MİRAS
Dördüncü Bölüm
OTUZ BİRİNCİ FASIL
Salma, hikâyesini çevresindekilere kendinde hiç tanımadığı bir açıklıkla anlatmaya başladığında bilmiyordu ki bu itiraf, ona hiç yakın olmamış insanları da yanına çekecekti. Evine yakın caminin imamı Şeyh Abdurrahman, babasının hastalığını duyar duymaz kapısını çaldı; sonra ara sıra uğrar, hatırını sorar oldu. Hilga’nın bir davette tanıştırdığı Papaz Clara geldi ona, durgun bir göl yüzeyini andıran o sakin yüzüyle. Bir de annesinin öğrencilik yıllarından kalma eski dostu, yerel üniversitede ders veren laik filozof Doktor Eva geldi.
Üç yüz, üç ayrı inanç kaynağı; hiçbir plan yapılmadan, sanki kaderin kendisi -Salma’nın hep sorguladığı o kavram- ona bu bilmeceyi çözmesinde yardımcı olacak insanları kendiliğinden göndermişti.
Bir akşamüstü, ışık perdelerin ardına ağır ağır çekilirken ve mutfaktan süzülen karanfil kokusu salonu doldururken, Salma üçünü birlikte davet etmeye karar verdi. Amacı bir tartışmayı kazanmak değildi; çok daha derin bir şeydi bu: bu uzun yolculuğun başından beri içini kemiren bir soruyu, dürüstçe, birlikte konuşmak. Başımıza gelenle ona verdiğimiz karşılık arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıydık?
Salonun masası çevresinde oturdular; çaydan ince buğu telleri yükselip havada eriyordu. Kısa, sıkıntılı olmayan bir sessizlik çöktü aralarına -ciddi sözün önünü açan türden bir sessizlik. Sonunda sessizliği Salma bozdu:
“Hepinize davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Biliyorum, her biriniz aylardır beni meşgul eden bir soruya farklı bir gözle bakıyorsunuz: Başımıza gelenlerin kurbanı mıyız, yoksa yaratıcısı mı, yoksa ikisi arasında bir şey mi?”
Şeyh Abdurrahman yumuşak bir gülümsemeyle sırtını sandalyeye yasladı; hızlı bir cevaba değil, uzun bir düşünce yolculuğuna hazırlanan biri gibiydi.
“Büyük bir soru, kızım. Bize göre kader ile irade arasında gerçek bir çelişki yoktur, birçok kişi öyle sansa da. Kader, Allah’ın olacakları önceden bilmesidir; iradeyi geçersiz kılan bir zorlama değil. Allah senin için bir olay takdir ettiğinde, o olaya vereceğin karşılık da kaderin bir parçasıdır -ama bu karşılık dışarıdan gelen bir baskıdan değil, senin özgür seçiminden doğar.”
Salma onu dinlerken gözleri, masanın üzerinde birbirine kenetlenmiş sakin ellerinden sesine, bu soruyla bir ömür geçirmiş birinin huzurunu taşıyan sesine gidip geliyordu.
Papaz Clara, yüzünden hiç eksik olmayan o durgun gülümsemeyle konuştu:
“Şeyh Abdurrahman’la özde aynı fikirdeyim, dilimiz teolojik olarak biraz farklılaşsa da. Bizim geleneğimizde insan hayatını kuşatan bir ‘ilahi inayet’ten söz ederiz; ama bu inayet, karşılık verme özgürlüğümüzü ortadan kaldırmaz. İnanıyorum ki Tanrı her sınavda bize büyüme fırsatı sunar, kaçınılmaz bir ceza değil. Asıl soru ‘Bu neden benim başıma geldi?’ değil, ‘Tanrı bundan bana ne öğretmek istiyor?'”
Salma ikisine sessiz bir minnetle baktı, sonra çay fincanını parmakları arasında çevirip henüz dudağına götürmeyen Doktor Eva’ya döndü; Eva, konuşmadan önce düşünmeye alışkın birinin sabrıyla sırasını bekliyordu.
“Ya siz, Doktor Eva? Dini bir inanca dayanmayan felsefi bir bakışla ne düşünüyorsunuz?”
Eva biraz düşündü; gözlerinde, olasılıklar ormanında tam kelimeyi arayan birinin parıltısı belirdi.
“Şeyhin ve papazın söylediklerine çok saygı duyuyorum, ama tümüyle farklı bir yoldan benzer bir sonuca varıyorum. Her ayrıntıyı planlayan bir tanrıya inanmıyorum; ama görünürdeki kaosuyla evrenin bize seçmediğimiz acı ve sevinç anları verdiğine inanıyorum. Yine de bu anlardan çıkardığımız anlam, tam anlamıyla, bizim yarattığımız bir şeydir. Olayın içinde hazır bekleyen bir anlam yoktur; onu yaratan biziz -eylemlerimizle, kendimize kendimiz hakkında anlattığımız hikâyelerle.”
Masaya hafif bir sessizlik çöktü, bir anlaşmazlık sessizliği değil, tefekkür sessizliği. Salma öne doğru hafifçe eğilerek sordu:
“Peki Doktor Eva, yüce bir güce inanmadan, zor olaylarla yüzleşmek için gücü nereden alıyorsunuz?”
“Bu hayatın, görünürdeki anlamsızlığına rağmen, sahip olduğum tek fırsat olduğunu bilmekten alıyorum. Bu bilinç bende umutsuzluk değil, derinlikle ve dürüstlükle yaşama isteği uyandırıyor; çünkü her anın kıymetli ve tekrarlanamaz olduğunu biliyorum. Şimdi bir anlam bulmak için başka bir hayatın vaadine ihtiyacım yok; anlam burada, bu anı nasıl seçtiğimde saklı.”
Şeyh Abdurrahman başını yavaşça salladı -ne ret ne tam onay, uyuşmazlığın dostluğu bozmadığını bilen birinin hareketiydi bu. Sonra dedi ki:
“Kaynakta sizinle ayrılıyorum, doktor hanım, ama pratik sonuçta tam anlaşıyoruz: İnsan eylemlerinden sorumludur, inancının kaynağı ne olursa olsun. Kur’an şöyle der: kişinin kazandığı iyilik kendi lehine, kazandığı kötülük kendi aleyhinedir. Yani her insan, kendisine dayatılanın değil, kendi seçimlerinin sonucunu taşır.”
Papaz Clara, fincanının kenarına parmak uçlarıyla dokunarak, sanki bir anıyı yeniden çağırırcasına ekledi:
“Ben de Mesih’in öğretisinde, en karanlık koşullarda bile sürekli bir sevgi ve bağışlama çağrısı görüyorum. Mesih’in kendisi en ağır sınavla karşılaştı, ama o anda intikamla değil sevgiyle karşılık vermeyi seçti. Bu seçim, en büyük acının ortasında, inandığım şeyin özüdür: acıya verdiğimiz karşılık, kim olduğumuzu belirler.”
Salma derin bir dikkatle dinledi; içinde, kendi sorusunun kimseye yabancı olmadığını, dinleri ve felsefeleri aşan insani bir soru olduğunu görmenin o tuhaf ferahlığını hissetti.
“Üçünüzün de, inanç kaynaklarınız farklı olsa bile, ortak bir noktaya vardığını hissediyorum: bir olayın anlamı olayın kendisinde değil, ona verdiğimiz karşılıkta gizli.”
Eva’nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi:
“Tam olarak. Sanırım bu yüzden, birbirine tamamen zıt dini ve felsefi arka planlardan gelen insanlar, acıyla dürüstçe yüzleştiklerinde benzer bir bilgeliğe ulaşabiliyorlar. İnsani acı ortak bir dildir, farklı inanç sınırlarımızı aşan.”
Bu noktada Salma, kendine sormaktan hep çekindiği sorunun dilinin ucuna geldiğini hissetti. Derin bir nefes aldı:
“Peki ya apaçık zulüm? Savaşlarda ölen çocuklar, hiçbir günahı olmadan acı çeken insanlar? ‘Yarattığımız anlam’ fikriyle, bazen hiçbir anlam taşımayan bir acı arasında nasıl bağdaştırırız?”
Masaya ağır, tefekküre dalan bir sessizlik çöktü -büyük soruların, cevaptan önce kendine yakışan bir sessizliği hak ettiğini hissettiren türden. Sonunda Şeyh Abdurrahman, şaşkınlığını gizlemeye çalışmayan nadir bir dürüstlükle cevap verdi:
“Bu, kızım, herhangi bir müminin karşılaştığı en zor sorudur. Aklı tam olarak tatmin edecek eksiksiz bir cevabım yok. Anlayışımızı aşan ilahi bir hikmet olduğuna inanıyorum, ama bu inancı zulmü haklı çıkarmak ya da ona sessiz kalmak için kullanmayı reddediyorum. Bizim, insan olarak, elimizden gelen her gücü zulmü kaldırmak için harcamamız gerekir; onu haklı çıkaracak metafizik bir açıklama beklemeden.”
Papaz Clara’nın yüzü, akşam boyunca hiç görülmemiş bir ciddiyete büründü:
“Tamamen katılıyorum. Acıyı insan varoluşunun bir parçası olarak kabul etmekle, başka insanların yarattığı zulmü haklı çıkarmak arasında köklü bir fark var. Birincisini anlamaya çalışırken bile, ikincisine tüm gücümüzle direnmeliyiz.”
Eva, alışılmış sertliğinden biraz uzaklaşan bir sesle konuştu:
“Bana kalırsa, zulmü kınamak için kozmik bir açıklamaya ihtiyacım yok. Zulüm yanlıştır, çünkü basitçe bir insanı onurundan ve yaşama hakkından mahrum bırakır. Bunu bilmek için teolojiye ihtiyacım yok; onu sadece, doğru olanı yapmak zorlaştığında hatırlamak için ihtiyacım var.”
Salma uzun bir süre sessiz kaldı, duyduğu her şeyi zihninde evirip çevirdi; bu sohbetin, sorularının yolculuğunun sonu değil, bir durağı olduğunu hissetti. Sonunda, kesinliğe benzemeyen bir rahatlık taşıyan bir sesle konuştu:
“Bana kesin, tek bir cevaptan daha derin bir şey verdiğinizi hissediyorum: bu sorunun tek bir cümleyle kapatılmayı değil, yaşanmayı hak ettiğine dair bir onay verdiniz. Belki bu aylar boyunca öğrendiğim asıl şey buydu: soruyu yaşamak, aramayı bitirecek hazır bir cevap beklemek değil.”
Üçü birlikte gülümsedi -her yüzde farklı çizgilerle beliren tek bir gülümseme- ve Şeyh Abdurrahman, gitmeye hazırlanırken ayağa kalkarak dedi ki:
“Bu, kızım, herhangi bir insanın, inancının kaynağı ne olursa olsun, ulaşabileceği en derin hikmettir.”
Misafirler gittikten, kapının sesi arkalarından yavaşça söndükten sonra Salma, çayın kokusu hâlâ sinmiş salonda, sandalyeler eski düzenine dönmemişken tek başına oturdu. Söylenen her şeyi, bir nehir çakılını avucunda yeniden dizen biri gibi, cümle cümle zihninde geri çevirdi. Sonra elini küçük defterine uzattı ve yazdı:
“Bugün, hayatın anlam kaynağına dair tamamen farklı bakışlar taşıyan üç kişiyle tanıştım: İslami bir inanç, Hristiyan bir inanç, laik bir felsefe. Aralarında keskin bir çelişki bulacağımı sanıyordum; oysa pratik sonuçta derin bir kesişme buldum: inançlarımızın kaynağı ne olursa olsun, başımıza gelene verdiğimiz karşılıktan sorumluyuz; ve hayatımızın anlamını yaratan bu karşılıktır, olayın kendisi tek başına değil.
Belki de bu bütün yolculuğun bana öğretmeye çalıştığı şey budur: derin bir insani hakikat, farklı dillerde söylenebilir, ortak özünü yitirmeden.”
Defteri kapattı; pencereden sızmaya başlayan karanlığa bir süre baktı, bu masaya getirdiği sorunun bitmediğini, ama ilk kez, onu ağırlaştırmadan birlikte yaşayabileceği bir soru hâline geldiğini fark ederek.
OTUZ İKİNCİ FASIL
Tarık, Dubai’de bir ticaret konferansında, babasından devraldığı otel zincirini büyük bir zekâyla genişletmiş, Sultan adlı bir Körfez iş adamıyla tanıştı. Aralarında hızla bir iş dostluğu doğdu; sayılardan ve anlaşmalardan çok daha derin kaygıları paylaştıklarını fark ettiklerinde bu dostluk kişisel bir bağa dönüştü.
Ticari bir ziyaret için Almanya’ya geldiğinde Tarık, Sultan’ı evine akşam yemeğine davet etti; o akşam Sultan, birlikte yaşadıkları her şeyden sonra Tarık ve Münâ’nın yakın dostları olmuş Yusuf ve Salma’yla da tanıştı.
Yemek boyunca Sultan, iş dünyasında kararlı ve güvenli görmeye alışık oldukları bir adamdan beklenmeyecek bir açıklıkla, hayatındaki bir bunalımdan söz etti.
“Büyük bir ikilemle karşı karşıyayım. Ailem, kuşaklar boyu süregelen bir gelenek uyarınca, kuzenimle evlenmemi istiyor. Ama başka, tümüyle farklı bir kökenden gelen bir kadını seviyorum. Onunla evlenmemin ailemde ve kabilemde büyük bir fırtına koparacağını biliyorum.”
Yusuf sordu:
“Peki sen ne istiyorsun, Sultan?”
“Sevdiğim kadınla evlenmek istiyorum. Ama sonuçlarından korkuyorum: aileden kopabilirim, ailenin toplumdaki itibarına gölge düşebilir, hatta bu kabile dokusuna kısmen bağlı işlerim bile etkilenebilir.”
Salma dedi ki:
“Sultan, bu çok zor görünüyor. Bununla nasıl başa çıkıyorsun?”
“Doğrusu, bilmiyorum. Bir yanım bütün bu gelenekleri yıkmak istiyor, bir yanım kurduğum her şeyi -ilişkilerimi, ailemin saygısını, toplumsal konumumu- kaybetmekten korkuyor. Bizim toplumumuzda insan kabilesinden ve büyük ailesinden bağımsız yaşamaz Salma; kararlarım sadece bana ait değil, bütün bir ilişkiler ağını etkiliyor.”
Tarık dikkatle dinledi:
“Bunu iyi anlıyorum, Sultan. Bizim kültürümüzde de, seninkinden daha az sert olsa bile, benzer bir toplumsal baskı var.”
Son zamanlarda Tarık’la yaşadığı kendi yolculuğundan sonra bu tür konuşmalara daha güvenli bir sesle katılmaya başlayan Münâ sordu:
“Sultan, sevdiğin kadınla bu korkuları konuştun mu? Ailenle gerçek duygularını açıkça paylaştın mı?”
“Hiçbirini yapmadım. Sevgimi ailemden, korkularımı da sevdiğimden saklıyorum -onu kaygımla yormaktan çekiniyorum.”
Yusuf dedi ki:
“Sultan, bu bana kendi öğrendiğim bir şeyi hatırlatıyor: sevdiklerimizi korumak sandığımızda korkularımızı onlardan saklamak, çoğu zaman, onlarla dürüstçe paylaşmaktan daha büyük bir mesafe yaratıyor.”
Sultan uzun uzun düşündü, sonra dedi:
“Belki haklısınız. Ama sizin deneyiminizle benimki arasındaki fark, kültürünüzün, bütün karmaşıklığına rağmen, bireye kendi kararını alması için daha geniş bir alan tanıması. Bizim kültürümüzde bireysel bir karar, bazen bütün topluluk dokusuna bir tehdit olarak görülür.”
Salma dikkatle ve saygıyla sordu:
“Sultan, durumunun karmaşıklığını küçümsemek istemem; senin toplumunda yaşamıyorum, bütün ayrıntılarını senin kadar anlayamam. Ama merak ediyorum: bir orta yol olamaz mı? Ne bütün bağları koparan tam bir meydan okuma, ne de arzunu yok eden tam bir teslimiyet -aileyle sabırlı bir diyalog, tıpkı kendine düşünmek için verdiğin zamanı onlara da tanıyacağın bir diyalog?”
“Belki, Salma. Ama bu diyalog yıllar sürebilir, hiç tatmin edici bir sonuca varmayabilir. Sevdiğim kadın sonsuza dek beklemeyecek.”
Tarık dedi ki:
“Sultan, hatırlıyorum, bir zamanlar oğlum Ömer’in hayatındaki her ayrıntıyı, ona ne istediğini sormadan planlıyordum. Zorlukla öğrendim ona karar alanı bırakmayı, kararı benim hayal ettiğimden farklı olsa bile. Belki ailen de, zamanla, aynı dersi öğrenebilir -eğer geçici bir hevesi değil, aşkının samimiyetini ve kararının kalıcılığını görürse.”
Sultan hüzünlü bir gülümsemeyle dedi:
“Umarım öyle olur, Tarık. Ama fark şu ki Ömer hâlâ genç, ciddiyetini kanıtlamak için önünde zaman var. Ben kırklı yaşlarda bir adamım, toplum benden açık deneyler değil kesin kararlar bekliyor.”
Salma sordu:
“Sultan, ya ‘tam meydan okuma’ ile ‘tam teslimiyet’ arasında seçmek yerine, küçük bir adımla başlasan: ailende güvendiğin bir kişiye -belki bir kız kardeşe ya da güvendiğin bir amcaya- gerçek duygularını anlatsan, tepkisini görsen, bütün aileyle bir anda yüzleşmeden önce?”
Sultan bu öneriyi uzun uzun düşündü.
“Münire adında bir kız kardeşim var, ona çok güveniyorum. Belki ona başlayabilirim.”
“Bu akıllıca bir adım gibi görünüyor, Sultan. Bu gece ya da bu ay her şeyi çözmen gerekmiyor. Sadece başlaman gerekiyor -tam bir sessizlik yerine, tek bir dürüst adımla.”
Haftalar sonra Sultan, gelişmeleri anlatmak için Tarık’ı aradı.
“Tarık, kız kardeşim Münire’yle konuştum. Önce şaşırdı, ama beni dürüstçe dinledikten sonra, aileyle yolu sabırla ve dikkatle açmaya çalışacağını söyledi. Bu bizi nereye götürür bilmiyorum, ama aylardır ilk kez, bu sessiz mücadelede yalnız olmadığımı hissediyorum.”
“Bu iyi bir başlangıç, Sultan. Salma’nın söylediğini hatırla: her şeyi bir anda çözmek zorunda değilsin.”
Tarık, telefonu kapattıktan sonra Sultan’la yaptığı bu konuşmayı düşündü; tamamen farklı kültürel bağlamların aynı insani soruyu, farklı bedeller ve farklı karmaşıklıklarla nasıl taşıyabildiğini düşündü: bireysel arzularımızla sevdiklerimize aidiyetimiz arasında, birini tümüyle ötekine feda etmeden, nasıl bir denge kurarız?
Tarık, o gece Salma’ya kısa bir mesaj yazdı: “Bugün Sultan’la konuşurkenki bilgeliğin için teşekkür ederim. Sanırım hepimiz, kültürlerimiz ne kadar farklı olursa olsun, bu soruyu bir şekilde taşıyoruz; ve birbirimiz için yapabileceğimiz en iyi şey, hazır çözümler değil, düşünmek için birbirimize alan tanımak.”
OTUZ ÜÇÜNCÜ FASIL
Yusuf, Thomas’la birlikte mülteci ailelerine yardım çalışmalarını sürdürürken otuzlu yaşlarında Kürt bir kadın olan Berwin’le tanıştı. Berwin üç yıl önce, birçok ülkeden geçen, hiçbirinde geçici bir yolcudan öte olmadığı, valizinden ağır bir hafızayla taşınan uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya varmıştı. Şimdi gönüllü tercümanlık yapıyor, her resmi kâğıdın bir ailenin kaderini taşıyabileceğini bilen bir sabırla, diğer ailelerin Alman hukuk sisteminin karmaşasında yol bulmasına yardım ediyordu.
Bir gün, yeni bir ailenin dosyası üzerinde birlikte çalışırken, masaya dağılmış kâğıtların arasında, Yusuf başını aniden kaldırıp fazla merak taşımayan, içten bir merakla sordu:
“Berwin, fark ettim ki biri sana kökenini sorduğunda, cevap vermeden önce biraz duraksıyorsun. Bu benim yanlış bir gözlemim mi, yoksa soruda gerçek bir karmaşıklık mı var?”
Berwin yazmayı bıraktı, dudaklarında beliren ama gözlerine ulaşmayan türden, hafifçe hüzünlü bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Doğru fark ettin, Yusuf. Biri bana ‘Nerelisin?’ diye sorduğunda basitçe cevap veremiyorum. Ben Kürdüm; şimdi dilimi resmi bir ulusal dil olarak tanımayan, kimliğimi ayrı bir kimlik olarak da tanımayan bir devletin sınırları içinde kalan bir şehirde doğdum. Halkım tek bir toprakta yaşadı, ama siyasi sınırlar bizi dört farklı devlete böldü; her devletin bize karşı kendi politikası var, kimi diğerlerinden daha baskıcı.”
Yusuf bir an sustu, duyduğunun ağırlığını içine sindirmeye çalıştı, sonra dedi:
“Bu çok karmaşık görünüyor. Bütün bu siyasi karmaşıklıktan bağımsız olarak, kendini nasıl tanımlıyorsun peki?”
Berwin, cevap vermeden önce uzun uzun düşündü, gözleri Yusuf’un arkasında uzak bir noktaya dalmıştı, sanki söylenmesi için haritaya ihtiyaç duymayan bir cevap arıyordu.
“Kendimi basitçe Kürt olarak tanımlıyorum. Bütün siyasi karmaşıklığına rağmen bu kelime benim için açık bir anlam taşıyor: resmi okullarda öğretilmesi yasak olduğu için büyükannemden gizlice öğrendiğim dilim; gittiğim her yere benimle gelen müziğim, şarkılarım; yıllardır ziyaret etmediğim ama halkımdan duyduğum her hikâyede yaşayan dağların hafızası.”
“Bu karmaşık tarihten dolayı öfke duyuyor musun?”
Berwin başını biraz eğdi, sonra kaldırarak cevap verdi:
“Birçok şeyi bir arada hissediyorum: bazen öfke, dışlanmışlık tarihine karşı sürekli bir hüzün, ama aynı zamanda onu silmeye yönelik bütün girişimlere rağmen ayakta kalmış bir kültürle derin bir gurur. Çifte bir miras taşımak gibi bir şey bu: derin bir tarihsel yara, ve paha biçilmez bir kültürel hazine, aynı anda.”
Yusuf anlayışla başını salladı, birden evinde geçmiş eski bir konuşmayı hatırladı.
“Bu bana ailemde konuştuğumuz bir şeyi hatırlatıyor: taşıdığımız miras hiçbir zaman tam iyi ya da tam kötü değildir, farkındalıkla nasıl ele alacağımızı öğrenmemiz gereken karmaşık bir karışım.”
“Tam olarak, Yusuf. Burada Almanya’da benim için ek bir karmaşıklık daha var: biri bana kökenimi sorduğunda ‘Kürdistan’lıyım’ dediğimde çoğu zaman şaşkınlıkla karşılaşıyorum, çünkü ‘Kürdistan’ resmi olarak tanınan bir devlet değil haritalarda. Basit bir soruyu cevaplamak için bazen karmaşık bir siyasi coğrafya anlatmak zorunda kalıyorum.”
“Bu tekrarlayan açıklama seni yoruyor mu?”
Berwin bu kez farklı, hüzünden çok huzura yakın bir gülümsemeyle gülümsedi:
“Başlarda çok yoruyordu. Yıllarca, kimliğimin hep bir ‘gerekçeye’ ya da ‘ek açıklamaya’ ihtiyaç duyduğunu hissettim, basitçe ‘Ben Fransızım’ ya da ‘Ben Mısırlıyım’ diyip anında anlaşılan biri değildim. Ama zamanla bu tekrarlayan açıklamada bir yük değil bir fırsat görmeye başladım: hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara bir halkı ve kültürü öğretme fırsatı.”
Yusuf kısa bir sessizlikten sonra, hassas bir soruya yaklaşan biri gibi sesini biraz alçaltarak sordu:
“Peki ya çocukların, eğer varsa? Bu karmaşık mirası onlara nasıl aktaracaksın?”
“Küçük bir kızım var, adı Rojan. Evde Kürtçe öğretiyorum ona, okulda Almanca öğrense de; hiç tanışmadığı büyükannesinin hikâyelerini anlatıyorum ona. Nereden geldiğini bilmesini istiyorum, ama yıllarca taşıdığım öfkeyi ve hüznü taşımasını istemiyorum. Yarayı bütünüyle taşımadan gururu taşımasını istiyorum.”
Yusuf dedi ki:
“Bu çok zor bir denge gibi görünüyor.”
“Öyle. Ama sanırım her kuşağın görevi tam olarak bu: devraldığı mirası almak, ondan bir sonraki kuşağa ne taşıyacağına, neyi geride bırakacağına bilinçle karar vermek.”
O günün sonunda, kütüphane akşamın sarı ışığıyla dolarken Yusuf, Berwin’i ailesiyle akşam yemeğine davet etti; bu davette Lina’nın kendi kökeninden farklı arka planlardan insanlarla tanışma çevresini genişletmesi için bir fırsat gördü.
Berwin ve kızı Rojan, Yusuf’un ailesiyle masada oturdu; Lina, yaş farkına rağmen Rojan’la uzun uzun, çifte bir kimlik taşımanın benzer deneyimi üzerine konuştu, sanki farklı yaşları, sadece kendine ait tek bir yaşı olmayan bir sorunun önünde eriyip bir olmuştu.
Lina, gizlemediği bir heyecanla dedi ki:
“Rojan, hikâyelerimiz farklı olsa da bir şeyi paylaştığımızı hissediyorum. Ben de bazen kim olduğumu açıklamam gerektiğini hissediyorum, ama son zamanlarda bunu bir yük değil bir fırsat olarak görmeyi öğrendim.”
Berwin, iki kızın arasındaki bu konuşmayı dinlerken, bu kez sıcaklığını gizlemeyen bir gülümsemeyle gülümsedi ve Salma’ya döndü:
“Kızının bu anlayışı bu kadar erken yaşta taşıdığını görmek beni mutlu ediyor. Umarım Rojan da aynı güvenle büyür.”
O gece, Berwin ve kızı ayrıldıktan, sohbet dolu bir akşamın ardından geleni o sessizlik eve çöktükten sonra Salma küçük masasına oturdu, defterini açtı ve yazdı:
“Bugün Berwin’le tanıştım, benimkinden çok daha karmaşık bir miras taşıyan bir kadın: birçok devletin sınırları arasında bölünmüş bir kimlik, kuşaklar boyu savaşılmış bir dil, siyasi dışlanmışlığın bir tarihi. Buna rağmen onda da, hepimiz gibi, aynı dengeyi aradığını gördüm: geçmişin yarasını, çocuklarına yük olmadan nasıl taşıyacağını, sadece öfkeyi değil gururu nasıl miras bırakacağını.
Sanırım bu yıl tanıdığım bütün hikâyeleri birbirine bağlayan ortak iplik bu: mirasımızın ayrıntıları ne kadar farklı olursa olsun, temel soru hep aynı kalıyor: bizden sonra gelene ondan ne taşımayı seçiyoruz?”
Defteri kapattı, evin sessizliğini bir an dinledi; bu sorunun kendisini terk etmeyeceğini, aksine bundan sonra karşılaşacağı her yeni yüzde, dinleyeceği her yeni hikâyede yanında olacağını fark ederek.
OTUZ DÖRDÜNCÜ FASIL
Süha’nın küçük projesinin başarısından sonra mesleki çevresi genişlemeye başladı; bu çevrenin içinde beş yıldır Almanya’da yaşayan Hintli tasarımcı Anita’yla tanıştı, ortak projelerinde küçük bir iş ortağı oldular.
Bir görüşmede, yeni bir projenin ayrıntılarını konuşurlarken Süha, Anita’nın alyansını fark etti ve dostça bir merakla evliliğinin hikâyesini sordu.
“Anita, evliliğin ailenin düzenlemesiyle mi oldu, yoksa kendi seçiminle mi?”
Anita karmaşık bir gülümsemeyle gülümsedi.
“İkisi birden, bir bakıma. Evliliğim ‘düzenlenmişti’, yani ailem bana Racesh’i önerdi, ama beni onunla evlenmeye zorlamadılar. Birkaç kez görüştük, konuştuk, ve ben, kendi özgürlüğümle, kabul etmeye karar verdim.”
Süha sordu:
“Bu karardan memnun musun?”
“Evet, gerçek bir memnuniyet duyuyorum, tanıdığım birçok Avrupalıya tuhaf gelse de. Sanırım kültürümüzdeki ‘düzenlenmiş evlilik’ hakkında yaygın bir yanlış anlama var: insanlar bunun tam bir zorlama anlamına geldiğini sanıyor, oysa çoğu durumda ailenin sağladığı bir tanışma kolaylığından ibaret, son karar iki tarafın kendisine bırakılıyor.”
Süha dedi ki:
“Bu ilginç. Ama doğrudan bir zorlama olmasa bile toplumsal baskı yok mu?”
Anita, dürüstçe cevap vermeden önce uzun uzun düşündü.
“Baskı var, kesinlikle. Örneğin küçük kız kardeşim farklı bir toplumsal sınıftan bir adama âşık oldu, ailemiz bu evliliği tümüyle özgür seçimi olmasına rağmen şiddetle reddetti. Her şeye rağmen onunla evlendi, ama ailenin kısmen barışmasına kadar uzun yıllar süren bir kopukluk yaşadı.”
“Bu çok acı verici görünüyor.”
“Öyleydi. Ve sanırım asıl fark şu: benim evliliğim ‘düzenlenmiş ama özgür seçimimle’, kız kardeşimin evliliği ise ‘özgür seçimiyle ama ailenin düzeninin karşısında’ oldu. İkimiz de özgür bir seçim yaptık, ama seçimimizin ailenin beklentileriyle ne kadar uyuştuğuna göre çok farklı bedeller ödedik.”
Süha sordu:
“Peki şimdi, yıllar sonra, buna nasıl bakıyorsun? Düzenlenmiş evlilik sisteminin mi daha iyi olduğunu düşünüyorsun, yoksa kız kardeşinin seçiminin mi daha doğru olduğunu?”
Anita bilge bir gülümsemeyle gülümsedi.
“İki sistemden birinin mutlak anlamda ‘daha iyi’ olduğunu düşünmüyorum. İkisinin de riskleri ve faydaları var. Düzenlenmiş evlilik sana bazen, deneyimiyle sana neyin uygun olabileceğini bilen daha büyük bir kuşağın bilgeliğini sunuyor, ama gerçek bir zorlamayla kötüye kullanılırsa bir zincire dönüşebilir. Tam özgür seçimle evlilik ise sana özgün bir özgürlük veriyor, ama seçimini onaylamazlarsa seni aile desteğinden koparabilir.”
Süha dedi ki:
“Sanırım bu, bir şekilde, ailemde ve dostlarımın ailesinde hep konuştuğumuz şeye benziyor: her şey sonunda bizden öncekilerin bilgeliğine saygıyla, kendi kararlarımızı alma yeteneğimize duyduğumuz güven arasında ince bir dengeye dönüşüyor.”
“Tam olarak, Süha. Ve sanırım bu denge kültürden kültüre, hatta aynı kültürün içinde aileden aileye değişiyor. Herkese uyan sihirli tek bir formül yok.”
Süha daha derin bir merakla sordu:
“Peki ya senin kızın, eğer çocukların varsa? Bir gün evlilik sorusu gündeme geldiğinde, arzusuyla ailenin beklentileri arasında bir uyuşmazlık çıkarsa nasıl bir tavır alırsın?”
Anita uzun uzun düşündü.
“Küçük bir kızım var, adı Priya. Bu soruyu çok düşünüyorum. Sanırım kız kardeşimle yaşadığım deneyimden öğrendiğim şey şu: Priya’ya verebileceğim en kıymetli şey, onu asla benim sevgim ile kendi sevgisi arasında seçim yapmak zorunda bırakmamak. Görüşümü elbette paylaşacağım, ama kendime söz veriyorum, onu kız kardeşimin karşılaştığı türden acımasız bir seçimin önüne asla koymayacağım.”
Süha dedi ki:
“Bu güzel bir ders gibi görünüyor. Sanırım bütün kültürlerdeki birçok ebeveyn aynı tuzağa düşüyor: sevgilerinin, çocukları için her zaman en iyisini bilmek anlamına geldiğini sanıyorlar, oysa sevgi çocukların seçimine, o seçim ne olursa olsun, eşlik etmesi gereken bir şey.”
“Tam olarak. Ve sanırım kuşaktan kuşağa öğrenmeye çalıştığım ders bu: görüşümle orada olmak, ama kızımın nihai kararını kontrol etmemek, beklentilerimden ne kadar farklı olursa olsun.”
O gece Süha, Kerim’e Anita’yla konuşmasını anlattı.
“Kerim, Anita’nın aile saygısı ile kişisel özgürlük arasındaki bu hassas dengeden söz edişi çok hoşuma gitti. Sanırım bu, bizim de evliliğimizde ve gelecekteki çocuklarımızın yetiştirilmesinde uygulamaya çalıştığımız şeye benziyor.”
Kerim dedi ki:
“Sanırım bu, kültür ve köken ne olursa olsun, bu yıl öğrendiğimiz her şeyin özü: gerçek sevgi, devraldığımız bilgelikle kendi hayatımızı kurmak için ihtiyaç duyduğumuz özgürlük arasında bir denge kurar, biri diğerini tümüyle geçersiz kılmadan.”
OTUZ BEŞİNCİ FASIL
Doktor Eva, Salma’yı eski öğrencilerinden Yasemin’le tanıştırdı; Yasemin, “Karma Ailelerde Çifte Hafıza” üzerine bir tez yazmıştı, konuyu kendi kişisel deneyiminden esinlenerek seçmişti: annesi Filistinli, babası Yahudi bir İsrailliydi; ikisi de, aşklarına yer bulamadıkları alevli bir toprağın uzağında, Avrupa’da tanışıp evlenmişlerdi.
Salma, Yasemin’le sakin bir kafede, Eva’nın davetiyle -ki Eva bu konuşmanın ikisini de zenginleştireceğini düşünmüştü- buluştu. Pencerenin yanındaki küçük bir masaya oturdular; henüz yaklaşmadıkları iki fincandan buhar yükseliyordu. Salma, duyacaklarına saygı taşıyan ihtiyatlı bir sesle dedi ki:
“Yasemin, Eva bana ailenin hikâyesinden biraz bahsetti. Derinden karmaşık görünüyor.”
Yasemin, tam bu sorunun üzerinde geçirdiği yılların ağırlığını taşıyan, hafifliği bilmeyen bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Gerçekten karmaşık, Salma. İki tümüyle çelişen hafızanın bir arada yaşadığı bir evde büyüdüm: annem, kaybedilmiş bir toprağın hafızasını, artık haritada bulunmayan dedesinin köyünü taşıyor; babam ise başka bir hafıza taşıyor, Avrupa’daki korkunç bir katliamdan kurtulan ve sonunda kendini güvende hissedeceği bir toprak arayan ailesinin hafızasını.”
“Ailen bu görünür çelişkiyle nasıl başa çıktı?”
“Başta çok zorlukla. Annemin ailesi babamla evlenmesine kesinlikle karşıydı, babamın ailesi de öyle. Bütün bu ret’e rağmen evlendiler, uzakta yaşadılar, burada Avrupa’da, ikisinin de seçmediği bir çatışmadan uzak, güvenli bir alan kurmaya çalışarak.”
Salma, her kelimenin burada yumuşaklıkla söylenmesi gerektiğini hisseden bir ihtiyatla sordu:
“Peki sen bu iki çelişen hafızanın ortasında nasıl büyüdün?”
“Neredeyse aynı masada, aynı tarih hakkında tümüyle farklı iki anlatıyı dinleyerek büyüdüm. Annem kayıp köyün hikâyelerini anlatır, zeytinlikleri, artık var olmayan evlerin saklanan anahtarlarını. Babam ise dedesinin hikâyelerini anlatır, bütün ailesini kaybeden ve sonunda kendini güvende hissedeceği bir toprağı uzun uzun hayal eden dedesinin hikâyelerini. İki hikâye de gerçek, ikisi de derin bir acı taşıyor, ama ne yazık ki fiili tarihte çarpışıyorlar.”
Salma, gizlemeye çalışmadığı içten bir empatiyle dedi ki:
“Bütün bunları içinde nasıl uzlaştırıyorsun?”
Yasemin cevap vermeden önce uzun uzun düşündü, elleri soğumuş, hiç dokunmadığı fincanın çevresinde kenetlenmişti.
“Yıllarca, birbiriyle savaşan iki yarıya bölünmüş hissettim kendimi, sanki her parçam varlığıyla diğerine ihanet ediyordu. Ama zamanla, ve bu konuyu uzun uzun incelemekten sonra, bir şey anlamaya başladım: iki anlatı arasında seçmemem gerektiğini, ikisini birlikte, bütün çelişkileriyle, bütünlüğümün bir parçası olarak taşımam gerektiğini.”
“Bu kolay mı?”
“Asla. Hâlâ parçalanmış hissettiğim günler oluyor, özellikle bölgede olaylar tırmandığında, her haberin bana örtük olarak tek bir taraf seçmemi dayattığını hissediyorum. Ama bu ikili seçime zorlanmayı reddetmeyi öğrendim. Filistinlilerin acısına üzülebilirim, aynı anda İsraillilerin korkusunu anlayabilirim, biri diğerini geçersiz kılmadan.”
Salma öne doğru hafifçe eğilerek sordu:
“Bu çoğulcu tutum yüzünden her iki taraftan da ret gördün mü?”
“Sürekli. Annemin bazı arkadaşları, İsrail’i mutlak biçimde kınamadığım için tutumumu ‘ihanet’ olarak görüyor. Babamın bazı arkadaşları da, Filistinlilerin acısına duyduğum empatiyi ‘düşmanca’ buluyor. Bazen tam anlamıyla güvenli bir toprağım olmadığını hissediyorum, ne bu kampta ne öbüründe.”
“Bu çifte reddi nasıl taşıyorsun?”
“Kendime, tutumumun -ne kadar zor olursa olsun- gerçek deneyimime en dürüst olan tutum olduğunu hatırlatarak. Ailemin yarısını, diğer tarafı hoşnut etmek için silemem. Ve sanırım, dürüstçe söylemek gerekirse, taşıdığım bu karmaşıklık -bana kişisel olarak ağır olsa da- daha büyük bir değer taşıyabilir: her büyük siyasi başlığın ardında, basit bir siyah-beyaz ikiliğe boyun eğmeyen karmaşık insan hikâyeleri olduğunu insanlara hatırlatıyor.”
Salma ona derin bir hayranlıkla baktı, konuşmadan önce bir an sessiz kaldı:
“Yasemin, sanırım taşıdığın şey nadir bir cesaret türü: tek bir taraf seçmenin sahte rahatlığını reddetmek, bütün acıya rağmen iki anlatı arasındaki o karmaşık alanda kalmayı sürdürmek.”
Yasemin, kısa bir sessizlikten sonra biraz dalgın görünerek dedi ki:
“Bazen gelecekteki kızımı düşünüyorum, bir gün çocuğum olursa. Ona ne miras bırakacağım? İki hafızayı birlikte, bütün ağırlığıyla mı? Yoksa bir şekilde bu yükü ondan hafifletmeye mi çalışacağım?”
“Ne yapacağını düşünüyorsun?”
“Sanırım ikisini de miras bırakacağım, ama çocukluğumda bana açıkça verilmemiş bir araçla: hafızayı taşımakla nefreti taşımak arasındaki farkı görme aracıyla. Kızım, ailesinin tarihinin bütün ayrıntılarını, her iki taraftan da bilebilir, herhangi bir tarafa karşı nefret taşımadan. Hafıza bir şeydir, nefret tümüyle başka bir şey -çoğu insan bu ikisini karıştırsa da.”
Konuşmanın sonunda Salma, derin dürüstlüğü için Yasemin’e teşekkür etti.
“Yasemin, bugünkü konuşmamız bu yıl boyunca düşündüğüm bir şeyi hatırlattı bana: taşıdığımız her miras, ne kadar acı verici ya da karmaşık olursa olsun, gelecek kuşak için onu bilinçle yeniden biçimlendirme fırsatı da taşır. Sen bunu, hayal ettiğimden çok daha derin bir biçimde yapıyorsun.”
Yasemin bu kez gerçekten hafif görünen, konuşma boyunca eşlik eden ağırlıktan arınmış bir gülümsemeyle gülümsedi:
“Teşekkür ederim, Salma. Bazen doğrudan hikâyemin dışından birinden, taşıdığımın bir değer taşıdığını, kurtulunması gereken bir yük olmadığını duymaya ihtiyacım oluyor.”
Eve dönerken, sokaklar akşamın sakin gri ışığında yıkanırken Salma bu buluşmanın derinliğini uzun uzun düşündü. Evine vardığında defterini açtı ve yazdı:
“Yasemin, bu yıl tanıdığım her şeyi karmaşıklıkta aşan bir miras taşıyor. Yine de ondan hiçbir tarafa tam bağlanarak kaçmamayı seçti; onu bütün çelişkisiyle taşımayı, gelecek kuşak için onu bir yükten, bütün yaralara rağmen ortak insanlığa dair daha derin bir anlayışa dönüştürmeyi seçti.”
Defteri kapattı, bir süre sessizlikte oturdu, Yasemin’in sesinin ağırlıkla hafiflik arasında gidip gelişini zihninde yeniden yaşadı; bazı mirasların çözülmediğini, ancak taşındığını, dinlediği her yeni hikâyeyle biraz daha kökleşen bir bilinçle taşındığını fark ederek.
OTUZ ALTINCI FASIL
Kadın girişimciliği üzerine uluslararası bir konferansta, genç bir proje sahibi olarak katılan Süha, Batı Afrika’da küçük bir köyden gelen Amara’yla tanıştı; Amara, yerel toplumunda öncülük ettiği, önce şiddetli bir muhalefetle karşılaşıp sonra bütün köyün gurur kaynağına dönüşen bir dönüşüm hikâyesini anlatmak için gelmişti.
Konuşmadan sonra, dinleyiciler salonun koridorlarına dağılırken Süha, hikâyesini daha derinden konuşmak için Amara’ya yaklaştı.
“Amara, hikâyen çok ilham vericiydi. Her şeyin nasıl başladığını biraz daha anlatabilir misin?”
Amara, inandırıcı olmak için gerekçeye ihtiyaç duymayan türden, güvenli bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Her şey, on yedi yaşındayken, köyümüzde kızları çok küçük yaşta, çoğu zaman eğitimlerini tamamlamadan evlendiren eski bir geleneği reddettiğimde başladı. Arkadaşlarımı, birer birer, okuldan alınıp evlendirilirken gördüm ve bütün inadımla bu kaderi kendim için reddetmeye karar verdim.”
“Ailen ve toplumun bu reddi nasıl karşıladı?”
“Çok şiddetli bir muhalefetle. Babam beni evden neredeyse atacaktı, köyün birçok kadını beni ‘gelenekleri bozmak’ ve ‘utanç getirmekle’ suçladı. Ama annem, toplumun tepkisinden çok korksa da beni gizlice destekledi, bütün baskıya rağmen eğitimime devam etmeme yardım etti.”
Süha sordu:
“Sonra ne oldu?”
“Büyük zorlukla eğitimimi tamamladım, sonra aldığım bir burs sayesinde üniversitede okudum, sonra köyüme döndüm -geleneklerine dışarıdan meydan okumak için değil, içeriden, yavaş yavaş, kızların eğitimine bakışı değiştirmek için.”
“Peki seni şiddetle karşı çıkanları nasıl ikna edebildin?”
Amara cevap vermeden önce uzun uzun düşündü, yüzünde uzun yılları bir anda yeniden yaşayan birinin çizgileri belirdi.
“Onları doğrudan tartışmayla ikna etmedim, somut eylemle ikna ettim. Boş zamanımda, ücretsiz olarak küçük kızlara okuma yazma öğretmeye başladım. Zamanla, babalar kızlarının okumayı öğrendikten sonra ailelerine daha önce yapamadıkları işlerde -sözleşmeleri okumak, ilaçları anlamak, pazarda fiyatları doğru hesaplamak- yardım edebildiğini fark etmeye başladılar.”
“Yani onları teorik değil pratik faydayla ikna ettin?”
“Tam olarak. Öğrendim ki derin toplumsal değişim nadiren insanları soyut bir fikre ikna etmekten gelir, onların günlük hayatlarına doğrudan dokunan somut bir fayda görmelerinden gelir.”
Süha sordu:
“Bu yolculukta başarısızlıklar ya da geri adımlar yaşadın mı?”
“Çok sayıda. Çalışmamın üçüncü yılında, köyün bazı ihtiyarları kurduğum küçük okulu, ‘kızları bozuyor’ gerekçesiyle kapatmaya çalıştı. Destek almak için dışarıdan hak örgütlerine başvurmak zorunda kaldım, bu daha büyük bir öfke uyandırdı, çünkü ‘toplumumuza yabancı fikirler getirmekle’ suçlandım.”
“Bu krizi nasıl aştın?”
“Sabırla, ve toplumun içinden müttefikler kazanarak: kızlarının hayatında gerçek bir iyileşme gören anneler, hatta eğitimli kızlarıyla gurur duymaya başlayan bazı babalar. Zamanla bu yerel müttefikler, okulu savunmada dışarıdan getirebileceğim her destekten çok daha güçlü bir ses oldular.”
Süha, gizlemeye çalışmadığı derin bir hayranlıkla dedi ki:
“Amara, bütün bu yolculuktan, geleneklerine bağlı bir toplumda değişim yaratma konusunda ne öğrendin?”
Amara, yılları tek bir cümlede özetleyen bir bilgelikle, uzun uzun düşündükten sonra cevap verdi:
“Öğrendim ki gerçek değişim, dışarıdan değerleri güçle dayatmaktan gelmez, ne de eski geleneğe tam teslimiyetten. Sabırlı bir çalışmadan gelir, içeriden, kültürel bağlama saygı duyarak, ama inandığın temel ilkeden vazgeçmeden. Bu, aynı anda hem köklerine saygılı hem de zararlı olduklarında onlara meydan okuyacak kadar cesur olmayı gerektiriyor.”
Süha sordu:
“Geleneğin genel olarak her zaman meydan okunması gereken kötü bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Hayır, kesinlikle değil. Köyümün birçok geleneğini çok seviyorum: kutlamalarımızı, dayanışma biçimimizi, yaşlılara saygımızı. Geleneğin kendisine karşı değilim, belirli insanları, özellikle en zayıf olanları, ‘her zaman böyleydi’den başka gerçek bir gerekçe olmadan inciten geleneklere karşıyım. Sanırım her toplum, bireylerinin onuruna hizmet edeni koruyup onlara zarar vereni değiştirmek için geleneklerini sürekli gözden geçirmeli.”
Konuşmanın sonunda Süha, bu derin sohbet için Amara’ya teşekkür etti ve dedi ki:
“Amara, hikâyen bana kendi küçük projemi ve eşim Kerim’den öğrendiğim, ani, köklü bir değişim beklemek yerine sabırlı küçük adımların önemini hatırlattı. Sanırım karşılaştığımız zorluğun boyutu ne kadar farklı olursa olsun, aramızda ortak bir bilgelik var.”
Amara gülümseyerek dedi ki:
“Sanırım bu doğru, Süha. Gerçek değişim, ölçeği ne olursa olsun, küçük ya da büyük, aynı sabrı, aynı cesareti ve bugünkü küçük adımın, zamanla, başlangıcında kimsenin hayal edemeyeceği büyük bir dönüşüme dönüşebileceğine dair aynı inancı gerektiriyor.”
Süha o gece evine döndüğünde zihni hâlâ konuşmanın ayrıntılarıyla meşguldü; gece yarısına yaklaşırken mutfakta otururken bu ilham verici karşılaşmayı Kerim’e anlattı.
“Kerim, sanırım Amara’nın hikâyesi bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: dönüşüm, başlangıçta ne kadar imkânsız görünürse görünsün, sabredersek, içeriden çalışırsak ve ulaşmaya çalıştığımız insanlara -onlara dışarıdan görüşümüzü dayatmak yerine- saygı gösterirsek her zaman mümkündür.”
Kerim onu ilgiyle dinledi, karısının heyecanında anlattığı hikâyenin bir yansımasını gördüğünü söyleyen sessiz bir gülümsemeyle gülümsedi; bunun gibi her küçük adımın, ne kadar geçici görünürse görünsün, bir anda değil taş taş inşa edilen o değişim duvarına yeni bir taş eklediğini bilerek.
OTUZ YEDİNCİ FASIL
(Dördüncü Cildin Sonu: Çoğul Sesler — Kader ile İrade Arasındaki Diyalog)
Sakin bir akşamda, kendisini tümüyle farklı arka planlardan insanlarla buluşturan aylar süren çeşitli karşılaşmalardan sonra Salma, evinin balkonunda tek başına oturdu, defteri önünde açık, bu yıl duyup öğrendiği her şeyin ipliklerini bir araya toplamaya çalışıyordu.
Şeyh Abdurrahman’ı, Papaz Clara’yı, Doktor Eva’yı ve kader-irade üzerine sohbetlerini düşündü. Kişisel aşkı ile kabilesinin beklentileri arasında bir çatışma yaşayan Sultan’ı düşündü. Seçmediği sınırlar arasında bölünmüş siyasi bir miras taşıyan Berwin’i düşündü. Aile bilgeliği ile seçim özgürlüğü arasında denge kuran Anita’yı düşündü. Tek bir kalpte savaşan iki hafıza taşıyan Yasemin’i düşündü. Bir toplumun tümüyle karşısına dikilip kızlarının kaderini değiştiren Amara’yı düşündü.
Defterine yazdı:
“Bunların her biri, bu yolculuğun başından beri beni meşgul eden sorunun kendi versiyonunu taşıyor: devraldığımızla seçtiğimiz arasında nasıl denge kurarız? Sevdiklerimize ve toplumumuza karşı sorumluluğumuzla, olmak istediğimiz kişi olma özgürlüğümüz arasında?”
Yazmayı bıraktı, kendi inancını düşündü -bu yolculuk boyunca, ailenin ve çevresindeki dostların krizleriyle meşgul olmaktan, üzerinde pek konuşmadığı inancını.
Ertesi gün, yakındaki camide Şeyh Abdurrahman’ı ziyaret etti, daha önce sormaya cesaret edemediği kişisel bir soruyu ona sormak için.
“Şeyhim, sadece beni ilgilendiren bir soru sormak istiyorum: Allah’ın başıma gelen her şeyi takdir ettiğine olan inancımla, kararlarımdan tam sorumlu olduğumu hissetmem arasında nasıl bir denge kurarım? Bazen kader inancının bana huzur verdiğini hissediyorum, bazen de sorumluluktan kaçmak için bir bahaneye dönüşebileceğinden korkuyorum.”
Şeyh Abdurrahman gülümsedi ve dedi ki:
“Temel bir soru, kızım. Her ikisini bir araya getiren o hadisi her zaman hatırla: ‘Deveni bağla, sonra tevekkül et.’ Kadere iman, hiçbir eylemde bulunmadan teslim olmak demek değildir; elimizden gelen bütün çabayı ve hikmeti göstermek, sonra sonucu Allah’a teslim etmek demektir -çabamızdan sonra bize takdir edilenin, hikmetini hemen anlamasak bile, hayır olduğuna güvenerek.”
“Ama Şeyhim, ne zaman çaba göstereceğimi, ne zaman kadere teslim olacağımı nasıl bilirim?”
“Bu, hayatın gerçek sanatı, Salma: seçim alanının içinde elinden gelen her çabayı göstermek, ve bu alanın dışında kalan her şeye dair kaygıyı tümüyle bırakmak. Babanın hastalığını sen seçmedin, ama ona seyahat etmeyi, onunla barışmayı, korkusunun köklerini anlamayı sen seçtin. İşte senin sorumluluk alanın: olayın kendisi değil, senin ona verdiğin karşılık.”
Bu ziyaretten sonra Salma, aynı soruyu farklı bir açıdan sormak için Doktor Eva’yla buluşmaya gitti.
“Doktor Eva, ilahi bir kadere inanmadan, seçmediğin olaylara karşı sorumluluğunu nasıl belirliyorsun?”
Eva uzun uzun düşündü, sonra dedi ki:
“Buna varoluşsal sorumluluk açısından bakıyorum: olayların kendisinden değil, onlara nasıl karşılık verdiğimizden sorumluyuz. Bu, pratik özünde, Şeyhin sana anlattığından çok farklı değil. Fark yalnızca felsefi kaynakta: ben bu sorumluluğu bir tanrıya tevekkülden değil, doğası gereği özgür, her anda kendi varoluşunun anlamını kendisi seçmeye mahkûm bir varlık olmamdan alıyorum.”
Salma o akşam evine döndü ve anlayışının birçok parçasının, tek bir kesin cevapla değil, insanların tümüyle farklı kaynaklardan aynı pratik hikmete ulaşabildiği yolların çokluğuna dair daha derin bir farkındalıkla belirginleşmeye başladığını hissetti.
Akşam Yusuf’la oturdu, bütün bu sohbetlerin özetini ona anlattı.
“Yusuf, sanırım bu aylar boyunca çok farklı arka planlardan insanlarla konuştuktan sonra ilk sorumu daha derin anlamaya başladım: sonunda, sorumluluk inancımızı hangi kaynaktan aldığımız önemli değil -dini olsun, felsefi olsun, kültürel olsun. Önemli olan, kendimize dürüst olursak, hepimizin aynı pratik sonuca varması: değiştirebileceğimiz şeyde çaba göstermek, değiştiremeyeceğimizle barışmak, ve bütün bu karmaşıklığın ortasında anlam arayışını sürdürmek.”
Yusuf dedi ki:
“Peki ya senin inancın, tam olarak, Salma? Bütün bu görüş yelpazesinde kendini nerede buluyorsun?”
Salma, cevap vermeden önce uzun uzun düşündü.
“Kendimi, Yusuf, Allah’ın kaderine inanan biri olarak buluyorum -ama sorumluluğumu ortadan kaldırmayan bir iman. Bu yıl yaşadığım her olayda, babamın hastalığından bütün bu karşılaşmalara kadar, beni kendimi ve çevremdekileri daha derin anlamaya götüren bir ilahi inayet ipliği görüyorum. Ama aynı zamanda görüyorum ki bu anlayış, kendi irademle sormayı, dinlemeyi, değişmeyi seçmeseydim gerçekleşmeyecekti.”
O gece Salma, yolculuğunun bu bölümünün son sayfasına kapsamlı bir özet yazdı:
“Bu yıl duyduğum bütün bu seslerden sonra -bir imam ve bir papaz ve bir filozof, geleneğe meydan okuyan bir Körfezli iş adamı, bölünmüş bir kimlik taşıyan Kürt bir kadın, bilgelikle özgürlük arasında denge kuran Hintli bir başkası, savaşan iki hafıza taşıyan bir üçüncüsü, ve bütün bir toplumsal dönüşüme öncülük eden bir dördüncüsü- anladım ki kader ve irade sorusu, tek bir cevabı olan tek bir soru değil, farklı dillerle, her kültürde ve her kalpte yeniden sorulan iç içe geçmiş bir sorular dokusu. Ve sanırım, sonunda, gerçek imanın özü, hangi biçimde olursa olsun, bu: kesin bir cevaba tam bir yakîn değil, sorunun kendisinin -eğer onu dürüstçe yaşarsak- bizi, ona ulaşmak için izlediğimiz yollar ne kadar farklı olursa olsun, daha derin anlamlı bir hayata götüreceğine duyulan güven.”
