyorsun. Gerçek bu ve buradan değiştiremem.
— O hâlde ne yapayım?
— Bilmiyorum.
Bunu acıtan bir dürüstlükle söyledi.
— Tek bir şey biliyorum: onun rızasını geri kazanmak için kendini kaybetme. Özgür olduğunu ona kanıtlamak için de kaybetme. İkisi de ağır bir bedel.
— Peki ya sen? Sen kendini kaybettin mi?
Soru küçük bir hançerdi.
— Belki… Onu bulmaya çalışıyorum.
Hattı kapattı ve gri şafak karşıdaki apartmanların kenarlarını aydınlatana dek balkonda dikildi. İçeri girdiğinde Samir uyanmıştı, yatağın kenarında oturuyordu.
— Kimdi?
— Annem. Raşa başı dertte.
— Ne derdi?
— Şimdi anlatılacak bir şey değil.
Ona, gözlerinden okumakta yanılmayacağı bir bakışla baktı: evinde kapalı, anahtarını bilmediği bir kapı olduğunu hisseden bir adamın gözleri. Sormadı. Hanan’ın onu tanıdığı kadarıyla, elinden gelen en fazla buydu.
ALTINCI BÖLÜM
Macit’in Evi
Macit, babası gibi şafaktan önce uyanırdı.
Kırk bir yaşındaydı; tapu dairesinde memur, Suha’yla evli, beş yaşında Sama adında bir kızı vardı. Babası ansızın öldüğünde yirmi beşindeydi ve tek bir gecede kendini bir ailenin başında buldu: bir anne, on üç yaşında bir kız kardeş, üç katlı bir ev ve kimsenin bilmediği borçlar. Kimse ona bunu isteyip istemediğini sormadı. «Artık erkek sensin» dediler. O gün onur gibi görünen bu cümle, on altı yıldır omuzlarına çöküyordu.
Hakkını teslim etmek için şunu söylemeliyiz: Macit bir zorba değildi. Boyundan büyük bir otorite elbisesi giydirilmiş, içinde düşmekten korkan birinin katılığıyla hareket eden bir adamdı. Garip olan şu ki, en şiddetli insanlar en güçlüler değildir; güç makamına oturtulup nasıl kullanılacağı öğretilmeyenlerdir.
Raşa’nın başına gelenlerden sonraki o gece gözüne uyku girmedi. Karanlık salonda, önünde kız kardeşinin kırık telefonuyla oturdu; mesajları bir kez daha okumak için SIM kartı eski bir cihaza taktı. İçlerinde söylediği şey yoktu. Edepsiz bir söz, bir buluşma, bir fotoğraf bulamadı. Yalnızca soran bir adam buldu: «Bugün yoruldun mu?»
Cihazı kapattı.
Bunun hiçbir şeyi değiştirmediğini biliyordu. Bütün hayatı boyunca duyduğunu kendi kendine yineliyordu: önemli olan ne olduğu değil, insanların ne dediği. Komşular kız kardeşinin bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrense, kimse mesajların içeriğini sormayacaktı. Yalnızca şöyle diyeceklerdi: «Falanların kızı.» Ve onun üstüne bir daha açılmayacak bir kapı kapanacaktı; sonra Sama’nın üstüne de; salonun başköşesinde asılı babasının adının üstüne de.
Gözlerini fotoğrafa kaldırdı.
Babası, gri bıyıkları ve dosdoğru bakışıyla; göğsünde otuz yıl çalıştığı dairenin kordonu. Macit her gün önünden geçerdi ve nadiren bakardı. O gece kaçınamadı; babasının «Aferin, adımızı korudun» diyeceğini düşündü. Sonra, alışık olmadığı bir acılıkla, babasının hiç kimseye vurmayacağını anladı. Bakardı ve başlar eğilirdi. Macit’te ise babasının bakışı yoktu, bu yüzden tokat attı. Kimseye söylemediği asıl itiraf buydu: miras alamadığı bir haşmetin yerine eli geçmişti.
Ve korkuyordu. Adını koymak istemediği şey buydu. Yirmi beşindeydi, her şey bir anda yıkılmıştı; onları nasıl koruyacağını bilmediğini her fark edişinde, denetim kurarak korumaya çalışmıştı. Bu, erkeklerin tarihindeki en eski karışıklıktır: anahtarı elinde tutanın içerdekileri koruduğunu sanmak.
Annesi, elinde tespihiyle ağır adımlarla içeri girdi.
— Uyumadın.
— Hayır.
— Namaz vakti az kaldı.
— Biliyorum anne.
Küçük tepsinin karşısına oturdu.
— Macit, ona tokat attın.
— Biliyorum.
— Baban hiçbirimize vurmadı.
— Babam vurmadan bağırabilirdi. Ben bunu yapamıyorum.
Uzun uzun baktı ona ve alçak sesle dedi:
— Sen onun babası değilsin.
— Ya kimim?
— Ağabeysin. Aradaki fark büyük.
— İnsanlar farkı görmez.
— Sen de insanları kalbinden çok dinleyensin.
Sustu; sessizlik bir itirafın ta kendisiydi.
Şafakta Suha yatak odasından çıktı, onu hâlâ oturur buldu. Bir şey söylemedi, ama önüne bir bardak çay koydu. Bir an durdu, sonra neredeyse duyulmayacak bir sesle dedi:
— Macit, Raşa’yı Sama’yı korumak için cezalandıracaksan, bil ki Sama büyüyecek ve sevginin, üstüne vurulan bir şey olduğunu öğrenecek.
Başını kaldırdı.
— Ne yapmamı istersin?
— Bilmiyorum. Ama yapılmaması gerekeni biliyorum.
Tartışmıyordu. Yıllardır saklamış olduğu şeyi ilk kez söylüyordu.
Akşam Macit, Raşa’nın odasının kapısına gitti. Arkasından boğuk bir hıçkırık duydu: kimse duymasın diye ağzını yastıkla kapatarak ağlayan birinin hıçkırığı.
Elini kaldırdı, vuracaktı. Sonra indirdi.
Ne diyeceğini bilmiyordu. Hayatında bu ana yarayacak tek bir sözcük öğrenmemişti: ne «özür dilerim», ne «seni seviyorum», ne de «iyi misin?». Evindeki erkeklerin dili emri, uyarıyı, öğüdü biliyor, soru sormayı beceremiyordu. Garip gelebilir ama «özür dilerim» sözcüğü olmayan bir dilde, gerçekte «seni seviyorum» sözcüğü de yoktur; ikincisi şarkılarda söylense bile.
Kapının önünde uzun bir dakika durdu, sonra salona dönüp karanlığa oturdu.
O gece, adını bilmediği korkusunun içinde, kız kardeşinden daha yalnızdı.
YEDİNCİ BÖLÜM
Son Sıradaki Kâğıt
Raşa, bir özel kız okulunda onuncu sınıf öğrencilerine Arapça öğretiyordu.
Olaydan iki hafta sonra işine döndü ve koridorların daraldığını, geçerken öğretmenlerin seslerini alçalttığını hissetti. Kimse bir şey söylemedi; mahalle küçüktü, haberler sahiplerinden önce yürürdü. Kanunların bilmediği, mahkemelerin sormadığı bir ceza türüydü bu: insanın sessiz nezaketten bir duvarla çevrilmesi, o duvarın hangi taşının kendisi için konulduğunu bilememesi.
Bir pazar öğleninde kompozisyon defterlerini toplarken, kâğıtların arasından özenle katlanmış küçük bir kâğıt düştü.
Ona ait değildi. Lamis adında bir öğrencinindi: on altı yaşında, sakin, söylediğinden çoğunu saklayan iri gözlü bir kız.
«S.’ye, bunu okuyup okumayacağını bilmiyorum. Seni her gün kapıda görüyordum. Bugün bana gülümsedin. Uyuyamadım. Bunun yalnızca bana olduğunu biliyor musun? L.»
Raşa kıpırdamadan durdu.
Bu cümleyi tanıyordu. Sözcükleriyle değil, taşıdığı titremeyle tanıyordu: kendinden büyük bir duyguyu söylemeye yer olmayan bir evde taşıyan kızın titremesi. Hangi ülkede, hangi çağda olursa olsun, ergen kızların kâğıtlarına bakan aynı cümleyi bulur; adlar değişir, titreme kalır, kaplar değişse de su su olarak kaldığı gibi.
Müdire geldi: Farida Hanım, elli yaşında, her şeyi hesaplayan ve hesabında yanılmayan bakışlı bir kadın.
— Elinde ne var?
— Hiçbir şey.
— Ver şu kâğıdı.
— Hanımefendi, bu bir öğrencinin kâğıdı…
— Ben bu okulun müdiresiyim ve itibarından sorumlu olan benim.
Kâğıdı aldı, okudu; yüzü, fırtınadan önceki gökyüzü gibi değişti.
— Yarın velisini çağıracağım. Ve onu okuldan atacağız.
— Ama o sadece yazmış!
— Bu yeter. Burası saygın bir okul ve bugün yazılan, yarın yapılır.
— Peki ya o? S.?
— Kim?
— Kendisine yazdığı kişi. Belki mahalleden bir genç, belki arkadaşlarından birinin ağabeyi. Onu da atacak mısınız?
Müdire soğuk bir sesle dedi:
— İlgilendirmez. Bu okulda bizi ilgilendiren kızlar. Erkekler bizim alanımız değil.
Raşa bu eski bölüşümü biliyordu; tarihimizin en eski kanunlarından biri: ne parlamento çıkarmış, ne fakih yazmış, yine de en büyük devletlerin gıpta edeceği bir titizlikle uygulanıyor. Kız, hissettiği için hesaba çekilir; oğlan, beğendiği için çekilmez. İki benzer beden için iki ayrı sınır.
— O hâlde önce ben konuşayım onunla.
— Hayır.
— Hanımefendi, yalnızca bir saat istiyorum.
Müdire uzun uzun baktı ona.
— İyi bir öğretmensin Raşa Hanım. Ama itibarın bu günlerde pek iyi durumda değil. Başkalarının hatalarını savunmamanı öneririm.
Tehdit dolaylıydı ve Raşa onu bütünüyle anladı. Kapalı toplumların bir başka sanatına burada dikkat edin: ilk günahınızı, ondan sonra gelen her erdemin üstüne asılı bir kılıca dönüştürürler.
Mesaiden sonra Lamis’i, arka avludaki taş merdivende tek başına buldu.
— Öğretmenim, kâğıdı okudunuz mu?
— Okudum.
Kız hıçkırıklara boğuldu.
— Hiçbir şey yapmadım! Onunla konuşmadım bile! Ben sadece… yazdım.
Raşa yanına oturdu.
— Lamis, dinle beni. Hissettiğin şey ayıp değil.
Kız başını kaldırdı, duyduğuna inanamadı. Bu cümleyi hayatında hiç duymamıştı; ne evde, ne camide, ne okulda. Her sözcüğünü anladığı hâlde inanamadığı yabancı bir dil dinliyor gibiydi.
— Ama babam… ve müdire…
— Biliyorum. Yaşadığımız gerçek bu. Ama gerçeğin seni kötü biri olduğuna ikna etmesine izin verme. Annene güveniyor musun?
— Biraz.
— Başkasından öğrenmeden önce ona anlat. Anneler, nasıl konuşacaklarını bilmeseler bile nasıl koruyacaklarını bilirler.
— Ya kızarsa?
— Kızabilir. Ama kızgınlığı sana değil, senin için duyduğu korkudan olacak.
— Peki… ben hata mı yaptım?
— Hayır. Ama küçüksün ve dünya, bir kâğıda yazılmış bir mesajın koruyabileceğinden çok büyük.
Raşa o gece eve döndüğünde eski bilgisayarını açtı, arama kutusuna daha önce hiç yazmadığı bir ifade yazdı: «Almanya’da kadın öğretmenler için burslar».
Karşısına birçok sayfa çıktı. Birini seçti ve «Başvur» düğmesine uzun uzun baktı. Bazı kaderler işte burada belirlenir; mahkemelerde, meclislerde değil, bir düğmenin üstünde tereddüt eden bir parmakta.
Sonra bastı.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Kırtasiye Dükkânı
Adı Fadi’ydi, otuz üç yaşındaydı.
Dar bir sokağın köşesinde, kalem, defter ve kâğıt sattığı küçük bir dükkânı vardı; babasından kalmıştı, onunla birlikte liseye giden iki kız kardeşin ve şeker hastası bir annenin sorumluluğu da. Evlenmemişti. Zamanım yok derdi; kastettiği, bir kadının onu kabul etmesine yetecek hiçbir şeyi olmadığıydı.
Raşa’yı, defter siparişlerini teslim ettiği okulda tanımıştı. Onu iki üç kez masanın başında, kutuları titizlikle sayarken görmüştü. «Teşekkürler» ve «rica ederim»den fazlasını söylememişlerdi. Sonra bir gün Raşa dükkânda bulunmayan bir kalem istemişti; Fadi markasının adını sormuş, numarasını bir kâğıda yazmış ve kalem geldiğinde fotoğrafını göndermişti.
Her şey böyle başlamıştı. Dediğimiz gibi, her şey, görülebilecek en küçük şeyle başlar.
Aşk değildi. Kısa mesajlaşmalardı: önce kalemler, sonra kitaplar, sonra hava durumu. Her gün yazıyordu: «Eve vardın mı?» O da karşılık veriyordu: «Vardım.» Edebe aykırı tek bir söz yoktu. Ama ikisi de meselenin kalemlerden büyük olduğunu biliyordu; nazik dilin her zaman söylenenin dili olmadığını da. Bizde çoğu zaman, söylenemeyeni söylemenin en asil yoludur nazik dil.
O günlerden birinin öğleninde dükkânın kapısında kırklı yaşlarda, yüzü sert, gözleri uykusuz bir adam durdu.
— Sen Fadi misin?
— Evet.
— Ben Macit. Raşa’nın ağabeyi.
Fadi yavaşça ayağa kalktı, elini uzattı. Macit tokalaşmadı.
— Kız kardeşimle yazışan sen misin?
— Evet.
İnkâr etmeye niyeti yoktu. Zihninde bu anı yüz kez prova etmişti.
— Ne istiyorsun ondan?
— Onu tanımak.
— Onun böyle tanınmayacağını biliyorsun.
— Biliyorum.
— O hâlde neden?
— Başka yol bulamadığım için.
— Senin yolun, evimize gelip kapıyı çalmak, onu ailesinden istemekti.
— Beni kabul eder miydiniz?
Macit cevap vermedi.
— Ben bir kırtasiyecinin oğluyum. Evim yok, birikimim yok. İki kız kardeşim, hasta bir annem var. Size gelseydim, cevabınız ben ağzımı açmadan belliydi.
— Bu seni ilgilendirmez.
— Belki. Ama sebep bu. Onu isteyemedim, ben de ona yazdım. Sevdiğim yol değil, ama elimdeki tek yol.
Macit sustu; yüzünde Fadi’nin beklemediği bir şaşkınlık vardı.
— Ona dokunmadım, okul dışında görmedim de. Utanacağım tek bir söz yazmadığıma yemin ederim.
— Ben yazdıklarını okudum.
— Kendi kendine ne dedin?
— Sözü güzel bir adam olduğunu söyledim.
— Bunda ayıp mı var?
— Bizim evde parası olmayan güzel sözlü adama yer yok.
Macit’in söylediklerinin en dürüstü ve en acımasızı buydu. Fadi incinmedi; gerçek sınırın bu olduğunu biliyordu. Hutbelerin dediği gibi din değil, ahlak değil, namus değil; maaş ve dairenin metrekaresi. Kimsenin kabul etmeyi sevmediği bir rezalet bu: «namus» dediğimiz şeyin çoğu, ahlak diliyle yoksulların yüzüne kapatılan küçük bir kapıdan başka bir şey değil.
— Bundan sonra ona yazmayacağım.
— İstediğim de bu.
— Ama senden bir şey istiyorum.
— Ne?
— Ona sert davranma. Biri onu sordu diye sevinmekten başka bir şey yapmadı.
Macit cevap vermeden gitti.
Ertesi hafta dükkânın siparişleri azaldı. Yan dükkân, «komşuluk ahlakı»nın öğretmenlere sarkıntılık edenle iş yapmaya izin vermediğini bildiren bir mesaj gönderdi. Doğru değildi; ama mahalle küçüktü ve küçük mahalle delil istemez, korktuğuyla uyuşan bir hikâye ister.
Aynı haftalarda, telefonun kırıldığı evde, Raşa masasına oturup bir kâğıda «Fadi,» yazdı ve kalemi fırlattı.
Bunu onlarca kez yapmıştı. O geceden beri ona kafasında uzun ve kısa, öfkeli ve şefkatli mektuplar yazıyordu; hiçbiri kafasından çıkmıyordu. Peki neden yazıyordu? Çünkü yazı, ona kalan son şeydi. Okuyacak mıydı? Hayır. Peki kimin için? Kendisi için.
Kalemi aldı ve yazdı: «Sana kimseye söylemediğim bir şey söylemek istiyorum: seni seviyordum.» Sonra çizdi. Dil öğretmenliğinden edindiği titizlik, kimsenin görmeyeceği bir kâğıtta bile kesin olmayan bir cümleye tahammül etmesine izin vermiyordu. Yeniden yazdı: «Seninle hissettiğimi seviyordum. Bu başka bir şey.»
Aslında yazdıklarının en doğrusu buydu. Birini sevmek onu tanımak demektir; o ise onu tanımamıştı: yalnızca bir dükkânda ve bir ekrandaki sesle görmüştü. Onun sormasını sevmişti. Soru, aşkın başı da olabilir, yalnızlığın başı da; ömrü boyunca halini kimsenin sormadığı yirmi dokuz yaşında bir kadının ikisini kolayca ayırması mümkün değil.
Yazmayı sürdürdü: «Ağabeyim bana az şey istemeyi öğretti. Annem, izin verileni istemeyi. Okul, öğrencilerimi her arzudan korumayı. Ben de arzumdan, bir annenin ateşten korktuğu gibi korkar oldum.»
Durdu, çünkü soruya gelmişti. Ne istiyordu? Kabul edilmeyi mi? Bu arzu değil, bir şarttı. Dinlenmeyi mi? Bu asgari olandı. Peki bunun ötesi? Sonra hiç yazmadığı sözcüğü yazdı ve ona yabancı bir dilde bir sözcük görüyormuş gibi baktı: dokunulmak.
Utandı. Sözcükten değil; öğrencilerine söylediğini kendine söyleyip, arzunun doğal olduğuna kendisinin inanmamasından utandı. Çünkü yirmi dokuz yaşında, kimsenin dokunmadığı bir kadındı; bu ayıp değildi, ama her şeyi benzerlik hanesine yazanların gözünde ayıba benziyordu.
Yan odada ağabeyi haber bülteni izliyordu. Kısık sesini duyuyor ve kendi kendine soruyordu: pişman mı, korkmuş mu, yoksa ikisi de mi? Ondan nefret ediyor muydu? Hayır. Ondan biraz korkuyor, çok seviyordu; acı verici bir şeydi bu, çünkü onların evinde sevgi ile korku, ekmekle tuz gibi bir aradaydı ve hangisinin ötekine tat verdiği bilinmiyordu.
Sonra bitirdi: «Bunun nasıl biteceğini bilmiyorum. Ama karar verdim: gideceğim. Senden ya da ağabeyimden kaçtığım için değil; hiç yaşamadığım için ve yaşamak nasıl bir şey, bilmek istiyorum. Belki bir gün karşılaşırız, belki karşılaşmayız. Ama sıradan bir öğle vakti bana bir kalemin adını sorduğun için teşekkür ederim.»
Kâğıdı katladı. Gönderecek miydi? Hayır. Çünkü o ona ait değildi. Kendine aitti.
Kalkıp masa çekmecesini açtı ve kâğıdı nahiv kitabının altına koydu; söylemediği her şeyi koyduğu yere. Çekmece birçok kâğıtla doluydu, her biri, gizlice kendi eliyle çizdiği küçük bir sınırdı.
Fadi ise üç ay sonra malının yarısını sattı. Altı ay sonra uzak bir ülkede, bir lojistik şirketinin deposunda, babasının borcunu ödemeye ve kız kardeşlerini üniversiteye göndermeye yetecek maaşla bir iş teklifini kabul etti.
Son gece boş dükkânda oturdu ve çekmeceden, defalarca katlanıp açılmış bir kâğıt çıkardı. Telefonu kırılmadan önce gönderdiği son mesajı kendi el yazısıyla kopyalamıştı:
«Bana ne olduğunu bilmiyorum. Ama akşamı beklemeye başladığımı biliyorum.»
Okudu, ceketinin cebine koydu.
Kimseye onun için gittiğini söylemedi; zaten tam olarak doğru değildi. Ülke ona dar geldiği için gitti; bedeli olmayan hayallerin başka yerlerde yürümeyi öğrenmesi gerektiği için. Kapıyı arkasından kapattı, anahtarı yan dükkânın sahibine verdi.
Uzak bir şehirde bir kadının çocukluk eğitimi bursu başvurusunun cevabını beklediğini bilmiyordu. Kadın da başka bir şehirde bir adamın cebinde kendisine yazılmış bir mesaj taşıdığını bilmiyordu.
Bazı hikâyelerin sonları buluşmaz. Ama paralel iki yönde yürümeyi sürdürürler, her biri ötekine şahitlik ediyormuş gibi.
DOKUZUNCU BÖLÜM
210 Numaralı Oda
210 numaralı odada Bay Walter on bir aydır kalıyordu.
Yetmiş dört yaşındaydı, dul, emekli bir demiryolu mühendisiydi; karısı öldükten sonra büyük evini satmıştı, çünkü içindeki sessizlik sesleri katlıyordu. Başka hiçbir yerde bulamadığını otelde bulmuştu: her gün değişen yüzler, hizmet ve içinde hiçbir şeyi onarmak zorunda kalmayacağı bir oda. Modern yaşlılığın, özellikle Batı’da, tesellisi buydu: yalnızlığın verimli biçimde yönetilmesi; ne kimse, ne de sen, ağırlığını hissetmezsin.
Her perşembe saat dörtte Gertrud gelirdi.
Altmış dokuz yaşındaydı, Hanan’ın bitişik apartmandaki eski komşusu, emekli bir müzik öğretmeni; küçük bir şapka takar, elinde bir kutu çikolata taşırdı. Zemin kattaki küçük kafede onunla otururlar, çay içer ve her şey hakkında tartışırlardı: siyaset, hava durumu, Schubert’in müziği, tramvayı kimin icat ettiği.
Hanan bunu fark etti, çünkü her şeyi fark ederdi; sessizce çalışanın hem belası hem erdemi. Gertrud’un ilk iki ay sandalyenin ucunda dimdik oturduğunu, dördüncü ayda gevşemeye başladığını, altıncı ayda güldüğünde elini onun koluna koyduğunu fark etmişti. Bir perşembe sabahı, ikisi çıktıktan sonra 210’u temizlerken yatağın yanındaki masada iki fincan ve sandalyenin üstünde özenle katlanmış bir elbise de gördü.
Şaşırmadı. Daha karmaşık bir şey hissetti: temiz bir kıskançlık. Altmış yaşını geçmiş bir kadını hâlâ sevildiği için kıskanır mıydı insan? Kırk üç yaşındaydı ve cevap ortadaydı: evet. Ne acımasız bir cevap! Çünkü mesele artık yaşla, dinle, ülkeyle ilgili değildi; daha yalın ve daha ender bir şeyle ilgiliydi: bir kadının görülmeye cüret etmesi.
Bir perşembe günü Gertrud otele, yüzünde alışık olmadığı bir öfkeyle girdi; ardında kırk yaşlarında, şık paltolu, gözlerinin çevresi ona benzeyen bir adam vardı.
— Bu oğlum Michael, dedi koridorda Hanan’a, adımlarını yavaşlatmadan. Yakınlarda kalmanızda sakınca görmezseniz sevinirim; belki bir tanığa ihtiyacım olur.
— Ne konuda?
— Hâlâ aklım yerinde olduğuna dair.
Kafeye oturdu, Michael karşısına geçti; Walter uzaktan izliyor, karışmıyordu. Hanan gözetlemiyordu. Yandaki masayı abartılı bir yavaşlıkla siliyordu; duyduğu kırıntılarla geçinenlerden başkasının kabul etmediği ince bir fark.
— Anne, altmış dokuz yaşına bastın.
— Biliyorum. Hatırlıyorum.
— Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir adam. Bir otelde yabancı. Ve görünüşe göre ikiniz…
— Söyle.
— …çok yakınsınız.
— Evet. Öyleyiz.
Michael bir an sustu, bu açıklığı beklemiyormuş gibi. Onu asıl korkutan da bu açıklıktı; çünkü babalarımızın günahlarını, onlara adlarıyla söylemedikleri sürece kolayca hoş görürüz.
— Senden ne istiyor?
— Hiçbir şey. Emekli maaşı benimkinden fazla.
— Anne…
— Ne duymak istiyorsun, Michael? Yalnız olduğumu mu? Evet. Babanın ölümünden sonraki hayatımın bir bekleme salonu olduğunu mu? Evet. Aptal bir adamın bende artık kimsenin bakmadığı bir şeyi gördüğünü mü? Evet. Altmış dokuz yaşındaki bedenimin, diğer organlarımla birlikte emekli olmadığını mı? …
— Anne!
— Evet. Bunu da.
Michael başını eğdi, yüzü kızarmıştı. O anda, doğrusunu söylemek gerekirse, çocuk oydu ve masadaki tek yetişkin anneydi.
— İnsanlar konuşuyor. Kız kardeşlerim…
— Kim demiş benim hayatımı insanların yaşadığını?
— Ya hastalanırsan? Ya o ölürse?
— O zaman üzülürüm. Zaten üzülecektim.
Herkes sustu. Walter sonunda yaklaştı ve elinde bastonuyla, oturmadan, Gertrud’un sandalyesinin yanında durdu.
— Bay Michael, annenizden ne para istiyorum ne ev. Daha yalın, daha zor bir şey istiyorum: haftada bir onunla oturmak, ölümü beklediğimi hissetmeden.
— Onu seviyor musunuz?
— Adının bu olup olmadığını bilmiyorum. Ama kırk üç yıldır bunu hissetmemiştim.
— Ben de sizi sevmiyorum, dedi Michael yorgun bir sesle.
— Senden istenmiyor.
Michael sonunda ayağa kalktı ve dedi: düşüneceğim. Sonra çıktı.
Gidince Gertrud’un eli masanın üstünde titredi. Walter onu yavaşça, herkesin önünde tuttu; küçük bir devrim yapıyormuş gibi.
O gece Gertrud, evinde, kocasının yirminci evlilik yıldönümünde aldığı makyaj masasının önüne oturdu; önünde koyu ahşap çerçeveli oval bir ayna vardı, köşesinde küçük bir çizik. Yüzüne, eskiden tanıdığı birinin fotoğrafına bakar gibi bakıyordu.
Gözünün altındaki deriye dokundu. Yüzü eskiden gergindi, sesi daha yüksek, kahkahası daha sıktı. Aynayı görmezden gelirdi, çünkü gençti ve bakmaya ihtiyacı yoktu. Bugünse ihtiyacı vardı.
Gümüş saçlarını taramaya başladı; kafasında küçük bir koro: Michael, komşu kadın, kız kardeşleri, koro arkadaşları, hepsi bir ağızdan: «Bu yaşta mı?» Onu acıtan bu soru değildi; cevabını bilmesiydi: neden olmasın? Ama kendine her seferinde inanmıyordu. Konuşurken kuşkulanmıyordu; bedenine baktığında kuşkulanıyordu.
Asıl hassas nokta buydu. Aklında hâlâ otuz beş yaşındaydı, bedeni başka bir şey söylüyordu. Walter’ın onu olduğu gibi görebileceğini düşündükçe titriyordu. Gördüğünü sevmeyeceğinden korktuğu için değil; o böyle bakmıyordu zaten. Kendisinin ondan nefret etmesinden korkuyordu: dünyanın ona altmıştan sonra kaybolması gerektiğini öğrettiği bu bedenden; bol giysiler, torun sohbetleri ve sessizlik.
Peki bedeni ne istiyordu? Bunu daha önce yüksek sesle söylememişti. Dokunulmak.
Burada durup, yaşlılarla zaman geçiren herkesin bildiği ve bilmiyormuş gibi yaptığı bir şeyi söyleyelim: arzu emekli olmaz. Emekli olan, ona verdiğimiz izindir. Ve bütün toplumlar, doğusuyla batısıyla, şu tuhaf konuda hemfikirdir: büyükanne ve büyükbabalardan aşkı esirgemek ve buna saygı demek.
Masadan Hans’ın küçük bir fotoğrafını aldı: elli yaşında, geniş gülüşlü, gülünç şapkalı bir adam. Ölümünden sonra kendi kendine: bu bölüm bitti, demişti; ve arzusuz, acısız, hiçbir şeysiz yaşamaya başlamış, bunun adını emniyet koymuştu. Oysa sessizlikti. Yaptığı ona ihanet miydi? Hayır. İhanet sevmek değildir; değişmemiş gibi yapmaktır. O kimseye ihanet etmemişti. Yalnızca uyanmıştı.
Fotoğrafı yerine koydu ve gelecek perşembe Walter’a, az önce kendine söylediğini söylemeye karar verdi: onun karşısında yaşlı olmaktan korktuğunu. Eğer «Ben de» derse, o zaman birlikte korkarlardı.
Gülümsedi, küçük lambayı söndürdü. Karanlıkta ayna, dimdik oturan bir kadının görüntüsünü korudu; gözlerinde emekli olmamış bir şey vardı.
Ertesi gün otelin lobisinde Hanan, ikisinin birbirinin elini tuttuğunu görüp daha önce hiç aklına gelmeyen bir şeyi düşündü: arzunun üstüne yüklemeleri öğretilen utanç ne yaşı izler, ne yasayı, ne coğrafyayı. Onu taşımakta ısrar edeni izler.
Resepsiyonda duran Kerim’in de aynı manzaraya baktığını, lobinin öte ucunda Katrin’in ona baktığını fark etti.
ONUNCU BÖLÜM
Köprüde Yağmur
Kasımın bir gününde Waldburg’a yağmur, gökyüzü bütün şehri yıkamaya karar vermiş gibi yağıyordu.
Hanan’ın vardiyası erken bitti, çünkü yerine gelecek olan hastalanmıştı; o da akşam ona kadar kaldı. Kerim her zamanki gibi gece vardiyasını devralıyordu.
— Otobüsle mi döneceksin?
— Otobüs yok. Sel yüzünden hat durdu.
— Seni götüreyim.
— Hayır. İstemem ki…
— Hanan, dört kilometre ötede oturuyorsun. Bunu başka bir şeye çevirmek zorunda değilim.
Tereddüt etti. Sonra:
— Peki.
Eski arabasında ılık plastik ve kahve kokusu vardı; radyoda eski bir Arapça şarkı. Hanan şarkıyı tanıyınca bir gülümsemeyi bastırdı.
— Feyruz mu?
— Babam severdi.
— Benimki de.
Sustular. Silecekler camda düzenli bir ritimle çalışıyor, şehir etraflarından ıslak bir rüya gibi geçiyordu.
— Mutlu musun? diye sordu Kerim aniden.
— Bu nasıl soru?
— Soru değil. Sadece anlamaya çalışıyorum.
— Neyi?
— Yorulmadan nasıl başkalarının evlerinde ömür geçirdiğini.
— Yoruluyorum. Sadece söylemiyorum.
— Neden?
— Çünkü kimse sormuyor.
Kırmızı ışıkta durdu. Ona baktı, kadın öne baktı.
— Mühendislik okurken fikrim sorulurdu, dedi kısık sesle.
— Mühendislik mi?
— Evlenmeden önce Hums Üniversitesi’nde iki yıl mimarlık okudum. Samir, evlendikten sonra karının okumayacağını söyledi.
— Bilmiyordum.
— Kimse bilmez. Ben anlatmam.
Neden onu böyle dinliyordu? Bilmiyordu. Belki sesinde, kendi içinde tanıdığı aynı özlem ipliği olduğu için: geri verilmeyen bir ülke ve kimse duymasın diye alçak sesle konuşulan bir dil.
— Yıllardır, dedi, kimse bana ne istediğimi sormadı. Ne Samir, ne Leyla, çünkü o küçük, ne de annem. Sen şimdi mutlu olup olmadığımı sordun. Ne kadar tuhaf geldiğini biliyor musun?
Kerim elini vites koluna uzattı; parmakları, kadının orada dalgınlıkla bıraktığı elinin üstüne değdi.
Kimse elini çekmedi.
Üç saniye geçti, belki dört. Sonsuzluk gibi geldi. Hayatı bilenin gözünde, böyle saniyelerde yıllarca verilemeyen karar verilir: ne sözde ne eylemde; eylemden önce gelen kaçınmada.
— Kerim, diye fısıldadı Hanan.
— Biliyorum.
— Ben evliyim.
— Ben de hâlâ 307’de evli bir kadınla uyuyorum.
Şaşkınlıkla baktı ona.
— Bunu bana bir şey kazanmak için anlatmıyorsun.
— Hayır. Seni kandırmak istemediğim için anlatıyorum. Yağmurda bir kadını eve bırakan bir aziz olduğumu sanmanı istemiyorum.
Elini yavaşça, sertçe değil, çekti.
— İhtiyacım olan buydu.
— Ne?
— Biri bana, beni kazanmaya çalışmadan doğruyu söylesin.
Apartmanının önünde durduklarında kapıyı açtı ve tereddüt etti.
— Teşekkürler.
— Ne için?
— Güzel bir şey söylemediğin için.
Yağmurun altına indi ve girişe koştu.
Onun fark etmediği, Kerim’in de onun uzaklaşışını izlerken fark etmediği şey, bitişik apartmanın ikinci katında hafifçe kıpırdayan perdeydi.
Ümm Firas, altmış yaşında Arap bir komşu, elinde çay bardağıyla pencerenin önünde duruyordu. Sabah, kahvaltıyı hazırlamadan önce mahalleden üç kadını aramıştı:
— Gece Ümm Leyla’yı bir erkekle arabada gördüm, dedi.
Fazlasını söylemedi. Mahalle fazlasına ihtiyaç duymaz. İşte bu küçük dünyadaki son kanun burada ortaya çıkıyor: gerçeğin ağırlığı azdır; ve yarım gerçek, korumacı bir tonla söylendiğinde, bütün gerçekten daha ağır gelir.
ON BİRİNCİ BÖLÜM
Kızıl Gün Batımı
Kerim her zaman içki içen biri değildi.
Ama o geceden bir hafta sonra, Katrin otelin arka mutfağında sert bir sakinlikle ona aralarındakinin «bir adı olan şeye dönüşmesini» istemediğini, kocasının önümüzdeki ay döneceğini ve «düzenleyici sözleşme»nin aşık olan bir adama yer vermediğini söyleyince, vardiyadan çıktı ve gidecek yeri olmadan istasyon mahallesine doğru yürüdü.
Turizmin tanıdığından başka bir mahalleydi bu. Kapalı dükkânlar, karanlığın ortasında parlayan bir tren istasyonu ve sokak aralarında, insanlara kimsenin inanmadığı bir şeyi vaat eden, herkesin yine de gittiği kırmızı ve mavi ışıklar. Her büyük şehirde böyle bir semt vardır; şehir onu, derli toplu bir evin dolabını koridorun en ucuna koyduğu gibi kenara koyar: orada, ama kimsenin sormadığı bir yerde.
«Kızıl Gün Batımı» adında küçük bir bara girdi.
Loş bir ışık, eski tütün kokusu ve duyulmaya çalışmayan bir müzik vardı. Barın ucuna oturdu, adını bilmediği bir viski istedi. Birkaç dakika sonra yanına genç bir kadın oturdu; muhtemelen yirmi dört yaşında, dar kırmızı bir elbise içinde, makyajın saklayamadığı türden yorgun gözlerle.
— Yalnız mısın?
— Evet.
— Ben de.
Ona gülümsedi; gülümseme çalışılmış bir gülümsemeydi.
— Adım Anka. Romanya’dan. Sen?
— Kerim.
— Arap mısın?
— Suriyeliyim.
— Araplara bayılırım. İyi bahşiş bırakırlar.
Gülüp gülmeyeceğini bilemedi.
— Ne kadar istiyorsun? Bunu bu kadar sert söylemek istememişti, ama öyle çıktı.
— Yanımda bir saat oturmak: yüz avro. Sonrasını konuşuruz.
— Sonrası olmayacak.
Kaşlarını kaldırdı.
— Dindar mısın?
— Hayır. Sadece yorgunum.
— Bu bir sebep değil. Bunların hepsi yorgun.
Çenesiyle masalardaki sessiz adamları gösterdi.
Kerim ona bakmayı sürdürdü. Kadehi tutarken sağ elinin hafifçe titrediğini, gözlerinin her iki dakikada bir, barın en ucunda müdür gibi değil, bekçi gibi duran iri bir adama kaydığını fark etti.
— Şu adam?
— Bakma. Bizim arkadaş olduğumuzu sanıyor.
— Ne yapıyor?
— Pasaportumu saklıyor. Korumak için, diyor.
— Kendi isteğinle mi buradasın?
Bakışı yarı gülüş, yarı başka bir şeydi.
— İstek büyük bir sözcük. Bir lokantada garson olmaya geldim. Köyümden bir arkadaş kazancın üç katı olduğunu söyledi. Geldim, pasaportumu «evraklar için» aldılar. Bir ay sonra yol, barınma ve giysi bedelini borçlu olduğumu söylediler. Sonra…
Devam etmedi.
— Polise gidebiliriz.
— Hayır.
Bunu hızlı ve soğuk söyledi.
— Neden?
— Çünkü köyümde nerede çalıştığımı biliyorlar. Çünkü annem hasta, kardeşim okulda ve gönderdiğim para… Çünkü adam adresimi biliyor. Onunkini de.
— Anka, insan ticareti mağdurları için yardım hatları var…
— Beni kurtarmaya çalışma.
Sertçe baktı ona.
— İşler daha da kötüleşir. Sen gidersin, ben kalırım. İç, öde, yarın yatağında ol. Bu ikimiz için de daha iyi.
Kerim bir şey demedi. Özgür dünyanın, açık otellerin ve düzenleyici sözleşmelerle yönetilen ilişkilerin dünyasının sınırsız olduğunu sanmıştı. Meğer orada da sınırlar varmış, ama adları değişmiş: paranın sınırı, pasaportun sınırı, korkunun sınırı. En acımasız sınırlar bunlar; çünkü görünmezler, bir devlet onları beklemez, bir namus onları korumaz, hutbelerde de adlarıyla anılmazlar.
Masaya yüz avro koydu.
— Bir saat için.
— Sonrası?
— Hiçbir şey. Sadece otur. Bana köyünü anlat.
Ona, daha önce hiç görmediği tuhaf bir hayvana bakar gibi baktı. Sonra tepenin üstündeki bir evi, üç yüz yıllık bir ceviz ağacını, doktor olmayı hayal eden küçük bir erkek kardeşi anlattı.
Sabaha karşı üçte ayrılırken telefonuna insan ticareti mağdurlarına yardım hattının numarasını yazdı. Arayıp aramayacağını bilmiyordu.
Sabah lobide Katrin’i bekler buldu.
— Hiç uyumamışsın.
— Hayır.
— Ne yaptın?
— İnsanların kendilerini sattığı bir yere gittim. Ve sizi kıskandığım «özgürlüğün» başka bir yüzü olduğunu öğrendim.
Sessizce baktı ona. Sonra dedi ki:
— Bu tür davalarla uğraşan bir avukat tanıyorum. Barın adını ver.
— Neden?
— Çünkü benden ilk kez bir şey istiyorsun.
O sabah hattı birlikte aradılar. Bir hafta sonra Kerim «Kızıl Gün Batımı»na yeniden gittiğinde pencerelerin kapalı olduğunu, kapıda bir ilan asılı olduğunu gördü. Yan kafedeki garsona sordu; omuz silkti: «Kapatıldı. Polis geldi. Kızlara ne oldu bilmiyorum.»
Kerim Anka’ya ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedi. Gerçeklerin en zoru ve en gerçekçisi buydu: bazı hikâyeler istediğimiz yerde bitmez; müdahale ettiğimizde de birini kurtarıp kurtarmadığımızı her zaman bilemeyiz.
Katrin ise o gece eve yalnız döndü.
Katrin rakamları sever; Thomas’ın Singapur’da ya da Şanghay’da olduğu gecelerde küçük çalışma odasına oturur, siyah bir defter açar, iki sütuna yazardı: «Sahip olduklarım» ve «İstediklerim». O gün yazdı: «Sahip olduklarım: bir iş. Bir ev. Savaşsız bir evlilik. Arkadaşlar. Özgürlük.» İkinci sütunun altında kalem durdu.
Uzun süre sustu. Sonra yazdı, çizdi, yeniden yazdı: «Kerim’i istiyorum.»
Neden çizdi? Çünkü çizelgeye girmiyordu. Çizelgeyi kim yapmıştı? Kendisi. Öyleyse neden değiştirmiyordu? Çünkü değiştirmek o kadar kolay değildi. Kalktı, kendine küçük bir kadeh şarap koydu ve bildiği ama adını koymadığı şeyi fark etti: yedi yıl önce kendisine akıllıca, olgun ve Avrupalıca görünen «özgürlük evliliği» aslında bir bariyerdi; hiç kimseye ihtiyaç duymaktan onu koruyordu. Bunu annesinden miras almıştı; annesi babasına dayanmış, babası onu terk etmiş, kızına da şöyle demişti: «Sakın dayanma.» Katrin de kimsenin onu bırakamayacağı bir ev kurmuştu, çünkü içinde kimse oturmuyordu.
Kerim ise ona ihtiyaç duyduruyordu ve bu onu korkutuyordu. Çünkü hafızasındaki her ihtiyaçla başlayan ilişki kayıpla bitmişti. Öyleyse neden bağışıklıkla yetinmiyordu? Çünkü bağışıklıkla başlayan her ilişki boşlukla bitmişti. Cevap bulamadı.
Defterine uzanıp üçüncü bir sütun yazdı: «Korktuklarım.» Liste beş maddeydi: ona bağlanıp karşılık verememek, ona bağlanıp karşılık görmemek, koşulsuz sevmeyi bilmediğini keşfetmek, Thomas’ı fiille değil dürüstlükle aldatmak, annesi gibi geveze ve yıkıcı olmak.
Listeyi okudu; en tuhafı dördüncüydü. Bedensel bir ihanetten korkmuyordu, çünkü sözleşme buna izin veriyordu. Dürüstlükten korkuyordu: Thomas’a bir gün «aşık oldum» demekten. Bu cümle tek başına sözleşmenin dışındaydı.
— Onu seviyor musun? diye sordu kendine.
— Adının bu olup olmadığını bilmiyorum. Ama onu gördüğümde saymayı bırakıyorum. Kazanç ve kayıp hesabını. Yalnızca bakıyorum ona.
— Bu aşk.
— Ya da çekim.
— Ya da ikisi.
Defteri kapadı. Ona «Hikâyeyi büyütmeyelim» demişti; bunu korkuyla söylemişti ve onun anladığını, acı çekeceğini, bu acının sorumluluğunu taşıdığını biliyordu. Özür dileyecek miydi? Hayır. Gerçeği bildiğinde söyleyecekti: yani «özgürlük» sözcüğünün ardına saklanmayı bıraktığında.
Son damlayı içti ve alçak sesle gerçek özgürlüğün ihtiyaç duymamak değil, ihtiyaç duyup itiraf etmek olduğunu söyledi. Yeni bir kâğıda yazdı: «Yarın: Thomas’la konuşmak.»
Cümleye baktı ve çizmedi.
ON İKİNCİ BÖLÜM
Telefonun Açığa Çıkardığı
Samir telefonu için bir şarj aleti arıyordu.
Leyla banyodayken odasına girdi ve yatağın üstünde yeni bir mesajla aydınlanmış telefonunu buldu. Bakmak istemiyordu. Göreceği şeyin ömründe bir şeyi kıracağını bilmiyordu.
Ekran kilitli değildi; Leyla bazen unuturdu:
Marc: «Seni özledim. Yarın buluşalım mı? Kimseye söyleme.»
Sonra fotoğraflar, sonra daha eski mesajlar. Titreyen parmağıyla kaydırdığında, kızının sarışın bir delikanlıyla kütüphane merdivenlerinde fotoğrafını buldu: gülüyorlardı, elleri yan yanaydı.
Yatağa oturdu. Almancayı iyi okumazdı, ama adamın adını tanıdı, «yarın» sözcüğünü anladı, «kimseye söyleme»yi anladı. Bu cümle her dilde anlaşılır; bir babanın ne anlama geldiğini bilmek için sözlüğe ihtiyacı yoktur.
Leyla havluya sarılı banyodan çıktı ve babasını elinde telefonla oturur buldu. Kimse kıpırdamadı.
— Baba…
— Bu kim?
— Kim?
— Bu adam. «Kimseye söyleme» diyen.
— Baba, telefonu ver.
— Bu kim?
Sesi yükseldi, salonun kapısı açıldı, Hanan korku dolu bir yüzle geldi.
— Ne oluyor?
— Ona sor! Kızına sor!
— Samir!
— Kızın erkeklerle buluşuyor!
— Buluşmuyorum! diye bağırdı Leyla, ağlamaya başlamıştı. Onunla hiç buluşmadım! Hiç görmedim!
— Peki şu genç kim?
— Jonas o! Sınıf arkadaşım! Sadece elimizi tutuyoruz!
— El mi tutuyorsun?! Ya bu? «Kimseye söyleme»?
Elini kaldırdı.
Bunun nasıl olduğunu kimse bilmiyor. Samir şiddetli bir adam değildi. Ama içindeki bütün korku, öfke ve miras alınmış utanç bir anda yükseldi ve eli kızının yüzünün üstünde havada kaldı. Hayatın, insanın yaptığıyla değil, yapmak üzere olduğuyla ve onu başkasının neyle durdurduğuyla yargılandığı anlardan biriydi bu.
Hanan aralarına girdi.
— Hayır.
Bunu, onda tanımadığı bir sakinlikle söyledi.
— Çekil.
— Hayır. Ona vurmayacaksın. Vurmayacağını sen de biliyorsun.
— Sen bozdun onu!
— Belki. Ya da ona saklamayı öğreten sensin. Sana anlatabilseydi telefonunda «kimseye söyleme» yazmazdı.
Leyla anne babasına, sonunu bilmediği bir film izliyormuş gibi bakıyordu.
— Peki ya sen, Hanan? dedi Samir yavaşça, sesi korkutucu biçimde alçalmıştı. Anlatacağın bir şey var mı?
— Ne hakkında?
— Ümm Firas bugün beni aradı. Seni gece bir adamın arabasında gördüğünü söyledi.
Herkes sustu.
Hanan inkâr edebilirdi; işten bir arkadaşın onu eve bıraktığını söyleyebilirdi, bu doğruydu. Ama üzerinde ıslak havlusu ve korkusuyla önünde duran kızına baktı ve bu anın yarım gerçeğe izin vermeyeceğini anladı.
— Evet. Bir adam beni yağmurda eve bıraktı. Suriyeli, otelden. Hiçbir şey olmadı. Ama arabadayken, yıllardır ilk kez biri beni dinlemek istiyormuş gibi hissettim. Ve bu beni, bana dokunmasından daha çok korkuttu.
Samir ona ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu.
— Peki…
— Hayır. Ama düşünüyorum. İnkâr edemeyeceğim hak bu. Ben bir insanım Samir, sadece bir eş değil.
Kızının yanına, yatağa oturdu; başını iki eliyle tutuyordu. Uzun dakikalar geçti. Sessizlikte Leyla kısık bir sesle dedi:
— Baba… Bana yazan adam… Onu tanımıyorum. Benden büyük. Ve ondan korkuyorum.
Başını kaldırdı.
— Ne?
— Korkuyordum. Sana anlatmak istiyordum. Ama beni kapatacağını biliyordum, annem de üzülecekti. Kimseye söylemedim. O da bana, beni ondan başka kimsenin anlamadığını söylüyordu.
Samir’in yüzü, biri göğsüne vurmuş gibi buruştu ve bir şey söylemedi.
Hanan elini uzatıp kızının elini tuttu; bir an tereddüt ettikten sonra Samir de uzanıp onun öteki elini tuttu. Üçü, küçük bir odada, yatağın üstünde, sözsüz.
Ertesi gün okula gittiler. Bayan Brandt ve okul rehberi karşıladı onları; telefonu birlikte açtılar. Rehber sakin ve kararlı bir sesle olanın bir adı olduğunu, Leyla’nın yanlış bir şey yapmadığını, bütün suçun on altı yaşında bir kızı seçen yetişkin bir adamda olduğunu açıkladı. Uzman bir polis birimi olduğunu, bunun gömülecek bir hikâye olmadığını da.
Samir güçlükle sordu:
— Kızımı cezalandıracaklar mı?
— Asla. Yalnızca istismar eden cezalandırılır.
Bunu iki kez duymaya ihtiyacı vardı.
İki hafta sonra polis aradı. «Marc»ın fotoğrafçı olmadığını, birden çok isim kullandığını, telefonunda farklı eyaletlerden sekiz kızın daha numarasının bulunduğunu saptadılar. İki vakada mesajlaşmanın ötesine geçmemişti; başka vakalarda geçmişti ve burada anılmaz.
O gece Leyla odasında yüzünü yastığa gömüp dedi:
— Aşk sanıyordum.
Hanan yanına otururken dedi:
— Birinin seni dinlemesine ihtiyacın vardı. O bu ihtiyacı bildi ve sömürdü. İhtiyaç duymak ayıp değil. Ayıp onda.
— Ya Jonas?
Hanan yorgun bir gülümsemeyle gülümsedi.
— Jonas başka bir şey. Elini yanına koyanı sev; üstüne değil.
Leyla ağlayarak güldü.
— Nereden biliyorsun?
— Annenim ben.
Samir ise o gece saat üçte tırını Münih’e sürdü.
Sabaha karşı üçte otoyol bir yol değildir. Sessizce akan siyah bir nehirdir. Radyo kapalıydı, ön cam yağmur damlalarıyla parlıyordu. Kendi kendine konuştuğu tek yer burasıydı; kendiyle konuşmadığında ise babasının sesini duyardı.
Babasının sesi hep toprak gibi kuru, kısa cümlelerle gelirdi: «Erkek ağlamaz.» «Erkek sormaz.» «Kadının evde söylediği unutulur, dışarıda yaptığı cezalandırılır.» Direksiyonda eli, kızını oğlanla görünce titrediği gibi titriyordu. İnkâr edecek bir şey yoktu: elini kaldıracaktı ve onu yalnızca Hanan’ın araya girmesi durdurmuştu.
Babasının sesine dedi ki: ben sen değilim. Cevap geldi: hayır, sen daha zayıfsın. Dedi ki: hayır, kızım benden neden korktu, onu anlamaya çalışıyorum. Babasının sesi bir an sustu, sonra dedi: çünkü sen evin erkeğisin, bu da onu korumak demek. Neyden? Dünyadan. Peki ya korktuğu dünya bensem?
Yeni bir soruydu bu. Mirasında cevabını bulamıyordu. Camı biraz açtı; içeri nemli bir hava girdi; yüksek sesle, yalnızca kamyona ve geceye dedi: korkuyorum. Leyla’nın tanımadığım bir kadına dönüşmesinden. Hanan’ın bana bakıp bir erkek görmemesinden. Yirmi yıldır «evi» omzumda taşıyıp bir kez bile içindekilerin neye ihtiyaç duyduğunu sormamış olmaktan. Peki neden sormamıştı? Çünkü nasıl soracağını öğrenmemişti ve cevabın kendisinden büyük çıkmasından korkmuştu.
Yeşil bir tabela geçti: «Münih 120.» Ve başka bir ses geldi, tam tanımadığı, belediye merkezindeki Arapça konuşan aile danışmanının sesine benzeyen: bir keresinde ona «Güçlü olman gerekmiyor. Orada olman gerekiyor» demiş o sakin kadının sesi. Nasıl orada? Televizyonsuz yanında oturmak. Ne diyecek? Hiçbir şey; yalnızca soracak: «Bugün yoruldun mu?» Kısık bir kahkaha attı; dünyanın en basit cümlesiydi ve yirmi üç yıldır söylememişti.
Kendi kendine, yetiştiği erkeklere hiç benzemeyen ani bir soru sordu: onu seviyor muydu? Evet. Bunun adının bu olup olmadığını bilmiyordu, ama beş yıl önce iki gün annesinin evinde kaldığında yemek yiyemediğini, kimsenin ona dokunmasını istemediğini ve bunu ona hiç söylemediğini biliyordu. Ya onu sahip olunan bir şey sanıyorsa? O zaman sevgiyle sahiplenme arasındaki farkı ayırırdı: seven, onun mutlu olmasını ister; sahiplenen, hareketsiz kalmasını.
Gözleri parladı. Aile danışmanının el yazısıyla yazdığı küçük bir kâğıdı hatırladı: «Eşler arasındaki sağlıklı sınır, birinin ötekini engellemesi değil; her birinin ötekini neyin acıttığını bilip ondan kaçınması, neyi sevindirdiğini bilip onu sunmasıdır.» Ve düşündü: ömrü boyunca birçok sınıra sahip olmuştu, ama hepsi başkalarını engellemek içindi. Kendisini engelleyecek tek bir sınır bile çizmemişti: elini kaldırmamak, «bu seni ilgilendirmez» dememek, sessizliğin kendisiyle sevdiği insan arasına oturmasına izin vermemek. Yapabilir miydi? Deneyecekti.
İlk dinlenme tesisinde kamyonu park etti, motoru kapattı ve uzun süre oturdu. Sonra telefonunu çıkardı, kimseyi aramadı. Notlar bölümüne yazdı: «Yarın: Ona yoruldun mu diye sor.»
Telefonu kapattı ve yağmura bakmayı sürdürdü.
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kumdan Sınırlar
İşler kesin bir biçimde bitmedi. Ne hayat böyle biter ne de dürüst romanlar.
Samir’le Hanan’ın ne yapacaklarına karar vermesi gerekiyordu. Alışkanlıklarının tersine, küçük bir belediye merkezinde Arapça konuşan bir aile danışmanına gittiler. Samir başta hoşlanmadı; sandalyede gergin oturup «Biz sorunlarımızı yabancılara anlatmayız» dedi. Ama danışman ona nazikçe şöyle dedi:
— Onları yabancılara anlatmadığında, kızına sözsüz anlatıyorsun.
Samir oturumların gizli kalmasını şart koştu; danışman kabul etti. Dördüncü oturumda Hanan’a yirmi yıldır söylemediği şeyi söyledi:
— Yüreğinin istediği adam olmayı bilmiyorum.
— Ben de sana yüreğimin ne istediğini nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.
— O hâlde buradan mı başlıyoruz?
— Buradan başlıyoruz.
Ani bir aşk ya da gösterişli bir barışma değildi. Daha yavaş, daha alçakgönüllü bir şeydi: haftada bir gece televizyonsuz birlikte oturmak ve birinin ötekine bir soru sorması. Samir «Bugün yoruldun mu?» ile başladı; hayatında öğrendiği en zor soru buydu. Çoğu hatibin bilmediği şey şu: en küçük sözcükler en büyük cesareti ister, çünkü arkasına saklanacak bir şeyleri yoktur.
Bu arada Hanan, diplomasını tamamlamak için bir akşam kursuna yazıldı. Kimseye mühendisliğe dönmek istediğini söylemedi, ama yeniden çizmeye başladı.
Kerim ise ilkbaharda otelden ayrıldı. Komşu şehirdeki bir mühendislik firmasına başvurmuştu; iki görüşmeden sonra kabul ettiler. Katrin’e son haftaya kadar söylemedi.
— Benim yüzümden mi?
— Bir kısmı.
— Sana hiçbir şey vaat etmemiştim.
— Hayır. Bu yüzden seni suçlamıyorum. Söz verdiğin gibi dürüsttün. Ama sözleşmelerle yönetilen ilişkilere uygun olmadığımı fark ettim. Birisi için bir şey olmak istiyorum, bir madde değil.
— Biri çıkacak mı peki?
— Belki, belki çıkmaz. Ama onu yüzümü açarak aramak istiyorum.
Katrin elini yanağına koydu.
— Aramızda en özgür olanın ben olduğumu sanıyordum.
— Belki öyleydin.
— Şimdi bilmiyorum.
— Her zaman bilmeyiz. Bilmek zorunda da değiliz.
Gittiğinde Katrin uzun süre resepsiyonun kapısında dikildi. Sonra çalışma odasına döndü, yaklaşan etkinliklerin dosyasını açtı ve tek harf okumadı. Rakamları yöneten kadın, böyle anlarda en büyük kayıpların hiçbir sütuna yazılmadığını bilir.
Aynı ay Raşa, Hanan’a kısa bir sesli mesaj gönderdi:
— Bir bursa başvurdum. Çocukluk eğitimi. Almanya’da. Kimseye söyleme.
Hanan güldü ve yazdı: «Bana her şeyi anlat. Evrak işlerinde yardım ederim.»
Macit fikrini değiştirmiş değildi. Ama annesi, tokattan sonra uzun bir gece ağlamış, bir sabah ona şöyle demişti: «Kız kardeşini senden sonsuza dek soğutmak istiyorsan devam et.» Bu fikirsel bir itiraz değildi. Kaybetme korkusuydu. Bazen, düşüncelerin bitiremediğini bitirmeye kaybetme korkusu yeter.
Gertrud’la Walter ise şehrin kenarında küçük bir dairede birlikte yaşamaya karar verdiler. Michael annesine «ara sıra onları ziyarete geleceğini» söyledi; bu söz, küçüklüğüne rağmen, kırk yaşındaki bir oğuldan koparılabilecek en büyük itiraftı.
Haziranın bir pazar günü Hanan, Samir ve Leyla şehir dışında küçük bir göle gittiler.
Samir bir tomruğun üstüne oturmuş, termostan çay içiyordu; Hanan elinde okumadan çevirdiği bir kitap tutuyordu; Leyla kıyıdaki kumda yürüyordu. Eğilip parmağıyla ıslak kumda uzun, düz bir çizgi çizdi. Küçük bir dalga gelip sildi. Başka bir çizgi çizdi, onu da bir dalga sildi.
Uzaktan Jonas ona el sallayarak geldi, yaklaşmadı. Anlaştıkları gibi bir mesafede durdu, ona baktı ve bekledi.
Leyla annesine döndü, yanına oturdu.
— Anne, okulda öğretmen herkesin sınırları olduğunu söyledi. Babam hayatın sınırları olduğunu söylüyor. Marc ise hiçbir sınır tanımıyordu. Peki sınırları gerçekte kim çiziyor?
Hanan uzun uzun düşündü.
— Kimse onları tek başına çizmez. Bazen kendimiz çizeriz. Bazen ailemiz, bizi koruma korkusuyla bizim için çizer. Bazen yasa, sınır bilmeyen insanlardan korusun diye çizer. Bazen insanlar bizi denetlemek istedikleri için çizer. İki tür arasındaki fark çok ince.
— Nasıl anlarım?
— Tek bir soruyla: Bundan kim yararlanıyor? Sınır seni koruyorsa ona saygı göster. Başkasını senden koruyorsa ona sor: Neden?
— Ya cevap bulamazsam?
— O zaman onu öfkeyle yıkma. Soruya kapıyı açık bırak.
Leyla göle baktı.
— Kumdaki çizgi kalmıyor.
— Hayır. Ama içinde çizdiğin çizgi kalır, nedenini biliyorsan.
Hafif bir meltem esti, uzaktaki bir ağacı salladı. Kıyıda küçük deniz, sınırları her dakika yeniden yazıyordu; sanki sınırların bir kere örülmüş duvarlar olmadığını söylüyordu. Bedenler, kalpler, aileler ve yasalar arasında her gün yenilenen canlı sözleşmelerdi onlar; her kuşak onları ilk keşfeden kendisi sanır, her kuşak konuşmayı öğrenmeden önce sessizliğin bedelini öder.
Hanan’ın cevapları yoktu; ama en azından ilk kez, söylenmeyen soruların evleri içeriden yiyen şeyler olduğunu biliyordu.
Samir ayağa kalktı ve kızına elini uzattı, sonra karısına hızlı bir bakış attı.
— Haydi. Yemek yiyeceğiz.
Bu sözcükte, yalınlığıyla, bir şey değişmişti ve kimsenin ona ad vermesi gerekmiyordu.
İKİNCİ KİTAP
Bir Yıl Sonra
ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Raşa Geldi
Hanan, Stuttgart Havalimanı’nın varış salonunda, elinde Leyla’nın renkli bir el yazısıyla yazdığı küçük bir tabelayla duruyordu: «Hoş geldiniz Raşa Öğretmen.»
Tabelanın abartılı olduğunu biliyordu, ama dayanamamıştı. Sekiz yıldır sarılmadığı kız kardeşiydi bu; üç ret sonrası bursu kazanmış, tek bir valiz ve ağabeyi Macit’in başını çevirerek imzaladığı yazılı bir izinle yola çıkmıştı.
Raşa cam kapıdan ince bir bedenle çıktı; üstünde buranın soğuğuna uymayan kısa bir manto, saçlarında siyah bir eşarp. Alışkın olduğundan daha aydınlık bir odaya giren biri gibi etrafındaki bir sürü yüze bakarak bir an durdu. Sonra tabelayı gördü.
Bir şey söylemedi. Valizi bıraktı ve koştu; öyle sıkı sarıldılar ki insanlar dönüp baktı, gülümsedi, yoluna devam etti; Almanlar bazı sarılmalara dik dik bakılmayacağını bilir.
— Buradasın, dedi Hanan.
— Buradayım. İnanamıyorum.
Arabada Raşa sessizce pencereden dışarı baktı.
— Ne oldu? diye sordu Leyla arka koltuktan.
— Hiçbir şey. Sadece… hayatımda kimsenin kimseye bakmadığı, bu kadar insan dolu bir sokak görmemiştim.
— Alışırsın. Burada herkes kendi derdinde.
— Bana bir lütuf gibi geliyor bu.
— Bazen yalnızlıktır da, dedi Hanan usulca.
Raşa sustu, sonra:
— Ben yalnızlığın yalnızca kapalı evlerde olduğunu sanıyordum.
İlk haftalarda Raşa, bir öğrenci yurdunda küçük bir odada kaldı; mutfağı ve iki banyoyu sekiz öğrenciyle paylaşıyordu: iki Alman, bir İranlı kız, bir Kamerunlu, bir İspanyol, iki Çinli kız ve Lina adında bir Alman kız.
Üçüncü gece duvarın ardından bir kadınla bir erkeğin kahkahasını, sonra bir sessizliği, sonra kulağın yanılmayacağı bir sesi duydu. Yatağına oturdu, ellerinde, sanki ona sığınıyormuş gibi bir yastık; karanlıkta yalnızca yüzü kızardı. Bir saat sonra mutfağın kapısı açıldı, buruşuk gömlekli bir genç su içmeye çıktı; onu gözleri açık, masada otururken görünce:
— Rahatsız ettiysek özür dilerim. Çok mu duyuyorsun?
— Biraz.
— Daha sessiz olacağız.
Odasına döndü; Raşa iki şeye şaşkın kaldı: utancın yükünü taşımayan bir yalınlıkla özür dilediğine, ve ne söylemesi gerektiğini bilmediğine.
Sabah kahve yaparken Lina gülümseyerek girdi.
— Günaydın. Dün gece rahatsız olmamışsındır umarım.
— Hayır. Sadece… alışık değilim.
— Sevgilim Markus; iki yıldır birlikteyiz. Sizin kültürde bu yasak mı?
— Yasak, evet. Ama gizlice olur.
— Gizli olması daha mı iyi?
Raşa düşündü.
— Bilmiyorum. Gizlide kimse birinin acı çektiğini bilmez.
Lina bir sessizlikten sonra dedi:
— Burada herkes bilir ama kimse karışmaz. Bazen biri bana «İyi misin?» diye sorsun isterim.
Raşa acı bir kahkaha attı ve fincanını kaldırdı:
— Ben de kimsenin bana sormamasını isterim.
Bu tek cümle, iki ülke arasındaki bütün mesafeyi özetleyebilir: gereğinden fazla soran ama dinlemeyen bir dünya, hiç sormayan ama her şeyi gören bir dünya.
Öğrenmeye başladı. Geç saatte mutfağa eşarpsız inmeyi. Onu bir partiye çağıran meslektaşına, günah işlemiş gibi hissetmeden «hayır» demeyi. Koridorda yüksek sesle gülmeyi. Her küçük adım, çocukluğundan beri boynuna dolanmış bir ipin düğümünü çözmek gibiydi.
Sonra parti gecesi geldi.
Lina’nın onu çağırdığı, bir bodrumdaki öğrenci partisiydi: gürültülü müzik, renkli ışıklar, sallanan bedenler. Raşa bir bardak meyve suyu tutuyordu; Tobias adında bir genç, tatlı bir gülümsemeyle:
— Daha güçlü bir şey ister misin?
— İçmem.
— Bir kereliğine?
Uzattığı bardağa, dönen salona ve kendisine baktı: yirmi dokuz yaşında, yirmi sekiz yıllık yasakların göğsüne bastığını hisseden ve hepsini tek gecede kırmak isteyen bir kadın.
İçti.
Bir saat sonra çok gülüyor, ona fazla yakın duruyor, eli sırtında, kendi kendine şöyle diyordu: «Bu benim. Bu özgürlük.»
— Daha sakin bir yere gitmek ister misin? diye sordu Tobias.
Cümle açıktı. Raşa’nın içinde iki ses vardı: biri «Yap! Hepsine kanıtla!» diye haykırıyordu, öteki daha zayıf ama daha derindi: «Burada kimseye bir şey kanıtlamaya gelmedin, intikam almak için içindekini yakmaya da.» Yeni özgürleşenlerin en tehlikeli anlarından biri budur: kendilerine yasak olan her şeyin vazife olduğunu sanmak, zincirin çözülmesiyle uçuruma atlamayı karıştırmak.
Bardağı bıraktı.
— Hayır.
— Hayır mı?
— Şimdi değil. Ve bu şekilde değil.
Kızmasını, onu ikna etmeye çalışmasını ya da hayal ettiği gibi hafife almasını bekledi. Dedi ki:
— Peki. Eve bırakayım mı?
— Hayır. Lina’yla giderim.
— Nasıl istersen.
Kin tutmadan uzaklaştı.
Dönüş yolunda Lina sordu:
— İyi misin?
— Bilmiyorum. Yapmaktan korktuğum için bir şey yapacak gibi hissettim kendimi.
— Şimdi ne düşünüyorsun?
— Özgürlük, her şeye «evet» demek değil. Bedelsiz «hayır» diyebilmek ve sonra, ben istediğimde «evet».
— Belki de en zor ders bu.
— Belki de tek ders.
Odaya vardığında annesine bir mesaj yazdı: «İyiyim. Çok çalışıyorum.» Sonra yalnızca Hanan’a bir tane daha gönderdi: «Bugün hayır demeyi öğrendim. Birine söylemem gerekiyordu.»
Hanan bir dakika sonra karşılık verdi: «Seninle gurur duyuyorum. Ve senden başka kimsenin bilmesi gerekmez.»
ON BEŞİNCİ BÖLÜM
Ümm Firas
Her cuma apartmanın Arap kadınları, birinin evinde çay, hamur işi ve sohbet için toplanırdı.
Hanan pek gitmezdi. Ama Ümm Firas onu bizzat, dostlukla meydan okumayı birleştiren bir tonla çağırınca bunun, bir tepsi kurabiyeyle kurulmuş küçük bir mahkemeye çağrı olduğunu anladı. Her küçük topluluğun, her ülkede, bir mahkemesi vardır: hâkimi yok, avukatı yok, kararlarını bakışlarla uygular; mahkemelerin en hızlısı ve en az merhametlisidir.
— Ümm Leyla, ziyaretlerin azaldı.
— İş yoğun Ümm Firas.
— İş iştir. Ama insanlar değiştiğini söylüyor.
Odada altı kadın vardı. Biri fincanına baktı, öteki pencereye, üçüncüsü tavrını çoktan almıştı.
Hanan’ın önünde iki seçenek vardı: özür dileyip gülümsemek, konuyu değiştirmek, bu geceyi kurtarıp sonrasını yitirmek; ya da fincanı bırakıp daha önce söylemediğini söylemek. Fincanı bıraktı.
— Beni bir adamın arabasında gördüğünüzü duydum, dedi sakin bir sesle.
— Ben söylemedim…
— Üç kadına söylediniz, onlar da başkalarına. Önemli değil. Yalnızca gerçeği söylemek istiyorum ki söylenti değil, siz bilesiniz. İşten bir arkadaş, otobüs bozuk olduğu için beni yağmurda eve bıraktı. Hiçbir şey olmadı. Ama hiçbir şey hissetmediğimi size söylemeyeceğim, çünkü yalandan hoşlanmam.
Sessizlik oldu.
— Bunu size bağışlanmak istediğim için anlatmıyorum. Hiç yapmadığım bir şeyle, hissettiğim bir şeyle suçlanıyormuş gibi yaşamaktan yorulduğum için anlatıyorum.
Köşedeki bir kadın, Ümm Cemal, kuru bir sesle dedi:
— Ama his tek başına tehlikelidir.
— Hayır. His tehlikeli değil. Tehlike, insanları onun yüzünden cezalandırmak; anlatmazlar, sır olur, sır zehre dönüşür. Aramızda kaç kadın bunu yirmi yıl sakladı?
Ümm Cemal şaşırdı ve avuçlarına baktı. Ümm Firas, yüzü değişmiş hâlde Hanan’a baktı.
— Bunu, söylediğinden fazlasını biliyormuş gibi söylüyorsun.
— Buradaki her kadının bildiğini ve söylemediğini biliyorum.
Odanın en ucundaki küçük bir kadın, Selma, elini ağzına bastırarak kısa bir kahkaha attı. Sonra herkese baktı ve kısık bir sesle dedi:
— Ben de söylemekten korkuyordum. Geçen yıl kocam bana vurdu. Kimseye söylemedim. Üç aydır izi saklamak için sürme çekiyorum.
Başka türden bir sessizlik çöktü.
Ümm Firas bir süre sonra, kendi sesine benzemeyen bir sesle dedi:
— Ben de… Kızım Ürdün’de bir yıldır boşanmış. Size söylemedim, çünkü utanıyordum.
— Neden?
— Çünkü bana sorulan ilk şey şuydu: Ne yaptı?
Hanan ona baktı. O anda Ümm Firas, pencereden gözleyen komşu değildi. Altmış yaşında, başkalarının sözünden duyduğu korkuyu o kadar uzun süre taşıyan bir kadındı ki bu korku, kendisine karşı kullanılmadan önce başkalarına karşı kullandığı bir silaha dönmüştü. Birçok dedikoducunun sırrı budur: kötü değiller, saldırmayı çalışan korkak insanlar.
O akşam mahalle değişmedi, ama bir şey sarsıldı.
Hanan, Ümm Firas’ın evinden çıkarken ev sahibi kapıya kadar yetişti.
— Bana kin tutma.
— Tutmuyorum.
— Sizi koruduğumu sanıyordum.
— Ben de sessizlikle kendimi koruduğumu sanıyordum. İkimiz de yanılmışız.
Ümm Firas, mahcup bir hareketle elini uzattı ve Hanan’ın avucuna mendile sarılmış bir parça kurabiye koydu.
— Leyla’ya.
Bildiği en yakın özür buydu.
ON ALTINCI BÖLÜM
Tanık
Mahkeme günü mayısta geldi.
Leyla’nın filmlerden hayal ettiği gibi korkunç, devasa bir salon değildi. Ahşap masalar, kum rengi perdeler ve yüzü tarafsız ama sert olmayan, elli yaşlarında bir kadın hâkimle sade bir odaydı.
İfadesi önceden, rahat renklerle döşenmiş sessiz bir odada, bir psikoloğun yanında kaydedilmişti. «Marc»la yüzleşmek zorunda kalmadı. Kendi yaşındakileri korumak için böyle düzenlenmişti ve Leyla, bu ayrıntıyı düşünen kişiye belirsiz bir minnet duydu. Küçük olduğu için hutbelerde anılmayan bir erdemdir bu: kanunun tanığın bir insan olduğunu hatırlaması.
Ön sırada, babasının yanına oturdu.
Samir tek takım elbisesini giymiş, gömleğini kendi eliyle ütülemişti. Salonda küçük görünüyordu, hiç görmediği kadar küçük; ama elini sıkı sıkı tutuyordu.
Kayıt gösterildiğinde salonda ses yoktu. Leyla kendi sesinin olayın nasıl bir yorumla başladığını, mesajların nasıl her akşam olduğunu, ona «Kimseye anlatma» dediğini, bir gece bir şeyin yanlış olduğunu anlayıp kimseye söyleyecek söz bulamadığını anlatışını dinledi. Yanında babasının şiddetle nefes aldığını duydu.
Kayıt bittiğinde ona dönüp Arapça fısıldadı:
— Neden bana söylemedin?
Bir suçlama sorusu değildi. Gerçekten bilmek isteyen birinin sorusuydu.
— Çünkü beni kapatacaktın.
— Kapatacaktım.
Bunu acıtan bir dürüstlükle söyledi.
— Ve şimdi anlıyorum ki onu başarılı kılan, kapatmaktı.
Leyla bir şey demedi. Elini sıktı.
Karar iki saat sonra çıktı: yıllarca hapis, reşit olmayanlarla iletişim yasağı, tedavi zorunluluğu. Kimse gerçek bir rahatlama soluğu almadı; çünkü karar, kızlardan alınanı geri vermiyordu. Ama Leyla göğsünden bir şeyin çıktığını, eski bir taşın yerinden ayrıldığını hissetti.
Duruşmadan sonra Jonas mahkemenin merdiveninde duruyordu; kendiliğinden gelmiş, üç saat beklemişti.
— İçeri girmedim, dedi. Hakkım olup olmadığını bilmiyordum.
— Vardı.
— Yalnızca bittikten sonra seni görmek istedim.
Ona doğru yürüdü ve iki adım uzağında durdu.
— Jonas, sana bir şey söylemek istiyorum.
— Söyle.
— Seni seviyorum. Sanırım. Ama birçok şeye hazır değilim. Dürüst olmak istiyorum ki istemediğim ya da anlamadığımız bir şey olmasın.
Yüzü değişmedi.
— Peki.
— Bu seni rahatsız ediyor mu?
— Hayır. Beni rahatsız eden, sana senden önce söylemememdi.
— Neyi?
— Benim de hazır olmadığımı. Biraz korkuyorum. Yalnızca elini tutup seninle müzikten konuşmak istiyorum. Bu yeter mi?
Leyla aylardır ilk kez yüreğinin derinliğinden güldü.
— Çok yeter.
Samir birkaç metre arkada duruyor, genci görüyor, kızını görüyor ve hareketsiz kalmak için içindeki her şeyi denetliyordu. Jonas yaklaşıp Almanca kendini tanıttığında, elini uzattığında Samir kırık bir Arapçayla:
— Ben… Samir. Leyla’nın babası.
— Memnun oldum.
— Kendine… dikkat et.
Kızını almasından korkan bir adama söyleyebileceği en tuhaf cümleydi. Ama öğrenmeye çalışan bir adamın cümlesiydi.
Akşam, otobüsle eve dönerlerken Leyla babasına dedi:
— Baba, teşekkürler.
— Ne için?
— «Sen hata yaptın» demediğin için.
Pencereye baktı.
— Hata yapan benim. Anlamak için çok geç kaldım.
— Ama anladın.
— Evet. Ve ona sadık kalmaya çalışacağım.
ON YEDİNCİ BÖLÜM
Romanya’dan Bir Kart
Kerim yeni şehrinde bir köprü tasarım şirketinde mühendis olarak çalışıyordu ve gerçek adını ilk kez bir ofisin kapısında yeniden buluyordu.
Sekizde gelir, beşte çıkardı; arada, bir zamanlar geceleri insanları seslerinden tanıdığını unuturdu. Gündüzü gündüz, akşamı akşam olmuştu. Ama uykusuzluktan kurtulmamıştı; çünkü uykusuzluk yalnızca gecenin işi değildir, oteller kapandığında kalan sorulardır.
Altı ay sonra bir üniversite ilanında, insan ticareti mağdurlarına yardım etmek için Arapça ve İngilizce konuşan gönüllü arayan bir kuruluşu okudu. Uzun düşünmedi, aradı. Her salı, kolay anlatılamayan hayatlardan çıkmış insanlarla küçük bir odada oturur oldu: Romanya’dan, Nijerya’dan, Suriye’den kadınlar, Afganistan’dan bir genç. Onlara «sizi kurtaracağım» demiyordu; Anka’dan, bunun söylenebilecek en yalan cümle olduğunu öğrenmişti. «Buradayım. Çeviri yapabilirim, yanınızda oturabilirim» diyordu.
Ağustosun bir salı günü kuruluşa, gönderen adı olmayan bir kartpostal geldi.
Üstünde yeşil bir tepenin üstünde dev bir ceviz ağacı resmi vardı; arkasında, küçük bir el yazısıyla, İngilizce tek bir cümle:
«Kardeşim tıp fakültesinde birinci sınıfa başladı. Bir saat oturduğun için teşekkürler.»
Kerim kartı defalarca okudu, sonra posta damgasına baktı: Romanya. Başını kaldırınca iş arkadaşı Elena’nın ona baktığını gördü.
— Gönderen kişiyi tanıyor musun?
— Evet. Sanırım.
— İyi mi?
— Bilmiyorum. Ama hayatta olduğunu biliyorum. Ve hatırladığını.
Kartta bundan başka bir şey yoktu. Ama Kerim ondan sonra arabasında, otoparkta oturup yıllardır ağlamadığı kadar ağladı, nedenini tam bilmeden. Belki de bazı iyilikler ancak beklemeyi bıraktığımızda bize ulaşır; hayatın bazı sorulara ancak onları unuttuğumuzda cevap vermesi gibi.
Akşam dairesinin kapısında dururken merdivenin basamağında, paltosunu dizlerinin çevresine sarmış oturan bir kadın buldu.
— Katrin?
— Merhaba, Kerim.
Pek değişmemişti: daha zayıf bir yüz, daha dürüst gözler.
— Adresimi nasıl buldun?
— Daniel’den, otelden eski meslektaşından. Onu bu işe bulaştırdım.
— Burada ne yapıyorsun?
— Evliliğim bitti.
Bunu dramatiklikten uzak söyledi.
— Thomas döndü ve birbirimize gerçeği söyledik: bir ofiste ortak gibi yaşıyorduk, ikimiz de birbirimizden nefret etmiyoruz ama kimse kimseyi sevmiyordu. Sessizce boşandık. İki avukat, iki kâğıt, bir kahve.
— Üzgünüm.
— Üzülme. Bu keder değil. Bu berraklık.
Kerim yanına, basamağa oturdu.
— Ve bana ne söylemeye geldin?
— Bilmiyorum. Belki «sözleşme buna yer vermiyor» derken hata ettiğimi söylemeye. Hissettiğim şeye ad vermekten korkuyordum, çünkü adı olan şeylerin sonuçları olur.
— Şimdi adını koyuyor musun?
— Hayır. Önce yüzümü açarak tanımak istiyorum, senin dediğin gibi.
Gülümsedi.
— Bu benim cümlem.
— Biliyorum. Ödünç aldım.
Ellerine, sonra tek bir lambanın aydınlattığı sokağa baktı.
— Katrin, eskiye dönemem. Ne 307’ye ne ona benzeyen bir şeye.
— Ben de istemiyorum.
— Ve zamana ihtiyacım var.
— Benim artık bütün zamanım var.
— Hiçbir yere varmayabiliriz.
— Biliyorum. Her zaman bilmeyiz.
— Bilmek zorunda da değiliz.
Şaşkınlıkla baktı, sonra güldü.
— Biliyor musun? Bu cümle ağzıma çok tanıdık geldi.
— Çünkü doğru.
Merdivende sessizce, uzaktan bir tren sesi, bir bisiklet zili ve üst katta kapanan bir kapıyı dinleyerek kaldılar. Bu bir âşıklar buluşması değildi. Bu sefer haritasız yürümeyi deneme kararı almış iki insanın buluşmasıydı.
ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
Sofra
Eylülde Hanan evinde bir akşam yemeği verdi.
Hiç kimseyi çağırmaya alışkın değildi; ne otelden ne mahalleden. Ama Samir’e dedi ki:
— Herkesin tek bir sofrada oturmasını istiyorum, bir kez de olsa. Onları görmek istiyorum.
«Bu herkes kim?» demedi. «Gereken ne varsa alırım» dedi.
Gelebilen herkes geldi. Raşa üniversiteden, saçları açık, kimsenin ona yakıştırmadığı bir gülümsemeyle geldi. Leyla, yanında Jonas’la geldi; Jonas bir kutu tatlı taşıyor, kapıda bir işaret bekleyerek duruyordu. Gertrud’la Walter, el ele geldi; Samir bir adım geri çekildi, sonra mahcup bir sesle: «Buyurun» dedi. Ümm Firas bir tepsi kurabiye ve Selma’yla geldi. Kerim’le Katrin aynı arabayla geldiler ve kimse bundan söz etmedi.
Masa bu sayıya dar geldi; sandalyeleri iki yana koydular, tabakları ortaya ittiler. Yemek utangaç bir sessizlikle başladı. Sonra Walter, bir tavuk parçasını özenle keserken dedi:
— Benim ülkemde derler ki: Yabancı, üç öğünden sonra yakın olur.
— Bizim ülkemizde, dedi Samir, bir öğünden sonra. Ama komşuların kalbinde yabancı kalır.
Herkes güldü.
Biraz sonra Hanan’ın telefonu çaldı. Annesi oradan görüntülü arıyordu. Telefonu masaya doğru kaldırdı; beyaz eşarplı yaşlı bir yüz, yabancı yüzlere şaşkınlıkla baktı.
— Bunlar kim Hanan?
— Arkadaşlar anne. Akrabalar. Komşular.
— Bu sarışın kim?
— Gertrud. Komşum.
— Nerede oturuyor?
— Burada.
— Sizinle mi yiyor?
— Evet.
Anne bir an sustu, sonra tereddütlü bir sesle:
— Söyle ona… hoş geldi.
Hanan cümleyi Almancaya aktardı; Gertrud gülümsedi ve aceleyle öğrendiği komik bir Arapçayla: «Teşekkürler teyze» dedi. Anne gülüp başını salladı, sanki «Bu nasıl bir dünya?» der gibi.
Sonra arka planda Raşa’yı gördü.
— Raşa!
— Efendim anne.
— İyi misin?
— Çok iyiyim.
— Macit de selam söylüyor.
Macit’in annesi aracılığıyla gönderebildiği en fazla buydu ve Raşa bunun tam bir bağışlanma olmadığını, ama bir kopuş da olmadığını anladı. Tam bağışlama ile tam kopuş arasında geniş bir alan vardır; ayakta kalmaya çalışan ailelerin çoğu orada yaşar.
Yemek bitince herkes küçük gruplara ayrılırken Hanan mutfakta tek başına bir tabak yıkıyordu. Samir girdi ve bir havlu aldı.
— Bırak ben kurulayayım.
— Gerek yok.
— İstiyorum.
Yıllardır durmadıkları gibi yan yana durdular. Bir süre sonra dedi:
— Hanan, bunu sana daha önce söylemedim. O gece yaptığınla gurur duyuyorum. Benimle kızımız arasına girdiğin için.
— Korkuyordum.
— Ben daha çok korkuyordum. Ama sen yaptın.
Ellerini sildi.
— Ben de bana «Bugün yoruldun mu?» diye sorduğun için gurur duyuyorum. Bunu yapacağına inanmıyordum.
— Ben de inanmıyordum.
Gülümsedi; Hanan onda, ilk gördüğü yirmi dört yaşındaki genci gördü. Hiç tanımadığı âşık değil; ama öğrenebilecek biri.
Yan odadan Leyla’nın kahkahası geldi, ardından Jonas’ın Arapça bir şey söylediği ses: «Teşekkürler… teyze.» «Teyze»nin böyle söylenmediğini bilmiyordu, ama kimse onu düzeltmedi.
Hanan balkona çıktı ve ılık bir eylül havasında durdu. Karşı pencerelerdeki ışıklara baktı: aileler, yabancılar, komşular ve her pencerenin ardında anlatılmayan bir hikâye olduğunu söyleyen küçük ışıklar.
Hiçbir şeyin çözülmediğini biliyordu: Leyla hâlâ öğreniyordu, Raşa hâlâ tökezliyordu, Samir hâlâ yeni sözcükler çalışıyordu, Kerim’le Katrin nereye gittiklerini bilmiyordu. Ve sınırlar, kumun üstünde, kâğıtta ya da yürekte, yeniden çizilecekti.
Ama bu gece, hiç değilse, sınırlar biraz genişlemişti, tek bir sofranın oturabileceği kadar.
ÜÇÜNCÜ KİTAP
Derinin Altı
Önceki iki kitapta sınırlara dışarıdan baktık: kim çiziyor, kim çiğniyor, bedelini kim ödüyor. Bu kitapta derinin altına giriyorum; sevgiyle bağımlılığı, ilgiyle denetimi, arzuyla ihtiyacı, kayıtsızlıkla huzuru birbirine karıştıran kadınlara ve erkeklere. Buradaki kişilerin hepsi yetişkin; hikâyeleri aynı şehirde, «Sofra»yı izleyen sonbaharda geçiyor ve önceki bölümlerin bazı yüzleri, komşuların birbirinin yanından geçtiği gibi içinden geçip gidiyor.
ON DOKUZUNCU BÖLÜM
Kapıdaki Çanta
Sabaha karşı üç buçukta Hanan’ın telefonu çaldı.
İlk çalışta açmadı. Kötü haberlerle uyanmayı öğrenmiş herkesin bildiği gibi biliyordu: bu saatteki bir telefon hayırla gelmez.
— Alo?
— Ümm Leyla… Ben Selma.
Ses kısık ve titrekti; sanki sahibi bir dolabın içinden konuşuyordu.
— Neredesin?
— Banyodayım. Kapıyı kilitledim. Bassam uyuyor. Ne istediğimi bilmiyorum. Yalnızca senden başka kimsenin numarası yoktu.
Hanan kalktı ve parmak uçlarında salona yürüdü.
— O…?
— Bu gece bir şey yapmadı. Ama uyumadan önce bir şey söyledi ve bunun duracağını anlamadım.
— Ne dedi?
— Bir daha birine anlatmayı düşünürsem, iz bırakmadan pişman etmenin yolunu bileceğini söyledi.
Sözcükler ağzından yavaş yavaş çıkıyordu; her biri izin istiyormuş gibi.
— Oğlun yanında mı?
— Yamen odasında uyuyor.
— Selma, beni dinle. Çıkmak istiyor musun?
Hat bir an sustu. Sonra Hanan’ın tanımadığı bir ses geldi:
— Korkuyorum.
— Tabii ki korkuyorsun. Ama cevap bu değil.
— Evet… istiyorum.
— Küçük bir çanta al: evrakları, ilaçları, sana ve Yamen’e giysi. Ağır bir şey alma. Telefonunu da. Şafak sökene kadar sabret. Ben gelirim, birlikte gideriz.
— Ya uyanırsa?
— Hiçbir şey söyleme. Ne demek istediğimi biliyorsun.
— Biliyorum.
Burada, bu türden hikâyeler anlatıldığında çoğu kez unutulan bir şeyin üstünde durmak gerekir: şiddet evinden çıkış, kahramanca bir anda olmaz. Kapalı bir banyoda, kısık bir sesle, parmak uçlarında, küçük bir çantayla olur. Hiçbir filmden bir şey yoktur içinde, bütün cesaret vardır.
Bir saat sonra Samir’in küçük arabası Selma’nın binasının altında durdu. Hanan ön koltukta yalnızdı; bagajda bir torbada giysiler ve Leyla’nın eski bir oyuncağı vardı, çünkü altı yaşındaki bir çocuğun tanıdığı bir şeye ihtiyacı olacaktı.
Selma dakikalar sonra indi: ev elbisesinin üstüne bir palto, bir elinde küçük bir spor çanta, ötekinde uyuyan çocuğu; yüzünde dünden silinmemiş makyajın kalıntıları. Yolda ikisi de konuşmadı; Yamen annesinin omzunda güven veren düzenli bir nefesle soluyordu.
Şehrin doğusunda sakin bir semtte, tabelasız bir evin önünde Hanan küçük bir zile bastı. Kapı, kısa gri saçlı, uyumayan gözlü elli yaşlarında bir kadına açıldı; sıcak ve sabit bir sesle Almanca dedi:
— Günaydın. Ben Bayan Kohl. Buyurun.
Orada Selma’nın korktuğu görüntüden hiçbir şey yoktu. Ekmek kokan sıradan bir evdi; girişte küçük ayakkabılar vardı, uzak bir mutfaktan düzenli bir ses geliyordu.
— Burası güvenli bir yer, dedi Bayan Kohl. Adresini kimse bilmez. Şimdi sizden anlatmanızı istemiyorum. Evrakları sonra yazarız. Şimdi yalnızca: yediniz mi?
Selma Arapça sordu, Hanan çevirdi:
— Nerede olduğumu bilecek mi?
— Hayır. Bilmesine de izin vermeyeceğiz. Seni ararsa ne yapacağımızı biliriz.
Selma ahşap bir sandalyeye oturdu ve birdenbire çöktü. Sesli ağlamadı; bir çocuk gibi büzüldü. Bayan Kohl elini omzuna koydu ve «ağlama» demedi; bu mesleğe girenin ilk öğrendiği şey budur: kimseyi gözyaşından alıkoymamak.
Biraz sonra Yamen yan odada uyuyunca Selma, Hanan’la mutfakta oturdu.
— Biliyor musun? dedi boğuk bir sesle. Ben onu seviyordum.
— Biliyorum.
— Şimdi de seviyorum. İşin en zor yanı bu. Ondan nefret etmem değil. Onu tanıdığım ilk günkü gibi görmem: gülüyor, bana yemek yapıyor, uzun mesajlar yazıyor. Ve dövdükten sonra ağlıyor, kendisine ne olduğunu bilmediğini, bir daha yapmayacağını söylüyordu; ben de inanıyordum, çünkü inanmak istiyordum.
— Sonra ne oldu?
— Tekrarladı. Ve tekrarladıkça özrü tatlandı. Özrü tatlandıkça çıkmak zorlaştı.
Hanan onun çatlamış ellerine baktı.
— Geldiğine pişman mısın?
— Hayır. Geri döneceğimden korkuyorum.
— Neden?
— Kendimi tanıdığım için. Bir gün arayıp hastanede olduğunu ya da kendine zarar vereceğini söyleyecek. Ben de gideceğim.
— Bunu Bayan Kohl’a ve danışmana anlatacaksın. Kafanda yüz kere geri dönmen ayıp değil. Önemli olan, güçlenmeden bedeninle dönmemen.
— Hiç güçlenemezsem?
— O zaman biz buradayız.
Selma bir sessizlikten sonra dedi:
— Neden yapıyorsun bunu? Akraban değilim.
— Çünkü böyle bir gecede, hissettiğim her şeyin ayıp olduğunu sandım. Ayıp değildi. Bir sırdı. Ve sırların birine ihtiyacı vardır.
Sonra kalktı.
— Yarın işten sonra döneceğim.
— Biri sorarsa?
— Hiçbir şey söyleme. Ben kimse değilim.
Hanan’ın hayatında söylediği en doğru cümleydi bu: kimse olmak, bazen bir insanın bir insana verebileceği en güçlü şeydir.
Üç hafta sonra, Selma’ya yıllardır söylemediği bir sözcüğü, «ben» sözcüğünü geri veren bu yabancı yerde, bir gece, acıtacak kadar temiz bir yatağın kenarında oturuyordu: kokusuz beyaz çarşaflar, gri bir battaniye, komodinde küçük bir lamba. Yan odada Yamen uyuyordu, üçüncü bir odada bir kadın her gece aynı saatte alçak sesle ağlıyordu. Elinde aydınlık bir telefon vardı; ekranında «Bassam» adı, açılmamış üç mesaj, ondan önce kırk iki mesaj.
İçinde iki kadın vardı ve artık onları iyi tanıyordu. Birincisi, onu seven Selma’ydı; ilk günleri hatırlıyordu: mutfakta ekmek doğrayan, annesinin kahkahasından söz eden bir adam, çantasında küçük notlar, pazar günleri parkta. İkincisi, gören Selma’ydı: eve dönmediği ilk geceyi hatırlıyordu, tabağın kırıldığı geceyi, kapının arkasından kapatıldığı ve ona «Sana kimse inanmaz» dendiği geceyi.
Soruyordu: Beni sevmiş miydi? Cevap ne zor, çünkü «evet». Evet, ama onu, insanın kaybetmekten korktuğu bir şeyi sevdiği gibi seviyordu ve bu sevgi değil, korkuydu. Ağlıyordu, ama yalnızlıktan korktuğu için, onun hatırına değil. Mesajlar ne taşıyabilirdi? Hep taşıdıklarını: «Beni affet» ya da «Kimsem kalmadı». Bu sefer samimi olsa? Belki her seferinde samimiydi ve tuzak buydu.
Gözlerini kapadı. Zayıf mıydı? Hayır. Peki neden sallanıyordu? Çünkü bedeni cevap vermeyi öğrenmişti: özür geldiğinde rahatlıyor, rahatlık geldiğinde onu aşk sanıyordu. Danışmanın bağlanma dediği buydu: ardından tatlılık beklediğin bir acıya alışmak. Bunu söylerken danışmanın gözlerine bakmış ve ona inanmıştı.
Yan odadan oğlunun küçük nefeslerini duydu. Ondan çok, ondan korkuyordu: büyüyüp babasına benzemesinden, büyüyüp onu zayıf görmesinden. Onun nasıl görmesini istiyordu? Güçlü. O hâlde mesajı açmamalıydı. Ya ölürse? Ölmeyecekti. Ya denerse? O zaman müdahale edecek biri vardı; onu kurtarmak onun sorumluluğu değildi.
Kabul edemediği cümle buydu; çünkü onu kadının, düşse bile erkeği taşıyan kişi olduğunu öğreterek büyütmüşlerdi. Kendi kendine sordu: Allah onu bırakırsam beni bağışlamaz mı? Allah’ın onun sabretmesini istediğini sanmıştı. Eziyete sabretmek ibadet miydi? Bilmiyordu. Kaç kez kendine sabırla işkence edip adına iman dediğini düşünmeliydi.
Telefonu komodine koydu, sonra yıllardır yapmadığı şeyi yaptı: pencereye kalktı ve gölgede değil, camın önünde durdu; kendi yüzünü görene dek. Bu kim? Ben. Ne istiyorsun? Bilmiyorum henüz. Peki, bu bu gece için yeter. Ya yarın? Uyanır, çay içer, Yamen’i anaokuluna götürür, Bayan Kohl’la oturur, başka bir şey yapmaz. Ve sınırı: mesajı açmamak. Açarsa? O zaman yeniden başlarlar.
Hayatında duyduğu en merhametli söz buydu: başarısız olabilirdi ve bu onu yok etmezdi.
Yatağa döndü, telefon komodinde bir süre aydınlık kaldı, sonra karardı. O öğrenmeden uyudu.
YİRMİNCİ BÖLÜM
İlginin Üç Yolu
Dina’ya aşkı sorsaydınız, yoğunlukla ölçülen bir duygu olduğunu söylerdi.
Otuz dört yaşındaydı; Suriye kökenli Alman bir diş hekimi, Şam’da doğmuş, Waldburg’da büyümüş; küçük bir muayenehanesi, şık bir evi ve çok sayıda arkadaşı vardı, kısa ilişkileri ise her seferinde aynı cümleyle biterdi: «Sen benim verebileceğimden fazlasını istiyorsun.» İyi dinlersek bu cümlede bütün bir kadının hikâyesi var: aynı şikâyeti sevdiği herkesten dile getiren kişi, aslında herkesten değil kendinden şikâyet eder ve bunu söylemeye cesaret edemez.
Tarık’la bir sanat sergisinde tanışınca göğsünde bir şeyin bir anda tutuştuğunu hissetti.
Otuz altı yaşındaydı, Beyrutlu bir yazılım mühendisi; uzundu ve gözleri, açık bir kitap okur gibi içine bakıyordu. İlk buluşmada ona babasını, çocukluğunu, ertelenmiş hayallerini sordu, kendinden pek söz etmedi; bu ona derinlik gibi göründü. Erkeklerde gizem çoğu zaman derinliğin işaretidir, çoğu zaman da perdedir.
İlk hafta ona yüz mesaj yazdı. İkincisinde aramayı bırakmadı. Üçüncüsünde, doğduğundan beri bir insanda böyle hissetmediğini söyledi.
— Beni anlayan ilk kişi sensin.
Dina’yı eriten cümle buydu; bunu başka bir hikâyede, başka bir adamın ağzından, aynı sırayla duyduğunu hatırlamadı.
Ama bir şey değişmeye başladı. Bir akşam yazdı: «Neden iki saattir cevap vermedin? Senin için endişelendim.» Muayenehanede bir hastayla birlikteydi. Özür diledi, kalp gönderdi. Bir hafta sonra arkadaşı Nadine’le çıktığında dört cevapsız arama geldi; döndüğünde kapısının önünde oturur buldu onu.
— İyi olduğundan emin olmak istedim.
— Nadine’le kafedeydim. Sana söylemiştim.
— Okumadım.
Böyle konuşurdu: yumuşak bir cümle, keskin bir tat. Dina geceleri sıcak kahkahasının öfkesinin hemen yanında yaşadığını hatırlardı.
Üçüncü ayda ondan telefonundaki konumunu paylaşmasını istedi, «içim rahat etsin» diye. Nasıl kabul edeceğini de nasıl reddedeceğini de bilmedi. «Beni seviyorsan korkmazsın» diyordu. Kabul ederken buldu kendini, çünkü reddetmek ona ihanet gibi geliyordu. Bazılarımızın hayatına hapishane böyle girer: hâkim kararıyla değil, «beni seviyorsan» diye başlayan yumuşak bir cümleyle.
Aynı günlerde eski bir meslektaşı onu arıyordu: Lukas, kırk yaşında, yan muayenehanede diş hekimi. Bir hasta dosyasını sormak için aradı ve konuşma beş dakika sonra bitti.
— Dosya için teşekkürler. İyi misin? Sesin yorgun.
— İyiyim.
— Peki. Bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım.
Kapattı. Gri paltolu, saçları seyrelen, açık havalarda bile şemsiye taşıyan, ara sıra ona dişlerle ilgili makaleler gönderen sakin bir adamdı; ve onu hiçbir zaman «bir şey» saymamıştı.
Ama ekim gecelerinden birinde, dairesinde, telefonu Tarık’ın bir mesajıyla aydınlıkken: «Son zamanlarda çok meşgul görünüyorsun. Sakladığın bir şey mi var?» kendini neden olduğunu bilmeden ağlarken buldu. Nadine’yi aradı.
— Bana ne olduğunu anlamıyorum.
— Mutlu musun?
— Yorgunum. Ve o beni seviyor.
— Seviyor mu? Yoksa seni mi gözetliyor?
— Onda bir fark yok.
Nadine nazikçe dedi:
— Çok büyük bir fark var Dina. Ve iki aydır fark ettiğimi söyleyeyim: ondan, insanların kötü hava hakkında konuştuğu gibi söz eder oldun: ona hazırlanıyorsun. Gerçek ilgi seni hazırlanmaya itmez.
— Peki nedir?
— Bilmiyorum. Belki Lukas’ın yaptığı şeydir: sorar ve cevabına inanır.
— Lukas sıkıcı.
— Belki. Ama sıkıcılık bazen güvenin başka adıdır.
Dina o gece uyumadı. Kafasında ne geçtiğini bilmek istiyorsak gece yarısından sonra yatak odasına çıkmamız gerekir; orada her gece sekiz yaşında bir kız çocuğu onu bekler.
Bu çocuk gündüz görünmez. Gündüz beyaz önlüklü bir diş hekimi, eğitilmiş bir gülümseme ve diş ağrılarına dair sorulardır. Ama ışıklar sönüp başını yastığa koyduğunda çocuk yatağın kenarına oturur ve ona bakar.
— Neden gelmedi? diye sordu. Babam. Pazar günü geleceğini söylemişti.
— Geçen sefer geldi.
— Evet. Ama neden hep gelmiyor?
— Çünkü bazı büyükler nasıl kalınacağını bilmez. Bu senin yüzünden değil.
— Ya ben? Ben kalıyor muyum?
— Sen kalıyorsun.
— Ama kimse benimle kalmıyor.
— Biliyor musun? dedi Dina daha alçak bir sesle. Ben de bunu düşünüyorum. Bu yüzden ona benzeyen insanları arıyorum: gelen ve giden. Sonra onları bekliyorum.
— Ya Tarık?
— Tarık gitmiyor.
— O hâlde neden ondan korkuyorsun?
— Çünkü nefes almama izin vermiyor.
— Bu da başka türlü babam gibi.
— Evet. Doktor Weiss de bunu söyledi.
— Ya Lukas?
— Lukas ne gidiyor ne boğuyor. Gelir, «Buradayım» der. Sonra işine gider, biz çağırınca yeniden gelir.
— Onu seviyor musun?
— Hayır.
— Neden?
— Çünkü kalbimin çarptığını hissetmiyorum.
— Çarpması mı gerekiyor?
— Bize böyle öğrettiler: filmler, şarkılar, arkadaşlarım. Aşk, titremektir.
— Ya titreme aşk değilse?
— O zaman ne?
— Korku.
Göğsünde bir şey sarsıldı.
— Belki ben aşkı bilmiyorum. Aşkın kılığına girmiş korkuyu biliyorum.
En acımasız keşiflerden biridir bu: yıllarca tutku dediğimiz şeyin aslında kapıda bekleyen bir çocuğun titremesi olması. Aşkın titremeyle ölçüldüğüne dair şarkıların yazdıklarını, hiç şüphesiz, başka bir şey bilmeyen biri yazmıştır.
— Peki aşk nedir?
— Bilmiyorum. Belki beni uyutan şeydir.
Çocuk küçük bir kahkaha attı.
— Ne istediğimi biliyor musun? Birinin bana «Seni bırakmayacağım» demesini.
— Tarık diyor ya.
— Hayır. Tarık «Sen benim her şeyimsin» diyor. Bu «Seni bırakmayacağım» değil. Bu «Beni bırakma».
— Fark var mı?
— Büyük.
Dina yatakta oturdu ve dizlerini topladı.
— Sevgilinin «Beni bırakma» diyen olduğunu sanıyordum. Şimdi sevgilinin «Seni bırakmayacağım, gitmekte de özgürsün» diyen olduğunu anlıyorum.
— Bu imkânsız.
— Belki. Ama istediğim aşk bu. Yoksa daha azını kabul etmem.
— Ya yalnız kalırsan?
— O zaman yalnız olur ve uyurum; yalnız olup beklemem. Bu kendime çizdiğim ilk sınır: beni bekletene aşık olmayacağım.
Çocuk yaklaştı ve başını omzuna koydu.
— Peki ya ben? Seninle kalıyor muyum?
— Elbette.
— Hep?
— Hep. Seni bırakmayacağım.
Bu sefer çocuk bir babaya ya da bir sevgiliye sormuyordu. Cevap verebilecek tek kişiye soruyordu: büyük Dina’ya; «Seni bırakmayacağım»ın önce kendine söylenen bir cümle olduğunu nihayet bilen Dina’ya.
Işığı söndürdü. O gece hiçbir şeye karar vermedi. Ama telefonundan konum paylaşımını ilk kez sildi, sonra oturup patlamayı bekledi.
YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM
Söz Vermeyen Kahve
Ömer, otelin mutfağında haftada üç gece çalışıyor, öteki günlerde bilgisayar bilimleri okuyordu.
Yirmi iki yaşındaydı, omuzları dar, saçları kıvırcık, söylediğinden çoğunu saklayan kara gözlüydü. Dört yıl önce bir amcasıyla Şam’dan gelmişti, amcası dönünce kalmıştı. Almanya’da elinde yalnızca şu ad vardı: Ömer; bir de her gün alışmaya çalıştığı bu sessizlik.
Kimseye bir şey anlatmazdı ve herkes onu utangaç sanırdı. Zekilerin en başarılı maskelerinden biridir bu: utangaç görünmek, kimse sormasın diye.
Bir sonbahar akşamı, son tabakları yıkadıktan sonra arka kapıdan çıkınca iş arkadaşı Svenja’yı merdivende sigara içerken buldu.
— Ömer, bu gece bizimle gelir misin? «Yaprak» kafede bir şeyler içeceğiz.
— Bilmiyorum.
— Orada senin gibi insanlar bulursun.
— Benim gibi mi?
— Sana hiçbir şey sormayan insanlar.
Gülümsedi, ne demek istediğini bilmedi. Belki bir şey demek istemiyordu, belki her şeyi. Ama gitti.
Kafe küçüktü; duvarlarda ikinci el kitaplar, uyumsuz masalar, sıcak bir aydınlık vardı. Ömer pencerenin yanındaki köşeye oturdu ve kahve istedi. Birkaç dakika sonra karşısında yirmi üç yaşında bir genç kadın durdu; saçları sarı ve dağınık, elinde bir kitap.
— Pardon, bu yer dolu mu?
— Hayır.
— Sakıncası var mı?
— Hayır.
Oturdu.
— Ben Clara.
— Ömer.
— Buralı mısın?
— Hayır. Şam’dan.
— Savaştan önce babamla Şam’daydım, kısa bir ziyaretle. Eski şehri çok sevmiştim.
Ömer şaşkınlıkla ona baktı ve omuzlarında bir şey gevşedi.
— Hangi mahalle?
— Bab Tuma. Orada, sokağın köşesinde, kakuleli kahve veren küçük bir kahvehane bilir misin?
— Aynısı olmayabilir, ama benzerini bilirim.
— Aynı mahallede küçük bir kilise vardı; girdim ve ne için dua edeceğimi bilemedim; bir mum yaktım ve çıktım.
— Sonra öğrendin mi?
— Hayır. Protestan bir kilisede yetiştim, sorularla büyüdüm. Sen?
— Ben camide yetiştim, ben de sorularla büyüdüm.
Konuşmada özel bir şey yoktu: bir ülke, kitaplar, kahve, sorular. Ama oturanların her biri küçük sözcüklerin söylediğinden çoğunu taşıdığını hissediyordu; âşıkların dil hakkında bildiği en doğru şey buydu: en önemli şeyler cümlelerin arasında söylenir.
Bir saat sonra Svenja kalkmak isteyince Ömer’e fısıldadı:
— Kalıyor musun?
— Sanırım.
Gece yarısı garson kafeyi kapattığında Ömer’le Clara ıslak kaldırımda konuşmadan yürüdüler. Sokağın köşesinde Clara dedi:
— Senden bir şey rica edebilir miyim?
— De.
— Seni bir daha görmek.
Ömer cevap vermedi. Cevabı aklından önce yüreğinde biliyordu. Ama Şam’daki anne babasının haftalık telefonun sonunda tek bir soruyu beklediğini de biliyordu: «Ne zaman evleniyorsun?» Ve «Bizim ailemizden olmayan, bizim dinimizden olmayan bir kıza âşık oldum» gibi bir cümlenin evlerinde kimsenin sağ çıkamayacağı bir deprem yaratacağını.
— Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.
— Ben de bilmiyorum. Ama bilmemiz kimseden istenmiyor.
— Sana hiçbir şey vaat edemezsem?
— Vaat istemiyorum. Kahve istiyorum.
Ömer titrek, bütün gülümsemelerinden farklı bir gülümsemeyle gülümsedi.
— Peki.
İki hafta sonra nehrin kenarında ahşap bir bankta oturuyorlardı. Ömer ona birçok şey anlatmıştı: devlet kurumunda çalışan babasını, cuma günü sesini duymayı seven annesini, son telefonda ona «Neden bize hiç bir arkadaştan söz etmiyorsun?» diye soran küçük kız kardeşini.
— Ona ne dedin?
— Meşgul olduğumu söyledim.
— Öyle misin?
— Hayır.
Clara elini yavaşça Ömer’in dizini saran avucuna uzattı. Tutmadı; yarı aralık bir kapı bırakır gibi yakın bıraktı. Ömer o ele uzun uzun baktı, sonra avucunu üstüne koydu.
Ne öpücük vardı ne söz. Yalnızca bir bankta iki el, akan su ve basit bir dokunuşun bütün dünyayı daha az yabancı kılabileceğini hiç bilmemiş genç bir yürek. O anda düşündü ki: ailesinin, toplumunun ve dininin kendisi için çizdiği sınır, onunla dünya arasındaki bir sınır değil, onunla kendisi arasındaki bir sınırdı; ve en zor olan, başkalarından «hayır» duymak değil, her sabah bunu kendine söylemekti.
Bir süre sonra telefonu çaldı. Annesiydi.
— Aç, dedi Clara sakin bir sesle. Benim yüzümden erteleme.
— Ona söylemeyeceğim.
— Kimse senden istemiyor.
— Alo anne?
— Nasılsın Ömer? Yemek yedin mi?
— Yedim.
— Bana yalan söyleme.
— Yedim anne. Vallahi.
Sesinde, her titremesini bildiği tonda, onun bir şey sakladığını bildiğini duydu. Sormadı. Bir annenin sevgisinin en son sınırı buydu: bilmek ama sormamak.
O gece Ömer banyonun aynasının önünde durdu.
Yirmi iki yaşında, omuzları dar, gözleri kara bir genç, adını bilmediği bir ülkenin haritasına bakar gibi yüzüne uzun uzun bakıyordu.
— Sen kimsin? diye sordu.
— Ömer.
— Bu bir isim.
— Ben babamın oğluyum, annemin oğluyum, kız kardeşimin ağabeyiyim.
— Başka?
— Müslümanım.
— Başka?
— Kod yazmayı severim. Kahveyi severim. Clara’yı severim.
Son cümle ağzından güçlükle, bir taş gibi çıktı.
— Bu ihanet mi?
— Bana evet dediler.
— Sen ne diyorsun?
— Bilmiyorum. Yalnızca onunla olduğumda günaha benzer bir şey hissetmediğimi biliyorum. Yaşadığımı hissediyorum.
— Bu bir kanıt mı?
— Hayır. Ama bir şey.
Suyu kapattı ve sessizlikte durdu. Küçük mahkemesi buydu: kapının ardında üç hâkim. İlki babası, kuru bir sesle: «Bizim kızlarımız çok, yabancıyla yorulma.» İkincisi çocukluğundan bir şeyh: «Ehli tek dinde birleşmeyen ev çatlar.» Üçüncüsü kendisiydi: «Keşke bana benzeyeni sevseydim.»
— Neden o?
— Belki bir cevabı yok.
— Ben mi seçtim?
— Hayır. Bunu kimse seçmez.
— O hâlde neden cezalandırılıyorum?
— Bilmiyorum.
— Allah, seven bir kalbe kızar mı?
Sustu. Kendisine bile soramadığı soruydu bu. Aynadaki camın üstünde gözyaşını görene dek ağladığını fark etmedi.
Burada, bu sayfaların yazarı olarak, kimsenin benden önce söylemesini istemediğim bir şeyi söylemek için duruyorum: bu mahkemenin en acı yanı, hâkimlerin zalim olması değil, onu sevmeleridir. Babası onu seviyor, şeyh onu severdi, kendisi kendini seviyor; acı tam buradan geliyor: onu düşman gibi cezalandırmıyorlar, kendisinin hayatından başka bir şey görmediği bir şeyden koruyan biri gibi cezalandırıyorlar.
— Annem derdi ki: «Allah merhametlidir.»
— Buna inanıyor musun?
— İnanmak istiyorum.
— O hâlde inan.
— Ama merhamet her kapıyı açmaz.
— Belki insanların bilmediği kapıları açar.
Alnını aynaya dayadı.
— Dinimi bırakmak istemiyorum. Clara’yı bırakmak da istemiyorum. Annemi aldatmak istemiyorum. Ona anlatmak da istemiyorum.
— Bunların hepsini yapabilir misin?
— Hayır.
— Ne seçeceksin?
— Belki seçmeyeceğim. Belki balıkların su ile hava arasında yaşadığı gibi şeylerin arasında yaşarım.
Bir havlu aldı, yüzünü kuruladı ve lavabonun kenarına oturdu.
— En çok neden korkuyorum biliyor musun? İnsanların öğrenmesinden korkmuyorum. Bir gün onlara inandığımı fark etmekten korkuyorum. Kendime bakıp «Haklılar. Hata benim» demekten.
— Öyle misin?
— Hayır. Çünkü Clara’yı sevdiğimde kimseye zarar vermiyorum. Bunu inkâr etmeye zorlandığımda kendime zarar veriyorum.
— Sınır işte bu.
— Hangi sınır?
— Kendini acıdan koruyorsun, «ihanet»ten değil.
— Ama ihanet…
— Kim demiş burada?
Sustu. Bu gece bunu çözemeyeceğini biliyordu; ama kıymetli bir şey anlamıştı: büyük sorulara yaşamak için cevap gerekmez; yalnızca onları nefretsiz sormaya devam etmek gerekir.
Odadaki telefonu çaldı. «Clara: İyi misin?» yazdı: «Bilmiyorum. Ama deniyorum.» Saniyeler sonra cevap geldi: «Bu yeter.»
İki sözcüğe, sonra aynaya baktı.
— Peki, dedi alçak sesle. Buradayım.
Bu, ilk gerçek itirafıydı: ne babasına ne dünyaya; aynada kendisine bakan yüze.
YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
Eğitim Odası
Svenja otele dört ay önce stajyer olarak girmişti.
Yirmi bir yaşında, kısa boylu, mavi gözlü, çabuk gülen biriydi. Konukseverlik mesleğini insanları sevdiği için seçmişti; annesi garsondu ve süitlerin, asansörlerin öbür yüzünün nasıl göründüğünü görmek istemişti. Herkes onu sevdi ve ilk haftalarda görünmez bir ağla çevrili olduğunu fark etmedi.
Müdür yardımcısı Bay Hoffmann’dı.
Kırk altı yaşında, hep ütülü takım elbiseli, ağır parfüm kokulu, koridorlarda binanın sahibiymiş gibi yürüyen bir adamdı. Herkesin adını bilir, selam verir, esprilerine güler, görünüşte sevilirdi; arka planda ise kadınlar onun hakkında kimsenin yüksek sesle söylemediği fısıltılar dolaştırırdı. Kurumların da evler gibi acayip bir kuralı vardır: içlerindeki en tehlikeli insan en sevilen insandır; çünkü herkesin sevdiği birinin incittiğine kimse inanmaz.
Her şey saçı hakkında bir yorumla başladı. Sonra «cesaretlendirmek için» omzuna konan bir el. Sonra mesai bitiminde eğitim odasında «raporları gözden geçirmek» için bir davet.
— Bu senin geleceğin için Svenja. Yeteneklisin ve seni eğitmeyi ben üstleneceğim.
«Hayır» demeyi bilemedi. Değerlendirmesini imzalayan oydu, eğitimden sonra kadroya alınmasına karar veren de. Beşinci haftada, penceresiz küçük bir odada, gerektiğinden fazla yakın oturdu, kâğıtta bir şey göstermek için elini tuttu ve eli, iki saniye, sonra üç saniye, onunkinin üstünde kaldı.
— Boş yere geriliyorsun.
— Ben…
— Korkma. Sana zarar vermeyeceğim.
Güven verici olabilecek sözlerdi; öyle değildi. O gece taksinin içinde ağladı ve kimseye bir şey anlatmadı.
Sonra küçük banyosunda sıcak suyun altında durdu, musluğu sonuna kadar açtı ve o gece suyun sesinden başka bir ses vardı: kendi sesi, yüksek, tekrar eden.
— Neden «hayır» demedim?
— Dedin.
— Hayır. Demedim.
— Sessizliğinle dedin.
— Sessizlik duyulur mu?
— Her zaman değil.
Kolunu, bir şeyi silmek ister gibi sertçe ovdu.
— Yalnızca elini elimin üstüne koydu.
— Hepsi bu mu?
— Evet. O hâlde neden büyük bir şey olmuş gibi hissediyorum?
— Çünkü oldu. Ve olması için bundan fazlasına gerek yok.
— Abartıyor muyum?
— Hayır. Bedenin aklından önce bilir.
Su akmaya devam etti.
— Benim hatam mıydı? Gülümsemem? Onunla oturmam? «Rapor gözden geçirme»yi kabul etmem?
— Hayır. O senin rızanı aramıyordu. Sessizliğini arıyordu.
Omuzları sarsıldı. Hatırlamak istemediği bir şeyi hatırladı: yıllar önce annesinin sesi: «Herkese nazik ol Svenja. Nezaket seni korur.» Nezaket adına ne çok fiil işlenmiştir!
— Annem bana gülümsemeyi öğretti.
— Peki «hayır» demeyi?
— Hiçbir şey.
— Yara da bu.
Suyu kapattı ve buharın içinde nefes nefese kaldı.
— Öfkeli miyim?
— Evet. Ondan. Bir de kendinden, çünkü kendini savunmadın.
— Yapamadım.
— Biliyorum. Ama öfke adaleti bilmez.
Havluyu bedenine sardı ve klozetin kapağına oturdu.
— Ya anlatırsam? Belki kimse bana inanmaz.
— Bazıları inanmayabilir. Bazıları inanır.
— Peki ben? Ne istiyorum?
— Senden başkasına zarar vermemesini.
— İyi bir cevap.
— Ama korkuyor.
— Korku cesareti iptal etmez.
Sonra kendi kendine dedi: yarın Katrin’e anlatacağım. Karışırsa çalışan temsilcisine. Bana inanmazlarsa, denediğimi bilirim. Parmağıyla buğulu camın üstüne bir daire çizdi: Bu benim sınırım, bir daha susmamak. Ya susarsam? O zaman yeniden başlarım.
Pijamasını giydi; aynaya baktığında buğu çekilmiş, yüzü belirmişti. Gülümsemedi, ama buna ihtiyacı olduğunu da hissetmedi.
Ne var ki bilindiği gibi, geceleyin verilen sözler sabahleyin kendilerine benzeyen birini bulamaz. Gün doğduğunda utanç sözden ağırdı ve Svenja, her koridordan kaçındığı gibi Katrin’den de kaçınmaya yaklaştı.
Ertesi sabah eğitim odasını temizleyen Hanan, masanın üstünde iki fincan ve sandalyede Svenja’nın unuttuğu mavi eşarbı fark etti. Kendi başına hiçbir şey değildi. Ama başka bir şey fark etti: eşarp, sahibi aceleyle kalkarken düşürmüş gibi yerdeydi. Koridorda Svenja’nın ona bakmaktan kaçındığını gördü.
Hanan’ın eski kuralı: görme, yargılama, hatırlama. Ama artık o kadın değildi.
Öğle arasında arka mutfakta Svenja’nın yanına oturdu ve ona bir bardak çay uzattı.
— İyi misin?
— Evet.
— Bana iyi olmadığın görünüyor.
— Hiçbir şey yok.
— Svenja, eğitim odasında bir şey mi oldu?
Kız gözlerini kaldırdı, sonra indirdi.
— Yapamam.
— Şimdi anlatmanı istemiyorum. Yalnızca söylemesen de duyduğumu bilmeni istiyorum. Ve tek kişi olmadığımı.
— Ne demek istiyorsun?
— Senden önce de konuşmayan kadınlar olduğunu.
Cümle küçük bir oktu ve hedefi buldu. Svenja ona parlayan gözlerle baktı.
— Bazı şeyler gördüm ve söylemedim, dedi Hanan. Bu benim hatam.
— Ve kimse bana inanmaz. O müdür yardımcısı.
— Herkes sana inanmayabilir. Ama inanacak biri vardır, yasalar vardır, çalışan temsilcisi vardır.
— Şirket onu korur.
— Şirket kendini korur. Onu korumayı pahalı bulursa vazgeçer.
Svenja sustu.
— Peki ya sen? Neden bana yardım edeceksin?
— Yirmi yıl, insanların söylemedikleri şeyleri işledikleri yerleri temizledim ve kendi kendime görevimin görmemek olduğunu söyledim. Şimdi gerçek görevimin tam tersi olup olmadığını düşünüyorum.
Elini uzatıp Svenja’nın elini tuttu.
— İznin olmadan hiçbir şey yapmayacağım. Ama yalnız olmayacaksın.
Akşam Hanan, Katrin’in odasına gitti. Hâlâ çalışıyordu, saçları toplu, gözleri yorgun.
— Hanan? Bir şeye mi ihtiyacın var?
— Evet. Beni dinlemene. Müdür olarak değil, kadın olarak.
On dakika sonra Katrin önündeki dosyayı kapatmış, tuhaf bir sesle dedi:
— Şüpheleniyordum. Ama şüphe kanıt değil.
— Kanıta gerek yok. Ona korunduğunu söylemen gerekiyor.
— Yapacağım. Ve iç soruşturmayı başlatacağım.
— Ya yapmadığını söylerse?
— Aksini söyleyecek biri çıkar.
Katrin bir an sustu, sonra dürüstçe dedi:
— Özgürlüğün ne demek olduğunu bildiğimi sanıyordum: insanın kimseye hesap vermeden istediğini yapması. Ama bugün anlıyorum ki biri arzusunu otoriteye çevirdiğinde özgürlük hiçbir şey ifade etmez. Gerçek özgürlük, «hayır» dediğimde duyulmak.
Bu, otelin kanunlarına kimsenin yazmadığı bir sınırdı; ama orada çalışan herkes nerede olduğunu bilirdi.
YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Arabuluculuk
Selma’nın ayrılışından bir hafta sonra Hanan’ın evinin kapısı çalındı.
Samir haberleri izliyordu; kalkıp açtı. Eşikte elli yaşlarında iki adam duruyordu: biri mahalleden komşu Ebu Cemal, öteki, Samir’in camiden tanıdığı, beyaz sakallı, küçük sarıklı kısa boylu bir şeyh.
— Selamün aleyküm Ebu Leyla.
— Aleykümselam. Buyurun.
Salona oturdular, Hanan sessizce çay getirdi. Şeyhin ona bakmaktan kaçındığını fark etti; bu tek başına her şeyi haber veriyordu. Toplumlarımızdaki sosyal düzenin yarısı bu tür ziyaretlerle ayakta durur: sahibi olmadıkları bir salonda oturan, kendilerini çağırmamış üçüncü bir evin adına konuşan ve buna «ıslah» diyen elli yaşlarında iki adam.
Ebu Cemal, ıslahçı bir tonla dedi:
— Ebu Leyla, sen akıllı bir adamsın. Bassam’ın karısının evini terk ettiğini ve Ümm Leyla’nın onu götürdüğünü biliyoruz.
— Bunlardan haberim yok.
— Ama biliyorsun. Bütün mahalle de biliyor. Mesele şu ki Bassam iyi bir adam, hata etti, pişman ve rezalete dönüşmeden aralarını düzeltmek istiyoruz.
Sözcüğe dikkat edin: «rezalet». Rezalet, kapalı kapının ardında olan değil, birinin bunu öğrenmesi. Binlerce evin yaşadığı tanım budur: suç, kanın görülmesidir; akmasının değil.
Şeyh sakin bir sesle dedi:
— Evler emanettir. Sulh hayırdır. Bir evin yıkılmasına sebep olan, günahını yüklenir.
Samir Hanan’a baktı; yüzünde bir işaret yoktu.
— Benden ne isteniyor?
— Karına, Selma’nın nerede olduğunu söylemesi için ikna etmen; onu evine götürelim. Ona zarar gelmeyecek. Biz garanti ediyoruz.
— Garanti mi ediyorsunuz?
— Evet.
Samir bir an sustu. Göğsünde eski bir mücadele vardı: köyde, karı kocanın barışmasının en büyük işlerden biri olduğuna inanarak yetişen adamla, aylar önce kızını, kendisinin yanlış anladığı bir korkuyla titrerken gören adam arasında.
— Ya geri dönmek istemediğini söylerse?
— Seçeneği yok. O bir eş ve bir anne.
— Ya onun kendisine vurduğunu söylerse?
Şeyh soğuk bir tarafsızlıkla:
— Belki abartmıştır. Kadın bazen ölçülü bir terbiyeye ihtiyaç duyar.
Katlanabileceği son söz buydu. Bunca yıllık sessizlikten sonra böyle olması garip gelebilir, ama insanları bilen bilir ki sabır birikmeyle tükenmez; kimsenin beklemediği bir anda gelen tek bir cümleyle tükenir ve yirmi yıldır arkasında duran kapıyı bir anda açar.
— Şeyhim, dedi Samir birdenbire sakin bir sesle, ben âlim değilim. Ama bu yıl bir şey öğrendim: kimsenin kimseye «yoruldun mu?» diye sormadığı bir ev ev değil. Ve yetişkinler arasında dövmeye terbiye denmez. Ve Selma’nın yerinde olsam ilk seferde çıkardım.
Ebu Cemal şaşırdı.
— Ebu Leyla, Almanlardan etkilenmişsin.
— Hayır. Kızımdan etkilendim.
Ayağa kalktı.
— Ümm Leyla’ya gelince, ondan hiçbir şey istemeyeceğim. Selma’nın yerini size söylemek isterse bu onun işi; istemezse onun hakkı.
Hanan geniş gözlerle ona baktı.
— Bunu camide konuşuruz, dedi şeyh soğuk bir sesle.
— Konuşun.
Sessizce çıktılar.
Samir kapıyı kapatıp döndüğünde Hanan salonun ortasında duruyordu.
— Beklemiyordum.
— Ben de.
— Neden söyledin bunu?
Kanepeye oturdu ve nefes aldı.
— Çünkü Leyla’yı hatırladım; benimle onun arasına nasıl girdiğini. Ağlamasını görmezden gelseydim Bassam’ın yerinde olurdum. Farklı derecelerde.
— Sen Bassam değilsin.
— Hayır. Ama aynı yolda daha yavaş adımlarla yürüyordum.
Yanına oturdu.
— Samir…
— Sus. Söylemediğim bir şeyi söylemek istiyorum.
Sustu.
— Özür dilerim. Sana «bu seni ilgilendirmez» dediğim her seferin için. Bir şey istediğini görmezden geldiğim her seferin için.
Bir şey söylemedi. Yalnızca elini tuttu.
Ertesi gün telefonu çaldı: Bassam. Açmadı. Sonra bir mesaj geldi: «Hanan, ben yalnızca oğlumu görmek istiyorum. Lütfen. Dayanamayacağım bir durumdayım.»
Bu cümlenin tam olarak onun kullandığı anahtar olduğunu anladı: görünürde samimi, işlevinde öldürücü bir cümle. Mesajı Bayan Kohl’a iletti ve yazdı: «Ne yapayım?» Cevap geldi: «Hiçbir şey. Bu bizim işimiz.»
YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Derinin Altında
Dina, Doktor Weiss’ın muayenehanesinde, hayatının en güçsüz anını yaşıyormuş gibi oturdu.
Üç uykusuz geceden sonra randevu almıştı ve cebinde üç soru yazılı bir kâğıt vardı. Oturduğu anda unuttu.
Doktor Weiss elli beş yaşında bir psikoterapistti; ağırlıksız bir zarafeti, havada kımıldayan beyaz bir perdeye benzeyen bir sesi vardı.
— Seni buraya ne getirdi?
— Neden böyle sevdiğimi anlamaya çalışıyorum.
— Nasıl sevmek?
— Yakan türden.
— Yanmayı seviyor musun?
— Hayır. Ama ondan daha soğuk herhangi bir şeyden korkuyorum.
— Bana babandan söz et.
Beklenen bir soruydu; yine de Dina göğsünde bir şeyin kıpırdadığını hissetti.
— Ben sekiz yaşındayken gitti. Ölmedi. Yalnızca gitti. Bayramlarda bazen gelirdi, yaşıma uymayan hediyeler getirirdi, sonra kaybolurdu.
— O yokken ne yapardın?
— Beklerdim.
— Geldiğinde?
— Kalsın diye çok iyi olmaya çalışırdım.
— Kaldı mı?
— Hayır.
Doktor sustu ve cümlenin işlemesine izin verdi.
— Baban ile Tarık arasında ortak bir şey görüyor musun?
— Tarık kalıyor. Arıyor, geliyor, soruyor.
— Ama?
— Ama boğucu bir biçimde.
— Baban?
— Yokluğuyla.
— İki durumda da sen?
— İki durumda da hak etmeye çalışıyorum.
Bu sefer sessizlik daha uzundu.
— Ne fark ettiğimi biliyor musun? dedi doktor bir süre sonra. «Yakıcı aşk» dediğin şey çoğu zaman tanıdığımız bir örüntüdür: ilginin ne zaman geleceğini bilmediği bir evde büyüyen insanın bedeni, heyecanı aşk, kaygıyı tutku, beklemeyi sadakat saymaya programlanır. Ve düzenli, belirsizlik olmadan veren biri çıktığında bir şeyin bozuk olduğunu hisseder.
— Lukas…
— Kim o?
— Bir meslektaş. Bana dişlerle ilgili makaleler gönderiyor, «Buradayım» diyor, sonra kayboluyor, peşimden koşmuyor.
— Ona karşı ne hissediyorsun?
— Hiçbir şey.
— Gerçekten mi?
Dina içini çekti.
— Güvende hissediyorum. Bu da içimde bir şey uyandırmıyor. Garip mi bu?
— Hayır. Çok yaygın. Soru, bir kıvılcım olup olmadığı değil. Soru, güvenle, seni ondan kurtaracak bir yangın aramadan yaşamayı bilip bilmediğin.
Dina sessiz kaldı.
— Seni daha çok ne korkutuyor: seni inciteni sevmek mi, incitmeyeni sevmek mi?
Cevaplamak istemediği soruydu bu.
Akşam Tarık yazdı: «Mesajlarımı görmüyorsun. Değişmeye mi başladın?» Okudu ve ilk kez özür dilemedi. Cevapladı: «Zamana ihtiyacım var. Hazır olduğumda seninle konuşurum.»
Yazıyor işareti belirdi, sonra kayboldu. Sonra yine belirdi ve uzun dakikalar kaldı. Cevap geldi: «Bunu bana yapma. Sen benim her şeyimsin.»
Dina cümlenin önünde durdu. Güzeldi ve aynı zamanda bir zincirdi. İlk kez bazı güzel cümlelerin kapıları kapamak için yazıldığını anladı.
Telefonu kapattı. Ertesi gün muayenehaneye girince masasında Lukas’tan küçük bir kart buldu: «Bu hafta zor bir hastayı devralmamı istersen hazırım. Cevap gerekmiyor.»
Gülümsedi. Hayatında ilk kez cevap vermeme fırsatı tanınıyordu ona.
YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM
Gelmeyen Telefon
Bir ay geçti.
Ömer, Clara’yı her hafta görüyordu. Kitaplardan, filmlerden, küçük hayallerden konuştular ve soğuk bir gece, nehrin kenarında onu kısa, titrek bir öpücükle öptü; sonra kimse konuşmadı. Bunda utanç verici bir şey yoktu. Ama Ömer dünyasının tavanının birkaç santim yükseldiğini hissetti ve nefes almaya başladı.
Ertesi akşam telefonu çaldı.
— Alo Ömer.
Babasının sesiydi. Baba genellikle ayda bir ve acil bir iş için arardı.
— Baba? Annem iyi mi?
— İyi. Seninle konuşmak istedim.
— Söyle.
— Bugün tanıdıklardan biri geldi. Bir arkadaşının seni sokakta bir kızla gördüğünü söyledi.
Ömer sustu.
— Belki bir arkadaş.
— Arkadaşlar böyle mi durur?
— Ne demek istediğini bilmiyorum.
— Bir şey demek istemiyorum. Yalnızca soruyorum.
— Okuyorum ve çalışıyorum baba. Başka bir şeye vaktim yok.
— İyi. Önemli olan dinini ve aslını hatırlaman. Bunlar şaka kaldırmaz. Annen de endişeli, ona bir şey söyleme.
— Söylemeyeceğim.
— Seni hayırla göreyim.
Hat kapandı. Ömer yatağın kenarına oturdu ve duvara baktı.
Babası tek bir kınama sözü söylememiş, sert bir ifade kullanmamıştı. Sadece sormuştu: «Arkadaşlar böyle mi durur?» Bu cümle göğsünde bir çukur açmaya yetmişti. Bu, baktığımızda, bizim ülkelerimizde babalık baskısının dehasıdır: kırbaca gerek yoktur; soranın da sorulanın da cevabını bildiği küçük bir soru yeter.
Bir saat sonra Clara’yı aradı.
— Babam biliyor.
— Ne dedi?
— Hiçbir şey. Bu daha kötü.
— Gelmek ister misin?
Ömer Clara’nın küçük dairesine gitti. Çorba yapmıştı; elektrikli bir sobanın önünde yere oturdular.
— Sana bir şey anlatayım mı? dedi Clara. Ablam babama Türk kökenli Müslüman bir gence âşık olduğunu söylediğinde, babam bir yıl boyunca onunla konuşmadı.
— Ablan ne yaptı?
— Bekledi. Sonra bir gün evine, içinde bir kuş olan bir kafesle geldi. «Annen bunu sana vermem için verdi» dedi. «Bu işten nasıl söz edeceğimi bilmiyorum. Ama kızım olduğunu biliyorum.» Sonra her pazar gelip işini sormaya başladı. Hâlâ din konusundan kaçınıyor. Ama geliyor.
Ömer ateşe baktı.
— Babam gelmez.
— Gelmeyebilir. Ya da yıllar sonra bir şey değişebilir. Ama sessizliğin her zaman ret olmadığını biliyorum.
— Ya ret ise?
— O zaman üzülürsün. Ve yaşarsın.
Elini hafifçe tuttu.
— Bunun kolay olduğunu söylemeyeceğim. Ama sevmekle oğul olmak arasında seçim yapmak zorunda değilsin. Belki ikisini yeni bir biçimde olacaksın.
— Peki ya ikisi bir araya gelmezse?
— O zaman üçüncü bir biçim icat ederiz.
Cuma gecesi annesi her zamanki gibi aradığında hemen açmadı. Derin bir nefes aldı ve bastı.
— Alo anne.
— Oğlum, neden yorgunsun?
— Yorgun değilim.
— Yalan söyleme. Annen bilir.
— Ne biliyorsun?
— Göğsünde söylemediğin bir şey olduğunu biliyorum. Beni üzecekse bilmek de istemiyorum. Ama annen olduğumu bilmeni istiyorum. Hepsi bu.
Ömer sustu. Ona her şeyi anlatmak istiyordu, yapamadı.
— İyiyim anne. Söz veriyorum iyiyim. Ve bir gün sana söyleyeceğime söz veriyorum.
— Ben de bekleyeceğim.
— Seni seviyorum.
— Ben daha çok.
Düğmeye bastı, telefonu bir yana attı ve boğuk bir sesle ağlamaya başladı. Clara hâlâ yanındaydı, bir şey söylemedi. Elini omzuna koydu ve kaldı. Bir insanın bir insana yapabileceği en güzel şeydi bu: bir şey söylemeden kalmak.
YİRMİ ALTINCI BÖLÜM
Dalgaların Arasında
Aralık ayında otel yılbaşı partisi düzenledi.
Svenja’nın şikâyetinin üstünden iki ay geçmişti. İç soruşturma yürütülmüş, kadın çalışanlardan üçü daha dinlenmişti; son oturumda çalışan temsilcisi sakin bir sesle delillerin yeterli olduğunu söylemişti. Bay Hoffmann işten çıkarıldı, hukuki makamlara bildirim yapıldı. Kimse bunu kutlamadı. Ama otelin koridorlarında farklı bir sessizlik vardı: artık korkunun değil, soluğunu geri alanın sessizliği.
Svenja partiye sade bir elbiseyle katıldı ve Ömer’le köşede oturdu. İki hafta önce Ömer ona kimseye söylemediği şeyi söylemişti:
— Svenja, ben bir kıza âşığım. Adı Clara.
— Biliyorum.
— Nereden?
— Çünkü telefonuna bakarken gülümsüyorsun, arama geldiğinde yüzün değişiyor. Ve sanırım korktuğun sınır, seninle Clara arasında da, seninle dünya arasında da değil. Seninle kendin arasında. Bu daha zor.
Dina da Lukas’la partiye geldi. İnsanların hayal ettiği anlamda bir randevu değildi. Lukas yalnızca bir meslektaşının partisine gelmek isteyip istemediğini sormuş, o da «Neden olmasın?» demişti. Kapıda, sade takım elbiseli ince bir kadın ve bayramlık giysili küçük bir çocuk fark etti: Selma. Yamen ışıkları görsün diye Hanan’la birlikte gelmişti.
Dina bir aydır Yamen’in diş hekimiydi. Onu muayenehanede görmüş, ağzında görmek istemediği bir iz bulmuş, annesinde gözünden kaçmayan bir ihtiyat. O zaman bir şey söylememiş, ama ona kartını verip arkasına yazmıştı: «Birine ihtiyacın olursa, bu özel numaram.» Şimdi yaklaştı.
— Merhaba Selma. Küçük nasıl?
— Senin sayende iyi.
— Ben bir şey yapmadım.
— Yaptın. Cevaplamak istemediğim şeyleri sormadığın için.
Tam o sırada kapıda koyu paltolu bir adam girdi, gözleriyle birini arıyordu. Selma onu gördü ve dondu.
Bassam’dı.
Kafasında taşıdığı görüntüye benzemiyordu: daha küçük ve soluk görünüyordu, gözlerinde gerçek bir zayıflığa benzeyen bir şey vardı. Tereddütlü adımlarla yaklaştı.
— Selma.
— Burada ne yapıyorsun?
— Yalnızca seni ve Yamen’i görmek istiyorum.
— Yasak.
— Ben bir şey yapmadım.
— Hayır. Ama yaklaşman yasak. Hâkim söyledi.
— Lütfen. Bir dakika.
O cevap veremeden Samir yanında durmuştu; arkasında Katrin’le gelen Kerim, onun arkasında Hanan. Kimse bir şey söylemedi. Bağırış yoktu, hareket yoktu. Yalnızca durdular, anlaşmasız bir saf. Tarihçilere sorsak gerçek dayanışmanın biçimi budur: hutbe değil, bildiri değil; gerektiğinde yerinde duran bedenler.
Selma Bassam’a dönüp, kendinde tanımadığı bir sakinlikle dedi:
— Bir keresinde bana sensiz yaşayamayacağımı söylemiştin.
— Bu doğru.
— Hayır. Bunun doğru olduğuna inanmamı istedin. Ve şimdi yaşıyorum. İyi de değil, kolay da değil. Ama yaşıyorum.
Gözleri doldu.
— Seni seviyorum.
— Biliyorum. Ama sevgi sana beni incitme hakkı vermez.
İki güvenlik görevlisi eğilip Bassam’ı sessizce dışarı çıkardı. Direnmedi. Sessizce ağlıyordu.
Selma olduğu yerde durdu, oğlunun elini sıkı sıkı tutarak.
— Anne, babam mıydı o?
— Evet canım.
— Neden ağlıyor?
— Çünkü üzgün.
— Hasta mı?
— Belki. Ama biz onu iyileştiremeyiz.
Yamen geniş gözlerle ona baktı ve dedi:
— Işıkları görmeye gidelim mi?
Selma gözyaşları arasında güldü.
— Evet.
Parti yeniden canlandı ve olanı yalnızca birkaç kişi fark etti. Köşede Hanan tek başına duruyordu; Samir yanına gelince fısıldadı:
— Ne düşündüğümü biliyor musun? Dalgalar arasında yaşıyoruz. Her dalga bir şey getirir, bir şey alır. Onları durduramayız. Ama birlikte durabiliriz.
— Şair oluyorsun.
— Hayır. Hissettiğimi söylemeyi öğreniyorum yalnızca.
Gece yarısından sonra konuklar dağılırken Dina, Lukas’la birlikte kaldırıma çıktı. Hava soğuk ve temizdi.
— İyi misin?
— İyiyim.
— Bu gece telefonuna bakmadığını fark ettim.
— Tarık yazıyor. Ama cevap vermedim.
— Zor mu?
— Evet. Çünkü yazmadığında ne yapacağımı bilmiyorum.
— O zaman öğreniriz.
Gülümsedi.
— «Biz» mi diyorsun?
— «Sen» diyorum. Ama buradayım.
Sözlerinde ne vaat vardı ne alev ne sürpriz. Gerçek ilginin gösteriş istemediğini, gürültüsüz başlayan sevginin kalıcı olmaya daha yetenekli olabileceğini bilen bir adamın sözleriydi. Ama ona bunu söylemedi. Yalnızca kaldırımda yanında yürüdü; başı biraz yükselmiş, adımları hafiflemişti.
Bazı sorular sayfalar bitince bitmez. Bağlandığımız kişiyi gerçekten seviyor muyuz? Sakin ilgi, tutkudan daha mı az, yoksa en doğrusu mu? Korktuğumuz sınırların kaçı aslında kendi ellerimizle çizip unuttuğumuz sınırlar? Bildiğim şu: aşk, aşk olduğunda, senden yok olmanı istemez; arzu, arzu olduğunda, otoriteye dönüşmez; doğru sınırlar, insanı zarardan koruyanlardır, başkalarını onun varlığından koruyanlar değil. Ve yaptığımız en zor ve en soylu şey, acı çekenin yanına oturup açık bir sesle şunu söylemektir: «Buradayım.»
DÖRDÜNCÜ KİTAP
On Yıl Sonra
YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM
Dokuzuncu Sınıfta Bir Konferans
Leyla otuz öğrencinin önünde durdu; elinde, hiç açmadığı küçük bir projeksiyon cihazı vardı.
Yirmi altı yaşındaydı; çocukları ve gençleri koruma merkezinde sosyal çalışmacıydı, ayda iki kez okulları ziyaret ediyordu. Her seferinde oturan yüzlere bakar ve aralarında henüz anlatılmamış bir şeyi saklayan bir ya da iki yüz olduğunu bilirdi. Üniversitelerde okutulmayan tek bilgi budur: «Hiçbir şey» anlamına gelen sessizlikle «Bana yardım edin» anlamına gelen sessizliği ayırt etmek.
— Size slayt göstermeyeceğim, dedi. Bir hikâye anlatacağım, sonra istediğinizi sorarsınız.
Son sıradaki bir kız telefonundan başını kaldırdı.
— On altı yaşında bir kızdı. Resim yapmayı seviyordu. Bir gün çiziminden bir paylaşım yaptı, bir adam ona nazik bir yorum yazdı. Sonra bir mesaj. Sonra bir tane daha.
Kızın kendisi olduğunu söylemedi. Hikâyenin, kimsenin yüzüne yüklenmediğinde daha hızlı ulaştığını biliyordu.
— Hiçbir mesajda korkutacak bir şey yoktu. Hatırlamanızı istediğim şey bu: tehlike her zaman korkutucu gelmez. Sıcak gelir. Sana farklı olduğunu, olgun olduğunu, seni ailenden daha iyi anladığını söyler. Sonra senden tek bir şey ister: anlatma.
Sessizlik oldu.
— Tek bir işaret yeter: seni sevenlerden saklamanı isteyen her ilişki seni korumaz. Yalnızca «Nazik mi?» diye sormayın. Sorun: «Beni neden yalnız istiyor?»
Ön sıradaki bir oğlan elini kaldırdı.
— Ya yaşı benimkine yakınsa?
— O zaman durum farklı. Akranlar arasındaki sevgi tehlike değil. Ama sınırlar kalır: kimse bedenine sahip değil, kimse sevgi adına sana emir veremez.
— Ya birini sevip ailemiz izin vermezse?
Ani ve samimi bir cümleydi. Leyla ona baktı.
— Bu büyük bir soru. Sana annemin bana söylediğini söyleyeyim: sınırları öfkeyle yıkma. Onları kimin koyduğunu ve neden koyduğunu sor. Bazen arkalarında sertlikten çok korku olduğunu görürsün.
Ders bitince telefonuna bakan kız yaklaştı. Alçak sesle:
— Öğretmenim, sizinle baş başa konuşabilir miyim?
Leyla’nın kalbi çarpıyordu. Her seferinde geldiği an buydu.
— Tabii. Koridorda oturalım mı?
— Bir şey olup olmadığını bilmiyorum…
— Soruyorsan bir şeydir. Haydi.
Uzun bir ahşap sıraya oturdular. Kız telefonunu çıkardı ve titreyen elle ona bir mesaj gösterdi. Mesaj tehlikeli görünmüyordu ama Leyla cümleyi tanıdı. Aynı cümleydi, neredeyse aynı sırayla.
— Aferin, dedi. Doğru olanı yaptın: geldin.
— Cezalandırılacak mıyım?
— Asla. Cezalandırılan yazandır. Gel, rehber öğretmene söyleyelim, sonra annenle birlikte arayalım. Annen kızan türden mi?
— Hayır. Ama üzülür.
— Üzüntü sessizlikten iyidir.
Telefonu tutarken Leyla düşündü: keşke on yıl önce o kız ben olsaydım. Sonra anladı ki o kız kendisiydi; bu kız, ve her kız, kapıların ardına uzanan tek bir zincirin halkasıydı; geçmiş olan, ardından gelene elini uzatıyordu.
YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM
Macit’ten Telefon
Bir kış gecesi Macit babasının fotoğrafının önünde durdu.
Fotoğraf yerinde, altın çerçevesindeydi; ama yıllardır ona o gece baktığı gibi bakmamıştı. Elinde kızının telefonu vardı. Kırmamıştı. O akşama kadar kendini dersini almış bir adam sanmıştı.
On yıl önce burada söylediklerini hatırladı; sözleri bir dağdan dönen yankı gibi geri geliyordu: sen kimseye vurmadın, bakardın ve başlar eğilirdi; bende senin bakışın yok, bu yüzden tokat attım. O zaman babası gibi olmayacağını, adı zincir gibi değil çanta gibi taşıyacağını söylemişti. Raşa bir gün dönerse ona «Özür dilerim» diyeceğini söylemişti.
Ama demedi. Raşa da dönmedi. Kendilerine özür vaat edip erteleyen erkekler, yıllar sonra ertelemenin inkârın öteki biçimi olduğunu öğrenir. Şimdi elinde kızına yazan yabancı adamın mesajlarıyla, kaybettiği zamanın yalnızca kendisine ait olmadığını biliyordu: kız kardeşine on yıllık bir duvara mal olmuştu, kızına belki daha fazlasına mal olacaktı.
Telefonu aldı, balkona çıktı, salona döndü, sonra iki yıldan uzun süredir aramadığı bir numarayı çevirdi.
Raşa’nın telefonu çaldı; küçük dairesinde iki kültürlü toplumlarda çocukluk eğitimi üzerine bir ders hazırlıyordu. Yurtdışından tanımadığı bir numara. Açtı.
— Raşa?
Sahibini tanımadan önce sesi tanıdı. İki yıldır duymadığı bir sesti, kaba ve yaşlanmış.
— Macit.
— Nasılsın?
— İyiyim. Sen?
— Ben… seninle konuşmam gerek.
Uzun bir sessizlik oldu. Ağabeyi onu bayramlarda ve taziyelerde arardı. Şimdi gecenin geç bir saatinde arıyordu.
— Söyle.
— Sama.
— Kızın mı?
— Evet. On beş yaşında. Telefonunda bir erkekten mesajlar buldum.
Raşa gözlerini kapadı. Gülmedi, «Gördün mü» demedi. Böyle bir anın kendisine ait olmadığını biliyordu.
— Ne yaptın?
— Henüz bir şey yapmadım. İlk seferinde… ne yapacağımı bilemedim. Telefonu kırmak istedim. İstedim ki… — Durdu. Sonra onun tanımadığı bir sesle: Ama seni hatırladım.
— Beni mi?
— Sana yaptığımı hatırladım. Tokatımı hatırladım. Ve o gün bana şöyle dediğini hatırladım: «Aşk değildi Macit, biri beni ilk kez dinliyordu.» Ben anlamadım.
Raşa kalemi parmaklarının arasında sıkıyordu.
— Şimdi ne görüyorsun?
— Kızımı görüyorum. Ve adamın iş arkadaşı da Fadi de olmadığını görüyorum. Ondan çok büyük, yetişkin bir adam. Farkı biliyorum, ama ona ne diyeceğimi bilmiyorum. Onu kaybetmeden nasıl koruyacağımı bilmiyorum.
Raşa sakin bir sesle dedi:
— Macit, beni iyi dinle. Birincisi: telefonu kırma. İkincisi: bağırma. Üçüncüsü: yanına otur ve de ki: «Sana kızgın değilim. O adama kızgınım.» Sonra mesajları sakla, lazım olabilir. Sizin ülkenizde bu şikâyetleri alan makamlar var, numarasını senin için araştırırım.
— Ya bana, seni… neden cezalandırdığımı sorarsa?
— Ona gerçeği söylersin. Hata yaptığını ve öğrendiğini.
Sustu.
— Beni affettin mi?
Bilmiyordu. Mümkün olan tek dürüstlük buydu.
— Bilmiyorum. Ama beni aradın, benim ağabeyimsin ve bu gece buradayım. Buradan başlayalım.
Ve Macit, sessizlikten sonra, on yıl ertelediği sözcüğü, kendi sesine benzemeyen bir sesle, nasıl söylendiğini unuttuğunu sandıktan sonra söyledi: «Özür dilerim.» Ömründe söylediği en ağır sözcüktü ve çıkarken en hafifiydi.
Bir hafta sonra Macit bir fotoğraf gönderdi: kızı Sama elinde bir çizim defteri, yanında bir bardak çay, yüzünde küçük, ihtiyatlı bir gülümseme. Altına yazdı: «Konuşmayı öğreniyoruz.»
Raşa fotoğrafa uzun uzun baktı. Sonra başını, karın sokağa yağdığı pencereye kaldırdı ve düşündü: bütün bunların en zor zaferi, kendisinin kazanması değildi. Ağabeyinin duvar değil, kapı olmayı öğrenmesiydi.
YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM
Ekimde Bir Cenaze
Walter seksen beşinci yılında, yatağında, Gertrud’a trenler hakkında bir kitaptan sayfalar okuyarak geçirdiği sakin bir gecenin ardından öldü.
Ölümünde hiçbir trajedi yoktu. Uzun yaşamış, ömrünün sonunda sevmiş, sabah söyleyeceği şeyi bekleyen biri olduğunu bilerek gitmiş bir adamdı. Doğrusunu söylemek gerekirse bir insanın dileyebileceği en ender son buydu; üstünde en az düşünülen son da, çünkü kimseyi yeterince ağlatmıyor.
Ama onu izleyen sabah uzundu.
Gertrud, dokuz yıl paylaştıkları küçük salonda siyah bir elbiseyle durdu; yetmiş dokuz yaşındaydı ve yüzü eskisinden daha incelmişti. Michael karısı ve iki oğluyla geldi; yıllar boyunca annesinin hayatına geç gelen bu adama saygı duymayı öğrenmişti.
— Anne, işlemlerle biz ilgileniriz.
— Hayır. Ben ilgilenirim.
— Ama…
— Kâğıt üzerinde akrabam değil, dedi sakin bir sesle. Ama yeterince yakınımdı. Çayı şekersiz sevdiğini, beyaz çiçeklerden nefret ettiğini bilmeyen birine bırakılmasını istemiyorum.
Michael ona uzun uzun baktı.
— Peki. Ne istiyorsan onu yaparız.
Cenazede yaklaşık kırk kişi toplandı: demiryolundan eski meslektaşlar, apartmandan komşular, eski otelden çalışanlar. Hanan koyu bir elbiseyle Samir’le geldi; Leyla ve Jonas, Raşa üniversiteden, Kerim’le Katrin kendi şehirlerinden. Sofradaki gibi hepsi oradaydı, ama bu kez ölüm onları davetsiz toplamıştı.
Gertrud mezarın başında kâğıtsız, kısa cümleler söyledi:
— İkinci kez seveceğimi beklemiyordum. Birinin bu yaşta beni seveceğini de. Bana bunun yakışıksız olduğunu, arzunun emekli olduğunu, altmıştan sonra aşkın soğumuş çaya benzediğini söylediler. Yanılıyorlardı. Arzu emekli olmaz. Emekli olan korkudur. Ve Walter beni korkumdan çıkardı.
Sonra sustu ve toprağa sarı bir çiçek uzattı.
Hanan biraz uzakta, sessizce gözyaşı döküyordu. O yıllarda sevginin yaşla, cinsiyetle, dinle, şehirle ölçülmediğini öğrenmişti. Gerektirdiği cesaretle ölçülürdü: birine «Seni istiyorum» demenin, onun gidebileceğini, onu kaybedebileceğini ya da insanların seninle alay edebileceğini bilerek.
Kocasının elinin elini tuttuğunu hissetti. Döndü. Samir bir şey söylemedi. Elli sekiz yaşındaydı, saçları ağarmış, gözleri incelmişti. Fısıldadı:
— Bana bir şey olursa… hakkımda güzel şeyler söyler misin?
— Ne söylememi istersin?
— Denediğimi.
Elini sıktı.
— Ve başardığını.
OTUZUNCU BÖLÜM
Cevap Vermeden Önce
Bir bahar akşamı, Leyla yeni bir okulda konferans verdikten sonra küçük dairesine döndüğünde Jonas sade bir akşam yemeği hazırlamıştı.
Üç yıldır birlikte yaşıyorlardı. Evlenmemişlerdi ve bu, kesin bir tercih meselesi değildi. Büyük sözcüğü erteliyorlardı, çünkü ondan önce sıradan günleri nasıl yaşayacaklarını bilmek istiyorlardı.
— Konferans nasıldı?
— İyiydi. Sonra bir kız geldi.
— Aynı sayfa mı?
— Aynı sayfa.
Yanına oturdu.
— Yoruluyor musun?
— Bazen. Ama düşünüyorum: keşke biri on yıl önce bunu bana yapsaydı.
— Biri yaptı.
— Kim?
— Annen. Ve baban, öğrendikten sonra. Ve ben, mahkemenin merdivenlerinde beklediğimde.
Güldü.
— Evet. Hepiniz.
Yemekten sonra tabakları yıkarken Jonas birdenbire dedi:
— Leyla, evlenmek ister misin?
Eli durmadı.
— Soruyor musun, öneriyor musun?
— Soruyorum. Ve bu gece cevap istemiyorum.
— Neden şimdi?
— Çünkü seçmek istiyorum, sürüklenmek değil. Ve zamanın geldiğini birisi söylediği için sorduğumu sanmanı istemiyorum.
Ona, sonra akan suya baktı.
— On altı yaşındayken aşkın tek tür olduğunu sanıyordum: izinsiz gelir ve seni alır. Şimdi türleri olduğunu biliyorum ve en zorunun «Üstüne gitmeyeceğim» diyen olduğunu.
— Bu daha mı iyi?
— Tek inanmaya değer olan.
Ellerini kuruladı.
— Düşüneceğim. Ve sana söyleyeceğim. Cevabımı olduğu gibi duyacaksın, umduğun gibi değil.
— İstediğim tek şey bu.
O gece Leyla uyumadı.
Yirmi altı yaşında Leyla önemli soruların yüksek sesle gelmediğini bilir. Tabak yıkarken gelirler. Şimdi yatağında, yanında Jonas sakin sakin nefes alarak uyurken, tavana bakıyordu.
Meşgul eden korku tuhaftı: «evet» demek ve bu «evet»in kendisine mi yoksa başka bir şeye mi ait olduğunu bilmemek. Çünkü herkes onu bekliyordu. Çünkü annesi sevinecekti, babası belki rahat bir nefes alacaktı, çünkü yirmi altı «makul bir zamandı». Ve mesleğinden görünmeyen her şeyin tehlikeli olabileceğini öğrenmişti. Jonas tehlikeli miydi? Hayır. Yalnızca güvenle teslimiyeti nasıl ayıracağını bilmiyordu.
Dönüp sırtına baktı. On altı yaşındayken parmağına dokunmuştu, yirmi altısında her sabah ona çay hazırlıyordu. Bir kez sesini yükseltmemiş, ondan istemediği bir şey istememişti. Yine de hep kötü bir şeyin olmasını bekliyordu, sanki şefkat bir tuzakmış. Ona bunu kim öğretmişti? Marc.
Adı yıllardır söylememişti. İçinde küçük, kapalı bir oda vardı; içinde paslı bir anahtar, ve bazen geceleri ona yaklaşır, elini kapıya koyardı. Her şey bitmişti ve bunu biliyordu. Ama yine de nazik her erkeği tartıyordu: Hile nerede? Ya Jonas? Hayır. Jonas ondan hiçbir şeyi saklamasını istemiyordu. Bu yeter miydi? Belki. Çünkü konferanslarında söylüyordu: sana saklamanı isteyen her ilişki seni korumaz. Ve Jonas’la ilişkisi ışığı taşırdı, babasının yüzünde bile, büyükannesinin yüzünde bile. Öyleyse soru onunla ilgili değildi. Kendisiyle ilgiliydi.
Kalkıp yatağın kenarına oturdu, ellerinde titremeye benzer bir şey vardı. Onu sahiplenmeden seven birini hak ettiğine inanmak istiyordu ve sevilmeyi bilmemekten korkuyordu. Çünkü gördüğü ilk aşk babasının bağırması ve annesinin sessizliğiydi; aşk sandığı şey tuzaktı; şimdi gördüğü aşk, onu hissetmeyeceğinden korkacak kadar sakindi. Kıvılcım mı istiyordu? Hayır. Kıvılcımın eve dönüştüğünü görmek istiyordu. Ama bazı kıvılcımların yaktığını, yakan her şeyin aşk olmadığını öğrenmişti ve danışanlarına söylediği de buydu.
Yatağa döndü ve elini Jonas’ın omzuna koydu. Yarı uyandı.
— Leyla?
— Bir şey yok. Uyu.
— İyi misin?
— İyiyim.
— Ya değilsen?
— O zaman söylerim.
Bir şey mırıldandı ve uyudu. Leyla ona baktı ve kendi kendine dedi: yarın cevap vereceğim. Ama cevap «evet» ya da «hayır» değil. Cevap, şimdi söylediğim her şeyi ona söylemek: korkuyu, kıvılcımı, paslı anahtarı. Ve kalırsa, cevap budur.
Uyuduğunda içinde, başkasının çizmediği küçük bir sınır çizmişti: her şeyi söylemeden «evet» dememek.
O pazar sabahı her pazar yaptığı gibi annesini aradı. Ekranda Hanan’ın yüzü belirdi; arkasında, üstünde mühendislik kâğıtları ve henüz yapılmamış bir evin mimari çizimi olan küçük bir masa.
— Anne, bu ne?
— Bir proje. Okula döndüm ve mahalleden müşterilere üç küçük proje yaptım. Gizliyordum.
— Neden?
— Çünkü başarmadan önce söylememeye alışmıştım.
— Başardın mı?
— Bilmiyorum. Ama bilmek için beklememeye karar verdim.
Leyla güldü.
— Bana benziyorsun.
— Sen bana benziyorsun. Fark şu ki, sen bunu ben öğrenmeden önce benden öğrendin.
Leyla bir sessizlikten sonra dedi:
— Anne, eski bir sorum var.
— Hangi soru?
— Sınırları kim çiziyor?
Hanan gülümsedi; bu sefer gülümseme daha sakin ve daha derindi.
— Hâlâ soruyor musun?
— Hep.
— Ben hâlâ kesin bir cevap bilmiyorum.
— O hâlde iyiyiz.
— Evet. Çünkü kesin cevabı olan sormayı bırakır, sormayı bırakan başkalarının sınırını çizer.
Arka planda Leyla babasının mutfaktan seslendiğini duydu:
— Hanan, yemek yiyelim mi?
— Bir dakika Samir.
Sonra ekrana döndü:
— Git Jonas’a selam söylediğimi söyle.
— Söylerim.
Hat kapandı. Leyla birkaç saniye karanlık ekrana, sonra bitişik binalara, ışıklara ve tanımadığı insanlara bakan pencereye baktı; her biri içinde başkasının görmediği bir harita taşıyordu: ne istediğini, neden korktuğunu, neye izin verildiğini, neye verilmediğini.
Sonra kalktı, Jonas’ın çay demlediği mutfağa gitti, karşısında durdu ve dedi ki: «Cevap vermeden önce sana bir şey anlatmak istiyorum.» Jonas çaydanlığı tezgâha koydu, oturdu ve bekledi.
BEŞİNCİ KİTAP
Öteki Kıyı
Önceki kitaplarda Waldburg’da kaldık ve kapalı şehre telefonun penceresinden, telefon konuşmalarının sesinden baktık. Bu kitap öteki kıyıya bir yolculuk. Hanan yirmi yıl sonra terk ettiği şehre dönüyor ve yanında kızı Leyla’yı ve kız kardeşi Raşa’yı götürüyor. Orada kapalı mahalle uzaktan görülen bir gölge değil; üç katlı bir ev, hasta bir anne, elinde telefonla on beş yaşında bir kız ve Macit adında bir adam.
Bu sayfalarda Avrupa toplumunun yanında Arap toplumuna karşı durmak istemiyorum, Arabın yanında Avrupalıya karşı da. Size sınırların her yerde çizildiğini, korkunun nerede olursa olsun birbirine benzediğini ve cesaretin geldiğinde farklı lehçelerle geldiğini göstermek istiyorum. Olaylar, Walter’ın cenazesini izleyen kışta geçiyor.
OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM
Varış Salonu
Hanan uçakta uyumadı.
Pencerenin yanına oturmuş, alnını soğuk cama dayamış, değişmeyen bulutlara bakıyordu. Sağında Leyla, gözleri okumayan bir bakışla Almanca bir kitap okuyordu; solunda, koridorda Raşa, eşarbını defalarca elinin çevresine dolayıp duruyordu.
— Korkuyor musun? diye sordu Leyla Arapça.
— Bilmiyorum.
— Sorun değil.
— On dokuz yıldır dönmemiştim.
— Değişti mi?
— O mu değişti, ben mi, bilmiyorum.
Annesi üç gün önce aramıştı. Zayıf, kısa cümleli, eski kâğıt kadar kuru bir ses: «Sağlığım kötüleşti Hanan. Seni görmeden ölmek istemiyorum.»
Samir’e bir şey söylemedi. Telefonunu masaya koydu ve ona baktı; o, konuşmasına gerek kalmadan dedi:
— Git.
— İki haftaya ihtiyacım olacak.
— Bir ay al. Ben burada olurum.
— Leyla da gelmek istiyor.
— Biliyorum.
— Onu istenildiği gibi karşılamayabilirler.
— Karşılayabilirler de. Gitmeden bilemezsin.
Böylece şimdi görmedikleri bir denizin üstünde, havadaydılar: iki kuşaktan üç kadın, tarihin tek bir bavulunda.
İnişte Hanan telaşlandı. Koridorda eşarbını üç kez düzeltti. Almanya’da yalnızca kışın eşarp takardı, ama burada bilinçsizce takmıştı, sanki beden akıldan önce hatırlıyordu. Vatanın en tuhaf oyunlarından biridir bu: hatıradan önce ellere yerleşir.
— Anne, dedi Leyla usulca, titriyorsun.
— Hayır. Soğuktan.
— Hava soğuk değil.
— O hâlde başka bir şey.
Leyla omzuna dokundu.
— Yanında kalacağım.
— Peki ya sen? Rahat mısın?
— Meraklıyım. Senin ülkeni hiç görmedim.
— Benim ülkem mi?
— Annemin ülkesi.
Hanan günlerdir ilk kez güldü.
Çıkış kapısında elli iki yaşında, gri paltolu, saçları ağarmış, elinde küçük bir beyaz gül demeti tutan bir adam duruyordu. Hanan ilk bakışta tanımadı. Sonra gözleri gördü.
— Macit.
— Hanan.
İkisi de ilerlemedi. Aralarında, uzun yıllar sonra nasıl geri getirileceğini bilmeyen insanların durduğu gibi, beş adım mesafe vardı. Sonra o adım attı. Elindeki çiçekleri uzattı, sonra geri çekildi ve dedi:
— Seni nasıl karşılayacağımı bilmiyorum.
— Ben de bilmiyorum.
— Annem her gün geldin mi diye soruyor.
— Ona gideceğiz.
Leyla’ya döndü.
— Ya bu…
— Leyla. Kızım.
— Hoş geldin kızım.
— Teşekkürler dayı.
Bunu doğru bir Arapçayla ama Alman tonuyla söyledi, başını hafifçe eğdi; «dayı» sözcüğünün onda bin açıklamanın yapamadığını yapacağını biliyordu. Çenesi titredi.
— Raşa? dedi sonunda.
Raşa arkalarında, solgun duruyordu.
— Macit.
Kimse konuşmadı. Aralarında yıllar, bir tokat, bir burs ve bir kış gecesi telefon görüşmesi vardı.
Macit elini uzattı.
— Özür dilerim. Hâlâ nasıl söyleneceğini bilmiyorum. Ama burada, havalimanında, insanların arasında söylemek istiyorum; evde değil. Çünkü saklanacak bir mesele olmasını istemiyorum.
Raşa onun eline bakıyordu. Salonda gürültü, bavullar, sarılan insanlar vardı; arka planda bir kadının «Hoş geldin canım!» diye bağırdığı duyuldu.
Elini uzattı.
— Kabul ettim.
Ne o ona sarıldı ne o ona. Ama tokalaştılar ve bu tokalaşma, o yerde iki kardeş arasında olabilecek en güçlü şeydi.
Havalimanından dönüş yolunda Leyla arka koltukta oturmuş sokaklara bakıyordu: Arapça tabelalar, pazarlar, arabaların arasında top oynayan çocuklar. Şehir hayal ettiğinden küçük ve gürültülüydü. Arabaları paslı metal bir perdeyle kapalı küçük bir kırtasiye dükkânının önünden geçti.
Raşa bunu gördü ve bir şey söylemedi.
OTUZ İKİNCİ BÖLÜM
Üç Katlı Ev
Ev Hanan’ın hatırladığından küçüktü. Ya da belki büyüyen oydu.
Ahşap kapının eşiğinde durdu; ekmek taşıyarak yüz kez çıktığı merdiveni, girişin üstünde asılı lambayı, yabancıları izlemek için sokağa baktığı küçük pencereyi gördü. Evin kokusu değişmemişti: sabun, misk ve eski kahve.
— Anne.
Kimin söylediğini bilemedi. Ses içeriden, zayıf ve titrek geliyordu.
İçeri girdi.
Annesi yastıklarla çevrili büyük bir kanepede oturuyordu; beyaz eşarbının altında ince beyaz saçlar, küçülmüş ve büzülmüş, sanki saklanıyor gibi bir yüz. Elleri dizlerinde hafifçe titriyordu.
— Hanan?
— Benim.
— Gel.
Yaklaşıp kanepenin yanına diz çöktü ve yedi yaşındayken yaptığı gibi başını annesinin kucağına koydu. Anne bir şey söylemedi. Titreyen elini kızının başına koydu; her sözcüğün anı bozacağını biliyordu.
Leyla kapının yanında, Raşa’nın yanında duruyor, yaşamadığı bir manzarayı görüyordu: yirmi yıl sonra çocukluğuna dönen bir kadın.
— Bu kim? dedi anne sonunda birdenbire keskin bir sesle.
— Leyla. Kızım.
— Gel canım. Yüzünü görmek istiyorum.
Leyla utanarak yaklaştı. Büyükanne yüzünü iki avucuyla tuttu ve eski bir tabloya bakar gibi uzun uzun baktı.
— Biraz babana benziyorsun. Ve bana. Biliyor musun?
— Hayır.
— Kaşların. Anne tarafımdan.
Leyla güldü ve neden gözlerinin dolduğunu bilemedi.
Akşam büyük sofraya oturduklarında Suha mutfağa girip çıkıyor, Macit fiyatlardan ve elektrikten söz ediyor, Raşa sessiz kalıyor, Leyla adlarını bilmediği tabaklara bakıyordu.
Birdenbire odaya on beş yaşında, ince, uzun siyah saçları arkadan toplu, gençken Macit’in gözlerine benzeyen iri gözlü bir kız girdi. Elinde bir telefon vardı.
— Bu Sama, dedi Macit.
— Merhaba.
— Merhaba.
İki cümle de sıcaklıksız değiş tokuş edildi. Ama Sama, Leyla’nın karşısındaki sandalyeye oturunca Leyla kızın ona aç bir merakla baktığını gördü; evinde asılanlara benzemeyen bir tablo görmüş biri gibi.
— Almanya’dan mısın?
— Evet.
— Almanca konuşuyor musun?
— Evet.
— Bir şey söyler misin?
— Du hast schöne Augen.
— Ne demek?
— Güzel gözlerin var.
Sama güldü ve yüzü kızardı. Macit onlara sessizce bakıyor, şaşkınlığını ciddiyetle örtüyordu.
Gece, büyükanne uyuyup herkes dağılınca Sama, Leyla’nın odasına yaklaştı.
— Girebilir miyim?
— Tabii.
Elinde telefonunu sıkarak yatağın kenarına oturdu.
— Leyla, sana bir şey sorabilir miyim?
— Sor.
— Annem benim gibi kızlarla, okuldaki kızlarla çalıştığını ve onları koruduğunu söyledi.
— Deniyorum.
— Kimden?
— Onlara zarar vermek ya da onları kandırmak isteyen insanlardan.
Sama sustu ve telefonuna bakmayı sürdürdü.
— Ya ben değilsem?
— Nasıl?
— Arkadaşım.
— Kim?
— Dana. Sınıfımda.
— Ona ne oldu?
— Söylemem gerekip gerekmediğini bilmiyorum.
— Bana onun sırrını söylemiyorsun. Ona nasıl yardım edebileceğini soruyorsun. Bu farklı.
Bir an sustular.
— Bir oğlan onu tehdit ediyor.
— Neyle?
— Bir fotoğrafla. Kendi çekip ona gönderdiği bir fotoğraf. İstediğini yapmazsa yayacağını söylüyor.
Leyla’nın yüzü değişmedi. Yıllardır hazırlandığı an buydu.
— Birincisi: bana söylemekle doğru olanı yaptın. İkincisi: tehdit eden, yanlış yapandır, o değil. Farkı anlıyor musun?
— Evet.
— Üçüncüsü: ona ne para ver ne bir şey daha gönder. Ödemek ya da göndermek onun daha fazlasını istemesine yol açar.
— Peki ne yapacak?
— Mesajları silmeden saklayacak ve güvendiği bir yetişkine söyleyecek. Annesi ya da bir öğretmeni var mı?
— Annesi onu dövebilir.
— O hâlde bir öğretmen. Ya da yardım edebilecek bir yetişkinle konuşuruz. Okulunuzda rehber var mı?
— Evet. Ama ondan korkuyoruz.
— Neden?
— Çünkü ailemize bildirebilir.
Leyla düşündü. Düğümün bu olduğunu biliyordu: kapalı toplum, yardımın kendisini bir tehdit hâline getiriyor. Kızı korumak için var olan rehber, kızın gözünde evin otoritesinin bir uzantısı olmuştu.
— Bir yol buluruz. Ama bu gece hiçbir şey yapma. Yalnızca her şeyi sakla.
Sama gözleri dolu ona baktı.
— Bunların hepsini neden biliyorsun?
— Buna yakın bir şey yaşadım.
— Ne oldu?
— Uzun hikâye. Sonra anlatırım. Şimdilik bil ki yalnız değilsin. Dana da değil.
Sama birdenbire elini tuttu; minnetini nasıl ifade edeceğini bilmediğinden yalnızca dedi ki:
— Sen annem gibisin. Ama daha sakin.
Leyla gülümsedi.
— Bana söylenen en güzel söz bu.
OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Annenin Söylemedikleri
Dördüncü gün Hanan, annesinin onu çağıran sesiyle uyandı.
Güneş doğmuştu. Büyükannenin odasına girdiğinde onu beyaz eşarbıyla yatakta oturur buldu; yanındaki masada dokunulmamış bir bardak su vardı.
— Kapıyı kapat.
Kapattı.
— Buraya otur.
Hanan yatağın kenarına oturdu. Annenin yüzü yorgundu ama gözleri birkaç gün öncesinden daha berraktı.
— Hanan, ben ölüyorum.
— Anne…
— Hayır, bırak konuşayım. Ölümden korkmuyorum. Sana bir şey söylemeden ölmekten korkuyorum.
— Söyle.
— Sana haksızlık ettim.
Hanan sustu. Bunu beklemiyordu.
— Sert bir haksızlık değil. Sessizlikle haksızlık. Seni yirmi yaşında, okumayı severken evlendirdim. Kendi kendime bunun senin için hayır olduğunu, adamın iyi olduğunu söyledim. Son gece ağlıyordun ve ben sana dedim ki: Bütün kızlar ağlar.
— Doğruydu.
— Değildi. Sen istemediğin için ağlıyordun. Ben ise sana, kendi düğün günümde benim de ağladığımı söylemedim.
Hanan ona baktı.
— Sen mi?
— Ben. On sekiz yaşındaydım. Babanla evlendim, onu yalnızca iki kez görmüştüm. Bana «Bu iyi bir adam» dediler. İyiydi de. Bir kez bana sesini yükseltmedi. Ama onu hiçbir zaman sevmedim.
Hanan kıpırdamadan oturdu. Yetmiş dört yaşında bir annenin kızına söylediği bu cümle, binlerce romanın yıkamadığından fazlasını yıkar: aşk üstüne kurulduğu sanılan ama gerçekte uzlaşmayla kurulmuş, herkesin güzel bir görev olarak yaşadığı evin efsanesini.
— Hayatımda başka bir adam vardı.
Bunu sakin bir tonda, yabancı biri hakkında konuşur gibi söyledi.
— Evlenmeden önce. Adı Selim. Komşunun oğlu. Pencereden bakışırdık. Bir gün sokakta selam verdi ve bir söz söyledi. Bir keresinde kapının altına bir kâğıt koydu.
— Kâğıtta ne yazıyordu?
— Hatırlamıyorum. Ama o gece gülümseyerek uyuduğumu hatırlıyorum.
Zayıf bir kahkaha attı.
— Evlendim. O da evlendi. İki yıl önce öldüğünü öğrendim. Ve ben burada, yatağımda, hâlâ kahkahasını hatırlıyorum.
— Anne…
— Bir şey söyleme. Acımanı istemiyorum. Sana şunu söylemek istiyorum: geri dönebilseydim başka türlü davranırdım. Nasıl, bilmiyorum. Ama kendime sorardım: Ne istiyorum?
— Neden sormadın?
— Çünkü kimse sormuyordu. Ve kimse sormayınca sorunun yasak olduğunu sanıyorsun.
Sustu. Sonra dedi:
— Şimdi Macit’ten ve Suha’dan kızının evlenmeden erkeğiyle yaşadığını duyuyorum.
— Leyla. Ve bu onun işi.
— Biliyorum. Macit bana öfkeyle söyledi. Ben kızmadım. Ona dedim ki: Ne olmuş yani? İyi bir genç mi? Bana şaşkınlıkla baktı, çünkü «Müslüman mı?» diye değil, «İyi mi?» diye sormuştum.
Hanan gülümsedi.
— Ne dedi?
— «Bilmiyorum» dedi.
— İyidir.
— Çok.
— O hâlde bana yeter.
Hanan eğilip elini öptü.
— Bir şey daha var.
— De.
— Komşumuz Ebu Nebil. Benim gibi dul. Her akşam sağlığımı sormaya gelir. Başka bir şey istediğini biliyorum. Ona ne hayır dedim ne evet.
— Ne istiyorsun?
— Bilmiyorum. Ama her akşam kapıdaki vuruşunu duymayı bekliyorum.
Hanan gözyaşları içinde güldü.
— Anne! Yetmiş dört yaşındasın!
— Yaş kalbi engeller mi? Almanya’da yetmiş dokuz yaşında bir kadının seksen dört yaşında bir adama âşık olduğunu duydum.
— Gertrud. Nereden öğrendin?
— Leyla anlattı. Ve kendi kendime dedim: Dünyanın ucunda bir yabancı kadın bunu yapıyorsa, ben neden kendime izin vermek için ölümü bekleyeyim?
— Ne yapacaksın?
— Macit’le konuşacağım.
— Ya reddederse?
— O zaman oğlum reddediyor, ben ise isteyen bir kadınım. Kimin kazandığını görürüz.
Hanan’ın annesinden asla duyacağını hayal etmediği cümleydi. Sınırları çizmeye kalkanın, kalbin üzerinde mutlaka yetki sahibi olmadığını da biliyordu.
Akşam Ebu Nebil ütülü bir gömlekle ve elinde bir kutu ma’mulle girdi.
Yetmiş altı yaşındaydı, ince yapılı, iyi yüzlü, temkinli gözlüydü. Kapıda durup, en güzel eşarbını takmış büyükanneye baktı.
— Hoş geldiniz Ümm Macit.
— Hoş geldiniz Ebu Nebil. Bugün sağlığın nasıl?
— Daha iyi.
— Elhamdülillah.
Yanına oturdu ve kutuyu uzattı. Kimse bir şey konuşmadı. Kahve yudumlayarak hava, fiyatlar ve çocuklar üzerine konuşuyorlardı.
Dışarıda, kapının ardında Hanan’la Leyla manzarayı aralıktan izliyordu.
— Anne, diye fısıldadı Leyla, ne gördüğümü biliyor musun? Büyükannemin güldüğünü görüyorum.
— Evet.
— Bu da yanıldığım anlamına geliyor. Büyükannelerin âşık olmadığını sanıyordum.
Hanan gülümsedi.
— Hiçbir şeyi bırakmayız. Yalnızca itiraf etmeyi bırakırız.
OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Lamis
Lamis Raşa’ya altıncı gün geldi.
Raşa onu ilk bakışta tanımadı. Lamis, on yıl önce onuncu sınıfta bir kâğıt yazan kızdı; şimdi yirmi altı yaşında bir kadındı, saçları pembe bir eşarpla örtülü, gözleri hâlâ iri ama içlerinde yorgunluk vardı.
— Öğretmenim?
— Lamis! Sen misin?
— Evet.
— Gel!
Sarıldılar. Lamis uzaklaşınca Raşa gözlerinin parladığını gördü.
Küçük salonda oturdular. Macit işe çıkmış, Suha mutfaktaydı, Sama okuldaydı.
— Nasılsın?
— İyiyim.
— Bu cümleyi bilirim. «İyiyim» bazen tersini söyler.
Lamis hüzünle gülümsedi.
— Hâlâ insanların yüzlerini okuyorsunuz.
— Biraz.
— Bir yıl önce evlendim. Hişam’la. İyi bir adam, mühendis, ailesi de iyi.
— Ve?
— Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.
— Hangi biçimde olursa söyle.
— Düğün gecesi… yapamadım.
Raşa sustu.
— Yani… yapamadım…
Sözcükler kesildi.
— Daha fazla söyleme. Anladım.
— Bir yıldır hiçbir şey olmadı. Her seferinde kasılıyorum ve ağlıyorum. O sabırlı. Ama sormaya başladı: Bilmediğim bir şey mi var? Başkasını mı sevdin? Ben de ne cevap vereceğimi bilmiyorum.
— Kimseye anlattın mı?
— Annem «Sabret kızım, kız ilk başta korkar» dedi. Kayınvalidem «Belki oğlumu istemiyorsun» dedi. Ben de bilmiyorum.
— Lamis, bedenin, erkekle kadın arasında olanlar hakkında bir şeyi ne zaman öğrendin?
— Evlilikten bir hafta önce.
— Kimden?
— Annemden. «Katlan, geçer» dedi.
Raşa bu cümleyi tanıyordu. Yirmi beş yıl önce birçok kadından duymuştu. Bunu duyan bilir ki annelerin tarihinde en yaygın, en az yararlı öğüttür: bir kızın ortak hayata, bir hastanın ameliyata hazırlandığı gibi hazırlanması.
— Doktora gittin mi?
— Hayır. Korkuyorum.
— Neden?
— Çünkü yapamadığımı söyleyeceğim ve herkes öğrenecek.
— Kadın doğum uzmanı kimseye anlatmaz. Bu işte uzman doktorlar var ve anlattığın şey hayal edebileceğinden daha yaygın. Bedenin kocanı reddetmiyor. Bedenin korkuyor. Korku, rahat etmenin yasak olduğunu öğrenmiş.
— Benden mi korkuyor?
— Öğrendiğin her şeyden: bunun tehlikeli olduğunu, ayıp olduğunu, acıttığını, katlanman gerektiğini. Bütün bu mesajlar bedenin çevresinde küçük bir duvar örer.
Lamis’in gözleri doldu.
— Yıkılır mı?
— Evet. Ama yavaş yavaş, utanmadan.
— Peki ya Hişam?
— Korktuğunu biliyor mu?
— Hayır. Onu reddettiğimi sanıyor.
— Bana söylediğini ona söyle. «Zayıfım» deme. «Korkuyorum ve yardıma ihtiyacım var» de.
— Ya kızarsa?
— Kızabilir. Ama öfkesi korkusundan az olur. İyi bir adamsa dinler.
Lamis uzun süre sustu.
— Neden bunu bize kimse öğretmedi?
— Çünkü onlara da kimse öğretmedi.
Raşa küçük bir kâğıda bir isim yazıp uzattı.
— Bu, tanıdığım bir kadın doğum uzmanının numarası. Onu kendim arayacağım.
Lamis gidince Raşa pencerede durdu ve sokağa baktı. Ona büyük bir şey anlatmamıştı. Ama düşündü ki onuncu sınıfta bir kâğıt yazan kızla düğün gecesi ağlayan kadın arasında tek bir iplik var: kimsenin konuşmaması. Ve utanç, sessizlikte yapıldığında bedene dönüşüyor.
OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM
Macit’in Yaptığı
Leyla o gece uyumadı.
Hiç görmediği kız Dana’yı, telefonunda küçük bir silah taşıyan oğlanı, buranın kanununun nasıl işlediğini, rehberlerin nasıl davrandığını ve bir yabancının kendi evi olmayan bir eve nasıl müdahale edebileceğini bilmediğini düşünüyordu.
Sabah annesini mutfakta çay hazırlarken buldu.
— Anne, seninle konuşmam gerek.
— Söyle.
Kızın adını vermeden her şeyi anlattı. Hanan sessizce dinledi; Leyla bitirince bardağı bıraktı.
— Sen ne düşünüyorsun?
— Macit dayıma söylemek istiyorum.
— Neden o?
— Çünkü burada mesele yalnızca kanunla çözülmez. Çünkü toplumunda sözü dinlenen bir adam. Ve çünkü değiştiğini biliyorum.
— Ya hata yaparsa?
— O zaman denemiş oluruz.
Hanan düşündü.
— Leyla, bir meseleyi bağırabilecek, cezalandırabilecek ya da rezil edebilecek bir adamın eline verdiğini biliyorsun.
— Biliyorum. Ama risk almazsam, hata yapmaktan korktuğu için kızı yalnız bırakan biri gibi olurum.
Annesi, saklayamadığı bir gururla ona baktı.
— Seninle olacağım.
Öğleye doğru salonda oturdular: Leyla, Hanan ve Macit; Suha kapının yanında ayakta duruyordu.
— Sana kızın adını söylemeyeceğim, diye başladı Leyla sakin bir sesle. Ama yardımına ihtiyacım var.
— Söyle.
— Sama’nın okulunda bir kız, ergen, bir genç özel bir fotoğrafla onu tehdit ediyor. Ve ondan şeyler istiyor.
Macit’in yüzü gerildi, Leyla patlama anını hayal etti. Ama bağırmadı.
— Genç kim?
— Yalnızca ilk adını biliyorum: Ziyad. On yedi yaşında, bitişik mahalleden.
— Ve kız…
— Yanlış bir şey yapmadı. Tehdit eden suçludur.
Macit sustu. Duvarda görünmez sözcükler okuyormuş gibi bakıyordu. Sonra alçak bir sesle:
— Bunu bana yıllar önce işyerinde biri söylemişti: tehdit edilen kız suçlanmaz. İnanmamıştım.
— Şimdi inanıyor musun?
— Deniyorum.
— Ziyad’ın ailesini tanıyor musun?
— Bitişik mahalleden ise babasını tanırım. Dairemizde memur. İşinde iyi, evinde sert bir adam.
— Macit, dedi Hanan dikkatle, ona gidecek misin?
— Evet. Ama kıza zarar vermek istemiyorum ve mahallenin duymasını da. Bu mümkün mü?
— Mümkün. Bu yüzden sana soruyoruz.
Leyla telefonunu masaya koydu.
— Adımlarımız var: ona ödeme yapmıyoruz, hiçbir şey göndermiyoruz. Bütün mesajları saklıyoruz. Babasını sakin bir biçimde, kişisel suçlama ve rezalet olmadan arıyoruz. Ona diyoruz ki: «Oğlun tehlikeli bir şey yaptı ve onu durdurmaktan sen sorumlusun.» Durmazsa, bu şikâyetleri alan uzman bir kurum var.
— Burada var mı?
— Evet. Bu gece araştırdım.
— O hâlde babasını bu gece arayacağım.
— Ya Suha? dedi Leyla birdenbire. Kızın annesini arayabilir mi? Bir kadın sesiyle. Sanırım anne, kızının suçlanmadığını duymaya ihtiyaç duyuyor.
Macit eşine döndü. Gözleri parlıyordu.
— Yap.
— Ben mi?
— Onlarla nasıl konuşacağını sen bilirsin.
Basit bir cümleydi. Ama on beş yıl boyunca hiçbir şey için danışılmayan Suha şaşkınlıkla durdu.
— Yaparım.
Akşam Macit yan bir odaya oturup yüzünde ihtiyatla Ziyad’ın babasını aradı. Leyla konuşmanın ayrıntılarını duymadı ama yarım saat sonra yüzü yorgun hâlde çıktığını gördü.
— Ne dedi?
— Önce oğlunu savundu. Çocuk olduğunu, hepsinin böyle olduğunu söyledi. Sonra ona dedim ki: «Ya bu senin kızın olsaydı?» Sustu.
— Sonra?
— «Ne istiyorsun?» diye sordu. Dedim: telefonunu al, her şeyi sil, onunla konuş ve kızın ailesinden isim vermeden özür dile. Yoksa şikâyet ederim.
— Ve kabul etti mi?
— Bir saat istedi. Sonra aradı. Telefonu aldığını ve oğluna vurduğunu söyledi…
— Macit!
— Evet. Ama ona dedim ki: ona vurma. Bu ona hiçbir şey öğretmez. Yalnızca yanına otur ve bunun neden yanlış olduğunu söyle.
Leyla şaşkınlıkla ona baktı.
— Dinledi mi?
— Bilmiyorum. Ama «Bunu bana ilk söyleyen sensin» dedi.
Macit oturup yüzünü avuçlarıyla ovdu.
— Leyla, bunları nereden öğrendin bilmiyorum. Ama sen burada olmasaydın çocuğa kendi ellerimle vuracaktım.
— Sen yapmamayı seçtin.
— Çünkü sen dövmenin korkuyu silmediğini, onu aktardığını söyledin.
Daha yavaş bir sesle ekledi:
— Benim Raşa’ya aktardığım gibi.
Leyla bir şey söylemedi. En iyi yapacağı şeyin cümleyi havada asılı bırakmak olduğunu biliyordu; cevap gerektirmeyen bir itiraf gibi.
O gece Suha’nın mutfağında olanın nedeni soğan değildi.
Bir kadının soğan doğrarken söylediklerini kimse duymaz. Suha tezgâhın başında durup doğruyor, gözyaşları utanmadan akıyor; en iyi yanı bu: kimse sormadan ağlayabilir. Öteki odada Macit haberleri izliyor, Sama ders çalışıyor, Macit’in annesi uyukluyordu.
— Neden ağlıyorsun? diye sordu kendine.
— Soğan.
— Başka?
— Başka bir şey yok.
— Yalancı.
Bıçağı bıraktı. Küçük pencerenin önünde mahalle uyuyordu.
Biri ona en son ne zaman «teşekkürler» demişti? Üç gün önce, ona çay uzattığında. Gerçekten mi demişti? Hayır. «Günaydın» der gibi söylemişti. Peki ya o? «Buyur» derken gerçekten demiş miydi? Belki ne diyeceğini bilmediği için demişti. Bu cümle, duyduğu en doğru cümleydi.
On beş yıl bu mutfakta; hazırlıyor, temizliyor, tabak koyuyor, büyükanneyi sızlanırken, Macit’i yakınırken, Sama’yı isterken dinliyordu. Ve kimse sormuyordu: Ne istiyorsun? O da kendine sormuyordu, çünkü cevabından korkuyordu: bunu istemediğinden. Elini ağzına koydu. Daha önce hiç söylememişti, kafasında bile.
Macit’ten nefret etmiyordu. İyi bir adamdı, ona vurmamıştı. Ama onu dinlememişti. Bu nefret etmesi için yeterli miydi? Hayır. Ama ağlaması için yeterliydi.
Yüzünü koluyla sildi. Bir keresinde ona şöyle demişti: «Sama’ya sevginin üstüne vurulan bir şey olduğunu öğreteceksin.» Cümlenin nereden çıktığını bilmiyordu; içinde bir şey patlamıştı. Ve ona yıllardır ilk kez bakmıştı. O korkmuştu. O da. Bu ortak bir sınırdı.
Soğana döndü ve sakin sakin doğramaya başladı. Neye ihtiyacı vardı? Sorulmaya. Macit’in ona ne düşündüğünü, ne istediğini sormasına, cevap «bilmiyorum» olsa bile. Neden ona söylemiyordu? Utandığı için, ve annesi ona şöyle demişti: «Çok isteyen kadın bırakılır.» Peki istemeyen? Unutulur. Hangisi daha kötü? Unutulmak.
Ellerini yıkadı. Yarın ona şöyle diyecekti: «Macit, konuşmamız gerek.» Duymazsa? Bir daha söyler. Yine duymazsa? O zaman bilir. İlk kez yeni bir sınırı açmaya karar veriyordu: katlanmakla söylemek arasındaki sınırı.
Arkasında adımlar duydu. Macit mutfağın kapısında, geceliğiyle, elinde boş bir bardakla duruyordu.
— Suha?
— Evet.
— İyi misin?
Ne cevap vereceğini bilemedi. Bunu ona on üç yıldır sormamıştı.
— İyiyim.
— Hayır. Öyle görünmüyorsun.
— Ben… konuşmaya ihtiyacım var.
— Şimdi mi?
— Vaktin varsa.
Bardağı masaya koydu.
— Evet. Otur.
Oturdu, o da oturdu. Çok uzun zamandır iki kişinin bir mutfakta, hiçbiri bir şey istemeden oturduğu ilk andı bu.
Bir hafta sonra Sama sıçrayarak geldi:
— Dana iyi! Ziyad ona özür diledi ve annesinin önünde her şeyi sildi. Annesi ona vurmadı.
— Çok sevindim.
— Ve sana teşekkür ediyor.
— Ben bir şey yapmadım. Dayın yaptı.
— Hayır. Bana ne yapacağımı ilk söyleyen sendin.
Leyla kıza baktı ve on yıl önceki kendisini gördü: iri gözler ve dünyanın güvenli olabileceğine inanma arzusu. Düşündü ki Waldburg’da boğucu bir sır olan şey, dinlemeyi bilen bir adam ve konuşmasına izin verilen bir kadın bulunursa, bir Arap şehrinde ortak bir korumaya dönüşebilirdi.
OTUZ ALTINCI BÖLÜM
Kapalı Dükkân
On ikinci gün Raşa dükkâna yürümeye karar verdi.
Kimseye söylemedi. Paltosunu giydi, sokağa indi, taş taş ezberlediği evlerin arasında yürüdü; on bir yıldır hafızasında geçip durduğu köşeye vardı. Dükkân, geldikleri gün arabadan gördüğü gibiydi: paslı metal perde, solmuş tabela, tozlu cam.
Önünde durdu. Bir amacı yoktu. Yalnızca durmak istedi.
— Bir şey mi arıyorsunuz?
Döndü. Yan kapının önünde kırk dört yaşında bir adam duruyordu: lacivert ceketli, şakaklarında kırlaşmış saçlı, elinde bir anahtar. Ona bakmayı sürdürdü, sonra tanımadığı bir sesle:
— Fadi?
— Raşa.
Mesajlarda yaptığı gibi «Öğretmenim» demedi. Onu yalnızca adıyla söyledi; sanki artık hiçbir şeyin başında değildi.
— Burada ne yapıyorsun?
— İki gün önce döndüm. Dükkânı satıyorum. Yandaki dükkânın sahibi benden ucuz fiyata aldı. Anahtarları bugün aldım.
— Ben… geçiyordum.
— Pencereden gördüm. On dakikadır duruyorsun.
— Fark etmedim.
Gülümsedi.
— İçeri girmek ister misin?
— Olur mu?
— Son günü.
Perdeyi yavaşça açtı; uzun bir gıcırtıyla yükseldi. Dükkân küçük, boştu: ahşap raflar, kalem izleri ve yerde eski kâğıtlar. İçeri girdiler.
Fadi ortada durup etrafına baktı.
— Hiçbir şey değişmedi. Ve her şey değişti.
— Nasılsın?
— İyiyim. Yedi yıl önce evlendim. İki oğlum var.
— Adları ne?
— Enes ve Kinan.
— Güzel.
— Ya sen?
— Evlenmedim.
— Biliyorum. Kız kardeşim buradan yazdı. Almanya’da öğretmen olduğunu söyledi.
— Üniversitede ders veriyorum.
— Aferin.
Sustular. Sessizlikte ne düşmanlık vardı ne büyük bir pişmanlık. Uzun bir kuraklıktan sonra yatağına dönen bir nehrin önünde duranın sessizliğiydi.
— Raşa, dedi sonunda. Dayanabildin mi?
— Neye?
— Macit’e, günlere. Benden sonra.
— Ya sen?
— Ben gittim. Bu daha kolaydı. Sen kaldın.
— Ben de iki yıl sonra gittim. Ama ondan önce evde kaldım ve gördüğümü gördüm.
Nefes aldı.
— Evet. Zordu. Ama olanın sorumluluğunu kimseye yüklemek istemiyorum; ne sana ne Macit’e. Hepimiz kendi kurmadığımız duvarların içinde hareket ediyorduk.
— Benden nefret edeceğini sanıyordum.
— Nefret etmedim. Anlamayı bekliyordum.
— Anladın mı?
— Kısmen: senin yanlış bir şey yapmadığını, benim de yapmadığımı, hazır olmayanın dünya olduğunu.
Fadi ceketinin cebini açtı ve küçük, katlı bir kâğıt çıkardı.
— Bu senin.
— Bu ne?
— Son mesaj. Telefonun kırılınca kendi el yazımla kopyaladım. Saklıyordum, bir gün sana vereceğimi düşünüyordum ama nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Titreyen elle aldı ve açtı.
«Bana ne olduğunu bilmiyorum. Ama akşamı beklemeye başladığımı biliyorum.»
Cümleyi okudu, sonra bir daha okudu. O anda gözlerinde özlem yoktu. Daha tuhaf, daha sakin bir şey vardı: biri onu böyle düşündüğü için minnet; iş tamamlanmamış olsa da.
— Teşekkürler.
— Ben de özür dilerim.
— Neden?
— Daha fazla savaşmadığım için.
— Yapamazdın.
— Belki. Ama bazen düşünüyorum: bir apartman parasına sahip olsaydım, ya da iki kız kardeşim olmasaydı, işler nasıl giderdi.
— Bilmiyoruz.
— Bilmek zorunda da değiliz.
Gülümsedi.
— Bu cümle bugünlerde hayatımda çok tekrarlanıyor.
Sessiz dükkânda biraz durdular. Sonra dedi:
— Annenin hasta olduğunu duydum.
— Evet.
— Selam söyle. Yokluğum için özür dilediğimi söyle.
— Sevinir.
— İstersen arkadaş olarak iletişimde kalalım…
— Hayır.
Bunu nazikçe söyledi.
— Neden?
— Çünkü karına ya da bana zarar verebilecek bir kapı açmak istemiyorum. Ve bazı hikâyeler uzatmaya çalışmazsak iyi kapanır.
Başını salladı.
— Anlıyorum.
— Ama söylediğin için sevindim.
Elini uzattı, tokalaştı. Dükkândan kış ışığına çıktı; kâğıt cebindeydi.
Dar sokakta yürürken düşündü: insan istediğine her zaman ulaşmaz. Ama bazen ihtiyaç duyduğuna ulaşır: yıllar sonra bir şeyin gerçek olduğunu duymak.
OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM
Mezarlık Yolu
Bunun son gece olduğunu biliyordu.
Bunu birine söylediğinden değil; ama bedeninde bir şey hafiflemişti, sanki bir yolculuğa hazırlanıyordu. Ümm Macit gözleri açık yatağında yatıyordu; odada küçük bir lambanın ışığı vardı, Ebu Nebil’in getirdiği gülün kokusu hâlâ havadaydı.
İçinde iki ses konuşuyordu; son gecesindeki her insan gibi. Birincisi sordu: Korkuyor musun? «Hayır» dedi. Biraz bile mi? Biraz. Neden? Yeterince söylememiş olmaktan. Kime? Hanan’a, Raşa’ya, Macit’e. Ne söylemedin? Onları sevdiğimi.
Söyledin, diye cevapladı ses. Hayır, dedi, ona benzer şeyler söyledim: «Yedin mi?», «Neden yorgunsun?», «Paltonu giy.» Ama cümleyi söylemedim. Neden? Çünkü bizim evde hiç söylenmedi. Neden söylenmedi? Çünkü annem de bana söylememişti.
Zayıf bir sesle güldü. Bir sessizlik zinciri: her anne kızına sessizliğini bir yüzük gibi devreder.
Gözlerini kapadı ve kendine sordu: Kocasına ihanet mi ediyordu, çünkü bu gece bile Selim’i düşünüyordu? Bu ona zarar verir miydi? Hayır. Ona verir miydi? O ölmüştü. Macit’in babasına zarar verir miydi? O da ölmüştü. O hâlde kimseye zarar vermiyordu. Ama utanıyordu. Neden? Çünkü yetmiş dört yaşında bir kadın aşkı düşünüyordu. Aşk yaş bilir mi? Hayır. Allah bilir mi? Sanmıyorum.
Odada güzel bir sessizlik vardı. Ebu Nebil’i ve her akşam beklediği vuruşu düşündü. Ona elin eline değmesinden fazlasıyla hiç dokunmamıştı. Ama böyle bir dokunuş, unuttuğu bir duyguyu ona geri getirmeye yetiyordu: birinin onu gördüğünü. Ya bu gece ona onu sevdiğini söyleseydi? Söyleyemezdi. Neden? Çünkü vakit geçti. Vakit engel olur mu? Hayır. O hâlde neden korkuyordu? Çünkü bunu daha önce hiç yapmamıştı.
Salonda adımlar ve dış kapıda hafif bir vuruş duydu. Oydu. Bu saatte onu beklememişti.
— Ümm Macit? diye fısıldadı kapının ardından. Yalnızca geçiyordum. İyi misin?
Gülümsedi.
— Gir.
Beyaz gömleğiyle, elinde üzüm dolu küçük bir poşetle girdi ve yatağın yanına oturdu.
— Uyumamışsın.
— Hayır.
— Bir şeye ihtiyacın var mı?
— Sana bir şey söylemem gerek.
— Söyle.
— Nasıl bilmiyorum.
— Herhangi bir şeyle başla.
Ona, iyi yorgun yüzüne, yavaşça kendi eline uzanan eline baktı.
— Teşekkürler.
— Ne için?
— Her akşam geldiğin için.
— Teşekkür etmesi gereken benim.
— Neden?
— Çünkü buraya gelmeden önce hiçbir şey beklemiyordum.
İkisi de aşk sözcüğünü söylemedi. Ama elleri loş ışıkta birbirine kenetli kaldı, gece üstlerinden bir örtü gibi hafifçe geçti. Ebu Nebil elini tutarak sandalyede uyuyakalınca tavana baktı.
— Duydun mu? diye sordu sese. Söyledim.
— Söylemedin.
— Hayır. Ama hissettim.
— Bu yeter mi?
— Evet.
Başını yastığa koydu, gözleri yarı kapalı. Korkmuyordu. Yalnızca, geleceğini bildiği bir treni bekleyen kadın gibi bekliyordu.
Şafakta Ebu Nebil elini yavaşça bıraktı ve evine döndü.
Sonra büyükanne, yağmurun başladığı bir gecede, kimse uyanmadan öldü.
Trajik bir ölüm değildi. Yetmiş dört yıl yaşamıştı; ölümünden günler önce en sevdiği oturma yerine dönmüş, Ebu Nebil’in sevdiği hurmayı yemiş, Raşa’nın ona eski bir kitaptan okuduğunu dinlemişti. Sabah Suha onu yatakta sakin buldu; elleri göğsünde, yüzü uyuyan bir çocuk gibi rahat.
Herkes ağladı. Hiç ağlamayan Macit bile yatağın kenarına oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve babası öldüğünde yirmi beş yaşındayken ağladığı gibi ağladı.
Akşam komşular ve akrabalar geldi. Âdet gereği erkekler büyük salonda, kadınlar iç odada toplandı. Ertesi sabah şeyh cenazeyi düzenlemeye geldi.
— Öğleden sonra çıkacağız, dedi. Erkekler mezarlığa, kadınlar evde.
— Ben gitmek istiyorum, dedi Hanan.
Herkes ona döndü.
— Kadınların mezarlığa gittiği bilinmez, dedi amcalardan biri.
— Biliyorum.
— Bu âdettir.
— Biliyorum. Ama bu benim annem. Ondan yirmi yıl uzak yaşadım. Ona bir duvarın ardından veda etmek istemiyorum.
Ağır bir sessizlik çöktü. Şeyh Macit’e baktı.
Macit köşede, okunmaz bir yüzle duruyordu. Kız kardeşine, sonra şeyhe, sonra yere baktı.
— Şeyhim, dedi sonunda, ben fetva vermem. Ama annemin kızlarını engellediğini hiç söylemediğini biliyorum. Ben de kız kardeşimi engellemeyeceğim.
— Ama insanlar…
— İnsanlar beni ilgilendirmiyor.
Macit bunu daha önce hiç söylememişti; ne öfke, korku ve şeref çağında.
— Arabayı ben süreceğim. Hanan, Leyla ve Raşa gelecek. Âdet istemiyorsa mezarlığa girmeyecekler, ama kapısında duracaklar. Ona hep birlikte veda edeceğiz.
— Bunu mu istiyorsun? diye sordu şeyh şaşkınlıkla.
— Bunu adil buluyorum.
Öğle vakti, namazdan sonra cenaze erkeklerin ellerinde taşındı, kadınlar küçük bir aralıkla arkasından yürüdü: önde Hanan, yanında Leyla ve Raşa, arkalarında Suha, Sama onların ellerine tutunmuş. Bazı komşular fısıldamaya başladı ama kimse itiraz etmedi.
Mezarlığın kapısında, anlaşıldığı gibi durdular. Erkekler içeride cenazeyi çukura taşıdılar, kadınlar demirin yanında kaldı.
Hanan parmaklıkları avuçlarında tutarak uzaktan izliyordu. Küçükken oynadığı yeri, kırmızı toprağı, kesilmiş ağaçları gördü; kardeşinin eğilip toprağı kendi eliyle koyduğunu gördü.
Uzak tarafta eski paltolu, elinde beyaz mendil tutan ince bir adam duruyordu. Ebu Nebil’di. Kimse ona yaklaşmadı. Tek başına durdu, omuzları çökmüş, gözyaşları sessizce akıyordu.
Macit uzaktan gördü. Toprağı bıraktı ve insanların sessizliği içinde yavaşça ona yürüdü. Varınca bir an önünde durdu. Bir şey söylemedi. Sonra elini uzattı ve tokalaştı; elleri uzun süre kenetli kaldı. Ebu Nebil kimsenin duymadığı bir şey fısıldadı; Macit başını salladı, koluna girdi ve birlikte mezara yürüdüler.
O gün söylenenlerin en güçlüsü buydu: bir adam, başka bir adamın yalnız yas tutmasına izin vermemeye karar verdi; çünkü yas ne yaş ne rütbe ne de toplumdan izin bilir.
Defin bittikten sonra, erkekler eve dönerken Hanan mezarlığın kapısında kaldı.
— Anne, dedi Leyla. Gel.
— Bir dakika.
— Bir şey mi istiyorsun?
— Bu yeri ezberlemek istiyorum.
— Döneriz.
— Evet. Ama bir daha korkarak dönmeyeceğim.
Kırmızı toprağa baktı, sonra yalnızca kendisinin duyacağı bir sesle fısıldadı:
— Teşekkürler anne. Söylediğin her şey için. Ve söylemediğin her şey için.
OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM
Yastığın Altındaki Mektup
Son gün, Hanan küçük odada giysilerini toplarken Suha tereddütlü adımlarla girdi.
— Ümm Leyla…
— Evet?
— Bunu Büyükanne’nin yastığının altında buldum.
Ona eski bir zarf verdi; üstünde titrek bir el yazısıyla: «Hanan’a.»
Hanan zarfı ağır ellerle aldı.
— Ne zaman yazmış?
— Bilmiyorum. Ama iki hafta önce benden kâğıt ve kalem istedi.
Hanan yatağa oturup zarfı açtı. Kâğıt tek sayfaydı; dalgalı bir el yazısı ve kısa cümleler:
«Kızım Hanan,
Bunu okuyorsan ben dinlenmişimdir.
Senden bağışlanma istemiyorum, çünkü hak edip etmediğimi bilmiyorum. Senden yaşamanı istiyorum. Benim yapmayı kaçırdığım her şeyi sen yap ve kimsenin iznini bekleme.
Leyla’ya söyle, büyükannesi onu söyleyebileceğinden fazla sevdi. Raşa’ya söyle, kuşların sevilmek için kafese ihtiyacı yok. Macit’e söyle, iyi bir oğul; korku ayıp değil, ayıp olan onu miras bırakmak.
Samir’e selam söyle. İyi bir adam. Ama dinlemeyi öğrenmezse iyiliğinin yetmeyeceğinden emin olmanı istiyorum.
Annen.»
Hanan iki kez okudu. Sonra kâğıdı göğsüne koydu ve sessizce ağladı.
Havalimanında Macit yanında durdu; gözlerinde söylenemeyen bir şey vardı.
— Hanan.
— Evet.
— Dönecek misin?
— Evet. Belki yazın.
— Seni bekleriz.
— Suha da mı?
— Suha da. Sama da. Ve istediğin herkes.
Koluna dokundu.
— Macit, sen on yıl önceki adam değilsin.
— Hâlâ korkuyorum.
— Ama korkuyu kanun hâline getirmemeyi öğrendin.
Cevap vermedi. Yalnızca kısa bir sarılmayla, sözcük kullanmadan sarıldı ona.
Sonra, uçak soğuk gecede yükselirken Hanan başını bir kez daha cama yasladı, ama bu sefer titremiyordu. Leyla yanında oturuyor, Raşa arkalarında elinde küçük bir kâğıdı okuyup gülümsüyordu.
— Anne, diye fısıldadı Leyla.
— Efendim?
— Bir gün burada yaşamak için dönecek misin?
— Hayır.
— Neden?
— Çünkü artık tek bir yere ait değilim. Ama artık hiçbir yerden korkmuyorum.
— Ya ben?
— Sen, insanları koruduğun yere ait olacaksın.
Leyla pencereden altlarındaki karanlığa baktı; küçük bir Arap şehri bir ışık noktası gibi parlıyor, sonra kayboluyordu. Düşündü ki sınırlar ülkeler arasındaki çizgiler değil. Evlerin içindeki, göğüslerin içindeki çizgiler; onları silenler zorla silmiyor: birlikte oturarak, sorarak, biraz daha geniş yeniden çizerek, yer herkese yetene kadar.
Yolculuk bitti, ama sorular yürümeye devam ediyor. Bir şehirden ayrılıp yirmi yıl sonra ona döndüğümüzde insanların hayal ettiğimizden daha az sert olduğunu, kapalı evlerin küçük pencereleri olduğunu, annelerin söyleyemediklerini yastıkların altına sakladığını görebiliriz. Burada söylemek istediğim basit: sorun, bir toplumun açık, ötekinin kapalı olması değil. Sorun, her birimizin cesaretin öteki taraftan geleceğini sanması. Cesaret, bir insan, herhangi bir yerde, kızının, kız kardeşinin ya da annesinin karşısına oturup «Ne istiyorsun?» diye sormaya ve cevabı dinlemeye karar verdiğinde gelir.
ALTINCI KİTAP
Vaatler
Her kişi karanlıkta kendine bir şey vaat etmişti: «Yarın söylerim.» «Yarın sorarım.» «Yarın mesajı açmam.»
Ama geceleyin verilen vaatler sabahleyin kendilerine benzemeyen şeylerle karşılaşır: sert bir ışık, gerçek insanlar, plana ihanet eden bir beden. Yarın vaat edildiği gibi gelmez. Hayal ettiğimizden daha yavaş, daha tuhaf ya da daha küçük gelir ve çoğu zaman daha güzel.
Bu kitabın bölümleri önceki kitapların zamanları arasında hareket ediyor; her biri bir vaatle başlıyor ve onun ötesine gidiyor, katı bir kronoloji gözetilmeden. Bu sayfalarda vaatleri izliyorum: bazıları gerçekleşiyor, bazıları tökezliyor, bazıları yolda hesaba katılmamış bir şeye dönüşüyor. Kimse hakkında hüküm vermeyeceğim. Denerlerken yanlarında duracağım.
OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM
Yoruldun mu?
İki ay sürdü.
Samir cümleyi doğrudan söyleyemiyordu. Mutfaktan geçiyor, buzdolabını açıp kapatıyor, televizyonun karşısına oturup kapatıyor, bardağı alıp koyuyordu. Elli yaşında yeni bir dil öğrenen erkeklerin hâli budur: derinliğini bilmedikleri bir havuzun çevresinde dolanır gibi sözcüğün çevresinde dolaşırlar.
Mayıs akşamlarından birinde, sekizinci aile danışmanlığı oturumundan sonra Hanan’ın yanına, kanepeye oturdu ve ona bakmadan dedi:
— Bugün yoruldun mu?
Başını kitaptan kaldırdı.
— Ne?
— Dedim ki: bugün yoruldun mu?
Ona baktı. Yüzü kızarmıştı, elleri bir not bekleyen öğrenci gibi dizlerinin arasında kenetliydi.
— Evet.
— Ne kadar?
— Çok.
— Neden?
— Çok oda vardı. 412’de sarhoş bir konuk şişeyi halıya düşürdü. Ve sen bir aydır bana sormadın.
— Şimdi soruyorum.
— Bu doğru.
Derin nefes aldı.
— Peki sen? Sen soruyor musun?
— Sen yoruldun mu?
— Evet.
— Ne kadar?
— Çok. Direksiyon. Yollar. Müdür baskı yapıyor. Ve ben…
Durdu.
— Ve sen?
— Ve ben sana uzun zamandır bir şey söylemek istiyordum.
— De.
— Nasıl bilmiyorum.
— Elinden geldiği gibi.
— Ben… seni özledim.
Önce anlamadı.
— Aynı evdeyiz.
— Biliyorum. Ama hiç tanımadığım Hanan’ı özledim. Ve yapamamaktan korkuyorum.
Bir sessizlik geçti. Sonra kısa, küçük, gerçek bir kahkaha attı.
— Neden gülüyorsun?
— Çünkü ben de senin gibi korkuyorum.
— Sen mi?
— Evet. Yıllardır bedenime bakıp diyorum: Bundan ne isteyebilir kimse?
— Ben.
— Beni onurlandırmak için söyleme.
— Onurlandırmıyorum. Ben iltifat bilmem.
Doğruydu. Birlikte güldüler.
O gece dramatik bir şey olmadı. Ama Samir elini tereddütle onun eline koydu, yanabilecek bir kâğıda dokunur gibi; çekmedi.
Bir hafta sonra, sakin bir gecede ışığı söndürdü ve dedi:
— Yaklaşabilir miyim?
— Evet.
— İstiyor musun?
— Evet.
— Ya hoşuna gitmezse?
— Söylerim.
Yirmi yılın en tuhaf şeyi buydu: bir erkeğin karısına dokunmadan önce sorması. «Bu uygun mu?» demesi. Cevabı dinlemesi. Burada yazar, saygın ailelerde söylenmeyen bir şeyi söylemek için duruyor: yirmi yıl aynı yatakta uyumuş çoğu karı koca yatak hakkında hiç konuşmamıştır; iki beden, kapı çalmayan kibar iki komşu gibi yaşamıştır.
Kolay değildi. Karışıklık, ani kahkaha, sessizlik ve tereddüt vardı. Diyalogsuz bir yakınlığa alışmış iki beden şimdi yakınlıksız bir diyalog öğreniyordu. Bir an Hanan fısıldadı:
— Korkuyorum.
Durdu.
— Neden?
— Bilmiyorum. On altı yaşındaymışım gibi.
— Ben de hiçbir şey bilmiyormuşum gibi.
— Önemli değil.
— Duralım mı?
— Hayır. Yalnızca… yavaş ol.
Yavaşladı. Yavaşlığında ondan tanımadığı bir samimiyet, kendisinde bulunduğunu bilmediği bir şefkat vardı.
Her şey bittiğinde karanlıkta sessizce yan yana yattılar.
— Uygun muydu? diye sordu alçak sesle.
— Farklıydı.
— Bu iyi mi?
— Evet.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
Elini tuttu.
— Hanan, dedi biraz sonra, seni olması gerektiği gibi sevip sevmediğimi bilmiyorum. Ama öğrenmek istediğimi biliyorum.
— Ben de.
— Ya başaramazsak?
— O zaman birlikte başaramayız.
Gücü ya da romantizmi olmayan bir cümleydi. Ama ondan, hükmetme değil taahhüt olarak söylendiğini ilk kez duyuyordu. Uyurken düşündü: yirmi yıl sonra aşk, bir atılım olarak gelmeyebilir. Bir izin olarak gelebilir: her birimizin ötekine yaklaşması ve geri çekilmesi için verdiği izin. Ve bundan önceki her şey hazırlıktı.
KIRKINCI BÖLÜM
Her Şey
Leyla kanepeye oturdu, karşısında Jonas, aralarında kimsenin dokunmadığı iki fincan çay.
Bütün gün konuşmaya hazırlanmıştı: arabada, merkezde, iki dosyanın arasında. Kısaltmaya çalıştıkça kendine şöyle diyordu: «Hayır. Her şey.»
— Jonas, sana sakladığım şeyi söyleyeceğim.
— Zorunda değilsin.
— Zorundayım. İstiyorum.
— Peki.
Nefes aldı.
— Bana evlenmek isteyip istemediğimi sorduğunda korktuğumu hissettim. Senden değil. Kendimden. Herkes beklediği için «evet» diyebileceğimden. Ve bir tuzak beklemeden nasıl sevileceğimi bilmeyebileceğimden.
Yüzü sabitti.
— On altı yaşındayken başıma bir şey geldi. Biliyorsun. Marc. Sana bittiğini söyledim, doğru. Ama içimde bir şey bıraktı. Sanki durmayan bir alarm cihazı var. Her nezaket şüpheli oldu. Ve sen naziksin. Sen sabitsin. Ve ben her gün diğer yüzün çıkmasını bekliyorum.
— Çıktı mı?
— Hayır.
— Bu seni acıtıyor mu?
— Bilmiyorum. Belki huzura inanmadığım için acıtıyor.
Jonas sustu. Sessizlikte savunmaya değil, anlamaya çalışıyordu.
— Leyla.
— Evet.
— Bir şey söyleyebilir miyim?
— Tabii.
— Bunu hissediyordum.
— Neyi?
— Beklediğini. Her seferinde sana şefkatle elimi uzattığımda bir an gerildiğini görüyorum. Göstermiyorsun, ama görüyorum.
— Ne yaptın?
— Bir şey söylemedim. Seni gözlediğim hissini vermek istemedim.
— Biliyor muydun?
— Evet.
— Neden bana söylemedin?
— Çünkü belirtilerin bir parçası olmaktan korktum.
Gözyaşları arasında güldü.
— Sandığımdan akıllısın.
— Hayır. Yalnızca seni seviyorum.
— Bu en tehlikeli cümle.
— Neden?
— Çünkü şimdi inanıyorum.
Elini tuttu.
— Leyla, bu gece cevap istemiyorum, yarın da. Yalnızca kalmak istiyorum.
— Ya sana hiçbir şey vaat edemezsem?
— Vaat istemiyorum.
— Ya böyle kalırsam?
— Böyle mi?
— Korkak.
— Korktuğunda ben kalacağım.
— Ya hep korkarsam?
— O zaman birlikte korkarız. Korku hakkında bir şey biliyorum.
— Ne?
— On altı yaşından beri korktuğumu. Mahkemenin merdivenlerinde beklediğimde. Kendi kendime diyordum: Ya benden nefret ederse? Ya bir daha bana bakmazsa?
— Baktım.
— Baktın.
Gülümsediler.
— O hâlde şimdi «evet» demiyorum, dedi Leyla. «Hayır» da demiyorum. «Henüz değil» diyorum.
— Bu tam bir cevap.
— Gerçekten mi?
— Tabii. Ben korkak bir «evet»e karşı dürüst bir «henüz değil»i tercih ederim.
Elini uzatıp yüzüne dokundu.
— Neye şaşırdığımı biliyor musun?
— Neye?
— Bütün bunları sana anlatırken utanç hissetmedim. Hissedeceğimi sanıyordum.
— Çünkü utanılacak bir şey yok.
— Hayır. Ama bana böyle öğrettiler.
— Kim?
— Her şey: sessizlik, tecrübeler. Ve ben şimdi kızlara tersini öğretiyorum ama kendime uygulamadım.
— Şimdi uyguladın.
— Evet. Az önce.
Başını omzuna dayadı. O anda aralarında vaat yoktu, yüzük yoktu, tarih yoktu. Daha değerli bir şey vardı: her birinin ötekinin yanında hesap vermeden korkabileceğini bilmesi.
Ertesi sabah Jonas her zamanki gibi çay hazırladı ve hiçbir şey sormadı. Yalnızca bardağı önüne koydu ve dedi:
— Günaydın.
Leyla bardağa, sonra ona baktı ve düşündü ki en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak buydu: gerçeği söyledikten sonra yeni günün sıradan kalması.
KIRK BİRİNCİ BÖLÜM
Sözleşmenin Dışında
Akşam sekizde Thomas Şanghay’dan dönmüştü.
Büyük bavulu kapının yanında, paltosu sandalyenin üstündeydi. Katrin mutfakta akşam yemeğini hazırlarken yüz kez gördüğü manzarayı düşündü: dönen bir erkek, yemek pişiren bir kadın. Ama bu sefer değişecekti.
— Yorgunsun.
— Biraz.
— Önce yemek yiyelim mi?
— Evet.
Sessizce yediler; hava ve yolculuk üzerine küçük sohbetler meseleyi örttü. Sonra tabakları kaldırırken dedi:
— Thomas, bir şey söylemek istiyorum.
— Söyle.
— Bir adama âşığım.
Yüzü kıpırdamadı.
— Biliyorum.
— Biliyor musun?
— Üç aydır. Lavaboda bıraktığın fincan, telefona bakış biçimin.
— Neden söylemedin?
— Çünkü sözleşme der ki: soru yok.
— Doğru.
Sustular.
— Ya sen? dedi. Sen…
— Evet.
— Kim?
— Lian. Şanghay ofisinden. Bir yıldır.
Katrin tuhaf bir kahkaha attı.
— O hâlde ikimiz de?
— Öyle görünüyor.
— Ve hiçbir şey söylemedik.
— Sessizlikte ustayız.
Tabakları lavaboya koydu ve masaya döndü.
— Bize ne oluyor?
— Bilmiyorum.
— Bunun acıtmayacağı konusunda anlaşmıştık.
— Ve yalancıyız.
— Neden?
— Çünkü acıtıyor. Şu an bir şey hissediyorum.
— Ne?
— Bilmiyorum. Kıskançlık mı? Özlem mi? Korku mu?
— Ben de.
Paradoks buydu: kıskanmamak üzerine anlaşan bir çift, yedi yıl sonra itiraf anında kıskançlık hissediyordu. Bu, anayasalarında korku olmadığını ilan edip geceleri surlarını ören uluslara benziyordu.
— Katrin, dedi Thomas bir sessizlikten sonra, yanlış mı yaptık?
— Bilmiyorum.
— Özgür olmak istiyorduk. Özgürlüğün bağlanmamak olduğunu sandık.
— Başardık.
— O kadar başardık ki karı koca olduğumuzu unuttuk.
— Evet.
— Onu seviyor musun?
— Belki.
— Ben de onu seviyorum. Ya da sanıyorum.
— O hâlde?
— O hâlde hata yok. Ama evlilik de yok.
Sert bir cümleydi ama sürpriz değildi. Çatladığını kimsenin fark etmediği eski bir tavandan düşmüş gibiydi.
— Ayrılacak mıyız? diye sordu.
— Bilmiyorum. İstiyor musun?
— Bilmiyorum.
— Düşünelim.
— Evet.
Elini onun elinin üstüne koydu. Âşıkların dokunuşu değil; uzun bir yolculuğu paylaşıp bittiğini bilmeyen iki yoldaşın dokunuşuydu.
— Beni neyin acıttığını biliyor musun? dedi. Seni kaybetmek istemiyorum. Ve kalmak da istemiyorum.
— Ben de.
— Mümkün mü bu?
— Belki aşk buydu: ne incitmek istemek ne kalmak.
— Adı ne peki?
— Dostluk.
— Evlilikten güçlü mü?
— Bazen.
Ağladı. Bunu beklemiyordu. Defterde o üçüncü sütun vardı: «Korktuklarım», ve oraya şunu yazmamıştı: sevdiğini bilmediği bir evliliğe yas tutmak.
— Ağlayacağımı düşünmemiştim.
— Ben de.
O da sessizce ağladı; kimsenin ağlamaması konusunda yedi yıllık bir anlaşmanın ardından.
Bir saat sonra ikisi de sakinleşince kanepeye oturdular.
— Yarın avukatı arayalım mı?
— Hayır. Bir hafta sonra.
— Neden?
— Çünkü kendime bir hafta yas tutma hakkı vermek istiyorum.
— Ben de sana eşlik ederim.
— Teşekkürler.
Gece, yedi yıl sonra ilk kez Thomas misafir odasına gidince Katrin yatağa oturdu ve siyah defteri açtı. İlk sütunun altına, «Sahip olduklarım», yazdı: «Thomas. Arkadaşım.» İkincinin altına, «İstediklerim»: «Maskesiz sevmek.» Üçüncünün altına, «Korktuklarım»: «Şimdi hiçbir şey. Ya da her şey. Fark etmez.»
Defteri kapadı, karanlığa baktı ve alçak sesle dedi:
— Peki Kerim. Geliyorum. Yavaş yavaş. Ama geliyorum.
KIRK İKİNCİ BÖLÜM
Son Mesaj
Dördüncü hafta Selma mesajı açtı.
Buna karar vermemişti. Telefon komodinin üstündeydi, Yamen anaokulundaydı, merkez sessizdi, yan odada bir kadın her zamanki gibi ağlıyordu. Ekrana baktı: «Bassam: 67 mesaj.» Ve parmağını sonuncunun üstüne koydu.
«Hastaneden çıktım. Acildeydim. Artık yapamıyorum. Güneyde ağabeyimin evine gideceğim ve sana yalnızca bir kez yazacağım: Özür dilerim. Ve seni seviyorum. Ve gitmeden önce Yamen’i görmek istiyorum. Halka açık bir kafede, insanların önünde, yarım saat. Lütfen.»
İki kez okudu. Kalbi şiddetle çarpıyordu.
Gitme, dedi bir ses. Ama hastanede. Belki. Belki kendine zarar… belki de vermedi. Peki ya ben? Sen sorumlu değilsin. Ya ölürse? Ya ölmezse? Yatağa oturdu ve ağlamadı. Titredi.
Bir saat sonra Bayan Kohl toplantıdan dönünce onu koridorda otururken buldu.
— Selma?
— Mesajı açtım.
— Biliyorum.
— Nereden?
— Çünkü normalde burada oturmazsın.
Yanına oturdu.
— Bana anlatmak ister misin?
— Evet. Hastanedeymiş. Ve Yamen’i görmek istiyor.
— Doğruladın mı?
— Hayır.
— Doğrulayalım.
Bayan Kohl hastaneyi aradı ve on dakika sonra döndü.
— Bu adla kimse yatmamış.
— Ama o…
— Bu bir şey ifade etmiyor. Yalan mı söylüyor, abartıyor mu, saklanıyor mu bilmiyorum. Önemli olan: onunla görüşmek istiyor musun?
— Ben… korkuyorum.
— Neyden?
— İstememden.
— Ve bundan?
— Onu görürsem döneceğimden.
— Şimdiye kadar söylediğin en dürüst şey bu.
Sustular.
— Kimse seni engellemiyor, dedi Bayan Kohl. Ama istiyorsan koşullu bir görüşme düzenleyelim: ben seninleyim. Halka açık bir yerde. Yarım saat. Yamen olmadan. Bir şey hissedersen çıkarız.
— Ya ağlarsa?
— Görürüz.
— Ya…
— Selma, mükemmel olmak zorunda değilsin. Yalnızca orada olman gerekiyor.
Böylece gittiler.
Kafe küçüktü; Bassam köşede oturuyordu, zayıf ve solgun, yorgun gözlerle. Selma’yı görünce ayağa kalktı, sonra oturdu.
— Geldiğin için teşekkürler.
— Senin için gelmedim.
— Biliyorum.
— Ne istiyorsun?
— Seni görmek. Özür dilemek.
— Söyle.
— Özür dilerim. Ben… Ben hastayım Selma. Şimdi biliyorum. Bir doktora gittim. Öfke sorunum olduğunu söylüyor. Tedavi olacağım.
— İyi.
— Beni affediyor musun?
Sustu. Korktuğu an buydu: sorunun yumuşak bir tonla, ıslak gözlerle sorulması ve içinde sevgilinin sesinin «Evet de» diye fısıldaması. Ama bu sefer ikinci sesi de duydu, biraz daha yüksek.
— Seni şimdi affetmiyorum.
— Neden?
— Çünkü samimi olup olmadığını bilmiyorum. Samimiysen de bu, döneceğim anlamına gelmez.
— Dönmeni istemiyorum.
— İstiyorsun. Nazik bir şekilde.
— Hayır…
— Bassam, dedi kendinde tanımadığı bir sakinlikle, «Hastayım» diyorsun; bu, sorumluluğu bana yükleyip sabretmemi isteyen bir cümle. Ben artık kimseyi taşımıyorum.
— Ama seni seviyorum.
— Ben de seni sevdim. Ve sana doğruyu söylüyorum: bunun aşk olup olmadığını bilmiyorum. Yalnızca sabretmeyi öğrendiğimi ve sabra aşk dediğimi biliyorum.
Yüzü değişiyordu.
— Yok olmamı mı istiyorsun?
— Yok olmanı istemiyorum. Tedavi olmanı, Yamen’in nafakasını ödemeni ve ben karar verdiğimde, kanun karar verdiğinde onu görmeni istiyorum.
— Ya sen?
— Ben yaşayacağım.
— Yalnız mı?
— Evet.
Eli masanın üstünde titredi.
— Sensiz yaşayamazsam?
— Bu bana düşmez.
Bunu sertlik olmadan söyledi; ağır bir şeyi yere bırakan biri gibi. Ve kalktı.
— Selma…
— Elveda Bassam.
Kapıya yürüdü; arkasında Bayan Kohl sakin adımlarla. Sokakta kaldırıma varınca dizleri titredi ve bir banka çöktü.
— Doğru olanı yaptım mı?
— «Doğru» var mı bilmiyorum. Ama elinden geleni yaptın.
— Neredeyse…
— Neredeyse yaptın, yapmadın.
Ağladı. Bassam için ağlamadı. Yıllar için ağladı; kendini unutmaya alışmış kadın için.
— Hep üzgün mü olacağım?
— Hep değil. Ama keder özgürlüğün bir parçası.
— Bilmiyordum.
— Kimse söylemez.
Yüzünü sildi.
— Yamen’e dönmek istiyorum.
— Haydi.
Anaokuluna giderken Selma düşündü ki doğru sınır bir kez çizilmez. Her gün yeniden çizilir, bazen silinir ve yeniden çizilir; bu zayıf olduğu anlamına gelmez. Canlı olduğu anlamına gelir.
KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Cevap Vermemek
Tarık salı sabahı muayenehaneye geldi.
Dina az önce bir hastayı bitirmiş, kısa bir aranın içinde kahve içiyordu. Yardımcısı girip dedi:
— Doktor hanım, resepsiyonda bir bey bekliyor. Randevuya ihtiyacı olmadığını söylüyor.
Kim olduğunu anladı. Son kez mesajlarına cevap vermesinin üstünden iki ay geçmişti. İki yüz mesaj yazmış, çiçek göndermiş, farklı numaralardan aramış, evin kapısında iki kez beklemişti.
— Meşgul olduğumu söyle.
— Beklemeye devam edeceğini söyledi.
— O hâlde otursun.
İşine devam etti ve ellerinin garip bir hassasiyetle, demirden yapılmış gibi hareket ettiğini biliyordu. İki saat sonra randevuları bitince muayene odasında karşısında durdu. Her zamanki gibi şıktı; beyaz gömlekli, gözleri biraz kızarmış.
— Dina.
— Ne istiyorsun?
— Seni görmek. Anlaşmak.
— Zamana ihtiyacım olduğunu söylemiştim.
— İki ay yeterli süre.
— Hayır.
— Anlamıyorum. Ne yaptım?
— Hiçbir şey.
— O hâlde?
— Mesele bu: açıkça hiçbir şey yapmadın. Ama yaptığın her şey beni boğdu.
— Seni seviyorum.
— Ve sana inanıyorum. Ama sevgin bastırıyor.
— Bu bir suçlama.
— Bu bir tanım.
Yüzü sertleşti.
— Sen hastasın. Çevrendekilerden etkileniyorsun: arkadaşından, doktorundan. Beni bırakmanı istiyorlar.
— Kimse bir şey istemiyor.
— İstiyorlar. Ve sen zayıfsın.
Doktor Weiss’ın onu uyardığı nokta buydu: sevginin hükme dönüştüğü an. Ve bu anda sahiplenmekten başka bir şey bilmeyenlerin en güçlü hilelerini ustalıkla kullandığını biliyorum: seni reddettiği için zayıf hâle getirmek; böylece reddin hakkının değil, hastalığının delili olur.
— Tarık, dedi sabit bir sesle, gitmeni istiyorum.
— Gitmezsem?
— Güvenliği ararım.
— Yapmazsın.
— Yaparım.
— İnanmıyorum.
— İnanman umurumda değil.
Telefonunu çıkarıp bir düğmeye bastı. Güvenlik görevlisi kapıdan girdi, uzun boylu ve sakin.
— Bir sorun mu var doktor hanım?
— Bu bey çıkmak istiyor.
Tarık ona uzun uzun baktı. Gözlerinde gerçek bir acıya benzeyen bir şey vardı. Sonra dedi:
— Pişman olacaksın.
— Belki.
— Beni sevdiğin gibi seven kimseyi bulamayacaksın.
— Biliyorum.
— O hâlde?
— O hâlde bulamayacağım. Ve yaşayacağım.
Gitti.
Dina odada durdu, etrafındaki hava titriyordu. Nadine’yi aradı:
— Yaptım.
— Ne?
— Onu kovdum.
— Nasıl hissediyorsun?
— Garip. Hayat durmuş gibi.
— Bu boşluk. Geçecek.
— Onunla ne yapayım?
— Hiçbir şey. Yalnızca ona izin ver.
Akşam evde otururken telefonu çaldı. Lukas.
— Dina?
— Evet.
— Bir şey istemiyorum. Yalnızca binada bugün bir adamın geçtiğini duydum. İyi misin?
— Nereden öğrendin?
— Haberler binada dolaşır. Karışıyorsam özür dilerim.
— Hayır. Karışmıyorsun.
— Bir şeye ihtiyacın var mı?
— Bilmiyorum.
— Peki. Ben buradayım.
Kapattı. Hepsi buydu. Fazla sormadı, «Geliyorum» demedi, onu bırakmayı ya da kontrol etmeyi önermedi. Ama Dina kanepeye oturdu ve birdenbire ağladı. Tarık için ağlamıyordu. Az önce bir şeyi fark ettiği için ağlıyordu: şefkatin ısrara ihtiyacı olmadığını, Lukas’ın söyleyip sustuğu «Buradayım»ın yüz duygusal mesajdan daha dürüst olduğunu.
İki hafta sonra onun akşam yemeği davetini kabul etti. Hiçbir şey olmadı. Yediler, dişlerden, seyahatten ve hasta annesinden konuştular. Bitirdiklerinde yağmurun altında restoranın önünde durdular.
— Seni bırakayım mı?
— Hayır. Yürürüm.
— Peki.
— Lukas.
— Evet?
— Titreme hissetmedim.
— Biliyorum.
— Bu seni rahatsız ediyor mu?
— Hayır. Dürüstlüğü severim.
— Sen ne düşünüyorsun?
— Titremenin bazen güvenden önce değil, sonra geldiğini.
— Beni rahatlatmak için mi söylüyorsun?
— Denediğim için söylüyorum.
Gülümsedi.
— O hâlde?
— O hâlde yine yemek yiyelim mi?
— Henüz değil.
— Bu tam bir cümle.
— Biliyorum.
Yağmurda tek başına yürüdü. Su yüzünü ıslatıyordu ve içindeki çocuğu düşünüyordu. Bu gece sessizdi; soru sormuyor, beklemiyordu. Uyuyordu.
KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Annem
Ömer annesine bir cuma sabahı söylemeye karar verdi.
Bu günün bir nedeni yoktu. Genellikle aradığı gündü yalnızca; sesi ekmek kokusunu ve uzak bir mutfağın uğultusunu taşırdı. Ama şafaktan önce uyanıp pencerenin önündeki yere oturdu ve kendi kendine dedi: «Bugün.»
Clara sabah uğrayacağına söz vermişti. Kararını ona söylemedi. Bunu tek başına yapmak istedi.
Saat onda telefon çaldı.
— Alo anne.
— Günaydın canım. Nasılsın?
— İyiyim. Yalnız mısın?
— Evet. Baban camide, kız kardeşin okulda.
— İyi.
— Ne oldu? Sesin tuhaf.
— Sana bir şey söylemek istiyorum.
— Söyle.
Kalbi şiddetle çarpıyordu. Telefonu ıslak ellerle tuttu.
— Ben… benden beklediğinizi yapamayacağım.
— Ne demek istiyorsun?
— Benim için beklediğiniz kızla evlenmeyeceğim.
Sessizlik.
— Neden?
— Çünkü… burada bir kıza âşık oldum. Adı Clara. Müslüman değil.
Nefesini duydu. Sonra o kadar uzun bir sessizlik oldu ki hattın koptuğunu sandı.
— Anne?
— Buradayım.
— Duydun mu?
— Duydum.
— Anne, bir şey söyle.
— Ne diyeceğimi bilmiyorum.
— Herhangi bir şey.
— Ben…
Durdu.
— Anlamıyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu ailemizde hiç olmadı. Bizim ülkemizde bu konuşulmaz.
— Biliyorum.
— Ya baban?
— Senden başka kimse bilmiyor.
— Ve bu kız?
— Adı Clara. Alman. İyi bir kız anne. Bana bakıyor.
— Kızgın mısın?
— Hayır.
— Üzgün mü?
— Evet.
— Seni hayal kırıklığına uğrattığım için mi?
— Hayır.
— Neden?
— Çünkü senin için korkuyorum.
Sesinde bir şey kırıldı.
— Korkuyor musun?
— Evet. İnsanlardan. Babandan. Yarından. Bilmiyorum. Her şeyden.
— Seni incitmek istemiyorum.
— Biliyorum. Sen kimseyi incitmezsin. Sen benim oğlumsun.
Sustu. Bu cümleyi ilk kez duyuyordu: ne «ama» vardı ne «yine de».
— Anne, ben de korkuyorum.
— Biliyorum. Küçüklüğünden beri. Bir şeyler saklıyordun ve ben sana bakıp göğsünde bir taş olduğunu biliyordum ve sormadım.
— Neden?
— Çünkü cevaptan korktum.
— Ben de söylemekten korktum.
— Hepimiz korkuyoruz Ömer. Ne yapacağımı bilmiyorum. Babana ne diyeceğimi bilmiyorum. Kendime ne diyeceğimi bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum: seni bırakmayacağım.
Sessizce ağlıyordu.
— Teşekkürler.
— Teşekkür etme. Ben annenim.
— Ya babam kızarsa?
— O zaman ona annen olduğumu ve unutmayacağımı söylerim.
— Ya…
— Ömer, beni dinle. Anlayacağıma söz vermiyorum. Kabul edeceğime de. Ama deneyeceğime söz veriyorum. Ve kapımın açık olduğuna.
— Ya evimiz?
— Bilmiyorum.
— Ya kız kardeşim?
— Zamanı gelince ben konuşurum.
— Şimdi ne yapayım?
— Yaptığını: oku, ye, uyu. Hiçbir şeyde acele etme.
— Benim için dua eder misin?
— Her gün.
— Ne dersin?
— Derim ki: Allah’ım, oğlumu koru.
— Hepsi bu mu?
— Bildiğim bu kadar.
Sustular. Sonra daha alçak bir sesle dedi:
— Bu kız iyi mi?
— Evet.
— Seni seviyor mu?
— Evet.
— Sen de onu seviyor musun?
— Evet.
— O hâlde…
Bitirmedi. Ama gerisini sessizlikte duydu.
Görüşmeden sonra yerde oturdu, oda ışıkla dolmuştu. Sonra kapı çalındı ve Clara dağınık saçlarıyla, elinde iki bardak ve bir poşet ekmekle girdi.
— Günaydın.
— Merhaba.
— İyi misin?
— Evet.
— Annen miydi?
— Evet.
— Ne dedi?
— «Sen benim oğlumsun» dedi.
Clara yanına oturdu ve kahve bardağını uzattı. Bir şey söylemedi. Omzunu omzuna dayadı.
İki hafta sonra baba kısa, selamsız bir mesaj gönderdi: «Annen bana söyledi. Şimdi konuşmak istemiyorum.» Sonra ondan kimse aramadı. Ömer bunun nasıl biteceğini bilmiyordu. Belki baba bir gün döner, belki dönmez. Belki sessizlik sürer. Ama sessizliğin her zaman bir duvar olmadığını öğrendi. Bazen ruhların öğrenmek için ihtiyaç duyduğu bir alandır.
Bir sonraki cuma telefonu çaldı. Annesiydi.
— Alo canım.
— Alo anne.
— Yedin mi?
— Yedim.
— Ya Clara?
— O da yedi.
— Ona selam söylediğimi söyle.
Gözyaşlarıyla güldü.
— Söylerim.
Hattın öteki ucunda, Şam’da küçük bir evde bir anne duvara bakarak gülümsedi ve anneliğin bazen anlamadığın şeyi, sevdiğin için söylemek olduğunu düşündü.
KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM
Omuzda Bir El
Mahkeme dinleme oturumunu kasıma belirledi.
Svenja iki aydır hazırlanıyordu. Genç avukatla üç kez oturmuş, dosyasını yüksek sesle okumuştu; öyle ki sözcüklerde onu korkutan bir şey kalmamıştı. Önceki gece zor uyudu ve beşte uyanıp tavandaki ışıkları saydı.
— Seninle gelmemi ister misin? diye sordu Hanan.
— Seni rahatsız etmek istemiyorum.
— Ben soruyorum.
— Çalışıyorsun.
— İzin aldım.
Svenja ona uzun uzun baktı, sonra dedi:
— Teşekkürler.
Salonda Hanan en arka sıraya, koyu elbisesiyle, elini çantasının üstüne koyarak oturdu. Hoffmann’ı uzaktan gördü. Gri bir takım elbise giymiş, dimdik oturuyordu; yüzü hâlâ oraya girdiği gibi çıkacağını sanan bir adamın yüzüydü.
Svenja’nın adı okunduğunda kalktı. Ona bakmadı. Hâkime baktı ve açık bir sesle, Almanca, olanı anlattı. Ne fazla ne eksik. Karşı avukat sorduğunda: «Neden o zaman bir şey söylemedin?» dedi ki:
— Çünkü sessizliğin nezaket olduğunu sanıyordum.
— Öyle miydi?
— Hayır. Korkuydu.
İki saat sonra salondan çıktığında dizleri titriyordu ve koridordaki bir banka oturdu.
— Güçlüydün, dedi Hanan.
— Hayır. Titriyordum.
— Güç, titreyip söylemektir.
Svenja zayıf bir gülümsemeyle gülümsedi.
Karar iki hafta sonra çıktı: para cezası, ertelenmiş hapis, tazminat ve beş yıl konukseverlik alanında çalışma yasağı. Avukatın dediği gibi yeterli değildi ama yazılıydı.
Bir ay sonra, sıradan bir gecede Svenja, otelden iş arkadaşlarıyla bir bara gitti. Köşede meyve suyu içip Ömer’le gülüyor, mekâna bakıyordu. Birdenbire bir adam arkasından omzuna elini koydu ve neşeyle dedi:
— Pardon, Svenja sen misin? Ben…
Sonrasını duymadı. Yerinden fırladı, elini şiddetle itti ve duvara çarpana dek geri çekildi. Kalbi kulaklarında atıyor, nefesi daralıyordu.
— Özür dilerim! dedi adam ürkmüş. Kastetmedim…
— Sorun değil, diye fısıldadı Ömer yaklaşarak. Eski bir meslektaş. Bir şey kastetmedi.
— Biliyorum, dedi kısık bir sesle. Biliyorum.
Ve dışarı koştu.
Soğuk sokakta nefes nefese durdu, insanın nasıl nefes aldığını hatırlamaya çalıştı. Mağdurlarla ilgilenen herkesin öğrendiği, mahkemelerde okutulmayan bir ders budur: adalet bir günde hükmünü verebilir, ama beden kararı yıllarca teslim alır.
— Svenja.
Döndü. Hanan, paltosunu almaya gelmişti.
— Bana ne oldu?
— Bedenin hatırladı.
— Ama yalnızca…
— Biliyorum.
— Aptalım.
— Hayır.
— Aylar geçti. İyi olduğumu sandım.
— İyisin. Ve bedenin iyi olduğunu hâlâ öğreniyor.
Elini yavaşça uzattı ve sordu:
— Elimi omzuna koyabilir miyim?
Svenja ona baktı. Fark buydu. Onu şaşırtmamıştı. Sormuştu.
— Evet.
Hanan elini omzuna koydu. El sıcak, biraz ağır ve sabitti. O saniyelerde Svenja nefes aldı.
— Bu geçer mi?
— Hızlı değil. Ama geçer. Yardım edenler var: psikolog, grup. Yerleri biliyorum.
— Ya sen? Böyle bir şey yaşadın mı?
— Tam olarak değil. Ama bedenin söylemediğimizi sakladığını öğrendim.
— Ne yapıyorsun?
— Konuşuyorum. İhtiyacım olduğunda dokunuş istiyorum. İstemediğimde reddediyorum.
— Bunu öğrenmek istiyorum.
— Öğreneceksin.
Sokak lambasının ışığında biraz kaldılar. Svenja içeri döndüğünde adam bir kez daha özür dilemişti; ona dedi ki: «Sorun değil. İyiyim. Özür dilediğin için teşekkürler.» Hayatında yaptığı en zor şeydi ve sonrasında en kolayı.
Gece defterine tek bir cümle yazdı: «Korku geri dönebilir. Bu yaptığımı silmez.»
KIRK ALTINCI BÖLÜM
Ceviz Ağacı
Romanya’daki köyde sabah çanın sesiyle başlar.
Kilise çanı değil; saat altıda Anka’nın penceresinin altından geçen keçi sürüsünün çanı. Döndükten sonraki ilk günlerde bu ses onu uyandırıyor, korkuyla yatağında oturuyordu. Sonra onu yeniden yere indirir oldu.
Artık yirmi altı yaşındaydı. Annesiyle tepenin altındaki eski evde oturuyordu; küçük, temiz bir odası ve içinde ondan başka kimsenin uyumadığı bir yatağı vardı. Köyde olanların hepsini kimse bilmiyordu. Annesi bir kısmını biliyor, kardeşi daha azını. Gerisi sessizlikti, kimse nasıl söyleneceğini bilmediği için söylenmiyordu.
— Bugün okula gidecek misin? diye sordu anne.
— Evet.
— Sana bir sandviç hazırlayayım mı?
— Hayır. Orada yerim.
Yakındaki şehirde haftada iki gün hemşirelik kursuna yazılmıştı. Kendinden beş yaş küçük, hakkında hiçbir şey bilmeyen kızların arasında sınıfta oturuyordu. Kolay değildi. Koridorda bir erkek yaklaşınca irkiliyor, kapıları kontrol ediyor, her on dakikada bir çantasında pasaportunun olup olmadığını kontrol etme isteğine direniyordu.
— İyi misin? diye sordu bir gün bir sınıf arkadaşı.
— Evet.
— Gözlerin…
— İyi uyumadım.
— Peki.
O gün öğle vakti çantasından, üç yüz yıllık bir ceviz ağacı resmi olan küçük bir kart çıkardı; arkasında üç hafta önce yazıp henüz göndermediği bir cümle vardı. Ne diyeceğini biliyordu, zihninde on kez yazmıştı: «Bir saat oturduğun için teşekkürler.» Nasıl ulaştıracağını bilmiyordu. Sonunda, onu koruyan kadının bir gün ona ulaştırdığı Almanya’daki bir kuruluşun adresine gönderdi. O gece onunla oturan adamın alıp almayacağını bilmiyordu. Bilmesine de gerek yoktu.
Haftalar sonra okuldan dönünce annesini evin eşiğinde, eli kalbinin üstünde oturur buldu.
— Ne oldu?
— Anka.
— Anne?
— Bugün bir adam geldi.
Bedeni dondu.
— Hangi adam?
— Belediyeden. Seni soruyor. Bir miktar para var diyor…
— Ne parası?
— Almanya’daki bir kuruluşun sana tazminat gönderdiğini söyledi. Bir davadan. Mahkemede.
Anka eşiğe oturdu. Bir dava olduğunu bilmiyordu. Barın kapatıldığını, sahiplerinin yargılandığını, mahkemenin mağdurlarına tazminat verdiğini. Tüm bunların ardından birinin onu bir rakam olarak değil, bir insan olarak düşündüğünü.
— Ne kadar?
— Bilmiyorum. Yarın dönecek dedi.
— Emin misin, o…
— Doğruladım. Belediyeden. Tanıyorum onu.
Anka bir şey demedi. Dağa bakmayı sürdürdü.
— Parayla ne yapacaksın? diye sordu anne.
— Okulumu bitireceğim.
— Sonra?
— Hastanede çalışırım.
— Korkuyor musun?
— Evet.
— Neden?
— Her şeyden.
— Gidecek misin?
— Evet.
— Neden?
— Çünkü tek bir yerde korkarak kalmak istemiyorum.
Annesi ona baktı ve elini tuttu.
— Benden daha güçlüsün.
— Hayır. Deniyorum.
— Bu işte.
Akşam Anka, tepenin tepesindeki eski ceviz ağacının altına oturdu. Kökleri parmaklar gibi çıkıktı, gölgesi otların yarısını örtüyordu. Küçük bir defter çıkarıp yazdı:
«Bugün korkmadan iki saat uyudum.
Bugün pasaportu kontrol etmedim.
Bugün bir yabancıya gülümsedim.
Özgür müyüm bilmiyorum. Ama yürüdüğümü biliyorum.»
Defteri kapadı ve nefes aldı.
Başka bir yerde, bir Alman şehrinde, bir adam bir ağaç resmi olan kısa bir kartı okuyor ve sessizce ağlıyordu. Aynı ağacın altında oturan bir kadının, sessizliğin bazen en dürüst teşekkür biçimi olabileceğini düşündüğünü hiçbir zaman bilmeyecekti.
KIRK YEDİNCİ BÖLÜM
Üç Gün
Suha’nın mutfakta söylediği cümlenin sonuçları kolay olmadı.
Gece yarısından sonra oturdular ve bittiğinde şafak yaklaşmıştı. Ona her şeyi anlattı: soru sorulmadan geçen on beş yıl, danışılma ihtiyacı ve hiç söylemediği eski bir düğüm: okumak istediğini.
— Okumak mı?
— Edebiyat bölümünün birinci sınıfındaydım. Evlenince bıraktım.
— Bilmiyordum.
— Çünkü sormadın.
Macit sustu. Yüzü değişiyordu.
— Şimdi ne istiyorsun?
— Dönmek.
— Üniversiteye mi?
— En azından okumaya.
— Sama? Annem?
— Sama büyük. Ve annene yıllardır ben bakıyorum. Kendimi hayatıma ortak etmek istiyorum.
Cevap vermedi.
Üç gün sonra, kahvaltı yaparken birdenbire dedi:
— Suha, kayıt ne kadar tutar?
— Ne?
— Okul. Ne kadar tutar?
Ağzını açtı, sonra kapadı.
— Bilmiyorum. Sormadım.
— Sor.
— Kabul ediyor musun?
— Kabul ettiğimi söylemedim. Dedim ki: sor. Anlamak istiyorum.
— Neden fikir değiştirdin?
— Değiştirmedim henüz. Yalnızca… düşünüyorum.
Bu bir karar değildi. Ama «düşünüyorum» dediği ilk seferdi. Küçük bir sözcük, ama bizim evlerimizde «kabul ediyorum»dan ağır; çünkü «düşünüyorum» diyen, kararın başka bir yerde yazılı olmadığını kabul ediyor.
Ancak mahalle beklemez. Beşinci gün Suha’ya Macit’in uzak halasından bir telefon geldi; birinden duymuştu: «Suha okumak istiyormuş! Macit de kabul ediyormuş! Bu aileye ne oldu?» Yedinci gün dairedeki bir iş arkadaşı sinsi bir gülümsemeyle geldi:
— Karının üniversiteye gideceğini duydum. Hoşgörülüsün Ebu Sama.
İşte an buydu. Herhangi bir gerçek değişimden hemen önce gelen an: insanların gülmesi.
Macit dedi:
— Evet.
— Evet mi?
— Evet. Karım okuyacak.
— Sen razı mısın?
— Kimseyi öğrenmekten alıkoymam.
— Evde mi oturacak?
— Hayır. Üniversitede oturacak.
— Ya ev?
— Bir yolunu buluruz.
— Tuhaf bir adamsın.
— Belki.
Masasına eli titreyerek döndü. Ömründe yapmadığı bir şeyi yapmıştı: ne onunla savaşarak ne ondan saklanarak, toplu bir kahkahanın karşısında tek başına durmak.
Akşam Suha onu salonda, babasının fotoğrafının önünde otururken buldu.
— Günün nasıldı?
— Korkunçtu.
— Neden?
— Bir iş arkadaşına seni desteklediğimi söyledim.
— Gerçekten mi?
— Evet. Güldü.
— Özür dilerim.
— Hayır. Özür dileme.
— Pişman oldun mu?
— Hayır. Ama korktum.
Yanına oturdu.
— Ailende bunu söyleyen ilk erkek olduğunu biliyor musun?
— Biliyorum.
— Bu seni korkutuyor mu?
— Evet. Ama korkup yapmayı öğreniyorum.
Elini uzatıp elinin üstüne koydu. «Teşekkürler» demedi. Dedi ki:
— Beni şaşırtıyorsun.
— Hayır. Yalnızca seni kaybetmemeye çalışıyorum.
— Kaybetmeyeceksin.
— Söz veriyor musun?
— Hayır. Ben söz vermem. Ama buradayım.
Yan odada Sama ders çalışıyordu ve kapının ardından her şeyi duymuştu. Defterinin kenarına kurşun kalemle yazdı: «Babam değişiyor. Annem konuşuyor. Belki ben de.»
KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM
Güzel Bir Korku
Gertrud’un dairesinin küçük mutfağında Walter, titreyen ellerle kurabiye kutusunu açmaya çalışıyordu.
— Bırak ben.
— Yapabilirim.
— Yapamazsın. Ellerin.
— Ellerim hâlâ çalışıyor.
— O hâlde aç.
Denedi. Sonra güldü. Sonra kutuyu ona uzattı.
— Görüyor musun? Her şey emekli oldu.
— Sabır hariç.
— Sabrı senden aldım.
Yetmiş beş yaşındaydı ve karşısında yetmiş yaşında Gertrud sade mavi bir elbiseyle duruyordu. Aylarca düşünmüştü. Bir kasım gecesinde çay bitip sessizlik kaldığında dedi:
— Walter.
— Evet?
— Korkuyorum.
— Neyden?
— Beni görmenden.
— Her hafta görüyorum.
— Hayır. Yani… olduğum gibi.
Sustu.
— Gertrud.
— Evet.
— Benim de korktuğumu biliyor musun?
— Senin mi?
— Evet. Bedenim eskisine benzemiyor. Karşında nasıl duracağımı bilmiyorum.
— Umurumda değil.
— Benim de.
— O hâlde neden korkuyoruz?
— Çünkü yaş bize utanmayı öğretti.
Güldüler.
— Deneyelim mi? diye sordu.
— Ne?
— Birlikte korkmayı.
— Ya olmazsa?
— O zaman güleriz.
Olanda dramatik bir şey yoktu. Odada çiçek yoktu, mum yoktu. Eski bir yatak, çekilmiş perdeler ve loş bir lamba vardı; birbirlerine dokunan her dokunuşun iki ömür taşıdığını bilen iki yetişkin. Karışıklık, utanç, birinin dizi ötekine çarpınca ikinci bir kahkaha ve güzel bir sessizlik vardı.
Her şey bittiğinde karanlıkta uzandılar.
— İyi misin? diye fısıldadı.
— Evet.
— Ya bedenin?
— Tam memnun değil ama mutlu.
Güldü.
— Ya sen?
— Ben… uzun zamandır hissetmediğim bir şey hissediyorum.
— Ne?
— Görüldüğümü.
Bir şey söylemedi. Elini uzatıp onu biraz sardı.
— İkinci kez sevemeyeceğimden korkuyordum, dedi.
— Şimdi ne düşünüyorsun?
— Aşkın emekli olmadığını.
— Ya arzu?
— Değişir. Emekli olmaz.
— Bu mezar taşına yazılabilecek bir cümle.
— Hayır. Bir kitaba.
Yine öksürene dek güldü.
— Beni öldürüyorsun.
— Öldürmeyeceğim.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
Ertesi sabah kahve hazırlarken Walter sandalyeye oturup ona baktı ve dedi:
— Bu gece ne hissettim biliyor musun?
— Ne?
— Yaşlı olmadığımı.
— Peki neysin?
— İnsan.
Bardağı önüne koydu.
— Bu bana yeter.
Dışarıda Michael elinde bir alışveriş poşetiyle kapıda duruyordu. Onu bırakmaya gelmişti. İçeriden kahkaha sesini duyunca durdu. Çalmadı. Bir dakika durdu, sonra poşeti eşiğe koydu ve geri döndü; yüzünde tuhaf bir ifade: sanki istemeden gülümsemişti.
KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM
Hanan’ın Misakı
Arap şehrine yaptığı yolculuktan döndüğü kışın sonunda, Hanan mavi kapaklı küçük bir defter satın aldı.
Nedenini bilmiyordu. İstasyonun yakınındaki küçük bir kitapçıda gördü ve kendine sordu: «Bu ne?» Sonra içeri girdi.
Akşam, Samir yan odada uyuyunca mutfağa oturdu ve defteri açtı. İlk sayfaya yazdı:
«Hanan’ın kendine misakı.
Kimsenin okuması için değil. Kimsenin imzalaması için de değil.
Yalnızca, başkasının çizdiği sınırların içinde yaşamaktan yorulduğum ve kendi elimle bir tane bile çizmediğim için.»
Sonra yazmaya başladı. Uzun düşünmedi. Cümleler, uzun süredir bekliyormuş gibi çıkıyordu:
«1. Bedenim benim. Ona kimin ve ne zaman dokunacağına ben karar veririm. «Hayır» demekten de «Evet» demekten de utanmam.
2. Arzum ayıp değil. Ama emir de değil. Onu dinler, sonra karar veririm.
3. Yok olmadan severim. Aşk benden kendimi silmemi istiyorsa, aşk değildir.
4. Başkalarının korkusunu taşıyıp ona erdem demem.
5. Sessizliğin her zaman huzur olmadığına inanırım. Bazen henüz adı konmamış bir yaradır.
6. Birinin acı çektiğini görüp bildiğimde «Görmüyorum» demem. «Buradayım» derim.
7. Kimseyi duygularından dolayı yargılamam. Eylemlerinden yargılarım.
8. Hata yapmaya ve yeniden başlamaya kendime izin veririm.
9. Hüküm vermeden önce sorarım. Başkalarına sormadan önce kendime sorarım.
10. Tek bir yere ait değilim. Ve sınırlarımın canlı olmasını kabul ederim: öğrendiklerimle genişler ve daralır.
11. Benden zayıf olanları korurum ve korumayı kafese çevirmem.
12. Bilmediğimde «Bilmiyorum» derim.»
Durdu. Son maddeye baktı ve gülümsedi.
Misakın bir kanun olmadığını, gelecek yıl ya da yarın değişebileceğini biliyordu. Ama kendi hayatı hakkında kendi eliyle yazdığı ilk belgeydi. Sayfanın altına ekledi: «Bunlar benim bütün sınırlarım değil. Şimdi bildiklerim.»
Defteri kapadı ve ışığı söndürdü. Karanlıkta son yılda tanıdığı herkesi düşündü: sormayı öğrenen Samir’i, «henüz değil» demeyi öğrenen Leyla’yı, giden ve dönen Raşa’yı, dönmeyen Selma’yı, söyleyen Ömer’i, ağlayan Svenja’yı, yastığının altında ona bir mektup bırakan annesini. Hepsi küçük misaklarını yazmıştı, her biri kendi yolunda ve her biri karanlıkta. Ve hiçbiri ötekilerin aynısını yaptığını bilmiyordu.
ELLİNCİ BÖLÜM
Tek Bir Gece
Burada topladığım tek bir gecede, zamana dağılmış birçok geceden, insanlar aynı saatte uyanıktı.
Waldburg’un doğusunda küçük bir dairede Hanan pencerenin önünde durdu ve kendine dedi: «Yarın sebepsiz gülerim.»
Münih yolundaki bir tırda Samir fısıldadı: «Yoruldun mu?» Kimse duymadı.
Sessiz bir yatakta Leyla, Jonas’ın sırtına baktı ve mırıldandı: «Ona her şeyi söyleyeceğim.»
Fırının üstündeki bir odada Kerim bir kâğıdı cebine koydu ve dedi: «Bunun bedeli bu, ben ödüyorum.»
Evdeki bir çalışma masasında Katrin siyah defterini kapadı ve yazdı: «Yarın Thomas’la konuşacağım.»
Uzak bir ailenin evinde Raşa nahiv kitabının altına bir mektup koydu, sonra lambayı söndürdü.
Altın çerçeveli bir fotoğrafın bulunduğu salonda Macit babasına baktı ve dedi: «Senin gibi olmayacağım.»
Yabancı bir evde Selma karanlık bir telefona baktı ve açmadı.
Geniş bir yatakta Dina kendi kendine fısıldadı: «Beni bekleten birini sevmeyeceğim.»
Küçük bir banyoda Ömer buğulu aynaya tek bir sözcük yazdı: «Ben.»
Kiralık bir dairede Svenja telefonunu açtı ve Katrin’e yazdı: «Konuşmak istiyorum.»
Aynası oval bir odada Gertrud ışığı söndürdü ve Hans’a dedi: «Beni affet, ama yaşıyorum.»
Bir mutfakta Suha Macit’in karşısına oturdu ve dedi: «Konuşmak istiyorum.»
Sessiz bir odada Ümm Macit Ebu Nebil’e gülümsedi.
Hepsi, aynı saatte, aynı sesi taşıyordu; diller farklı olsa da: Korkuyorum. İstiyorum. Bilmiyorum. Buradayım.
Hiçbiri ötekileri görmedi. Kimse, yaşadığı yalnızlığın aslında ortak bir yalnızlık olduğunu bilmedi; ve aynı gecede sayısız şehirde binlerce insanın içeriden aynı kapıyı açıp eşiğinde durduğunu.
Ve sınırlar, bütün bu evlerde duvar değildi. Gecenin derinliklerinde kurşun kalemle çizilen, silinen ve yeniden çizilen sorulardı.
Şafak apartmanların kenarlarını aydınlatmaya başlayınca biri pencereyi açtı, nefes aldı ve kendine çok küçük bir sözcük söyledi:
— Peki.
Başka yerlerde başkalarının aynı anda aynı sözcüğü söylediğini bilmiyordu.
ROMANIN ARDINDAN
Bu sayfalarda bir sonuç yok; çünkü ele aldığım meseleler sonuçlanmaz. Bazıları her kuşakta yeni bir adla değişir, bazıları olduğu gibi kalır, yalnızca elbise değiştirir.
Geceleyin kendimize bir şeyler yapacağımıza söz verdik. Gündüz kimimiz yaptı, kimimiz tökezledi, kimimiz geri çekildi, sonra döndü. Bu sayfaların söylemek istediği buydu: karanlıkta çizdiğimiz sınır, ancak ışıkta sınadığımızda tamamlanır; bu sınav acıtabilir ama sınırı, onu bizim yerimize çizenin değil, bizim yapar; ve başarısızlık cesaretin karşıtı değil, yüzlerinden biridir.
İnsan, insanların önünde söylediğiyle tanınmaz; ışığı söndürdüğünde kendine söylediğiyle tanınır. Çevremizdeki herkes bizim görmediğimiz küçük odasını taşıyor; bunu bilen biraz daha merhametli olur, merhametli olan, yanındaki insana geceyi değiştiren küçük bir soru sormaya daha yetenekli.
Yazdığım her şeyden sonra tek bir şey söylemem gerekirse şu: sınırları kaldırmak zorunda değiliz, kutsamak da. Onları kimin çizdiğini ve neden çizdiğini bilmek, sormak için cesaret, ihlal edildiklerinde birbirimizi korumak için cesaret sahibi olmak zorundayız. Çünkü sessizlik koruma değil, çığlık özgürlük değil; ikisinin arasında, ancak hoşuna gitmeyeni duymaya hazır olanın girebildiği dar bir alan var: diyalog.
Bitmeyen şey, ne sınırlar ne arzu ne korku. Bitmeyen şey, birinin bizi duymasına duyulan ihtiyaç.
«İyi misin?»

Numan Albarbari

Leave a reply