MİRAS
Birinci Bölüm
BİRİNCİ BÖLÜM
Telefon, soğuk mermerin üzerinde tekrar tekrar çalıyordu. Salma’nın elleri dirseklerine kadar hamura gömülüydü; yan odadan Yusuf’un sesi geliyordu, iş yerinden biriyle rakamlar üzerine konuşuyordu; üst kattaysa Lina, sözlerini bir türlü çözemediği bir şarkı dinliyordu.
Salma başını kaldırıp ekrana baktı. Annesinin adı orada parlıyordu. Akşamın bu saatinde annesi, hamuru, akşam yemeğini, o akşamın bütününü bölmeye değecek bir şey olmadan asla aramazdı.
Ellerini, temizlemeye yetmeyecek bir çabuklukla sildi, parmaklarında hâlâ beyaz un izleri varken telefonu kaptı.
“Anne?”
“Salma… baban.”
İki kelimeydi, başka bir şey değil. Ama Salma, ikinci kelimenin ardından gelen sessizliğin tonundan anladı ki dünya, izin almadan, sessizce bir şeyi yerinden oynatmıştı.
“Ne oldu ona? Anne, konuş.”
“Felç geçirdi. Beyninde. Şu an hastanede, Allah’a şükür bilinci yerinde, ama… seni soruyor. Adınla soruyor seni, Salma, başka kimseyi sormadan önce.”
Salma gözlerini kapadı. Mutfak lavabosunun önünde, ayaklarının altındaki yer birden eğik bir düzleme dönüşmüş gibi durdu; ellerine yapışan un, artık kendisine ait olmayan bir fayansın üzerine kar gibi dökülüyordu.
Telefonun onu bulunduğu yerden koparan bir haberle çalması ilk kez olmuyordu. On iki yıl önce bir ilk vardı; başka bir şehirde başka bir telefon çalmış, başka bir ses ona şöyle demişti: “Tek bir çanta hazırla, fazlasını yol kaldırmaz.”
O uzak gecede Salma, “tek bir çanta”nın ne demek olduğunu bilmiyordu henüz — yirmi yıllık bir ömürden neyin taşınmaya, neyin sonsuza dek bırakılmaya değer olduğunu seçmek demekti bu. O gün üç fotoğraf seçmişti, ergenliğinden beri yazdığı bir defter, büyükannesinin hediye ettiği gümüş bir bilezik. Geri kalan her şeyi bırakmıştı. Odasını bıraktı, avludaki limon ağacını, çocukluğundan beri kulağına sinmiş ezan sesini, bir hafta sonra tekrar göreceğini sandığı arkadaşlarını.
Gidişi o seçmemişti. Gidiş onu seçmişti — tıpkı savaşın, kime danışmadan kimi köklerinden söküp atacağını seçmesi gibi. O yolu hatırladı, tıklım tıklım otobüsü, birkaç saat içinde ömrü boyunca tanıdığı pek çok kişiden daha yakın olmaya başlayan yabancı yüzleri; çünkü paylaşılan korku, uzun komşuluk yıllarının kuramadığı bir yakınlığı bir gecede kuruyordu. Annesinin kapıda, o kritik gece komşuları uyandırmasın diye sesini çıkarmadan nasıl ağladığını, babasının ona kısa bir sarılışla “Git, ama sen sen kal, gurbet özünü değiştirmesin” dediğini hatırladı — o cümle, gurbetin içinde bir şeyi gerçekten değiştirdiğini hissettiği her seferinde belleğinde yankılanıp duracaktı.
Ama — ki bunu ancak yıllar sonra fark edecekti — o gece başka bir şey de seçmişti: o gecenin kendi hikâyesinin sonu değil, başka bir hikâyenin başlangıcı olmasını seçmişti. O anda bilmiyordu ki bundan sonra gelecek her şeyde elinde kalacak tek fark buydu: neyin olacağını seçemiyordu, ama olduktan sonra kim olacağını seçebiliyordu.
Şimdi, on iki yıl sonra, telefon yeniden çalıyor, ona ilk gidişin henüz bitmediğini söylüyordu. Sonsuza dek arkasında kapandığını sandığı bir kapı, şimdi yeniden açılıyor, onu adı adına çağırıyordu.
Yusuf mutfağa girdiğinde onu öylece dururken buldu, telefon hâlâ elindeydi, yüzünde daha önce hiç görmediği bir renk vardı.
“Ne oldu, Salma?”
“Babam… felç geçirmiş.”
Yanındaki sandalyeye oturdu — onu kucaklamak için değil, sorgulamak için, sanki bir haber bültenini didikliyormuş gibi temkinli bir tonla:
“Ne zaman? Nerede? Kim söyledi sana? Durum ciddi mi?”
Salma kısa cevaplar verdi; bedeni, kulaklarının duyduğuna henüz yetişememişti sanki.
Kısa bir sessizliğin ardından Yusuf, Salma’nın geleceğini bildiği, çünkü yüzlerce kez benzerini duyduğu cümleyi söyledi:
“Tek başına gitmeyeceksin.”
Soru olarak söylememişti. Karar olarak söylemişti.
“Gideceğimi söylemedim, Yusuf. Sadece olanı anlatıyorum sana.”
“Nasıl düşündüğünü biliyorum. Benimle konuşurken kafanda çoktan bavul topluyorsun. Ama yol güvenli değil. Şimdi seyahatin ne demek olduğunu biliyorsun — sınırlar, izinler, her şey. Tek başına gitmene izin vermem.”
Salma ona uzun uzun baktı; o bakışta babası için duyduğu acıdan daha fazlası vardı. Daha eski, hiç bu kadar açık dile getirmeye cesaret edemediği bir soru vardı içinde:
“Ben acı çekince, Yusuf, neden sen bir güvenlik görevlisine dönüşüyorsun? Ne yapacağımı sormadan önce, nasıl hissettiğimi neden sormuyorsun?”
Yüzünde bir şaşkınlık belirdi. Bu, alışık olduğu bir soru değildi.
“Ben sadece seni korumaya çalışıyorum.”
“Biliyorum. Beni asıl acıtan da bu zaten. Atacağım her adımı, alacağım her kararı izliyorsun, her ayrıntıyı hesaba katıyorsun — ama bana hiç sormuyorsun, ne zamandır sormuyorsun: babam hayatla ölüm arasındayken, ben burada, binlerce kilometre uzakta, on iki yıl önce hazırladığım bavula benzer bir bavulu hazırlamaya bile gücüm yetmezken, ne hissediyorum?”
Yusuf, sesi daha alçak, dedi:
“Böyle şeyleri ifade etmekte iyi olmadığımı biliyorsun.”
“Biliyorum. Ben de iyi değildim bunda. Ama biz, Yusuf, yıllardır aynı evde yaşıyoruz; görünen her şeye dikkat ediyoruz — yemeğe, randevulara, faturalara, hatta telefonda konuşurken sesimin tonuna — ama ikimiz de görünmeyeni sormayı unutuyoruz.”
Yusuf mutfaktan çıktı; yatak odasına değil, küçük balkona gitti — bir şey ağırlaşıp da nasıl taşınacağını bilemediğinde durmayı alıştığı yere. Bir sigara yaktı; iki yıl önce bırakmıştı ama bu, kelime bulamadığında eski alışkanlığa döndüğü nadir anlardan biriydi.
Yusuf sert bir adam değildi, o an Salma’nın gözünde öyle görünse de. Sekiz yaşındayken, annesinin deyimiyle “acil bir iş için” bir gün yola çıkan ve bir daha dönmeyen bir adamın oğluydu. Babası anlatılası trajik bir kazada ölmemişti; basitçe, başka bir ülkeye iş seyahatine gitmiş, orada evlenmiş, yeni bir hayat kurmuş, ara sıra para göndermişti — sanki para, yok olan bir babanın boşluğunu doldurabilirmiş gibi.
O günden beri küçük Yusuf, kimse öğretmeden, “seyahat”in “kayıp”la eş anlamlı olduğunu öğrenmişti; çanta toplayıp kapıdan çıkan herkesin, çıktığı şekliyle bir daha dönmeyebileceğini. Büyüdü, her adımı hesaplayan, her ayrıntıyı izleyen bir adam oldu — sevdiklerine güvenmediğinden değil, dünyanın kendisine, yolun kendisine, elinin çemberinden çıkan bir şeyin geri dönmeyebileceği fikrine güvenmediğinden.
Bunu Salma’ya daha önce hiç bu kadar açık söylememişti. Her gün ona dayattığı “koruma”nın, aslında Salma’yla ilgili olmadığını, sekiz yaşında, hâlâ kapıda durup dönmeyen bir babayı bekleyen bir çocukla ilgili olduğunu itiraf etmekten utanıyordu.
Tam o anda Kerim aradı; kaderler sanki ona, kendi yerine konuşacak, iç sesine benzeyen bir ses göndermek istemişti.
“Haberi karımdan duydum, Rima’dan duydum. Salma’nın babası, Allah şifa versin. Nasıl?”
“Benden daha dayanıklı, açıkçası.”
Kerim, Yusuf’un iyi tanıdığı bir acılıkla güldü.
“Tabii. Kadınlarda bizim anlayamadığımız bir güç var. Ama beni dinle Yusuf, tek başına gitmesine izin verme. Oradaki durum değişken, bir gecede nelerin değişebileceğini biliyorsun. Sonuçta hiçbir şeyi kontrol edemiyoruz. Yapabileceğimiz tek şey, sevdiklerimizi acımasız bir dünyanın sonuçlarından korumak.”
“Ya o bu şekilde korunmak istemiyorsa, Kerim? Ya sadece nasıl hissettiğini sormamı istiyorsa?”
Kerim bir süre sustu, sonra soruyu hiç anlamamış birinin tonuyla konuştu:
“Bu bir lüks, dostum. Dünya sakinken ‘nasıl hissediyorsun?’ diye sorarız. Dünya şimdiki gibiyken, sadece ‘seni nasıl koruruz?’ diye sorarız. İşte fark bu — yaşadığımızı yaşayanla yaşamayan arasındaki fark.”
Yusuf telefonu kapadı, Alman şehrinin sakin çatıları üstündeki gri ufka uzun uzun baktı; istemeden, kulağındaki Kerim’in sesiyle kalbindeki Salma’nın sesini, içindeki hâlâ “babam neden dönmedi?” diye soran küçük çocuğun sesini kıyaslıyordu.
Ebeveynleri mutfağa çekildikten sonra Lina odasına çıktı, kendisinden bir yaş küçük olan kuzeni Ferah’ı aradı — onunla aynı anda iki yere ait olma, ama hiçbirine tam olarak ait hissetmeme duygusunu paylaşan kuzenini.
“Dedem hasta, Ferah.”
“Allah şifa versin. Sen iyi misin?”
“Bilmiyorum. Kendi hikâyem olmayan bir hikâyeyi izliyormuşum gibi hissediyorum, ama önümde tekrarlanıyor, sanki bir gün benim de hikâyem olacakmış gibi.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Annemle babam sabahtan beri sessizce kimin ne karar vereceği üzerine çatışıyorlar. Babam onu korumak istiyor, annem her şey kararlaştırılmadan önce sorulmak istiyor. Ben de düşünüyorum: bir gün ben de, eksik bir şekilde beni seven bir adamla aynı tartışmayı mı yaşayacağım, yoksa farklı bir yol mu bulacağım?”
Ferah, yaşının ötesinde bir bilgelikle dedi ki:
“Sanırım bizim kuşağımız artık ‘korunmak’ ya da ‘ihmal edilmek’ arasında seçim yapmak istemiyor, Lina. Ailelerimizin henüz icat etmediği üçüncü bir şey istiyoruz: eşlik edilmek.”
Lina bu kelimeyi çok sevdi. Telefonundaki not defterine yazdı: “Korunmak değil, terk edilmek değil — eşlik edilmek.”
Salma odasına çıktı. Yatağın kenarına oturdu; elindeki telefon şimdi sessizdi, sanki taşıdığı bütün şoku tüketmiş gibi.
Rima’yı aradı.
“Rima, babam…”
Tamamlamasına gerek kalmadı. Rima tondan anladı.
“Şimdi yanına geliyorum.”
Yarım saat sonra Rima karşısında oturuyordu, aralarında dokunulmamış iki bardak çay.
“Salma, dinle beni. Yusuf’u tanıyorum, kötülük yapmak istemediğini de biliyorum. Ama bir şey fark ettin mi? Ne zamandır bana onun senin için görünürde yaptığı her ayrıntıyı anlatıyorsun — doktor randevunu hatırlatıyor, Lina’nın okul evraklarını takip ediyor, telefonda konuştuğun her arkadaşını biliyor — ama sana sorduğumda: sen nasılsın, tam olarak sen, ne eş ne anne olarak değil, susuyorsun?”
Salma acı bir kahkaha attı.
“Çünkü cevabı bilmiyorum, Rima. Bu soruyu kendime sormayı ne zaman bıraktığımı bile bilmiyorum.”
“Senin için asıl korktuğum şey de bu. İçindeki her şeyi izleyen, ama senden hiçbir şey görmeyen bir evde yaşıyorsun. Helga’yı tanıyor musun? Komşunuzu?”
“Evet?”
“Bir keresinde bana Hans’la evliliğini anlattı. Unutmadığım bir şey söylemişti: dediğine göre anlaşamadıklarında birbirlerine ‘ne yaptın?’ diye sormazlarmış, ‘yaptığın şey karşısında nasıl hissediyorsun?’ diye sorarlarmış. İki sorunun arasındaki fark, Salma, izlemekle ilgilenmek arasındaki farkın ta kendisi.”
Salma uzun süre sessiz kaldı. Rima’nın abartmadığını biliyordu. Helga’nın evine yaptığı birkaç ziyarette kendisi de görmüştü bu dengeyi — kendi evinde hiç tanımadığı bir dengeyi: kimse kimseyi hesaba çekmiyor, ama gerekli olduğunda herkes oradaydı.
“Ama bu, ailemin ya da toplumumun tümüyle kötü olduğu anlamına gelmiyor, Rima. Babam, her şeye rağmen, kendi tarzıyla beni severdi.”
“Kötü demedim. Boğan bir sevgi tarzı, bir de büyüten bir tarzı olduğunu söylüyorum. Ve bugün bir seçimin önündesin: babana, izleyen ama sormayan o eski sevgi biçimiyle mi gideceksin, yoksa sen, farklı bir şey olmaya karar vermiş biri olarak mı?”
Rima gitmeden önce, Yusuf’un annesi Necat, ailesiyle ilgili bir haber duyar duymaz her zaman yaptığı gibi, Salma’yı yoklamaya geldi. Necat altmışlarının sonunda, elleri hâlâ durmaksızın çalışan bir kadındı: neredeyse her gün oğluna, gelinine ve torununa yemek pişirir, doktor randevularını takip eder, herkesin unuttuğunu hatırlatır ve bütün bunların, sevginin en açık hâli olduğunu düşünürdü.
Salma’nın yanına oturdu, elini tuttu:
“Geçmiş olsun, kızım. Merak etme, Allah kerimdir. Ben buradayım, bütün hafta size yemek pişireceğim, babandan başka bir şeyle uğraşma.”
Salma teşekkür etti, ama ilk kez Necat’a farklı bir gözle baktı. Kapıda babasını bekleyen çocuk Yusuf’u düşündü ve kendine sordu: Necat neredeydi, oğlunun kendisine ihtiyacı olduğu o yıllarda — yemek pişirmesine değil, yanına oturup “babasız nasıl hissediyorsun?” diye sormasına ihtiyacı olduğunda?
Rima, Salma’nın aklından geçeni okumuş gibi, Necat gittikten sonra nazikçe dedi ki:
“Onu elinden geldiğince sevdi, ama bildiği tek biçimle sevdi: çalışarak, yemekle, bedensel bakımla. Kimse ona üzgün bir çocukla oturup duygularını sormayı öğretmedi. O da, Salma, küçükken kendisine hiç sorulmamıştı bu soruyu.”
“O zaman hepimiz sorulmayanı miras bırakıyoruz.”
“Ve yine de hepimiz, kendimizden başlayarak sormaya başlayabiliriz.”
Salma ayağa kalktı, Rima’yı sessiz bir minnetle kucakladı, sonra mutfak penceresinde durup sokağa baktı — akşam çökerken komşu evlerin ışıkları birer birer yanıyordu, her birinde, kuşkusuz, sahiplerinin izlemek ya da susmaktan başka türlü ifade etmeyi öğrenemediği bir sevgi hikâyesi vardı.
O gece, Rima gittikten sonra, Salma mutfakta tek başına oturdu, saatlerdir bekleyen, şimdi yüzeyinde kuruyup çatlamış hamurun önünde.
Babasını düşündü — onu kendi tarzıyla seven adamı; on altı yaşındayken, “her yeni ve yabancı şeyden korkarak” onu arkadaşlarıyla komşu şehre gitmekten alıkoyan, hayatıyla ne yapmak istediğini bir kez bile sormayan adamı. O gün nasıl ağladığını, ona “bir gün anlayacaksın, hepsi senin için” dediğini hatırladı.
Ve şimdi kendini düşündü, o ilk evden binlerce kilometre uzaktaki bu yeni evde; fark etmeden aynı hikâyeyi karşı taraftan nasıl yaşadığını: Yusuf onu engelliyor, “onu korumak için” onun adına karar veriyor, hayatıyla ne yapmak istediğini bir kez bile sormadan.
Bu bir kader miydi? Aynı hikâyenin, kuşaktan kuşağa, evden eve tekrarlanması mı? Yoksa olayın gerçekleşmesiyle kaderin şekillenmesi arasında, Lina’ya kendisine miras kalanı miras bırakmamayı seçebileceği küçük bir alan mı vardı?
Eski defterini açtı — on iki yıl önce o tek bavulda taşıdığı defteri — ve yıllar sonra ilk kez tek bir cümle yazdı:
“Babama eski bir kararın kurbanı olarak gitmeyeceğim, beni eksik biçimiyle seven bir adama kızgın biri olarak da değil. Bu yolculuğun anlamını kendim yaratmak için gideceğim.”
Yan odada Yusuf’un adımlarını duydu, tereddütlü, kapıya yaklaşıp duran, sonra geri çekilen. Bir şey söylemek istediğini, ama nasıl söyleyeceğini bilmediğini anladı. Kapıyı açmadı. Ama uzun zamandır ilk kez, sessizliğine öfke değil, kendisine, ona, izlemeyi bilip sormayı bilmeyen bir sevgiyi miras alan herkese acımaya yakın bir şey hissetti.
Ertesi sabah, üç kişilik aile — Salma, Yusuf ve Lina — kahvaltı masasının etrafında alışılmadık bir sessizlikle oturdu.
Lina, henüz yüzleşmekten korkmayı öğrenmemiş cesur, ergen sesiyle sessizliği kırdı:
“Anne, gidecek misin?”
“Evet, canım.”
“Tek başına mı?”
Salma önce Yusuf’a, sonra kızına baktı ve herkesi, kendisini bile şaşırtan bir cümle söyledi:
“Nasıl, ne zaman ve kiminle gideceğime ben karar vereceğim. Ama ikinizin de bir şeyi bilmesini istiyorum: yoldan korkmuyorum. Sadece bu yolculuktan hiç değişmeden dönmekten korkuyorum.”
Yusuf ona uzun uzun baktı. Yıllardır ilk kez, ona bir çözüm sunmaya, onun adına karar vermeye çalışmadı. Sadece dedi ki:
“Seni nasıl koruyacağımı değil, sana nasıl yardım edeceğimi söyle bana. Bir fark var, sanırım şimdi anlamaya başlıyorum.”
Lina, ebeveynlerine, bu masada alışık olmadığı bir şaşkınlık ve umut karışımıyla bakarak dedi ki:
“Bu, ikinizin de değişeceği anlamına mı geliyor?”
Salma yorgun ama içten bir gülümsemeyle gülümsedi:
“İnsanın bir anda değişip değişemeyeceğini bilmiyorum, canım. Ama başlayabileceğini biliyorum. Bugün, baban ve ben, daha önce sormadığımız bir soru sormaya başladık. Bu tam bir değişim değil, ama bir başlangıç.”
“Ya dedem? O da değişecek mi, şimdi hastanedeyken?”
Salma bir süre sustu, sonra hüzünden yoksun olmayan bir dürüstlükle dedi:
“Belki de değil. Belki babam, hayatının son gününe kadar, sevginin sadece yasaklamak ve korumak olduğunu düşünen bir adam olarak kalacak. Ama bu, onu değiştirmek için değil, onu anlamak, affetmek ve senle aynı hatayı tekrarlamadan onu nasıl seveceğimi kendim seçmek için ona gitmeme engel değil.”
Yerinden kalktı, Yusuf’a yaklaştı, uzun zamandır yapmadığı basit bir hareketle elini omzuna koydu.
“Geç de olsa sorduğun için teşekkür ederim.”
“Ben de daha önce sormadığım için özür dilerim.”
Bir süre sonra Salma balkona çıktı, tek başına, elinde kahve fincanıyla; soğuk Alman sabahının sakin sokağına bakıp on iki yıl önce terk ettiği Suriye şehrindeki eve ve burada taş taş, yanlış yanlış, konuşma konuşma kendi elleriyle kurduğu diğer eve olan uzun mesafeyi düşündü.
Bu, hikâyenin sonu değildi. Gerçek başlangıcı bile değildi. Ama hayatla ölüm arasında yatan bir baba için duyulan acının ortasında, Salma’nın kendi eliyle, kendi olayının anlamına dair ilk satırı yazmaya başladığı andı — arkasındaki kapıyı aralık bırakarak, kurduğu evden kaçmak için değil, farklı gözlerle, sormaya, hükmetmeden önce sormaya nihayet karar vermiş bir kalple yeniden girmek için.
İKİNCİ BÖLÜM
Aynı akşam, aile haftalar sonra ilk kez tek bir masa etrafında toplandı: Salma, Yusuf, Lina; “bütün hafta onlara yemek pişireceğim” diye ısrar edip sonunda her akşam onlarla oturmaya başlayan Necat; ve “sadece bir bakalım” diye uğrayıp akşam yemeğine kadar kalan Kerim’le eşi Suha.
Masa doluydu: Necat’ın sabahtan hazırladığı mülûhiye tabakları, hâlâ sıcak ekmek, Lina’nın her zamankinden daha büyük bir özenle düzenlediği salata tabakları — sanki kafası görünmeyen başka şeylerle meşgulken ellerini somut bir şeyle oyalamak istiyordu.
Ama bütün bu görünürdeki doluluğa rağmen masa, özünde, gerçekten önemli olan sözden yoksundu.
Salma’nın hayatında tanıdığı pek çok masanın doğasıydı bu: tabaklarla, seslerle, nazik kahkahalarla dolan, ama kenarlarında, kimsenin görmediği, herkesin dokunmaktan korktuğu ağır bir sorunun oturduğu masalar — altında daha ağır bir sorunun ortaya çıkmasından korkarak. Şam’daki çocukluk masalarını hatırlıyordu; ailenin bir bireyini ilgilendiren hayati bir karar için tam bir aile toplantısı yapılır, herkes kararın özü dışında her şey hakkında konuşurdu, ta ki saatlerce dönüp dolaştıktan sonra, kimsenin gerçekte danışılmadığı hâlde oybirliğiyle alınmış gibi görünen bir sonuca varılana kadar.
Burada, Almanya’daki bu yeni masasına bakarken, bu kalıbın da kendisiyle birlikte göç ettiğinden korkuyordu — on iki yıl önce taşıdığı o tek bavulun içinde, taşıdığının farkına bile varmadan.
“Mülûhiye çok lezzetli olmuş, Necat teyze, Allah senden razı olsun,” dedi Suha, ikinci bir tabağa uzanırken.
“Afiyet olsun. Yusuf küçüklüğünden beri severdi, iki haftada bir isterdi hatırlıyorum.”
Yusuf soluk bir gülümsemeyle gülümsedi, Salma’ya baktı; o da tabağındaki yemeği, pek bir şey yemeden karıştırıyordu.
“Salma, bir şeyler ye kızım, açlık sana fayda etmez,” dedi Necat, içten ama sadece bedene yönelik bir şefkatle.
“Yerim, merak etme.”
Kısa bir sessizlik. Sonra Kerim, boşluğu her ne olursa dolduran birinin tonuyla konuşmaya devam etti:
“Bu hafta havanın çok soğuyacağını duydum. Lina, okul nasıl gidiyor?”
“İyi,” diye kısaca cevapladı Lina, gözlerini tabağından kaldırmadan.
O masadaki sohbetin doğası buydu: hava, yemek, okul hakkında sorular — gerçek soru ise, Salma’nın babasına ne olacağı, seyahat edip etmeyeceği, ne zaman, kiminle, ve bunun her birimiz için ne anlama geldiği — kimsenin doğrudan bakmayı reddettiği bir bulut gibi başlarının üstünde asılı kalıyordu.
Suha sonunda sessizliği kırdı, Salma’nın alışık olmadığı bir cesaretle:
“Salma, kusura bakma ama, ne zaman gideceğine karar verdin mi?”
Yusuf, Suha’nın sesiyle sorulan sorunun aslında sabahtan beri bastırdığı kendi sorusu olduğunu hissederek, tetikte Salma’ya baktı.
“Henüz karar vermedim. Doktorun babamın durumu hakkındaki haberini bekliyorum, ameliyat gerekip gerekmeyeceğini. Gerekirse, durumu stabilize olur olmaz gideceğim, ondan önce değil.”
“Tek başına mı?” diye sordu Suha, gözucuyla Yusuf’a bakarak.
Bütün akşam herkesin kaçınmaya çalıştığı soruydu bu, ve şimdi açıkça sorulunca Salma bütün gözlerin kendisine döndüğünü, herkesi memnun edecek bir cevap beklediğini hissetti.
“Henüz karar vermedim. Ama ne karar verirsem vereyim, onu ben vereceğim.”
Necat, sahte olmayan gerçek bir kaygıyla dedi:
“Kızım, yol eskisi gibi değil. Durumlar biraz düzelse bile, her zaman sürprizler olur. Bunu seni sevdiğim için söylüyorum, derdini artırmak için değil.”
“Biliyorum teyzeciğim, kaygını takdir ediyorum. Ama bir şey söylememe izin ver: sabahtan beri çevremdeki herkes bana ‘seni seviyorum, bu yüzden tek başına gitmene izin vermeyeceğim’ diyor. Ama kimse bana sormadı: sen ne istiyorsun? Tek başına mı gitmek istiyorsun, yoksa biriyle mi? Seni ne güvende hissettirir?”
Masaya ağır bir sessizlik çöktü. Kimse bu soruyu daha önce bu şekilde sormamıştı.
Kerim sessizliği kırdı, alışılmış mantığına dönmeye çalışarak:
“Salma, bizi anla. Seni kontrol etmeye çalışmıyoruz. Sadece endişeliyiz. Bu doğal değil mi, Yusuf?”
Yusuf cevap vermeden önce uzun uzun tabağına baktı. İçinde bir şeyin, sabahki konuşmadan beri yavaşça değiştiğini hissediyordu, ve şimdi seçmesi gerektiğini: eski role — “koruyan ve karar veren adam” rolüne — mi geri dönecekti, yoksa hiç alışık olmadığı yeni bir şeyi mi deneyecekti?
“Sanırım… sanırım endişe bir şey, kontrol başka bir şey, Kerim. Biz, aile olarak, hep bu ikisini birbirine karıştırdık. Sevdiklerimiz için endişemizin, onlar adına karar verme hakkı verdiğini sandık. Ama Salma bugün bana bir şey öğretti: endişeli olabilirim, ve aynı anda, onun için en iyi olduğunu düşündüğümü ona dayatmak yerine, ne istediğini sorabilirim.”
Salma ona gerçek bir şaşkınlıkla baktı. Bunu herkesin önünde, bu kadar açık söyleyeceğini beklemiyordu.
Suha, düşmanlık değil özen taşıyan bir tonla itiraz etti:
“Ama Yusuf, bu tehlikeli değil mi? Ya başına kötü bir şey gelirse ve sen onu engellemek için elinden geleni yapmamışsan?”
“Ya başına kötü bir şey gelirse, ve o bütün yol boyunca, kendi kararında görüşüne başvurulmadığını hissederse? Hangi tehlike daha büyük, Suha?”
Bu sırada Lina, sohbeti sessizce izliyor, gözlerini ebeveynleri arasında gezdiriyor, bir keşfe benzer bir şey hissediyordu: hep cevapları bildiklerini sandığı büyüklerin, kendilerinin de çözemedikleri sorularla boğuştuklarını.
“Anne,” dedi birden, her zamanki fısıltısından biraz daha yüksek bir sesle, “ben de bir şey söylemek istiyorum.”
Bütün gözler ona döndü.
“Bütün gün, konuşan herkes korkudan bahsetti. Dedemin her yeniden korkusu, babamın yoldan korkusu, Kerim amcanın dünyadan korkusu. Ve kimse başka bir şeyden bahsetmedi: ben bu korkuyu miras almak istemiyorum. Cesur olmayı öğrenmek istiyorum — korkmadığım için değil, korkumun beni yönetmesine izin vermemeyi seçtiğim için.”
Necat, şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla dedi:
“Bu sözleri nereden buluyorsun, kızım, daha okulda bile değil misin?”
“Ferah’tan, okuduğum şeylerden, ve neredeyse her gün, ailemin anlamadığım şeylerden nasıl korktuğunu görmemden. Bazen, yaptığım her hareketi izlediğinizi hissediyorum, kiminle konuştuğumu, nereye gittiğimi, ne yediğimi soruyorsunuz. Ama kimse bana gerçekten sormuyor, iki dil, iki ülke ve iki kimlik arasında yaşarken nasıl hissettiğimi, hangisinin gerçekten ben olduğunu bilmediğimi.”
Salma ona yaklaştı, elini kızının eline koydu.
“Özür dilerim canım, bu soruda eksik kaldıysak.”
“Özür istemiyorum anne. Bu sorunun gerçekten sorulmaya başlamasını istiyorum, bir kez söylenip sonra unutulmasını değil.”
Suha, Necat’a çay servisinde yardım etmek için kalktığında, Necat bir an sessizce durdu, doldurulan fincanlara bakarak, sonra sadece en yakınında oturan Salma’nın duyabileceği alçak bir sesle dedi ki:
“Biliyor musun Salma, benim de hasta bir babam vardı, tam Lina’nın yaşındayken. Ama o zamanlar kimse on altı yaşındaki bir kıza sormazdı: babanın gözlerinin önünde eriyip gittiğini görmek nasıl bir duygu? Sadece evde yardım etmemiz, yemek pişirmemiz, çamaşır yıkamamız, susmamız istenirdi. Duyguları sormaya yer yoktu, sadece göreve yer vardı.”
Salma ona şaşkınlıkla baktı. Necat geçmişinden daha önce hiç bu şekilde bahsetmemişti.
“Ve kimse sana sormadı mı teyzeciğim, bunca yıl boyunca?”
“Hayır. Evlenip Yusuf’u doğurduğumda, sevginin, bana yapılmayanı ona yapmak olduğunu düşündüm: ona yemek pişirmek, odasını düzenlemek, her şeyden korumak. Sevginin başka bir yolu olduğunu bilmiyordum, sadece hizmet etmek yerine soran bir yol. Bugün, sizi dinlerken, o küçük kendim için, ve elimden gelen her şeyle ama eksik bir dille sevdiğim küçük Yusuf için bir hüzün duyuyorum.”
Salma, Necat’ın elini şefkatle tuttu.
“Dilin eksik değildi, teyzeciğim, bildiğin tek dildi. Ama birlikte, eskisini silmeden, yeni bir dil öğrenebiliriz.”
Necat gülümsedi, gözleri düşmeyen yaşlarla parladı.
“Uzun zamandır duyduğum en güzel şey bu, kızım.”
Necat bir an sessizce oturdu, önündeki düzenli fincanları seyrederek, sonra daha alçak bir sesle ekledi:
“Biliyor musun, bunu Yusuf’a daha önce hiç söylemedim, ama sana söylüyorum, çünkü sen de artık benim kızım oldun: hayatım boyunca, ona olan sevgimin, konuşmasız, sorgusuz, itirafsız tek başına yeteceğini sanırdım. Bugün ancak anlamaya başladım ki söylenmeyen sevgi, ne kadar derin olursa olsun, onu alanın elinde eksik kalır.”
Kerim’le Suha arasında birkaç dakika sessizlik oldu, arabaya bindiklerinde, sonunda Suha onunla konuşurken alışık olmadığı bir sesle sessizliği kırdı:
“Yusuf’un bu gece nasıl konuştuğunu fark ettim.”
“Evet, ona yakışmayan bir şey. Onu daha önce hiç bu kadar açık tanımamıştım.”
“Biliyor musun? Onu bu an için kıskanıyorum. Ben de, bir gün senin de böyle bir şey söylediğini duymayı isterdim.”
Kerim ona şaşkınlıkla baktı:
“Ne demek istiyorsun? Sana önem vermiyor muyum?”
“Bunu kastetmiyorum. Kastettiğim, tıpkı Yusuf gibi, hayatımdaki her şeyi izlemen — nereye gittiğimi, kiminle konuştuğumu, ne kadar harcadığımı — ama iki yıldır bana kendi işimi açma hayalimi hiç sormaman. Beni izliyorsun, Kerim, ama beni görmüyorsun.”
Araba kırmızı ışıkta durdu, Kerim uzun süre sessiz kaldı, ışık yeşile dönene kadar, ve hareket etmedi.
“İhmal duygunun bu kadar ileri gittiğini bilmiyordum.”
“Çünkü sormadın, Kerim. Tıpkı Salma’nın bu gece söylediği gibi.”
“Ve ben… korkuyorum, sana işini açma izni versem, benden, evden, çocuklardan uzaklaşırsın diye. Bunca yıl kendi ellerimle kurduğum bir şey üzerindeki kontrolü kaybetmekten korkuyorum.”
“Neyin kontrolü, Kerim? Evin mi, yoksa benim mi?”
Hemen cevap vermedi. Önündeki yola, dağınık şehir ışıklarına baktı, istemeden, babası onunla evlenmeden önce küçük bir dükkânda çalışan annesinin eski bir görüntüsünü hatırladı — sonra babasının isteğiyle “eve bakmaya” adanmak için işi bırakan annesini. Annesinin bu karardan mutlu olup olmadığını, ya da onun da, hayatı boyunca kimsenin sormadığı bir hayal taşıyıp taşımadığını kendine hiç sormamıştı.
“Belki de farkında olmadan taşıdığım bir şeyi tekrarlıyorum, Suha. Söylediklerini ciddiyetle düşüneceğim, bu sefer, her zamanki gibi düşüneceğime söz verip sonra unutmak yerine.”
“Şu an senden istediğim tek şey bu: düşünmen, hemen karar vermen değil.”
Necat ve Kerim’le Suha gittikten sonra, Salma, Yusuf ve Lina, tabakları henüz kaldırılmamış masanın etrafında yalnız kaldılar.
Salma, sesli düşünüyormuş gibi sakin bir sesle dedi:
“Biliyor musunuz? On iki yıldır, buradaki evimizle oradaki evim arasındaki farkın sadece coğrafi olduğunu sanırdım. Ama yavaş yavaş keşfediyorum ki gerçek fark, uyguladığımız sevginin türünde. Orada sevgi şu demekti: seni korumak için izliyorum. Burada farklı bir şey kurmaya çalıştık, ama farkında olmadan, aynı eski modeli, bu sefer Almanca bir dille yeniden ürettik.”
Yusuf dedi ki:
“Peki senin istediğin sevgi ne? Kurmamız gereken?”
Salma bir süre düşündü, sonra dedi:
“Karar vermeden önce soran bir sevgi. Sadece görünenimize değil, içimizdekine dikkat eden bir sevgi. Korumayla izlemeyi, bakımla kontrolü karıştırmayan bir sevgi. Sanırım Helga ve Hans’ta gördüğüm buydu, ismini bile bilmiyordum, ta ki Rima bana bunu açıkça anlatana kadar.”
Lina, utangaç bir gülümsemeyle dedi ki:
“Eşlik edilmek, korunmak da terk edilmek de değil. Ferah bugün böyle demişti.”
Salma, sabahtan beri ilk kez gerçek bir kahkaha attı.
“Güzel bir cümle. Sanırım üçümüzün de, bunu yeniden öğrenmemiz gerekecek.”
O gece, Lina uyuduktan sonra, Yusuf ve Salma salonda oturdular, uzun zamandır ilk kez, hiçbiri telefonunu ya da televizyonu açmadan, baş başa.
“Salma, sana daha önce hiç söylemediğim bir şey söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum.”
“Sana eşlik etmekte ısrar ederken, sana güvensizlikle ilgili değildi bu. Kendi korkumla ilgiliydi. Babam bir gün gitti, bir daha dönmedi. Ve o günden beri, sevdiğim herkesin, benden uzağa gitse, aynı şekilde dönmeyebileceği, ya da hiç dönmeyebileceği derin bir korkuyla yaşıyorum.”
Salma ona içten bir şefkatle baktı, elini tuttu.
“Bunu bana neden daha önce söylemedin, Yusuf?”
“Çünkü utanıyordum. Bir adam korkar mı? Yüksek sesle söylemeyi öğrenemediğim şey buydu.”
“Korku ayıp değil. Ayıp olan, korkumuzu, kaynağını söylemeden sevdiklerimize dayattığımız bir karara dönüştürmemiz.”
Birkaç dakika sessizce oturdular, evdeki tek ses olan duvar saatinin sesini dinleyerek.
Sonra Salma sakin ve kararlı bir sesle dedi:
“Seyahat edeceğim, Yusuf. Ve en azından başta, tek başıma gideceğim — babamı görmek, ve bunca yıldan sonra ona ne söylemek istediğimi kendim anlamak için. Ama sana bir şey söz veriyorum: her gün seni arayacağım, beni izlediğin için değil, ama daha önce hiç yapmadığım gibi, an be an hissettiklerimi seninle paylaşmak istediğim için.”
Yusuf başını eğdi, neredeyse duyulmayan bir sesle dedi:
“Anlaştık. Ben de, her gün, ‘ne yaptın’ diye sormadan önce, ‘nasıl hissediyorsun’ diye sormayı deneyeceğim.”
Bu, aralarındaki her şeyin tam bir çözümü değildi. O akşam yemeği masası her şeyi söylememişti henüz. Ama yıllardır ilk kez, söylenmeyenin yavaşça söze sızmaya başladığı bir masaydı.
Odasında, uyumadan önce, Lina, okuldaki Arapça öğretmeninin hediye ettiği küçük bir deftere, Almanca yazmaya daha alışık olduğu için biraz tökezleyen bir el yazısıyla yazdı:
“Bu gece keşfettim ki annem ve babam, Kerim amcam ve karısı, hatta büyükannem Necat bile, kendi icat etmedikleri ama anne babalarından, göz rengi ya da gülümseme biçimi gibi miras aldıkları bir korku taşıyorlar. Ve ben, şimdi, bir yol ayrımındayım: fark etmeden ben de bu korkuyu miras alacak mıyım, yoksa zinciri kıran ilk kişi mi olacağım?”
Bir süre durdu, sonra ekledi:
“Sanırım cesaret, korkunun yokluğu değil. Sanırım cesaret, korkumu görmek, nereden geldiğini bilmek, sonra buna rağmen elimi yeniye, yabancıya, bilinmeyene uzatmayı seçmek. Tam annemin bugün, seyahat edeceğine karar verdiğinde yaptığı gibi.”
Defteri kapadı, ışığı söndürdü, ama uzun dakikalar uyanık kaldı, salondan gelen hafif fısıltıları dinleyerek — ebeveynleri hâlâ konuşuyordu, aralarında daha önce hiç tanımadığı bir sesle: sakin, yavaş, suçlamasız, savunmasız bir ses, sanki yıllardır unuttukları bir dili yeniden öğreniyorlarmış gibi.
Salonda, Yusuf ve Salma hâlâ oturuyorlardı, aralarındaki mesafe biraz daralmıştı — kalabalıktan değil, uzun bir yokluğun ardından odaya sızmaya başlayan yakınlıktan.
Bir sessizliğin ardından Salma dedi ki:
“Biliyor musun Yusuf? Bu gece, bu masada olanın, yıllardır aramızda olandan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şeyi tam olarak çözmedik, ama ağır emanetler gibi göğsümüzde sakladığımız şeyleri söylemeye başladık.”
“Katılıyorum. Ve açıkçası, garip bir hafiflik hissediyorum, sanki eski bir yükün bir parçası, sadece neden korktuğumu sonunda söylediğim için omzumdan hafiflemeye başladı.”
“Ben de benzer bir şey hissediyorum. Bunca yıl, ailesini hayal kırıklığına uğratmayan itaatkâr kız olmakla, geçmişiyle her köprüyü kesen asi kadın olmak arasında seçim yapmam gerektiğini sanırdım. Bu gece anladım ki üçüncü bir yol var: babama, ona olan bütün sevgimle, ondan bütün farklılığımla gitmek, birini diğeri için silmeden.”
“Ben de, sen oradayken, seni uzaktan destekleyen biri olmayı öğrenmeye çalışacağım, yakından izleyen bir bekçi değil.”
Salma yorgun ama güzel bir sükûnetle güldü.
“İstediğim tek şey bu.”
Sessizce oturdular, duvar saatinin sesini ve pencerenin dışında ağaç yapraklarını hareket ettirmeye başlayan hafif rüzgârı dinleyerek; ikisi de, uzun zamandır ilk kez, sessizlik, izleme ve birikmiş ihmalle dolu bu evin, yeni bir dil öğrenmeye başladığını hissetti: karardan önce soru dili, hükümden önce dinleme dili.
Üst katta Lina sonunda uykuya dalmıştı, küçük defteri göğsünün üzerinde, son satırını yazdığı sayfada açık duruyordu — sanki beceriksiz eliyle çizdiği kelimeler de, evi doldurmaya başlayan yeni sessizliğin bir parçası olmuştu, bu kez farklı bir sessizlik, bir şey gizlemeyen, uzun zamandır ertelenmiş olanı sonunda söyledikten sonra dinlenen bir sessizlik.
Dışarıda, sakin Alman şehri her zamanki gecesine gömülüyordu, o küçük masada geçenlerden habersiz, birbirlerini her şeyi bildiklerini sanan ama aslında sadece yüzeyde göründüğünü bilen, söylenmeye değer her şeyi rahat bir alışkanlıkla görmezden gelen bir evde yavaşça açılmaya başlayan, geç kalmış çiçekler gibi sorulardan habersiz.
Yarın, Salma seyahat evraklarını düzenlemeye başlayacak, Yusuf her sabah yeni bir soru öğrenmeye başlayacak, Lina küçük defterine başka bir satır yazacaktı. Ama bu gece, aylardır sessizce etrafında oturdukları masanın, sonunda sakladıklarından bir kısmını dile getirmiş olması, ve gelecek sessizliğin, eğer gelirse, eski sessizlik olmayacak olması yetiyordu.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Ertesi sabah, evine dönen Necat’ı uğurladıktan ve Lina okula gittikten sonra, Yusuf işine gitmeden önce iki saat evde tek başına kaldı. Her zamanki kahvesini hazırlamak için mutfağa gitmedi; çatının üstündeki küçük tavan arasına çıktı — evden eve taşınmadıkça kimsenin açmadığı eski sandıkların saklandığı yere.
Sandıkların arasında aradığını bulana kadar aradı: kenarları eskimiş, kahverengi deri kaplı bir defter, yıllardır çözülmemiş ince bir deri şeritle bağlı.
Yerde, toz ve anı sandıkları arasında oturdu, defteri açmadan uzun süre elinde tuttu — tam on yıldır eksikliğini duyduğu bir cesareti topluyormuş gibi.
O sabah uyandığından beri biliyordu ki, önceki geceki Salma’yla konuşmasından sonra içinde bir şey değişmişti. Bu ağırlığı artık tek başına taşıyamıyordu — sadece Kerim’e anlattığı, ve onunla bile o geceden sonra bir daha hiç konuşmadığı ağırlığı, sanki aralarındaki karşılıklı sessizlik, olanın hiç olmamış gibi kabul edilmesi için ilan edilmemiş bir anlaşma yoluymuş gibi.
Salma’yı düşündü, ona hep nasıl tam bir güvenle baktığını — kocasının sarsılmaz bir kaya olduğunu sanan bir kadının bakışıyla. Kendini düşündü, on yıl boyunca ailesinin önünde kendine dair bir imge inşa eden adamı: “korkmayan güçlü koruyucu” imgesini, oysa içinde, bunca zaman boyunca, hiç büyümemiş, hâlâ dönmeyecek bir babayı bekleyen dehşete düşmüş bir çocuğu saklıyordu.
İki gün önce Salma’nın sorduğu sözleri de hatırladı: “Ben acı çekince, neden bir güvenlik görevlisine dönüşüyorsun?” O zaman tam cevabı bilmiyordu. Şimdi, bu defterin önünde otururken, cevabın burada, on yıldır, yeniden okumaya bir gün cesaret etmesini bekleyerek yazılı olduğunu hissetmeye başladı.
İlk sayfaya, henüz ne kadar değişeceğini bilmeyen genç bir el yazısıyla şunu yazmıştı: “Zor Yılın Defteri”. Başka hiçbir şey. Tarih yok. İthaf yok. Sadece bu başlık, şimdi, bir on yılın ardından, yazdığı anda ne kadar açık göründüyse o kadar belirsiz görünüyordu ona.
İlk sayfayı açtı ve başka bir adamı dinliyormuş gibi hafif bir sesle okumaya başladı:
“Bugün Lina üçüncü ayını tamamladı. Salma sonunda uyudu, iki saatten fazla uyumadığı bir gecenin ardından. Bunu mutfakta yazıyorum, sabahın üçünde, çünkü ben de uyuyamıyorum, ama tamamen farklı bir sebepten. O annelikten yorgun. Ben, adı olmayan bir korkudan yorgunum.”
Yusuf bir an okumayı bıraktı. O geceleri iyi hatırlıyordu: henüz tamamlanmamış ikamet evrakları, her an kaybedeceğinden korktuğu geçici iş, birikmeye başlayan küçük borçlar, her şeye ihtiyacı olan yeni doğmuş bir kız çocuğu, doğum ve gurbetin birlikte tükettiği bir eş.
Okumaya devam etti:
“Boğuluyormuşum gibi hissediyorum, ve kimse bunu görmüyor, çünkü herkes bana ‘her şeyi çözecek güçlü adam’ olarak bakıyor. Salma bana kör bir güvenle güveniyor, ben onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum. Annem her gün arayıp soruyor: ‘İkamet evraklarını hallettin mi? Kirayı ödedin mi? Şu mu, bu mu, ne mi?’ — sanki uzaktan kumandalı bir makineyim, çatlayan bir içi olan bir adam değil.”
Yusuf başka sayfalar okudu, her biri onu on yıl boyunca ayrıntılarıyla hatırlamamaya çalıştığı o yıla geri götürdü. Sonunda, okumaya başladığında kendine bile itiraf etmese de, aslında buraya bunun için çıktığını derinden bildiği sayfaya vardı.
“Bu gece, bir gün yapabileceğimi hiç düşünmediğim bir şey yaptım. Herkes uyuduktan sonra evden çıktım, arabaya bindim, hedefsizce sürdüm. İki, üç saat sürdüm, tam olarak hatırlamıyorum. Bir noktada, şehir dışındaki otoyoldayken, düşündüm: ya sürmeye devam etsem? Ya geri dönmesem? Babamın bana yaptığından çok farklı olmazdı. Sadece onun başlattığı çemberi tamamlamış olurdum.”
Yusuf’un eli titredi bu sözleri okurken — on yıl önce kendi eliyle yazdığı, sonra unuttuğu — ya da unutmuş gibi yaptığı — sözleri.
“Yapmadım. Bir benzin istasyonunda durdum, Kerim’i aradım, çünkü Salma’yı arayamıyordum, sesimde düzeltilemeyecek bir şey duyar diye korktum. Kerim geldi, soru sormadan, ve sabaha kadar arabada benimle oturdu. ‘Yanlış yapıyorsun’ demedi, ‘haklısın’ da demedi. Sadece ‘buradayım’ dedi. Ve bu, geri dönmem için yetti.”
Yusuf tavan arasından, defter elinde, indi ve salonda uzun süre yalnız oturdu, bunu Salma’ya nasıl anlatacağını düşünerek — on yıl boyunca ona yalan söylediği o gecenin ardından, sabahleyin neden geç döndüğünü sorduğunda ona “işte acil bir durum vardı, depoda sorun çıktı” demişti.
Bu, ona söylediği ilk büyük yalandı, aynı zamanda son yalanı da — ama aralarında, o bir gecede inşa edilmiş, on yıl boyunca ayakta kalan görünmez bir duvar gibi yaşamaya devam eden bir yalandı, Salma varlığından habersiz.
Akşam, Salma işten döndüğünde, Yusuf’u salonda otururken buldu, defter önünde masanın üzerindeydi, yüzünde zor bir karar almış bir adamın çizgileri vardı.
“Yusuf? Bu ne?”
“Otur, lütfen. Sana bir şey söylemek istiyorum, on yıl önce söylemem gereken bir şeyi.”
Salma oturdu, kalbi tam sebebini bilmediği bir endişeyle çarpmaya başladı.
“Lina üçüncü ayındayken, bir gece çok geç döndüğümü ve sana işte acil bir durum olduğunu söylediğimi hatırlıyor musun?”
“Hatırlıyorum. O sabah çok solgundun.”
“İşte acil bir durum yoktu, Salma. O gece arabayla çıktım, hedefsizce sürdüm, ve düşündüm… geri dönmemeyi düşündüm.”
Salma ona şokla baktı, bir an için, iki gün önce babasının haberini duyduğunda olduğu gibi yerin ayaklarının altında kaydığını hissetti.
“Ne demek istiyorsun, ‘dönmemek’?”
“Demek istediğim, o gece, hiç ulaşacağımı düşünmediğim bir noktaya vardım. Çok korkuyordum — sorumluluktan, olası yoksulluktan, ailemi korumakta başarısız olma fikrinden — öyle ki babamın yaptığı gibi kaçmayı bile düşündüm. Fikri tamamlamadım. Bir benzin istasyonunda durdum, Kerim’i aradım, beni eve geri getirdi. Ama on yıl boyunca sana gerçeği söylemedim, çünkü utanıyordum, ve babama tıpkı benzediğimi öğrenirsen bana farklı bakacağından korkuyordum.”
Salma ağladı — öfkeden değil, keşfin ağırlığından: on iki yıl birlikte yaşadığı, ilişkinin her zaman sabit tarafı sandığı adamın, bunca zaman boyunca, varlığından habersiz olduğu bir yara taşıdığını öğrenmenin ağırlığından.
“Bu olduğunda neden bana söylemedin?”
“Çünkü rolümün güçlü olmak olduğunu düşünüyordum, zayıflığımı itiraf etmek değil. İtirafımın sana güvenini kaybettireceğini sandım. Şimdi, bu iki günde aramızda olan her şeyden sonra, anladım ki bunu senden saklamak, beni bunca yıl bu aşırı biçimde izlemeye iten şeydi. Herhangi bir şey üzerindeki kontrolü kaybetmekten korkuyordum, çünkü bir keresinde neredeyse kendim üzerindeki kontrolü tamamen kaybediyordum.”
Salma, uzun bir sessizliğin ardından, gözyaşlarını silerek dedi ki:
“Sana kızgın değilim, Yusuf, o gece korktuğun için. O korkuyu on yıl boyunca tek başına taşıdığın, ‘güçlü adam’ kalmak için benden saklaman gerektiğini düşündüğün için üzgünüm. Görmüyor musun? İşte tam konuştuğumuz şey bu: birbirimizi en küçük ayrıntılarda izliyoruz, ama en derin korkularımızı birbirimizden saklıyoruz.”
Yusuf o gece Kerim’i aradı, bu kez Salma’nın önünde, alıştığı gibi gizlice değil.
“Kerim, Salma’ya o gece olanı anlattım.”
Kerim karşı tarafta bir an sustu, sonra dedi ki:
“Sonunda. On yıldır bunu yapmanı bekliyordum, Yusuf. Bu sırrı seninle taşıyordum, o da bana ağır geliyordu — Salma’nın sana tam bir güvenle güvendiğini, senin ondan kendinin bir parçasını sakladığını görmek.”
“Neden sen anlatmadın ona o zaman?”
“Çünkü açıklamam gereken benim sırrım değildi. Senin sırrındı, ve ne zaman paylaşmaya hazır olacağına sen karar vermeliydin.”
Telefonda bir an sessizce oturdular, sonra Kerim ekledi:
“Biliyor musun Yusuf, ben de o geceyi çok düşündüm, bunca yıl boyunca. Seni benzin istasyonunda bulduğumda, evine sağ salim dönüp dönmeyeceğini bilmiyordum eğer… Bu korku bazen kâbuslarımda ziyaret ediyordu beni. Şimdi Salma’ya söylediğine rahatladım, çünkü bu, yükün artık sadece ikimiz arasında kalmayacağı anlamına geliyor.”
“Teşekkür ederim, Kerim. O gece sen olmasaydın, şu an nerede olurdum bilmiyorum.”
Birkaç dakika daha konuştular, o uzak gecenin ayrıntılarını hatırlayarak: yolun o saatte nasıl neredeyse ıssız olduğunu, Kerim’in pijamasının üstüne mont geçirip benzin istasyonuna nasıl geldiğini, arabada çoğunlukla sessizce nasıl oturduklarını, ta ki şafak sökene ve Yusuf eve dönmeye karar verene kadar. On yıl boyunca sessizliğe hapsolmuş bu ayrıntıları yüksek sesle hatırlamakta bir tür arınma vardı.
Yusuf telefonu kapattıktan sonra Salma’ya baktı, dedi:
“Sanırım şimdi daha önce anlamadığım bir şeyi anladım: sana uyguladığım gözetim, fazla sevgi değildi, kendimi aynı korkuya yeniden düşmekten alıkoymaya çalışan çaresiz bir girişimdi. Seni gerçekten korumak için değil, kendimi rahatlatmak için izliyordum seni.”
Salma defteri açtı, başka sayfalar okudu, sessizce, Yusuf yüzünün duygulanma, anlayış ve hüzün arasında gidip geldiğini izlerken. O geceden birkaç gün sonra Yusuf’un yazdığı bir sayfaya vardı:
“Eve döndüm, uyuyan Lina’yı kucakladım, ona babamdan farklı bir baba olmaya karar verdim, bana neye mal olursa olsun. Ama yolu yanlış anladım: ‘farklı olmak’ın hiç gitmemek demek olduğunu sandım, yokluk duygusal olsa bile. O zaman anlamadım ki bedenin yokluğundan daha kötü bir yokluk var: dürüstlüğün yokluğu.”
Salma defteri nazikçe kapadı, Yusuf’a baktı.
“Sanırım şimdi, ancak şimdi, farkı anlamaya başladın.”
“Bence senin gelecek yolculuğun, babana giden, benim için de bir fırsat olacak: senin yokluğunda, bırakacağın boşluktan korkmamayı, uzaktan seni izlediğim için değil, ikimizin birlikte dönmeye değer bir şey kurduğumuz için döneceğine güvenmeyi öğrenmeyi deneyeceğim.”
O gece Yusuf eski defteri, bu kez tavan arasına değil, her gün gördüğü bir yere — çalışma masasının çekmecesine koydu; on yıl boyunca izlemekle geçirdiği sessizliğe geri dönmemek için bir hatırlatıcı olarak.
Uyumadan önce, onu başlatan korkmuş genç adamın el yazısından farklı bir el yazısıyla, defterin son sayfasına yazdı:
“Bugün, on yıllık sessizliğin ardından, bu defteri yeniden açtım. Korkumu hatırlamak için değil, ondan kurtulduğumu hatırlamak için yaptım bunu — ve gerçek kurtuluşun, düşmek üzere olduğumuz anı gizlemekte değil, onu sevdiklerimizle paylaşmakta olduğunu, tek başımıza taşıdığımız bir yükten, birlikte anlattığımız bir hikâyeye dönüşene kadar.”
Ertesi gün, Yusuf işine gitmeden önce, Lina’yla kahvaltı masasında birkaç kısa dakika oturdu, bu kez ikisi yalnızdı, çünkü Salma seyahat evraklarını düzenlemek için erken çıkmıştı.
“Baba, son iki günde değiştiğini hissediyorum. Ne oldu?”
Yusuf bir süre düşündü, sonra kızıyla, kendisi hakkında keşfettiklerinin küçük bir bölümünü de olsa paylaşmaya karar verdi.
“Keşfettim, Lina, yıllardır eski bir korku taşıdığımı, kimseyle paylaşmadan, annen dahil. Ve bu korku beni, ikinize güvenmek yerine, seni ve anneni izlemeye itiyordu.”
“Anneme anlattıktan sonra rahatladın mı?”
“Uzun zamandır tanımadığım bir hafiflik hissettim. Sanırım, canım, ağır sırlar, sakladığımız her gün büyüyor, söylemeye cesaret ettiğimiz anda küçülüyor.”
Lina gülümsedi, onu şaşırtan bir cesaretle dedi:
“O zaman belki üçümüz de, bir dahaki sefere on yıl beklememeyi öğrenmeliyiz.”
Yusuf uzun zamandır gülmediği, saf bir kahkaha attı; evinde, sadece iki gecelik geç dürüstlükten sonra, bir şeyin farklı bir şekilde nefes almaya başladığını, daha önce tanıdığından daha hafif ve daha dürüst hissetti.
Lina okula gitmeden önce kapıda durdu, ona döndü:
“Baba, küçük de olsa bana anlattığın için teşekkür ederim. Sanırım bu, korktuğunun aksine, sana daha çok güvenmemi sağlıyor, daha az değil.”
Lina çıktı, Yusuf bir an kapıda durup soğuk Almanya sabahının sakin sokağını seyretti, sadece iki günde kat ettiği mesafeyi düşünerek: en derin korkularını koruma maskesinin ardında saklayan bir adamdan, tereddütlü ama dürüst adımlarla, gerçek gücün hiç korkmamakta değil, o korkuyu sevdiklerimize, sessiz bir duvara dönüşüp bizi onlardan yıllarca ayırmadan önce, söylemeye cesaret etmekte olduğunu öğrenmeye başlayan bir adama.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Rima, Salma’yla dostluk yıllarından beri, kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söyleyen ses olmaya alışmıştı. Bu cesaret, doğuştan gelen bir özellik değildi; hayatın taş taş üzerine inşa ettiği bir özellikti — zor sorular karşısındaki sessizliğin onları yok etmediğini, aksine karanlıkta büyütüp en kötü anda patlattığını öğreten bir hayat.
Salma, Rima’yı Almanya’daki ilk haftasından beri tanıyordu; bir dil kursunda tanışmışlardı, Rima o zaman gurbet yolculuğunda ondan dört yıl öndeydi ve Salma’nın hiç sahip olmadığı büyük kız kardeş gibi olmuştu. Yıllar boyunca iki kadın birçok rolü paylaştı: bazen Rima dinleyiciydi, bazen Salma. Ama seçim ve rıza özüne dokunan belirli sorular, nedense hep konuşma alanlarının dışında kalmıştı — sanki ikisi de, sonra nasıl kapatacağını bilmediği bir kapı açmaktan korkuyordu.
O akşam, Yusuf’un itirafından iki gün sonra, Rima, Salma’yı evin yakınındaki küçük bir kafede, ailenin göz ve kulaklarından uzakta kahve içmeye davet etti.
“Bunca şeyden sonra nasılsın?”
“Yorgunum, ama farklı bir yorgunluk. Sonunda kapalı bir odadan çıkan, dışarıdaki havanın beklediğinden ağır olduğunu keşfeden ama en azından gerçek olduğunu bilen birinin yorgunluğu gibi.”
Rima gülümsedi, fincanını iki eliyle tuttu, alışık olmadığı bir tereddütle konuştu:
“Salma, sana bir soru soracağım, ve senden dürüstçe cevaplayacağına söz vermeni istiyorum — cevabın ne olması gerektiğini düşündüğün şekilde değil.”
“Buyur.”
“Bu evlilikte mutlu musun? ‘Yusuf’u seviyor musun’ değil, onun cevabını biliyorum. Sana soruyorum: mutlu musun?”
Salma uzun süre sustu. Bu soru ona yabancı değildi, ama bu kadar açık, kaçmaya izin vermeyecek kadar doğrudan sorulması yeniydi.
“Nasıl cevaplayacağımı bilmiyorum, Rima. Yusuf’u seviyorum, bu kesin. Ama bu mutluluk anlamına mı geliyor? Bilmiyorum. Sanırım on iki yıldır mutlulukla değil, hayatta kalmakla meşguldüm. Bu ülkede kalmak, bu evlilikte kalmak, iyi bir anne, iyi bir kız, iyi bir eş olarak kalmak. Kendime hiç sormadım: mutlu muyum, çünkü bu soru bana vaktim olmayan bir lüks gibi geldi.”
“Son günlerden sonra bunun değişeceğini düşünüyor musun?”
“Değişmeye başladığını düşünüyorum. Ama korkuyorum, Rima, geçici bir duygusal an olmasından ve fırtına dinince, Yusuf’la ben, eski kalıba geri dönmemizden.”
Rima, önceki tartışmalarında Salma’nın alışık olmadığı bir ciddiyetle dedi ki:
“Beni dinle, Salma. Yusuf’un seni sevdiğinden, özünde iyi bir insan olduğundan şüphe etmiyorum. Ama sana başka, belki daha zor bir soru sormak istiyorum: onunla evlendiğini, onu seçtiğin için mi, yoksa herhangi bir güvenceye ihtiyacın olduğu bir zamanda en güvenli seçenek olduğu için mi düşünüyorsun?”
Salma’nın kalbi bir an durdu. Bu soruyu ona kimse sormamıştı, kendine de bu kadar açık sormamıştı.
“Almanya’ya vardıktan bir yıl sonra Yusuf’la evlendim. Yalnızdım, korkuyordum, istikrara benzer bir şey arıyordum. Yusuf iyi biriydi, sorumluydu, saygın bir aileden geliyordu. Buradaki ailem onu hemen kabul etti. Hiç düşünmedim: onunla bir hayat kuracak kadar seviyor muyum, yoksa sadece yabancı bir dünyada kendimi güvende hissetmemi sağlayacak birine mi ihtiyacım var?”
“Şimdi, sence, ikisi arasındaki fark ne?”
“Bilmiyorum, Rima. Belki de cevaplamam gereken soru bu — şu anda değil, önümüzdeki günlerde, babama giden yolda.”
İkisi bir süre sessizce kahvelerini içtiler, kafe etraflarında ağır sorulardan habersiz bir hayatla kaynıyordu.
Rima sessizliği yeniden kırdı:
“Biliyor musun, Salma? Bu soruyu ben de kendime yıllardır soruyorum, hiç dürüstçe cevaplamaya cesaret edemedim.”
“Neden bahsediyorsun?”
“Kendi evliliğimden. Rami’yle uzun bir aşk hikâyesinin ardından evlendiğimi biliyorsun. Herkes mükemmel olduğumuzu, birbirimizi tam bir özgürlükle seçtiğimizi sanıyor. Ama gerçek şu, Salma: ailem, Rami’den önce gerçekten sevdiğim adamla evlenmeme, farklı bir mezhepten olduğu için karşı çıktı. Bir yıllık hüznün ardından Rami çıktı ortaya, ‘toplumsal olarak kabul edilebilir’ seçenek, ve onunla evlendim, kendimi onu yeterince sevdiğime ikna ettim.”
“Şimdi seviyor musun onu?”
“Kendi tarzımca seviyorum. Ama bazen kendime soruyorum: ya o gün, gerçekten sevdiğim kişi için savaşacak cesaretim olsaydı, herkes için ‘daha kolay’ olana teslim olmak yerine?”
Rima bir an durdu, sanki başladığı şeyi tamamlamak için güç topluyordu:
“Bazen sokakta görüyorum onu, o adamı, bunca yıldan sonra. Evlenmiş, çocukları var şimdi. Kararımdan pişman değilim tam olarak, çünkü Rami’yle hayatım bana pek çok güzel şey verdi. Ama o zamanki kız için üzülüyorum — tam bir özgürlükle seçme fırsatı verilmeyen, sanki hayatındaki en önemli kararı adına, dış görünüşte nazikçe ama tartışmaya açık olmayan bir kesinlikle alınmış gibi.”
Salma arkadaşına şaşkınlıkla baktı; hikâyesinin bu yanını daha önce bilmiyordu.
“Neden bunu bana daha önce anlatmadın, Rima?”
“Yusuf’u defterini on yıl saklamaya iten aynı sebep: utanç. Hayatından memnun olmayan bir kadın olarak anılmaktan korktum, herkese kusursuz görünen bir evlilikten şikâyet ettiğim söylenmesinden. Ama bu gece, senin mutluluğunu sorarken, aslında kendime de sorduğumu fark ettim.”
“Sence sorunun tek bir doğru cevabı var mı, Rima? ‘Seçtim’ ya da ‘zorunda kaldım’? İşin daha karmaşık olması mümkün değil mi?”
Rima bir süre düşündü, sonra dedi:
“Belki de haklısın. Belki tam olarak özgür bir seçimle de, tam bir zorunlulukla da kimse evlenmiyor. Ama fark, sanırım, sonra ne yaptığımızda: belirli koşullarla başlayan bu evlilikten, her gün yeniden seçtiğimiz bir hayat mı kuruyoruz, yoksa ilk kararın esiri kalıp, farkında olmadan yıl be yıl tekrarlıyor muyuz?”
Salma, camdan sokağa bakarak uzun bir sessizliğin ardından dedi ki:
“Sanırım tam olarak bunu yapmaya başladım Yusuf’la bu iki günde: yeniden seçiyorum onunla bir şey kurmayı, zorunda olduğum için değil, şimdi onda, kendisi için de benim için de değişmeye çalışan bir insan gördüğüm için.”
“Ya bu değişim sürmezse?”
“O zaman ilk sorunla yeniden yüzleşirim: mutlu muyum? Ve cevap ne kadar zor olursa olsun, dürüstçe cevaplamaya çalışırım.”
Rima gülümsedi, arkadaşının elini tuttu.
“Senden istediğim tek şey bu, Salma. Cevap ne olursa olsun, sorudan korkma.”
Eve dönüş yolunda Salma, Rima’yla konuşmasını, hiç bu kadar açık sorulmamış sorusunu düşündü: mutlu muyum? Bu sorunun, görünürdeki basitliğine rağmen, belki bir insanın karşılaşabileceği en zor soru olduğunu düşündü, çünkü cevabı, başkalarına karşı dürüstlükten aşağı kalmayan bir kendine karşı dürüstlük gerektiriyordu.
Rima’yı da düşündü, daha önce bilmediği hikâyesini, ve çevresindeki her insanın, dışarıdan ne kadar istikrarlı ve emin görünürse görünsün, hiç yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemediği kendi sorularını taşıdığını.
Eve vardığında, Yusuf’u salonda oturmuş, açıkça endişeli bir şekilde onu beklerken buldu; ama bu kez, “Neredeydin? Neden geç kaldın?” diye sormak yerine, tamamen farklı bir soru sordu:
“Rima’yla vaktin nasıl geçti? Kendini daha iyi hissediyor musun?”
Salma gülümsedi, bu evde küçük ama gerçek bir şeyin değiştiğini hissetti.
“Zor bir vakitti, ama gerekliydi. Rima bana daha önce kimsenin sormadığı bir soru sordu: mutlu muyum?”
Yusuf ona ciddiyetle bakıp dedi:
“Cevabın neydi?”
“Henüz bilmiyorum. Ama ilk kez, bilmemekten korkmuyorum. Sanırım bu, kendi başına iyi bir başlangıç.”
Salonda birlikte, birkaç dakika sessizce oturdular, pencerenin dışında akşam her zamanki sakinliğiyle iniyordu; Salma, kafeden getirdiği bu sorunun kendisine uçakta, babasının yattığı hastanede, kendinden önce her sohbette eşlik edeceğini hissetti. Bir akşamda cevaplanacak bir soru değildi bu, gün be gün yaşanmayı hak eden bir soruydu — hazır bir cümle olarak değil, yeni bir varoluş biçimi olarak açığa çıkacaktı cevabı.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Necat, oğlunun evinde günlerdir yemek pişirip bakım verdiği, huzur verdiği günlerin ardından küçük evine döndü ve uzun zamandır ilk kez, tek başına oturma isteği duydu — sadece bedensel yorgunluktan dinlenmek için değil, daha ağır bir şeyden dinlenmek için: Salma ve Yusuf’un evindeki o birkaç gecenin içinde uyandırdığı sorulardan.
Mutfağında, içmediği bir çay fincanının önünde oturdu ve yıllardır açmadan sakladığı eski bir mukavva kutuyu açtı; Yusuf’un çocukluk fotoğraflarını, doğumundan ergenliğine kadar, okul mektuplarını, takdir belgelerini ve çocuksu el yazısıyla yazdığı küçük kâğıt parçalarını içeriyordu.
Necat hayatı boyunca işsiz oturmayı beceremeyen bir kadındı. Nadir dinlenme anlarında bile elleri yapacak bir şey ararlardı: nakış, kâğıt ayıklama, dolap düzenleme. Ama o gece, garip bir istekle sadece oturmak istedi — işsiz, hareketsiz — ve kendine sonunda, kırk yıldır alıştığı gibi hatırlamaktan kaçmak yerine, hatırlamaya izin vermek istedi.
Necat, kocasının, Yusuf’un babasının, hiç bitmeyen o “acil iş” yolculuğuna çıktığı günü hatırladı. Sekiz yaşındaki Yusuf’un önünde nasıl durup “Baban yakında dönecek, merak etme” dediğini hatırladı — derinlerde, bunun tutamayacağı bir vaat olduğunu bilerek.
Gidişinden sonraki ilk ayları da hatırladı: her akşam bir mektup ya da telefon nasıl beklediğini, mektupların yavaş yavaş nasıl azaldığını, sonunda seyrek para havalelerinden başka bir şey kalmadığını; kocasının ailesine, kendi ailesine, komşularına, kendisinin bile tam nedenlerini anlamadığı bir gidişi nasıl açıklamak zorunda kaldığını; sonunda susmayı, her rahatsız edici soruyu bir işe, her uykusuz geceyi oğlu için tamamlanacak yeni bir göreve çevirmeyi nasıl seçtiğini.
O günden beri Necat bütün enerjisini, bütün sevgisini kesintisiz bir çalışmaya çevirdi: oğlunu doyurmak için küçük bir dükkânda çalışmak, sonra dönüp yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak, ödevlerine hazırlanmasına yardım etmek, ne kadar yorgun düşerse düşsün maddi olarak hiçbir şeyinin eksik kalmamasına özen göstermek.
O zamanlar bunun mükemmel sevgi olduğunu düşünüyordu: oğluna, babasının yokluğunu hissetmemesi için bedenen ihtiyacı olan her şeyi vermek. Yusuf’un, sevgiyle hazırladığı yemeği yerken, yorgun elleriyle yıkadığı kıyafetleri giyerken, içinde hiç sormaya cesaret edemediği bir soru taşıdığı hiç aklına gelmemişti: “Anne, korktuğumu biliyor musun? Babamı özlediğimi, sen de beni terk edersin diye korktuğumu biliyor musun?”
Necat, Yusuf’un beşinci sınıftan kalma eski bir okul defterini açtı ve ödevlerle alıştırmaların arasında, çocuk Yusuf’un beceriksiz el yazısıyla yazdığı bir sayfa buldu: “Büyüyünce, hiç gitmeyen bir baba olacağım.”
Necat, uzun yıllardır ilk kez ağladı — giden kocası için değil, bu cümleyi tek başına, odasında, kimsenin varlığından bu ana dek haberdar olmadan yazan çocuğu için.
Düşündü: “Her gün ona bakardım, onu doyururdum, odasını düzenlerdim, okul notlarını titizlikle izlerdim, gününün her küçük ayrıntısını sorardım — kiminle konuştu, nereye gitti, ne yedi — ama bütün bu titiz gözetimde en önemli şeyi görmedim: sadece yanına oturup ‘nasıl hissediyorsun?’ diye sormamı bekleyen küçük, korkmuş kalbini.”
O gece Yusuf’u aradı, sesi hafifçe titriyordu.
“Yusuf, canım, yarın size gelebilir miyim? Önemli bir konuda seninle konuşmak istiyorum.”
Ertesi gün Necat, Yusuf’un evinin salonunda oturdu, önüne o sayfaya açık eski okul defterini koydu.
Yusuf, çocukken kendi eliyle yazdığı cümleyi okudu, boğazına bir düğüm yükseldiğini hissetti.
“Bunu yazdığımı hatırlıyor muyum?”
“Hatırlıyor musun bilmiyorum, ama dün buldum ve uzun uzun ağladım, çünkü çok geç fark ettim ki sana babasız büyürken nasıl hissettiğini hiç sormadım. Seni doyurmakla, giydirmekle, hayatının her ayrıntısını izlemekle meşguldüm, ama hiç yanına oturup kalbini sormadım.”
Yusuf annesine baktı, aynı anda hüzün, anlayış ve minnetin karışımını hissetti.
“Anne, kendini suçlamanı istemiyorum. Bildiğin sevgiyle, kendi seçmediğin koşullarda elinden geleni yaptın. Kimse sana babasını kaybetmiş bir çocuğa nasıl anne olunacağını öğretmedi, tıpkı kimsenin bana dedemin hatasını tekrarlamayan bir baba nasıl olunacağını öğretmediği gibi.”
“Ama geç de olsa düzeltilebilecek olanı düzeltmek istiyorum. Şimdi bana dürüstçe söyle, Yusuf: ben işle ve evle meşgulken, o yıllarda nasıl hissediyordun?”
Yusuf uzun süre sustu, sözcüklerini topladı, sonra dedi:
“Yalnızlık hissediyordum, anne, sen beni bedenen hiç terk etmesen de. Arkadaşım Kerim’in her akşam babasıyla oturup her şey hakkında konuştuğunu görürdüm, sessizce onları kıskanırdım. Beni pratik bir şekilde sevdiğini hissederdim, duygusal değil. Bedenime bakıyordun, ama kalbim yalnızdı.”
Necat bu kez sesli ağladı, oğlunu, kırklı yaşlarındaki adamı, çocukluğundan beri sarılmadığı gibi kucakladı.
“Beni affet, oğlum.”
“Affedecek bir şey yok, anne. Elinden gelenin en iyisini yaptın. Ama belki şimdi yeni bir şeye başlayabiliriz: bana ara sıra, sadece iyi yiyip yemediğimi değil, nasıl hissettiğimi sormaya.”
Necat gözyaşları arasında güldü.
“Deneyeceğim, oğlum. Söz veriyorum deneyeceğim, başta bana ne kadar garip gelirse gelsin.”
O gece, Necat gittikten sonra, Yusuf Salma’yla oturdu ve olanları anlattı.
“Sanırım tam bir çember önümde açılıyor, Salma. Annem sevgi tarzını kendi koşullarından miras aldı, ben korkumu onun tarzından miras aldım, neredeyse korkumu Lina’ya da miras bırakacaktım — sen ve ben bu zinciri kırmaya başlamasak.”
Salma şefkatle dedi:
“İşte tam da bunu konuşmuştuk: bize olanı her zaman seçemiyoruz, ama miras aldığımızla ne yapacağımızı seçiyoruz. Annen, duyguları sormadan bakım görevini miras aldı, sen yokluk korkusunu miras aldın, ikiniz de şimdi yeni bir bölüm yazmaya çalışıyorsunuz — geçmişi silerek değil, onu anlayıp aşarak.”
Yusuf, annesinin masada bıraktığı eski okul defterine, otuz yılı aşkın önce küçük çocuğun yazdığı cümleye baktı: “Büyüyünce, hiç gitmeyen bir baba olacağım.”
“Sanırım bu sözü bedenen tuttum, Salma, ama duygusal olarak tutamadım, ne seninle ne de Lina’yla, yıllarca. Bedenen oradaydım, ama çoğu zaman kalben yoktum — kaybetmekten korktuğum için her şeyi izlemekle meşguldüm, her şeyi tam bir hazır bulunuşla yaşamak yerine.”
“Ve şimdi?”
“Şimdi, sözü tam olarak tutmak istiyorum: ne bedenen ne duygusal olarak gitmeyen bir baba olmak.”
Bir an sessizce oturdular, eski okul defteri hâlâ aralarında masanın üzerinde açık duruyordu — korkmuş bir çocuğun nasıl tutacağını bilmeden bir söz yazdığı andan, sonunda sözü tutmanın sadece bedensel varlıkla tamamlanmadığını, soran, dinleyen, sevdiğinin önünde korkusunu itiraf eden bir varlıkla tamamlandığını anlamaya başlayan adama kadar Yusuf’un kat ettiği uzun mesafeye küçük bir tanıktı sanki.
Salma, elini deftere hafifçe koyarak dedi ki:
“İzin verirsen bu defteri saklayacağım, bir gün büyüdüğünde Lina’ya göstermek için — babasının nereden geldiğini bilsin, değişimin ne kadar uzun sürerse sürsün mümkün olduğunu anlasın diye.”
Yusuf gülümsedi, ömrü boyunca taşıdığı ağır mirasın halkalarından birinin, sonunda, silinerek değil, anlaşılıp yeni bir şeye dönüştürülerek çözülmeye başladığını hissetti.
ALTINCI BÖLÜM
Salma’nın babasının durumu birkaç kaygılı günün ardından stabilize oldu: felç büyük bir hasar bırakmamıştı, ama doktorlar tam istirahat ve stres yapmaktan kaçınmasını tavsiye ettiler, ameliyat kararını durumunun gelişimini izlemek için iki hafta erteledi. Seyahat tarihini beklerken Salma, her gün video üzerinden onu aramaya başladı, gün geçtikçe daha berrak hâle gelen sesini dinleyip huzur buluyordu.
Bu günlük görüşmelerin her biri Salma’ya çocukluğundan bir şeyler geri getiriyordu: küçükken her akşam duymaya alıştığı babasının sesini, uyumadan önce anlattığı hikâyeyi, ya da okul gününü çok kısa sorduğunu — sanki uzun sorular, bütün bir evden sorumlu bir adamın vaktinin kaldıramayacağı bir lükstü onun gözünde. İlk günlerde bu görüşmeler pek derinlik taşımıyordu, ama yavaş yavaş, baba ve kızın yıllardır unuttukları bir dili yeniden bulduğu bir alana dönüşmeye başladı.
O görüşmelerden birinde, sağlık, hava durumu ve haberler hakkındaki alışılmış soruları değiş tokuş ettikten sonra, baba bir an sustu, sonra yorgun ama kararlı bir sesle konuştu:
“Salma, sana uzun zamandır ertelediğim bir konuda konuşmak istiyorum.”
“Buyur baba.”
“On altı yaşındayken arkadaşlarınla seyahat etmeni yasakladığım günü hatırlıyor musun?”
Salma hüzünlü bir gülümsemeyle gülümsedi.
“İyi hatırlıyorum baba. O karar yüzünden günlerce ağlamıştım.”
“Biliyorum. Ve hep, zamanın seni unutturacağını, ya da nedenini açıklamak zorunda kalmadan anlamanı sağlayacağını düşündüm. Ama şimdi, bu yatakta yatarken, anladım ki ömür, kimseye gerçeği sonsuza dek ertelemek için yeterli zaman vermiyor.”
Salma, beklentiyle çarpan bir kalple oturdu; babasının bu eski dosyayı açacağını beklemiyordu, o hayatı boyunca duygularından hiç bahsetmemeye alışkın biriydi.
“Senin yaşındayken, Salma, kız kardeşimi basit bir seyahat kazasında kaybettim — yakın bir şehre okul gezisi, hiç tehlikeli görünmeyen. Dağ yolunda bir otobüs devrildi, kurtulamadı. Ben on dördündeydim, o on birinde, ve benim gözümde, dünyanın en güzel insanıydı.”
Bir an durdu, sanki o kazanın üzerinden geçen onca uzun on yıla rağmen kelimeler dilinde ağırdı.
“O sabahı iyi hatırlıyorum. Kapıda benimle vedalaşırken gülüyordu, küçük çantasını taşıyordu, bana ‘sana oradan bir hediye getireceğim’ dedi. Hiçbir şey getirmedi, ve kendisi de bir daha eskisi gibi olmadı — annem haftalarca konuşmadan oturdu, babam bir gecede on yaş yaşlandı. Bana gelince, farkında olmadan, dünyanın güvenilemeyecek bir yer olduğuna, sevdiğim herkesin, gözümün önünden kaybolursa, onu sonsuza dek kaybedebileceğime karar verdim.”
“O günden beri, ‘seyahat’i başkalarının gördüğü gibi görmedim: bir macera, bir fırsat, bir özgürlük olarak. Onu her zaman olası bir kayba açılan bir kapı olarak gördüm. Sen doğduğunda, büyüdüğünde, kız kardeşimi kaybettiğim yaşa geldiğinde, gözümün önünden çıktığın her yolculuğun taşıyamayacağım bir risk olduğunu hissettim.”
Salma sessizce ağladı, babasının otuz yılı aşkın süredir tek başına taşıdığı bu sırrı dile getirdiğini duyarken.
“Bunu bana neden daha önce söylemedin baba? Anlardım. Korkunu anlardım, benden nefret ettiğini ya da özgürlüğümü sebepsiz kısıtlamaya çalıştığını hissetmek yerine.”
“Çünkü Salma, önünde zayıflığımı göstermekten utanıyordum. Benim kuşağımda, bir erkek korkusunu itiraf etmezdi, özellikle çocuklarının önünde. Her zaman güçlü, kararlı, bütün cevapları bilen biri gibi görünmeliydi. Korkumu senden saklamanın, seni de, farklı ama belki daha ağır bir şekilde onu taşımana neden olacağını bilmiyordum.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Demek istediğim, kızım, sen seçmediğin koşullar altında Almanya’ya göç ettiğinde, benimkine benzer bir korku taşıdın, ama açıklamasız. Her yeniden, her bilinmeyenden korkuyordun, bu korkunun benden miras kalmış olabileceğini bilmeden — açık sözlerle değil, sessiz gözetim yıllarıyla sana geçmiş bir miras.”
Salma babasının sözlerini düşündü, hayatının pek çok parçasının birdenbire önünde netleşmeye başladığını hissetti. Almanya’daki ilk yıllarında en basit şeylerden bile nasıl korktuğunu hatırladı: trene tek başına binmekten, yabancıların önünde yeni bir dilde konuşmaktan, alışılmışın dışına çıkan herhangi bir karar almaktan. O zamanlar bu korkunun kişisel bir doğa olduğunu sanırdı, farkında olmadan taşıdığı bir miras değil.
“Baba, biliyor musun? Lina’yı doğurduğumda, farkında olmadan, attığı her adımı izlemeye, her yeniden ona korkmaya başladım. Ve birkaç güne kadar, nereden geldiğini anlamadan, ona da aynı korkuyu miras bırakmak üzereydim.”
“Ve durdun mu?”
“Denemeye başladım. Kocam da çocukluğundan benzer bir miras keşfetti. Şimdi bir aile olarak, ne miras aldığımızı anlamaya çalışıyoruz, bilinçli olarak seçmek için ne yapacağımızı, düşünmeden tekrarlamak yerine.”
Baba, yorgun ama içten bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Bu beni çok sevindiriyor, Salma. Senin ve ailenin, benim o zamanlar göremediğimi görmesi. Sanırım bu, insanın ağır mirasıyla yapabileceği en iyi şey: onu silmek değil, ki bu imkânsız, ama onu anlamak ve bilinçle ele almak, bir sonraki nesle sessiz bir yük olarak devretmek yerine.”
“Baba, sana bir şey daha söylemek istiyorum: iki hafta sonra sana geliyorum, seni görmek, sana bakmak için, ama aynı zamanda yüzüne, daha önce söylemediğim her şeyi söylemek, senden de söylemediğin her şeyi duymak için.”
“Seni bekleyeceğim, kızım. Yaşıma ve hastalığıma rağmen, ben de yeni bir şey öğrenmeye çalışacağım: sana ne yapman gerektiğini söylemek yerine, nasıl hissettiğini sormayı.”
Salma görüşmeyi bitirdikten sonra, birkaç dakika tek başına oturdu, duyduğunun ağırlığını sindirerek. Sonra annesini aradı.
“Anne, babamın kız kardeşinin hikâyesini biliyor muydun?”
Anne bir an sustu.
“Biliyordum, ama baban bunun anılmasını istemezdi. Hiç iyileşmediği derin bir hüzün taşıyordu. Sanırım, hayatı boyunca, sevdiği başka birini de aynı şekilde, aniden, önceden haber vermeden kaybetmekten korkarak yaşadı.”
“Ve sen neden bana söylemedin, anne?”
“Çünkü onun gibi ben de, acı hakkında sessizliğin, çocukları ondan koruduğunu düşündüm, sessizliğin kendisinin yeni bir acı yarattığını fark etmeden — farklı türden bir acı, belirsizlik ve boşluk acısı, çocukların, çoğu zaman yanlış, kendi yorumlarıyla doldurduğu bir boşluk.”
O gece Salma, Yusuf ve Lina’ya babasından duyduklarını anlattı.
Lina, dikkatle dinledikten sonra dedi ki:
“Demek dedem de, tıpkı babam gibi, seçmediği bir korku taşıyordu.”
“Evet canım.”
“Görünüşe göre her birimiz, kendimizden öncekinin korkusundan bir şey taşıyoruz. Ama biz karar verirsek, onu geçirmemeye ne dersin?”
Salma kızına gururla baktı, dedi ki:
“Tam olarak yapmaya çalıştığımız bu, Lina. Mirası silemeyiz, çünkü o kimliğimizin bir parçası. Ama onu anlayabilir, neyi tutacağımızı, neyi arkamızda bırakacağımızı seçebiliriz — bu sefer bilinçle, kaynağını kimsenin bilmediği bir sessizlikle kuşaktan kuşağa aktarılmadan.”
Yusuf, eşine ve kızına baktı, kurduğu evin de değiştiğini hissetti — tek büyük bir kararla değil, her biri onlarca yıl kapalı kalmış bir kapıyı açan, birikmeye başlayan küçük itiraflar zinciriyle.
“Sanırım,” dedi sakince, “gerçekten bir aile olmanın anlamı bu: sadece aynı çatıyı paylaşmak değil, her birimizin tek başına korktuğu soruları paylaşmak.”
Salma başını sallayarak onayladı, gelecek seyahati düşündü, yol ve zamanın bir mesafesinde onu bekleyen babasını, ve on iki yıldır ilk kez, ona kaynağını anlamadığı bir korkuyla değil, onu sevmesine, anlamasına, affetmesine ve gerekirse, aralarında sonsuza dek asılı kalacak hiçbir şey bırakmadan vedalaşmasına imkân verecek yeni bir anlayışla gideceğini hissetti.
YEDİNCİ BÖLÜM
“Sosyal Bilgiler” dersinde, öğle ışığı uzun pencerelerin üzerinde soğuk bir bal perdesi gibi birikirken, öğretmen, derslerin başladığı sorular kadar masum görünen bir soruyu yüksek sesle sordu: “Nerelisiniz?” Bu, göç ve uyum üzerine bir ders ünitesinin başlangıcıydı, ama soru Lina için hiç de basit değildi; durgun bir gölete atılan küçük bir taşa benziyordu — taş dibe yerleştikten çok sonra bile suyun içinde dalgalanmaya devam ettiği bir taş.
Sınıf, yüzlerin ve yankıların bir karışımıydı: sayısını hatırlamadıkları kadar uzun süredir Alman olan öğrenciler, isimlerinde Türkiye’nin, İtalya’nın ya da Polonya’nın yankısını taşıyanlar, ve bazıları, Lina gibi, Arap kökleri son on yılda savaşın ve gidişin omuzlarında Almanya’ya taşınmış olanlar. Lina, göç yolculuğunda kendisinden bir ya da iki kuşak önde olan bazı sınıf arkadaşlarının daha büyük bir güvenle cevap verdiğini fark etti — sanki zamanın kendisi onlara, kendisine henüz verilmemiş bir cevap oluşturma alanı vermişti.
Etrafına baktı, Alman arkadaşlarının tereddütsüz bir güvenle cevap verdiğini gördü: “Ben buralıyım, bu şehirden.” Sıra ona gelince, kelimeler dudaklarında bir an tökezledi, sonra tereddütle aktı: “Ben… buralıyım, ama ailem Suriyeli.”
Öğretmen, bir tüy dokunuşuna benzer bir nezaketle sordu: “Ve nerede daha çok oradan hissediyorsun?”
Lina cevap vermedi. Sessizlik konuşamamaktan değildi, cevabın kendisinin henüz ruhunun hiçbir köşesinde bulunmadığının utangaç bir itirafıydı.
Okuldan dönüş yolunda, sokak ayaklarının altında bitmeyen gri bir şerit gibi uzarken, soru içinde boş bir salondaki yankı gibi tekrarlanmaya devam etti. Düşüncenin ağırlığını paylaşacak birine ihtiyacı olduğunda her zaman yaptığı gibi Ferah’ı aradı.
“Ferah, bugün bana nereli olduğum soruldu ve nasıl cevap vereceğimi bilemedim.”
“Ben de bu soruyu çok soruluyorum. Ne dedin?”
“Buralıyım dedim, ama ailem Suriyeli. Ama bu beni tatmin etmedi. Sanki tek bacakla yürüyen biri gibi, yarı doğru bir cevap verdiğimi hissettim.”
“Sanırım sorun, Lina, cevapta değil, sorunun kendisinde. Neden sadece tek bir yerden olmamız gerekiyor? Neden iki yerden, ya da tam olarak hiçbir yerden değil, kendimizden olamıyoruz?”
Akşam, mutfak perdesinden süzülen lamba ışığı masanın etrafında sıcak bir hâle çizerken, Lina ebeveynleriyle oturdu, okulda olanı anlattı.
Yusuf, yüzüne uzak bir hatırlama gölgesi düşerek dedi:
“Bu, benim de kendime çok sorduğum bir soru, senin yaşlarındayken. Sen benden daha küçüktün buraya geldiğimde, ama bu soruyu farklı bir şekilde taşıyorsun, çünkü sen burada doğdun.”
“Ve nasıl cevaplardın?”
“Hiç rahat cevaplayamazdım. Almanlar arasındayken ‘yabancı’ olduğumu hatırladığımı hissederdim, kendi halkım arasındayken ‘onlardan farklı olduğumu’ hatırladığımı. Uzun yıllar, hiçbir yere tam olarak ait olmadığımı hissettim, sanki her zaman bir eşikte duruyormuşum gibi, ne içeride ne dışarıda.”
Salma, çay fincanını elleri arasında çevirerek dedi ki:
“Ama bu seninle değişti, öyle değil mi?”
“Evet, zamanla. Anladım ki aidiyet sadece coğrafi bir yer değil, taşıdığımız değerler de, sevdiğimiz insanlar da, hayalini kurduğumuz dil de, ruhun katmanlarında sakladığımız anılar da. Aynı anda birden fazla yere aidiyetim olabilir, biri diğerini silmeden.”
Lina büyük bir ilgiyle dinledi, sonra gözlerinde temkinli bir merak parlayarak sordu:
“Peki hiç Alman arkadaşlarına ‘tamamen entegre olduğunu’ söylerken, içinde farklı bir şey hissederken, yalan söylediğini hissettin mi?”
Yusuf kızına sessiz bir hayranlıkla baktı, ondan bu derinlikte bir soru beklemiyordu.
“Evet, çok kez. Bazen işte bir maske taktığımı, eve döndüğümde çıkardığımı hissederdim. Ama zamanla öğrendim ki bu maske mutlaka bir yalan değil, iki kültür arasında yaşayan herkesin ihtiyaç duyduğu uyum becerisinin bir parçası. Önemli olan, maskenin ardında insanın gerçekte kim olduğunu unutmaması.”
Lina babasının sözlerini bir süre düşündü, sonra sesi biraz kısılarak, uzun süre saklı tutulmuş bir sır itiraf eder gibi dedi ki:
“Ama başka bir şey daha var, baba, size söylemediğim. Bazen, ikinizin de, evde tamamen Suriyeli, okulda tamamen Alman olmamı istediğinizi hissediyorum, sanki yere göre iki farklı kişilik giymem gerekiyormuş gibi. Bu çok yorucu.”
Yusuf ile Salma sessiz bir bakış değiş tokuş ettiler, ikisi de bu gözlemin ağırlığını hissetti, sanki masanın ortasına birden bir taş düşmüş gibi.
Salma, sesi hafifçe titreyerek dedi ki:
“Özür dilerim, farkında olmadan bunu yaptıysak, canım. Sanırım biz de, seni sormadan, senin aracılığınla eski kimliğimizin bir parçasını korumaya çalışıyorduk, bunun seni yorup yormadığını sormadan.”
“Suriyeli olmaktan vazgeçmek istemiyorum, anne. Arapçayı seviyorum, yemeği seviyorum, dedem ve büyükannem hakkında anlattığınız hikâyeleri seviyorum. Ama aynı zamanda Almanım da, burada doğdum, arkadaşlarım burada, anılarım burada. Neden seçmem gerekiyor?”
Yusuf, sanki bütün ömrünün ipliklerini toplayan bir kısa sessizliğin ardından dedi:
“Sanırım seçmemelisin, Lina. Sanırım bizim kuşağımız, ilk göçmenler kuşağı, iki kimlik arasında keskin bir çatışma yaşadı, çünkü bir yerden diğerine taşındık, ‘orası’ hakkında tam bir hafıza taşıyarak. Ama senin kuşağın farklı: sen bir yerden diğerine taşınmıyorsun, sen bir anlamda iki yerde birden doğdun. Belki de kendi kimliğini yaratman gerekiyor, daha önce var olmayan yeni bir kimlik — ne saf Suriyeli ne saf Alman, üçüncü bir şey: sen.”
Lina bu fikri çok beğendi, içindeki karanlık bir köşeye sızan bir ışığa benzer bir şey hissetti.
“Üçüncü bir kimlik… Bunu seviyorum. Düşüneceğim.”
Ertesi gün Lina okula döndü, öğretmen hâlâ önceki günkü sorusuna tam bir cevap bekliyordu. Lina elini kaldırdı, dünden sahip olmadığı bir güvenle dedi:
“Öğretmenim, dünkü sorunun cevabını tamamlamak istiyorum.”
“Buyur, Lina.”
“Ben sadece Suriyeli değilim, sadece Alman da değilim. Üçüncü bir yerdenim, ikisini bir araya getiren, ben doğmadan önce var olmayan bir yer. Ben yeni bir kuşağım, iki dil, iki kültür, iki hafıza taşıyan, ve bunlardan daha önce adı olmayan bir şey yaratan.”
Öğretmen ona hayranlıkla baktı, dedi ki:
“Çok güzel bir cevap, Lina. Sanırım bu ünitede tam olarak anlamaya çalıştığımız şeyin özü bu.”
Okuldan sonra Lina, Ferah’la buluştu, olanları anlattı.
Ferah, yüzünde bir hüzün karışımı bir gülümsemeyle dedi ki:
“Şanslısın, Lina, çünkü ailen seninle birlikte bunu anlamaya başladı. Benim ailem hâlâ seçmemde ısrar ediyor: ya Suriyeli ya Alman, ve ikisi birden olduğumu söylediğimde rahatsız oluyorlar.”
“Belki sen de onlarla, benim ailemle konuştuğum gibi konuşmalısın. Sanırım pek çok ebeveyn sadece korkuyor, çünkü kendi deneyimlerinden tamamen farklı bir deneyim yaşayan bir kuşakla nasıl başa çıkacaklarını bilmiyorlar.”
“Belki haklısın. Deneyeceğim.”
O gece, sessizlik evi yumuşak bir halı gibi sararken, Lina küçük defterine yazdı:
“Bugün öğrendim ki iki kimlik arasında seçim yapmama gerek yok. İkisi arasında bir köprü olabilirim, aralarında savaşılan bir meydan olarak değil. Bu her zaman kolay olduğu anlamına gelmiyor; hâlâ bazen her iki yerde de yabancı hissediyorum. Ama şimdi biliyorum ki bu duygu bende bir kusur değil, daha önce çizilmemiş yeni bir yol yaratan ilk kuşak olmanın bir parçası.”
Defteri kapadı, uzun zamandır ilk kez, “nerelisin?” sorusunun artık kendisini korkutmadığını, her seferinde bir öncekinden biraz daha derin bir şekilde cevaplamayı sevdiği bir soru hâline geldiğini hissetti.
Ertesi hafta Lina, deneyimi hakkında okul dergisi için kısa bir makale yazmaya karar verdi, Ferah’ı da birlikte yazmaya davet etti. Saatlerce oturdular, fikir alışverişi yaptılar, bir zamanlar kişisel bir yük sandıkları şeyin — “iki yerden” olmanın — aslında, iki dili tek bir kalpte taşımanın anlamını hiç bilmemiş pek çok arkadaşlarının kıskandığı bir zenginlik olduğunu keşfettiler.
Makalenin sonuna birlikte üzerinde anlaştıkları bir cümle yazdılar:
“Biz ait olacağımız tek bir yer aramıyoruz, her gün, miras aldığımız her şeyden ve seçtiğimiz her şeyden, kendi ellerimizle yeni bir yer kuruyoruz.”
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Helga, yıllardır karşı daireyi mesken tutan Alman komşu, altmışlarında, Salma’nın ailesinin yaşadığına kıyasla nispeten sakin bir hayat sürmüş bir kadındı, ama Salma’nın daha sonra keşfedeceği gibi büyük sorulardan yoksun bir hayat değildi.
Salma ile Helga arasındaki ilişki, posta kutusunun yanında kısa selamlaşmalarla başlamış, yıllar içinde, sık ziyaretler gerektirmeyen, sabit bir varlıkla yetinen sakin bir dostluğa dönüşmüştü: ara sıra bir fincan kahve, ihtiyaç anında küçük bir yardım, sağlıkla ilgili geçici bir soru. Salma o âna kadar kendine, Helga’ya kendi özel hayatının ayrıntılarını sormaya izin vermemişti — sanki “komşu” ile “gerçek dost” arasını ayıran ilan edilmemiş bir engel vardı.
Bir gün, Salma çöpü indirirken, Helga’yla merdivende karşılaştı; Helga hüzünlü görünüyordu, gözleri hafifçe kızarmıştı.
“Helga, her şey yolunda mı?”
“Ah, Salma. Sorun yok, sadece zor bir gün. Gel, vaktin varsa, benimle bir kahve iç.”
Salma, Helga’nın özenle düzenlenmiş, eski aile fotoğraflarıyla dolu küçük dairesinde oturdu, nazikçe sordu:
“Seni bugün ne rahatsız etti?”
“Oğlum Stefan aradı. Yıllardır başka bir şehirde yaşıyor. Karısıyla ayrılmaya karar verdiklerini söyledi.”
“Bunu duyduğuma üzüldüm.”
“Sorun değil, bu tür şeyler olur. Beni asıl rahatsız eden, bunu zorlukla anlatması oldu, sanki tepkimden korkuyormuş gibi. Ona sordum: ‘Neden bana söylemekten korkuyorsun?’ O da dedi: ‘Çünkü sen ve babam mükemmel bir evlilikti, seni hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum.'”
Helga hüzünlü bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Ona dedim ki: Stefan, babanla ben asla mükemmel değildik. Çok anlaşmazlığa düştük, otuz beş yıl süren evliliğimiz boyunca en az iki kere ayrılmayı düşündük. Ama her seferinde konuşmayı seçtik, susmayı değil. Bizi devam ettiren buydu, mükemmellik değil.”
Salma ona şaşkınlıkla baktı.
“Kriz yaşadığınızı bilmiyordum. Sizi hep istikrar örneği sanırdım.”
“Herkes dışarıdan böyle düşünür, Salma. Ama her ev, komşuların görmediği kendi hikâyesini taşır. Bir evle diğeri arasındaki fark, sorunların varlığı ya da yokluğu değil; sorunlar her yerde var. Fark, onlarla nasıl başa çıktığımızda.”
Salma içten bir merakla sordu
“Helga, sana bir soru sormak istiyorum, izin verirsen. Yıllardır, kocanla ilişkinin, Allah rahmet eylesin, ailemin ve arkadaşlarımın evlerinde alıştığımdan farklı olduğunu fark ettim. Neden?”
Helga cevap vermeden önce bir süre düşündü.
“Sanırım temel fark, Hans’la benim asla ‘ilgilenmek’ ile ‘izlemek’i karıştırmamamızdı. Hans her gün bana günümün nasıl geçtiğini sorardı, beni kontrol etmek için değil, gerçekten bilmek istediği için. Bir konuda anlaşmazlığa düştüğümüzde, sadece tartışmak için değil, neden olayları böyle gördüğümü anlamak için dinlerdi.”
“Ve bu her zaman kolay mıydı?”
“Hayır, asla. İkimiz de, sevgiyi ifade etme biçiminde tamamen farklı iki ailede büyüdük. Benim ailem sözle ifade ederdi, onunki sessiz eylemlerle. Zamanla, orta bir dil öğrendik, ve bu büyük bir sabır ve sürekli bir diyalog gerektirdi.”
Salma, hafif bir hasret taşıyan bir sesle dedi:
“Keşke biz de, Yusuf ve ben, bunu en başından daha iyi öğrenseydik.”
Helga şefkatle gülümsedi.
“Henüz çok geç değil, Salma. Seni ve kocanı, bu iki hafta, daha çok konuşurken, bazen akşamları birlikte çıkarken gördüm, hatta kızınız Lina bile daha açık görünüyor. Bunu fark ettim, ve çok sevindim, beni ilgilendirmese de.”
“Fark ettin mi? Komşuların bu ayrıntılara dikkat ettiğini bilmiyordum.”
Helga güldü.
“Yıllardır birbirimize yakın yaşıyoruz, Salma, çok konuşmasak bile, buradaki duvarlar ince, ve sesler, en sessiz olanları bile ulaşıyor. İlk yıllarınızdaki ağır sessizliğinizi duydum, şimdi daha sıcak sohbetinizi duyuyorum. Bu, sözsüz de hissedilebilecek bir fark.”
Salma bunu düşündü, önce bir utanç, sonra bir rahatlama hissetti — evinin dışındaki birinin, henüz taze ve kırılgan sandığı değişimi fark etmiş olması.
“Helga, sana başka bir soru sormak istiyorum, belki daha kişisel: Hans’la evlenme kararından hiç pişman oldun mu?”
Helga cevap vermeden önce uzun uzun düşündü.
“Kararın kendisinden pişman olmadım, ama bazen kendime soruyorum: ya ilk yıllarda daha çok konuşsaydık, bir krizi beklemeden nasıl konuşacağımızı öğrenmek yerine? Belki ortak dilimizi öğrenmeden önce biriken küçük yanlış anlamalarla yıllarımızı harcamazdık.”
“Yani, diyalog tek başına yeterli değil mi, geç gelirse?”
“Hayır, diyalog her zaman yeterlidir, geç gelse bile, ama ne kadar erken başlarsak o kadar kolay ve az acılı olur. Sana ve kızına dilediğim bu: büyük bir kriz beklemeden dürüstçe konuşmayı öğrenmeyin. Ama kriz gelirse, sizin bu günlerde geldiği gibi, sorun değil, önemli olan boşa harcanmaması.”
Salma, Helga’nın dairesinden ayrılmadan önce, Helga kapıda durdu, günlerce Salma’nın unutamadığı bir şey söyledi:
“Biliyor musun Salma, neden kapımı çoğu zaman hafifçe aralık bırakırım, soğuk kışta bile?”
“Neden?”
“Çünkü Hans hep böyle yapardı. ‘Tamamen kapalı bir ev küçük, tecrit edilmiş bir dünyaya dönüşür, ama hafifçe aralık bir kapı bize dışarıda başka bir dünya olduğunu, ondan ayrı olmadığımızı hatırlatır’ derdi. O öldükten sonra bu alışkanlığa devam ettim, sadece anısını onurlandırmak için değil, gerçek bir bilgelik olduğunu anladığım için: tamamen kapanan kapılar, zamanla, ilişkileri boğar.”
Salma evine döndü, Helga’nın sözlerini uzun uzun düşündü. İçeri girdiğinde, Yusuf’u Lina’yla oturmuş, okul ödevine yardım ederken buldu, bu evde pek alışık olmadığı bir sıcaklık hissetti.
Lina odasına gittikten sonra Yusuf’a dedi ki:
“Bugün Helga’daydım. Hans’la hikâyesini anlattı bana, güzel bir şey söyledi: mükemmel olmadıklarını, ama otuz beş yıl boyunca defalarca sessizlik yerine diyalogu seçtiklerini.”
“Peki şimdi biz de bunu mu yapıyoruz?”
“Sanırım başladık, Yusuf. Ama Helga bana başka bir şey daha hatırlattı: hafifçe açık bir kapının, hem gerçek hem mecazi anlamda, evi nefes alır tutması. Belki biz de, aramızda hep hafifçe aralık bir kapı bırakmalıyız, diyalog için bir kapı, her şey ne kadar istikrarlı görünse de asla tamamen kapanmayan.”
Yusuf ona baktı, gülümsedi.
“Kapanmayan bir kapı. Bu fikri seviyorum.”
Salonda birlikte oturdular, akşam pencerenin dışında her zamanki sakinliğiyle inerken, ikisi de, mükemmel olmayan ama dürüst geçen otuz beş yıllık evliliği yaşamış o yaşlı komşunun bilgeliğinden bir şeyin, hazır bir reçete olarak değil, gün be gün denemeye değer bir ilham olarak kendi küçük evlerine yol bulmaya başladığını hissetti.
Ertesi hafta, Salma, Helga’nın kapısının yanından geçerken, her zamanki gibi hafifçe aralık olduğunu fark etti, bir ışık ve ses ipliğinin arasından dışarıdaki koridora geçmesine izin veriyordu. Bir an durdu, kendi evinin her zamanki gibi tamamen kapalı kapısına baktı, ve düşündü ki belki o da, sadece gerçek anlamda değil, daha derin bir anlamda, kapısını hafifçe aralık bırakmaya başlayacaktı: tamamlanmamış konuşmalara, henüz sorulmamış soruya, henüz tamamlanmamış değişime her zaman bir alan bırakmak.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Salma’nın küçük kız kardeşi Misa’dan uzun bir sesli mesaj geldi — yıllar önce Kanada’ya göç etmiş, ablasınınkinden tamamen farklı bir yol seçmiş: henüz evlenmemiş, Toronto’da tek başına yaşıyor, tasarım alanında çalışıyor, aileyi nadiren ziyaret ediyordu — kalpte bir soğukluktan değil, mesafenin ağırlığından ve maliyetin yükünden.
İki kız kardeş arasındaki ilişki, mesafeye rağmen özünde sağlamdı, ama aynı zamanda yıllarca süren küçük yanlış anlamalarla yüklüydü, kimsenin dokunmadığı bir rafın üzerinde toz gibi biriken: erken istikrarı seçen büyük kız kardeş Salma, bazen Misa’nın bağımsız uzak hayatını seçerek aile sorumluluklarından “kaçtığını” hissederdi, Misa ise Salma’nın kendine gerçekte ne istediğini bir kez bile sormadan ailenin beklentilerine “teslim olduğunu” hissederdi. Bu karşılıklı duyguyu daha önce hiç açıkça konuşmamışlardı, aksine, adı hiç anılmadan her görüşmeye eşlik eden istenmeyen bir konuk gibi aralarında yaşamasına izin vermişlerdi.
Salma mesajı akşam yemeği hazırlarken dinledi, kardeşinin tanıdık, her zamanki gibi neşeli sesini duyunca gülümsedi, ama bu kez bir kız kardeşin kulağının yanılmayacağı bir endişe tonu taşıyordu.
“Salma, babam hakkında duydum, Allah şifa versin. Hemen aramadığım için üzgünüm, şok içindeydim. Söyle bana, şimdi nasıl? Ne zaman gideceğine karar verdin mi? Bu mesajı duyduğunda beni ara, lütfen.”
Salma o gece Misa’yı aradı, tam bir saat konuştular, baba hakkında, aile hakkında, ikisinin de hâlleri hakkında.
Misa, karanlıkta yolu yoklayan birinin adımlarına benzer tereddütlü bir sesle sordu:
“Salma, sence ben de onu görmeye gitmeli miyim?”
“Kararında özgürsün, Misa, ama babamın seni çok sorduğunu biliyorum.”
Misa bir an sustu, sonra dedi ki:
“İş karmaşık, Salma. Babamla ilişkimi biliyorsun. Evlenmeme kararımı hiç kabul etmedi, buradaki hayatımı da, mesleki seçimlerimi de. Aramızdaki her görüşme, er ya da geç, ‘hayatımla ne yapmam gerektiği’ üzerine bir vaaza dönüşüyor.”
Salma kardeşinin sözlerini düşündü, babasının sevdiğini kaybetme korkusu hakkındaki son itirafını hatırladı, bu köklü korkunun kaynağını, küçük kız kardeşinin ölümünde, on yıllar boyunca sessizce kanamaya devam eden o eski yarada.
“Misa, sana yakınlarda babam hakkında keşfettiğim bir şey söylemek istiyorum, belki bazı davranışlarını anlamana yardım eder.”
Salma ona, babalarının bir seyahat kazasında kaybettiği teyzelerinin hikâyesini anlattı, “farklılık” ve “geleneksel olmayan istikrarsızlık” korkusunun, belki de yanlış ve yorucu bir yolla olsa da, kızlarını benzer bir kaderden korumak istemesinden kaynaklandığını.
Misa hikâyeyi duyduktan sonra uzun süre sustu, sanki az önce duyduğu sözler, yıllardır zihninde asılı kalan bir görüntüyü yeniden düzenlemiş gibi.
“Bunu bilmiyordum, Salma. Hep, seçimlerimi reddetmesinin, basitçe kuşağımızı anlamayan geleneksel bir adam olmasından kaynaklandığını düşünürdüm. Tamamen farklı türden bir korku olabileceğini hiç düşünmemiştim.”
“Bu, davranışlarının doğru olduğu anlamına gelmiyor, Misa. Hâlâ hayatını istediğin gibi yaşamalısın, ve onun kaygısını dile getirme hakkı var, ama sana kendi hayatını dayatma hakkı yok. Ama korkunun kaynağını anlamak, onunla diyalogu biraz daha kolay, daha az öfkeli, her iki taraf için de daha anlayışlı kılabilir.”
“Sanırım haklısın. Belki onunla açıkça konuşma vaktim geldi, kararlarımı ona haklı çıkarmak için değil, onu anlamak, ve ilk kez, bu yolu neden seçtiğimi ona açıklamak için.”
“Ve ona ne söyleyeceksin?”
Misa bir süre düşündü, sonra dedi ki:
“Ona diyeceğim ki aileyi ya da gelenekleri reddettiğim için evlenmemeyi seçmedim, hayatımı kurmak istediğim kişiyi henüz bulamadığım için, ve başkalarının beklentilerini memnun etmek için sadece evlenmek yerine beklemeyi tercih ettiğim için. Ve ona diyeceğim ki işimi seviyorum, onun tarif ettiği gibi ‘geçici bir hobi’ değil, kimliğimin temel bir parçası.”
Ertesi hafta Salma, Misa’dan bir aramayla şaşırdı; babasını ziyaret etmek için bir uçak bileti aldığını, neredeyse Salma’nın ziyaretiyle aynı zamana denk getirdiğini söylüyordu.
“Gitmeye karar verdim, Salma. Onu memnun etmek için değil, ben de, daha önce söylemediğimi söylemek, ondan da söylemediğini duymak istediğim için.”
“Seni orada görmek çok mutlu edecek beni, Misa. Üçümüz, ben, sen ve babam, uzun yıllardır bir araya gelmedik.”
“Biliyorum. Ve bu buluşmadan biraz korkuyorum, ama sanırım bu korkuyla yüzleşme vaktim geldi, uzun zaman yaptığım gibi ondan kaçmak yerine.”
O gece Salma, Yusuf’a kardeşinin kararını anlattı.
“Sanırım bu kriz, taşıdığı bütün acıya rağmen, ailemizde kapalı olan pek çok kapıyı açmaya başladı, Yusuf. Babam korkularını itiraf ediyor, Misa’yla ben daha önce cesaret edemediğimiz bir diyaloga başlıyoruz, sen ve ben evimizde yeni bir dil öğreniyoruz.”
Yusuf dedi ki:
“Sanırım konuştuğumuz şeyin anlamı bu: olayı seçmiyoruz, ama anlamıyla ne yapacağımızı seçiyoruz. Baban’ın hastalığı kimsenin seçmediği bir olaydı, ama garip bir şekilde, olmasaydı gerçekleşmeyecek bir dürüstlük fırsatına dönüştü.”
“Doğru. Keşke her zaman bu dürüstlüğe ulaşmak için bir krize ihtiyacımız olmasa.”
“Belki de büyük ders bu: bizi buna zorlayan bir krizi beklemeden dürüstlüğe nasıl ulaşacağımızı öğrenmek.”
O gece uyumadan önce, Salma eski defterine yeni bir satır yazdı, kalem parmakları arasında hafifçe titrerken:
“Ben ve Misa’nın babamın evinden taşıdığımız miras, ikimizi eşit derecede benzeten tek bir korku değildi. Ben bilinmeyenden bir korku taşıdım, bu beni hızla güvenlik aramaya itti, buraya geldiğim ilk yılımda evlendim. Misa ise tekrardan bir korku taşıdı, bu yüzden her hazır kalıbı reddetti, kısıtlamaya benzer her şeyden uzak, tek başına hayatını kurdu. İkimiz de aynı şeyden kaçıyorduk, ama zıt yönlerde. Ve bugün, belki de ilk kez, orta bir noktada buluşuyoruz: korkumuzun nereden geldiğini anlamak, her birimiz kendi tarzımızla, onu nasıl aşacağımızı seçmek için.”
Defteri kapadı, gelecek buluşmayı düşündü, hastanedeki o küçük odada, yıllarca süren uzaklaşmanın ardından, aynı kandan aynı ismi taşıyan ama hayatta tamamen farklı yollar seçmiş üç kişinin bir araya geleceği: iyileşmemiş eski bir korkuya hapsolmuş bir baba, bilinmezden kaçarak erken güvenliği seçen bir kız, ve tekrardan kaçarak mutlak özgürlüğü seçen başka bir kız. O buluşmanın nasıl olacağını bilmiyordu, ama uzun zamandır ilk kez, ondan korkmadığını, umuda benzer bir merakla beklediğini hissetti.
ONUNCU BÖLÜM
Yusuf, Kerim’den, arka arkaya gelen olayların bir haftasının ardından, aileden ve arkadaşlardan uzak, baş başa buluşmalarını istedi. Arkadaşına sakin bir oturum borçlu olduğunu hissetti, bu sefer ona yeni bir şey anlatmak için değil, sadece onu dinlemek için, yıllardır süren dostluklarında ona hiç gerçekten derin bir soru sormadığı yıllardan sonra.
Dostlukları Şam’da lisede başlamıştı, savaş onları yıllarca ayırmadan önce, sonra gurbet onları, hiçbirinin özellikle yerleşmeyi seçmediği küçük bir Alman şehrinde, tesadüfen yeniden bir araya getirmişti. Birbirlerini aynı anda hem yüzeysel hem derin bir şekilde tanıyorlardı: günlük hayatlarının ayrıntılarını, çocuklarının doğum günlerini, aile toplantılarını biliyorlardı, ama her birini içeriden harekete geçiren büyük soruları hiç bu kadar açık konuşmamışlardı.
Sessiz bir kafede oturdular, aile gürültüsünden uzakta, kahve fincanlarından yükselen buhar, henüz yarılmamış bir sessizliğin ince iki ipliği gibi yükseliyordu.
“Kerim, sana bir soru sormak istiyorum, ve dürüstçe cevap vermeni istiyorum: neden bu kadar güçlü bir şekilde, insanın hayatında çok şeyi değiştiremeyeceğine inanıyorsun?”
Kerim cevap vermeden önce uzun süre düşündü, sanki soru daha önce hiç kimsenin bu kadar açık açmadığı bir kapı açmıştı.
“Yusuf, Şam’da, savaştan önce, hatırlıyor musun? Küçük bir dükkânım vardı, babamdan miras kalmıştı, onu büyütmeyi, ikinci bir şube açmayı planlıyordum. Tam bir planım vardı, düşünülmüş, gerçekçi. Sonra savaş geldi, bir haftada her şeyi yok etti: dükkânı, mahalleyi, planı, bütün hayali.”
“Biliyorum bunu Kerim, ve yaşadıkların için üzgünüm.”
“Sorun, Yusuf, üzülmekte değil. Sorun, sonra, burada Almanya’da yeniden bir şeyler kurmayı iki kez denedim, ikisinde de başarısız oldum, kendi kusurumdan değil, tamamen irademin dışındaki koşullardan: beni aldatan bir ortak, aniden değişen yasalar, küresel bir ekonomik kriz. Her seferinde ciddiyetle inşa ediyordum, her seferinde benden büyük bir şey her şeyi yıkıyordu.”
Yusuf sessizce dinledi, tartışmak için değil, anlamak için çabalayarak.
“Ve bütün bunlardan ne öğrendin?”
“İnsanın yapabileceklerinin sınırları olduğunu öğrendim. Kaderimizin efendisi olduğumuza inanmayı severiz, ama gerçek şu ki bizden büyük çok şey var: savaşlar, ekonomi, siyasi kararlar, hatta kişisel şansımız. Bu yüzden, Yusuf, benimle Salma’nın seyahati hakkında konuştuğunda, korkum gerçekti, çünkü ne kadar dikkatli planlarsak planlayalım, her şeyin bir anda tersine dönebileceğini biliyorum.”
“Ama Kerim, bütün bunlara rağmen, burada bir hayat kurduğunu görmüyor musun? Bir evin, bir ailen, şimdi sabit bir işin var. Bu, insanın zor koşulların ortasında bile bir şey yapabileceğinin kanıtı değil mi?”
Kerim uzun süre sustu, gözleri kafenin camının arkasındaki uzak bir noktaya takılı kaldı.
“Belki. Ama bunu ‘yaptığımı’ hissetmiyorum, ondan ‘kurtulduğumu’ hissediyorum kadar. Her gün, bir sonraki darbeyi bekliyormuş gibi hissediyorum, güvendiğim bir geleceğe plan yapmıyorum. İşte fark bu, Yusuf, yaşayanla, sadece daha fazla kaybetmemeyi bekleyen arasında.”
Yusuf arkadaşına derin bir empatiyle baktı, Suha’nın kendisiyle konuşmasını hatırladı, Kerim’in kendisine o arabadaki geceden birkaç gün sonra anlattığı.
“Kerim, Suha bana projesi hakkında konuştuğunuzu söyledi. Söylediklerini düşündün mü?”
Kerim yorgun bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Düşündüm, hâlâ düşünüyorum. Bir parçam ona ‘istediğini yap, seni destekliyorum’ demek istiyor. Ama başka bir parçam, bütün o kayıpları yaşamış parçam, korkuyor: ya projesini açarsa, biriktirdiğimizi ona yatırırsak, sonra daha önce denediğim her şey gibi başarısız olursa?”
“Ya başarılı olursa?”
“İşte tam olarak nasıl düşüneceğimi bilmediğim şey bu. Yıllarca, başarısızlığa hazırlanmayı öğrendim, başarıyı hayal etmeyi değil. Sanırım bu, içimdeki gerçek sorun.”
Yusuf, ders verir gibi görünmemeye çalışan bir dikkatle dedi:
“Kerim, sanırım çoğu şeyin irademiz dışında olduğunu kabul etmekle — ki bu tamamen doğru — bu kabulü, hiç denememenin bir mazereti hâline getirmek arasında bir fark var. Savaşın senin seçimin olmadığı konusunda haklısın, seni aldatan ortağın seni aldatmasının senin kararın olmadığı konusunda da. Ama Suha’yı projesinde desteklemek ya da desteklememek, bu senin kararın, bugün, burada.”
Kerim bu sözleri uzun uzun düşündü.
“Belki haklısın. Ama bu birikmiş korkudan nasıl kurtulurum? O kadar kolay değil, Yusuf, gördüğüm her şeyden sonra kendime birden ‘geleceğe güven’ demek.”
“Kimsenin senden geleceğe kör bir güvenle güvenmeni istediğini sanmıyorum, Kerim. Ama belki küçük bir adım deneyebilirsin, hepsini bir kerede değil. Suha’yı projesinde küçük bir kısımla destekle, tamamen reddetmek ya da tamamen teslim olmak yerine. Dene, izle, deneyimden öğrenmene izin ver, önceden başarısızlığa mahkûm etmek yerine.”
Kerim arkadaşına baktı, göğsüne, yıllarca süren birikmiş korkudan sonra, temkinli bir umuda benzer bir şeyin sızdığını hissetti.
“Bunu ciddiyetle düşüneceğim, Yusuf. Kimse benimle daha önce bu şekilde konuşmadı, korkumu yargılamadan ya da küçümsemeden.”
Evine dönüş yolunda Kerim, Yusuf’a söylediği her şeyi, henüz söylemediği her şeyi düşündü. Babasını hatırladı, bir kuşak önceki bir göçte her şeyini kaybettikten sonra küçük dükkânını sıfırdan kendi elleriyle kuran babasını, ve ona her zaman söylediği sözü: “Kerim, hayat sana hazır olup olmadığını sormaz, sadece olur, ve sen sonra ne yapacağına karar vermek zorundasın.”
Kerim ilk kez fark etti ki, bütün kayıplarına rağmen, “eylemde” başarısız olmamıştı, aksine, her kayıptan defalarca kalkmayı başarmıştı. Sorun eylem gücünde değildi, yaptığını yorumlamasındaydı: kurtuluşuna “şans” diyor, kalkışına “sadece fırtınanın geçmesini beklemek” diyordu, bunları yeni bir güvenin üzerine kurulabileceği gerçek bir eylem olarak görmek yerine.
Evine vardığında, Suha’yı mutfakta otururken, olası projesi için bazı çizimleri ve planları gözden geçirirken buldu.
Yanına oturdu, önündeki dağınık kâğıtlara baktı.
“Suha, elindekini görmek istiyorum. Söz vermiyorum, ama dinlemeye hazırım, bu sefer gerçekten.”
Suha ona hayretle karışık bir umutla baktı.
“Ciddi misin?”
“Elimden geldiğince ciddiyim, bunca yıllık korkudan sonra. Küçük bir adımla başlayalım, ve bizi nereye götüreceğine bakalım.”
Suha gülümsedi, projesini yıllardır görmediği bir heyecanla anlatmaya başladı, Kerim ise uzun zamandır ilk kez, gelecek olayı korkuyla beklemediğini, aksine, adım ne kadar küçük olursa olsun, kendi iradesiyle yeni bir olayın yaratılmasına katıldığını hissetti.
Gecenin geç saatlerine kadar birlikte oturdular, rakamları ve planları gözden geçirdiler, büyük bir risk almadan deneyebilecekleri ilk pratik adımı tartıştılar: küçük, sınırlı bütçeli, başarılı olursa sonradan büyüyebilecek, ya da olası bir kayıpla kapanabilecek ama felaket olmayacak bir proje. Bu karar Kerim’in kişiliğinde tam bir devrim değildi, birden korku bilmeyen bir adama dönüşmedi, ama özünde, ellerinin, bunca yaşadığına rağmen, sadece beklemek değil, hâlâ inşa edebilme kabiliyetinde olduğuna dair ilk pratik itirafıydı.
