OTUZ SESSİZLİK
Roman
«Yeşil Toprak»tan yola çıkarak
Başlamadan Önce Bir Söz
Sevgili okur, seni eşikte bir an durdurmama izin ver; daha önce hiç uğramamış bir konuğu karşılayan ev sahibi gibi. İçeri girmeni engellemek için değil, yalnızca şunu söylemek için: Acele etme, ev hayal ettiğin kadar derli toplu değil.
Önümüzdeki sayfalarda sana, elli sekiz yıl boyunca yalan söylemediğine inanmış bir adamın hikâyesini anlatacağım. Başlangıcını sevmeyeceksin, çünkü kahramanı sevmeye başlayacaksın; sonunu da sevmeyeceksin, çünkü onu neden sevdiğini anlayacaksın. Yolun yarısında göğsüne bir şeyin bastırdığını hissedersen kitabı bir kenara fırlatma. Bu, romandan duyduğun bir sıkıntı değil; çoktan kilitlediğin bir odada vicdanının kıpırdanışı.
Çocukluğumuzdan beri bize yalancının kötü, doğru sözlünün iyi olduğu, dünyanın da bir pasta gibi, çocuklar arasında bölüşür gibi bu iki takım arasında paylaşıldığı söylendi. Oysa insanları gözlemekle geçen uzun bir ömrün sonunda, bize öğretilen an-lamda yalancılara pek rastlamadım. Bulduğum şey çok daha acıtıcıydı: ömürlerinde tek bir yalan söylemeyen, yine de haksızlığın önlerinden geçip gitmesine ses çıkarmayan milyonlarca iyi insan; tren nasıl durmadığı bir istasyonun önünden geçip gidiyorsa, öyle.
Bu romanın kahramanları işte onlar. Ve göreceğin gibi, onlar biziz.
Yol boyunca yanında olacağım. Kimi zaman yanına yaklaşıp kahramanların söylemediklerini fısıldayacağım, kimi zaman hikâyeyi yarıda kesip cevabını senden başka kimsenin bilmediği bir soru soracağım. Gevezeliğimi baştan bağışla; çünkü büsbütün susan bir anlatıcı, bazen, o otuzdan biri olabilir.
N. B.
Birinci Kısım: Zarf
Birinci Bölüm
«Yalan Söylemeyen Adam»
Birinci Gün
Sabah beş buçukta Âdem mutfakta yalnızdı. Farkında olmadan bir âyin yürüten birinin ağırbaşlılığıyla, çay yapraklarının üzerine sıcak suyu ağır ağır döküyordu. Bardakta rengin değişmesini izli-yordu: önce saydamlık, sonra altın sarısı, sonra camın içinde küçük bir gün batımına benzeyen o sıcak kızıllık.
Günün içinde kimsenin ortak olmadığı tek an buydu. Belleğinin, hiç açmadığı bir kapının yakınından geçtiği tek an da: terk edilmiş bir evin önünden geçen yaya gibi biraz yavaşlıyor, sonra yoluna devam ediyordu.
Sana bu adam hakkında bir şey söyleyeyim, onunla karşılaşmadan önce; önümüzdeki haftaları kiminle geçireceğini bilmeye hakkın var. Elli sekiz yaşında, yirmi sekiz yıldır baş mu-hasebeci. Bütün mahallede tek bir yalan söylediği duyulmamış; hani hepimizin selam verir gibi birbirimize ikram ettiği o küçük yalanları bile: «İyiyim», «Hatırlamıyorum», «Tam seni arayacak-tım». Bu yüzden ona «yalan söylemeyen adam» derler.
Âdem bu lafı yüzlerce kez işitmişti, her seferinde de aynı gü-lümsemeyle karşılık vermişti: dingin, ikna olmuş bir gülümseme; ne zaman başladığını kendine sormayan birinin gülümsemesi. Seni şimdiden uyarıyorum: ne zaman başladığını kendine sormayan gülümsemelerden sakın.
Semire saçlarını bağlayarak içeri girdi.
— İyi uyudun mu?
— Gizleyecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın uyuduğu kadar.
Güldü. Yirmi beş yıldır her sabah gülüyordu, cümle her sefer-inde yepyeni bir fıkraymış gibi; sanki uzun yıllar aynı çatı altında yaşayan çiftler, küçük ve tatlı yalanlarından asla bıkmamak üzere gizlice sözleşirlermiş gibi. Ama bu bir yalan değildi; bir inançtı. Onu tehlikeli yapan da buydu.
Sonra Yusuf girdi, okul çantasını tek omzundan sürükleyerek. On dört yaşındaydı; içeri girerken kimseye bakmıyordu, sanki dünyada var olduğu için baştan özür diliyordu.
— Yusuf, dedi Semire, öğretmenin dün aradı.
— Ne dedi?
— Pencerenin camını kırdığını söyledi. Bir de ona haber vermediğini.
Çocuğun yüzü kızardı.
— Ben kırmadım. Şey…
— Bana bak, dedi Âdem.
Yusuf gözlerini kaldırdı. O ağır kalkışın içinde eksiksiz bir mahkeme kuruluyordu: kürsüde bir baba, kafeste bir oğul, bir bardağı yıkıyormuş gibi yapan bir anne.
— Bugün küçük bir şeyde yalan söyleyen, yarın büyük bir şey-de söyler.
— Yalan söylemedim baba.
— Doğruyu da söylemedin. Bu da yalana çok yakın.
— Ama…
— Senden kusursuz olmanı istemiyorum. Açık olmanı istiyorum.
Yusuf başını eğdi. «Bugün ona söylerim» dedi. «İyi» dedi Âdem. Semire, evlendikleri günden beri hiç değişmemiş eski bir gururla gülümsedi.
Âdem’in az önce ne yaptığını fark ettin mi? Oğlunu, kendisini hiç koymadığı bir teraziyle tarttı. Dostum, insanlar arasında en çok rağbet gören tartı da bu: erdemi başkalarına toptan satıyor, istisna payını kendimize saklıyoruz.
Semire, bardağın kocasının önünde sebepsiz yere birkaç santim kımıldayıp durduğunu görmedi. Yusuf da görmedi. Yalnız Âdem gördü. Bir an düşündü: Ben gerçekten o adam mıyım? Sonra çayını içti ve bu sorunun bir sabahı baştan sona hak etmediğini söyledi kendine.
Büyük sorular işte böyle gömülür, okur: zorla değil, nazik bir erteleyişle.
Kapının önünde Ebu Mâcid, komşusu Azzam’la konuşuyordu; iki ses, yan yana duran iki ocaktan yükselen duman gibi birbirine karışıp yükseliyordu.
— Günaydın Âdem! Tam zamanında geldin. Bu adam duvarı kendi arsasının içine ördüğünü söylüyor.
— Benim arsamın içine ördü, dedi Azzam.
— Kaç metre? diye sordu Âdem.
— En az bir metre.
— Yarım metre, dedi Ebu Mâcid çabucak. Sonra başını eğdi. Peki… belki otuz santim.
— Sen ne dersin Azzam?
— Ben… ölçmedim. Ama biliyorum.
— O hâlde aranızdaki şey hakikat üzerine bir ihtilaf değil, dedi Âdem; kimin haklı görüneceği üzerine bir ihtilaf.
Bir mühendis gelip ölçmesini, herkesin metrenin dediğini kabul etmesini önerdi. İki adam sustu. Ebu Mâcid, rahatlamış bir sesle komşusuna döndü: Gördün mü? Biz bu yüzden ona geliyoruz. Mahallenin adamı yalan söylemez.
— Böyle deme, dedi Âdem.
— Neden?
— Çünkü lakap, sahibinden ağır.
Ebu Mâcid güldü, omzuna vurdu. Kimse fark etmedi ki Âdem, geçip giden bir an içinde, o sabahın en dürüst cümlesini kurmuştu.
Sokağın öbür ucundan Ebu Mâcid’in torunu Rüya, okul çantasıyla geçti. On yedi yaşında bir kızdı; her konuşmanın yanında yavaşlıyor, kelimeleri sonradan incelemek üzere cebine dolduruyor gibiydi. «Günaydın Âdem amca» dedi. Ona gerektiğinden biraz uzun baktı, sonra yürüyüp gitti.
Ulu Cami’nin köşesinde yaşlı adam yerindeydi; kaldırımda oturuyor, eski püskü giysileriyle sırtını duvara vermişti. Başını kaldırmadan elini uzattı. Âdem, dokuz yıldır her sabah yaptığı gibi avucuna birkaç bozuk para bıraktı.
Burada, bu tanıdık sahnede durmak istiyorum, çünkü romanın en tehlikeli sahnesi bu. Dokuz yıl, her sabah. Biri veriyor, biri alıyor, ikisi de birbirine adını sormamış. Biz buna «sadaka» diyoruz ve sonrasında, bir faturayı ödemiş gibi tatlı bir hafiflik duyuyoruz. Sormuyoruz: Bu bozuk paralarla yüze bakmama hakkımızı mı satın aldık? İsim sormayan sadaka, belki de ihmalin en kibar biçimidir.
— Allah razı olsun evladım.
— Sana da rızkını versin.
Âdem yoluna devam etmek için döndü.
— Fahri adında bir adam tanırdım, dedi yaşlı.
Âdem’in ayakları durdu. Bu adı yüksek sesle işitmeyeli otuz yıl olmuştu.
— Ne dedin?
— Günler geçiyor, dedim, el açanların adını soran yok.
— Hangi Fahri?
— Hacı Tevfik’in şirketindeki Fahri. Allah rahmet eylesin.
Âdem iki adım geri gelip önünde çömeldi.
— Modern Ticaret’te hiç çalıştın mı?
Yaşlı adam gözlerini nihayet kaldırdı. Soluk, ela gözlerdi; di-lencilerinkine benzemeyen bir şey vardı içlerinde.
— Hepimiz bir gün orada çalıştık evladım. Bir şekilde.
— Adın ne?
— Adımla ne işin var?
— Kimden bahsettiğini bilmek istiyorum.
— Ben kimseden bahsetmiyorum. Sadece hatırlıyorum.
Sonra yine başını eğdi, soğuktan, açlıktan bir şeyler mırıl-danmaya koyuldu; sanki küçük bir kapı bir an açılmış, sonra ka-panmıştı. Âdem kalktı ve alışık olmadığı bir hızla işine doğru yürüdü. Yolda bir kez dönüp baktı. Yaşlı adam avucundaki bozuk paraları teker teker sayıyordu; ne kadar aldığını bilen birinin titizliğiyle, sonra küçük bir keseye koyuyordu.
Kendi kendine, yaygın bir isim, dedi, başka bir şey değil. Ama eli, işyerine varana kadar titremekten kurtulmadı.
Âdem Modern Ticaret’e herkesten çeyrek saat önce varırdı; yirmi sekiz yıldır değiştirmediği bir âdetti bu. Girişte temizlik görevlisi Ümmü Saad yeri siliyordu.
— Günaydın üstat.
— Günaydın Ümmü Saad. Oğlun nasıl?
— Şükür. Sınavı geçti.
— Müjdeler olsun.
— Hepsi senin duanla.
— Ben dua etmedim.
— Ettin. Ben bilirim.
Gülümsedi. İyiliğinin bedava olduğunu, bir bedeli bulunmadığını sanıyordu.
Asansörün önünde, otuz yaşında bir muhasebeci olan Vesim yetişti ona; elinde açık bir dosya vardı. «Kasa bilançosunda küçük bir fark var, beş kuruş. Çeşitli giderler kalemine yazıp sayfayı kapatalım diye düşündüm.»
— Fark ne diyor?
— Bir hata olduğunu söylüyor.
— O zaman kapatmıyoruz.
— Ama beş kuruş!
— Beş kuruş beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, nerede saklanacağını bilmesi.
— Bu felsefe.
— Bu muhasebecilik. Hatayı bul. Bulamazsan «bulamadım» de. «Yok» deme.
Vesim içini çekti: Herkes senin gibi olsaydı üstat… «Herkes geç kalırdı» dedi Âdem. İkisi de güldü.
Bu son cümleyi benimle birlikte tartın: «“Yok” deme.» Âdem’in rakamlar için söylediği derin bir bilgelik bu; haftalar sonra aynı cümlenin kendisi için söyleneceğini bilmiyor. Etrafa saçtığımız hikmetlerin, kendimize ertelenmiş mektuplar olduğunu görmek ne acı.
Resepsiyonun kapısında, ütülü gömleği ve kesin yüzüyle insan kaynakları müdürü Kerim duruyordu: Hacı’nın bugün keyfi yok. Dün gece hiç uyumamış. Şoförü söyledi. Seni yakında çağıracak, sanırım hesaplar yüzünden. Başıyla işaret etti; postayı teslim edip sonra ellerini yıkayan biri gibi.
Sekiz buçukta, yirmi altı yaşında, benzi solgun, elleri cebinde -görünmesinler diye- Samer girdi. «Hacı Tevfik seni hemen istiyor; son üç ayın defterleriyle birlikte. Hesaplarda açık var. Ne kadar olduğunu bilmiyorum. Ama bütün kayıtlar benim elimden geçmiş.»
— Sakin ol, dedi Âdem. Bana bak.
Hacı Tevfik’in odası küçük bir savaş alanıydı; kâğıtlar, düşmüş askerler gibi saçılmıştı. Hacı’nın kendisi yetmiş iki yaşında, ağır hareketli, her zaman ihtiyaç duymadığı bir bastona dayanan bir adamdı; tütününün kokusu, yıllardır olduğu gibi odada asılı du-ruyordu. Kerim yanında dikildi.
— Üç aydır tekrarlayan bir açık var. Küçük tutarlar ama düzenli. Kırk üç bin. Ve hatalı kayıtların hepsi Samer’in adına.
— Yönetim kurulu gördü mü bunu?
— Haber vermedim. Alıcılar Çarşamba günü bizi ziyaret ede-cek; «açık» kelimesini duymalarını istemiyorum. Senden sessizce araştırmanı istiyorum.
— Bu bizim yaptığımız şeye benzemiyor.
— Bana da benzemiyor, dedi Hacı, ama bu haftaya benziyor.
Samer, boğulan adamın ipe baktığı gibi baktı Âdem’e: Vallahi hakkım olmayan bir kuruşa el sürmedim.
— Kimse seni hırsızlıkla suçlamadı, dedi Kerim. Ama konunun bugün kapanması gerektiğini söylüyorum: geçici uzaklaştırma, ardından soruşturma; olağan bir işlem.
— Sizin için olağan, dedi Samer, kısık bir sesle.
Kaç kez duydun bu sözü, okur? «Olağan işlem.» İnsanların haksızlığı rutine çevirmek için icat ettiği bir ifade bu; böylece faili, herkesin yaptığından başka bir şey yapmamış olmanın rahatlığına kavuşur. Bireysel haksızlık sahibini korkutur; idari haksızlık ise onunla aynı yatakta uyur, uyandırmadan.
Âdem Hacı’ya döndü: Akşama kadar bana süre verin.
— Neden?
— Çünkü haksız yere uzaklaştırılan adam eskisi gibi dönmez.
Hacı ile Kerim kısa bir bakış değiştirdi. Hacı, «Akşama kadar» dedi. «Ama sorumlu sensin. Rakamların masum olduğunu söylediğinde inandığım tek kişi sensin.» Gülümsemeden söyledi; sonra uzun bir öksürük tuttu, ağzını mendille kapattı, gözlerini Âdem’den ayırmadı.
— Rakamlar yalan söylemez, dedi Âdem.
— Hayır, dedi Hacı. Ama her şeyi de söylemezler.
Âdem, son cümlenin rakamlara söylenmediğini hissederek çıktı.
Odasının kapısını kapattı, ki bu onda pek görülmezdi; defterleri ekrana açtı ve rakamı rakamla karşılaştırmaya başladı. Burada küçük bir tutar, şurada küçük bir tutar; hiçbiri bir lokantadaki akşam yemeğinin bedelini aşmıyordu, ama sabit bir örüntüyle tekrarlanıyorlardı. Sonra durdu. Biçimde çok eski bir şey vardı; rakamların kendisi değil, dizilişleri: sanki usta bir el, hatanın görünmeyeceği yeri biliyordu.
Pencereye kalkıp uzun bir nefes aldı; zaman izin istemeden onu geri götürdü.
Yirmi sekiz yaşındaydı, Hacı Tevfik’in kardeşi ve baş mu-hasebeci Fahri’nin yanında küçük bir yazıcı. O gece bir raporu bitirmek için geç saate kadar kalmıştı ve herkesin gittiğini sanmıştı. Ama kasa odasının kapısı yarı aralıktı ve aralıktan Fahri’nin bir defterde bir rakamı değiştirdiğini, sonra bir mak-buzu yırtıp cebine attığını gördü.
Ayakkabısının tahta zeminde çıkardığı ses onu ele verdi. Fahri döndü. Öfkelenmedi. Gençlerin yüzlerinden, hangisinin sessiz bir ortak olmaya elverişli olduğunu okumaya alışmış bir adamın gü-lümsemesiyle gülümsedi.
— Bu gece geç kaldın Âdem.
— Ben… raporu bitiriyordum.
— Aferin.
Ertesi gün onu odasına çağırdı ve şöyle dedi: Sen hırslı bir gençsin, burada geleceğin var. Sonra çekmecesini açıp bir miktar para çıkardı ve hiçbir giriş yapmadan önüne koydu: Gayretinin ödülü.
Âdem uzun uzun paraya baktı ve mideye benzer bir şeyin kalktığını hissetti.
— Hak etmiyorum efendim.
— Hak ediyorsun. Hak ettiğini sen de biliyorsun.
Şimdi sana bir soru soruyorum; cevabını şimdi değil, kitabı bitirdikten sonra istiyorum: Âdem’in yerinde olsaydın, yirmi sekiz yaşında, yoksul, hırslı bir genç olsaydın ve önünde büyük bir ad-am, gördüğünle bağlantılı tek kelime etmeden masaya para ko-ysaydı… ne yapardın?
Dikkat et: Fahri parayı hırsızlığa bağlayan tek kelime etmedi. Âdem’in yıllarca kendini, satın alınmadığına, ödüllendirildiğine ikna edebilmesinin sebebi tam da buydu. En usta bozguncular «seni rüşvetle satın alacağım» demez, «bunu hak ediyorsun» der; böylece vicdanının itiraz edebileceği şey olarak, adı olmayan bir bulantıdan başka bir şey kalmaz.
Âdem elini uzattı ve parayı aldı.
Öğle vakti telefonu çaldı.
— Neredesin? dedi Semire. Mesajıma cevap vermedin.
— Ofisteyim. Uzun bir gün.
— Yusuf okuldan aradı. Öğretmene her şeyi anlatmış, kızmamış. Pencereyi gerçekten de kendisi kırmamış.
Âdem sustu.
— Kim kırmış?
— Ramî adında bir çocuk. Konuşursa ona zarar vereceklerini söylemişler. Yusuf da kimse bulaşmasın diye suçu kendi üstüne alacağını söylemiş.
Semire kısa bir kahkaha attı, gurur ve endişe karışık: Sana benziyor.
— Hayır, dedi Âdem.
— Ne?
— Bir şey değil. Bu gece biraz geç kalacağım.
Görüşmeyi bitirdi ve telefona bakakaldı. Oğlu, bir çocuğu korumak için başkasının suçunu üstlenmeye ramak kalmıştı; kendisi ise gençliğinin en taze çağında kendini korumuştu.
Aradığı şeyi bilmediği bir havayı solumak için sokağa çıktı. Ulu Cami’nin yanında küçük bir kalabalık gördü: bir adam bir başka adamı omuzlarında taşıyordu; kolların arasında eski püskü giysiler, yırtık bir ayakkabı ve sarkan bir baş. Yüzünden önce paltoyu tanıdı.
— Ne oldu?
— Birden yığıldı, dedi onu taşıyan adam. Eski mahallenin kliniğine götüreceğim.
— Yardım edeyim mi?
— Yok, yok. Sen git. Dilenci o, kimse tanımaz.
Âdem sarkan yüze baktı. Morarmış dudaklar, alında soğuk ter. Onlarla yürümeye iten bir şey hissetti, iki adım attı. Sonra tele-fonu çaldı: Kerim. Neredesin? Hacı seni soruyor.
— Geliyorum.
İki adamın uzaklaşışını izledi. Ve kendi yerinde olan yüz bin insanın söyleyeceği cümleyi söyledi kendi kendine: Onu taşıyan var. Ben olmam gerekmiyor.
İşe döndü. Cam kapıdan geçerken, tam da bu cümleden neden utandığını bilmedi.
Ben sana söyleyeyim neden utandığını. Çünkü «onu taşıyan var», insanlık tarihinin en öldürücü ahlâk cümlesidir. Onunla hastanelerin kapılarını yığılanların yüzüne kapatırız; onunla kazanın önünden geçip, başkası ambulansı arar diye hesap ederiz. Bu cümleyi kötüler söylemez, meşgul iyiler söyler; bu yüzden hiçbir mahkeme onunla baş edemez.
Mola vaktinde Samer’i kantinde, dokunmadığı bir sandviçin önünde tek başına otururken buldu. Âdem karşısına oturdu.
— Ye. Açlık rakamlara yardım etmez.
— Beni uzaklaştırırlarsa anneme söylemem. Hasta, ilacının parasını bu maaştan ödediğimi bilmiyor.
— Seni kimse uzaklaştırmayacak.
Genç adam çekingen bir minnetle baktı: Âdem Bey, bir şey söyleyeyim mi? Dün gece şirketin önünden geç vakit geçtim, Hacı’nın odasında ışık yanıyordu. Gece ikiydi.
— Hacı çok uyanık kalır. Belki hastaydı.
— Belki.
— Bunu kimseye söyleme, dedi Âdem.
— Neden?
— Çünkü korkak bir ağızdaki yarım gerçek suçlamaya dönüşür.
Samer başını salladı. Âdem, bunu söylerken kendini de uyardığını neden hissettiğini anlamadı.
Koridorda Kerim yolunu kesti: Bir dosyanın bu kadar çabuk kapanmasından hoşlanmıyorum. Rakamlar bazen biri bitmesini istediğinde biter. Yeni programı Hacı kendisi kurdurdu; kurulum şirketinden son gece üzerinde yalnız çalışmasını istedi.
— Bunu bana neden söylüyorsun?
Kerim resmî bir gülümsemeyle gülümsedi: Çünkü sen dürüst bir adamsın. Ne anlama geldiğini bilmediğin bir bilgiyle ne yapacağını görmek istedim.
— Dosyaya yazarım.
— Yazma. Çünkü senin gibi biri bir şey yazarsa insanlar inanır.
Gitti. Âdem koridorda kaldı; hangisinin daha ağır olduğunu bilmeden: Kerim’in söyledikleri mi, yoksa yazmaması istendiğinde duyduğu tuhaf rahatlama mı.
Asansörde yönetim kurulu üyesi Muaz Kasım’la karşılaştı: altmış beş yaşında, şık siyah bir takım elbise ve yün bir palto içinde, konuşmadan önce gülümsemeye alışmış bir adam. «Genç adama yaptıklarını duydum. Onu bir haksızlıktan korumuşsun.»
— Rakamları korudum.
— Bu daha güzel. Küçük bir şey daha: Arşiv yakında kapatılacak, üçüncü deponun yıkılacağını biliyorsun. Oraya gereğinden fazla inmene gerek yok. Rutubet göğse zarar.
Kapı açıldı. Âdem, aynı cümlenin bir günde, iki ayrı ağızdan, aynı tonla kendisine söylendiğini hissederek çıktı.
Ekrana döndü ve saatlerce çalıştı; ikindinin sarı ışığı kâğıtların üstüne düşene dek. Sonra gördü. Hataların hepsi yeni programdaki otomatik içe aktarma örüntüsünü izliyordu; sistem aynı dosyaları yeniden okuyunca kayıtlar tekrarlanıyor, eksik tutarlarla çıkıyordu. İçlerinde insan eli yoktu. Yine de -notlarını yazarken onu rahatsız eden de buydu- bir program hatası için fazla düzenliydiler. Program hatası dağınıktır. Bu hata ise kibardı.
Düşünceyi uzaklaştırdı ve dosyayla Samer’in odasına indi.
— Hata programda. Bir kayıt iki kez okunuyor, tutar eksiliyor. Hacı’ya rakamlarla göstereceğim.
Samer ona baktı, sonra masasının üstüne eğilip başını kollarının arasına koydu, omuzları titriyordu: Bunu hiç unutmayacağım.
— Hiçbir şeyi unutma, dedi Âdem. Yalnız şunu öğren: Hacı’nın odasına «vallahi bir kuruşa el sürmedim» diyerek girme.
— Neden?
— Çünkü sorulmadan yemin eden, bir şey saklıyor gibi görünür.
Samer ağlayarak güldü.
Hacı’nın odasında duman yoğundu. Âdem rakamları sundu, Hacı sözünü kesmeden dinledi; Kerim tavana baktı.
— Açık yalnız kâğıt üzerinde, dedi Âdem. İçe aktarma yarın düzeltilecek. Samer tamamen masum.
Hacı bir an gözlerini kapadı; kabul etmediği bir yükten kurtulmuş gibi: Sağ ol Âdem.
— O hâlde olağan işleme artık gerek kalmadı, dedi Kerim, elinden bir kâğıt giden birinin tonuyla.
— Bunu söyleyeceğinden emindim.
— Emin değildin, dedi Hacı sertçe. Çık Kerim.
Hacı ile Âdem baş başa kaldı; aralarında duman ve sessizlik.
— Birkaç hafta sonra, dedi Hacı birdenbire, kardeşimin ölümünün üzerinden otuz yıl geçecek. Hatırlıyor musun onu?
— Düzenli bir adamdı.
— Evet. Hep düzenliydi.
Sönmüş sigarasına baktı ama yakmadı. Sonra dedi ki: Alıcılar üçüncü deponun mülkiyet senedini istiyor; Çarşamba günü imzalayacaklar. Limandaki eski depo; yıkmak istiyorlar. Yönetim kurulu karar verdi. Benim bir sözüm olmadı. Garip bir tonla söyledi bunu. Ve senet arşivde, bodrumda, sen işe başladığın yılın kutularında.
Âdem ona baktı: İşe başladığım yılı hatırlıyor musunuz?
— Ben her şeyi hatırlıyorum Âdem. Beni yoran da bu.
Sonra eliyle konuşmanın bittiğini gösterdi.
Arşivin kapısında bekçi defterini kapatıyordu: Arşiv altıda kapanır üstat. Âdem, Hacı’nın inmesini istediğini söyledi. Bekçi ağır bir anahtarla kapıyı açtı: Yıllardır temizlik işçisinden başka kimse inmiyor. Bodrumun sonundaki şu kapı da uzun zamandır kapalı, limandaki eski depoya çıkıyor. Büyük Hacı’nın zamanında kapattılar, açan olmadı. Ve oyalanma. Oradaki rutubet göğse zarar.
Bodrum soğuk ve nemliydi, eski kâğıt kokuyordu. Tek lamba koridorun ucunda titriyordu; karton kutular, kimsenin ziyaret etmediği anıtlar gibi raflara dizilmişti. Uzun rafların arasından geçti. Her kutuda bir tarih, her tarihin üstünde toz vardı. Gözlerinin önünden bütün yıllar geçti; genç olduğu, sonra adam olduğu, sonra şimdi olduğu şey olduğu yıllar. Arkasında, eski bir borudan, biri sayıyormuş gibi damla damla su sızıyordu.
Kutuyu buldu; tozluydu, beklediğinden ağırdı, kapağında ölü bir yazıcının elinden çıkma yıl numarası vardı. Kira ve depolara dair dosyalar, ekşi bir kâğıt kokusu. Parmaklarını kâğıtların arasında gezdirdi; kenarları sararmış eski bir maaş bordrosuna ulaştı, o yılın çalışanlarının adları vardı. Beşinci satırda kendi adını gördü:
«Âdem el-Hatib. Yazıcı.»
Yanında, kurşun kalemle, küçük bir yazıyla, görmeyi hiç beklemediği bir ibare:
«Olağanüstü ikramiye.»
Tutar yazılı değildi, yazılmasına gerek de yoktu. Kâğıdı yerine koydu; sanki yanıyormuş gibi. Fahri’nin cenazesini hatırladı. Yirmi sekiz yaşındaydı, ikinci safta, tanımadığı adamların arasında duruyordu; gömüldükten sonra kırk iki yaşında, gözleri kızarmış bir genç adam yaklaştı ona.
— Sen Âdem misin? Ben Tevfik, Fahri’nin kardeşi. Senden söz ederdi. Akıllı bir adam olduğunu söylerdi… Çok konuşmadığını da.
— Çalışıyorum.
— Bende sevdiğim de bu.
Sonra nezaketin ötesinde bir sıkılıkla elini sıktı ve gitti. Âdem o gün, bu selamın neden akşama dek avucunda iz bıraktığını anlamamıştı.
Ararken başka bir koku fark etti, hafif ama yeni. Tütün kokusu. Kendi kendine: Belki bekçi az önce geçmiştir, dedi. Dosyaların arasından küçük, sarı bir zarf düştü; üzerinde ne numara ne mühür vardı, hiçbir dizinde de görünmüyordu. Üzerinde tanımadığı bir el yazısıyla: «Şahitlik – Gizli.»
Aldı. Kâğıdın ağırlığı elinde boyutundan büyüktü. Artık sabit olmayan bir elle açtı: iki kez katlanmış resmî bir kâğıt, zarif bir yazı ve adını bildiği kadar iyi tanıdığı bir imza. Fahri’nin imzası. Ve bir tarih: gördüğünü gördüğü geceden tam bir hafta sonra.
Okudu:
«Aşağıda imzası bulunan ben, baş muhasebeci, bu şirkette çalışan yazıcı Âdem’in kasa ile ilgili olayı bildiğine ve bunu kimseye açıklamamayı kendi iradesiyle kabul ettiğine şehadet ederim.»
Altında birkaç satır daha, sonra tarih, sonra ad. Sesiyle hiçbir şeyi kabul etmemişti. O hafta tek kelime etmemişti. Ama Fahri, görünen o ki, onun sessizliğini belgelemekten çekinmemişti; Âdem’den korktuğu için değil, hem ona hem kendi aleyhine bir güvence olsun diye.
Burada benimle birlikte dur bir an, okur. Fahri’nin ne yaptığını anlıyor musun? Sessizliği bir sözleşmeye dönüştürdü. Sözleşme ise, bilirsin, tarafları bağlamak için iki imza gerektirmez; birinin eline konanı kendi eliyle kabul etmesi yeter. İşte karanlık bir bodrumda, elli sekiz yaşında bir adam en eski anlaşmasının şeytanla değil, hesabı iyi bilen düzenli bir adamla yapıldığını keşfetti.
Kâğıt yavaşça dizine indi. Ve yukarıdaki bir yerden hafif bir ses duydu: bir kapının gıcırtısı.
— Kim var orada? diye seslendi.
Yalnız kendi sesinin yankısı döndü koridordan. Kâğıdı, nedenini bilmeden arkadan çevirdi. Arkasında tek bir rakam vardı, mavi mürekkeple yazılmış, eğik, yorgun bir el yazısıyla:
21.
Baş parmağıyla dokununca teninde mavi bir iz kaldı. Par-mağına baktı. Mürekkep henüz kurumamıştı.
Bodrumun soğuk havasında tütün kokusu asılı kalmıştı; sahibi buradan ancak birkaç dakika önce çıkmış gibi.
İkinci Bölüm
«Babanın Gözleri»
Birinci Gün
Klinik, eski çarşının arkasında dar bir sokaktaydı: yeşil boyalı ahşap bir kapı, solmuş bir tabela, sekiz sandalyeden fazlasını almayan bir bekleme salonu. Burada kimse hastaya acısını sor-madan önce cebini sormazdı; bu yüzden sokak, kapı açılmadan önce her sabah dolardı.
Meryem yedi buçukta geldi, her zamanki gibi herkesten önce. Otuz yaşındaydı; ince, bakışları sakin, saçlarını sade bir tokayla toplamıştı. İş arkadaşları onun, içeri giren her hastaya bir anne gibi baktığını söylerdi. Annelikten payına yalnızca adının ve beyaz önlüğünün düştüğünü bilmezlerdi.
Dokuzda bastona yaslanmış yaşlı bir kadın girdi.
— İlaç bitti kızım. Tansiyon ilacı. Fiyatı değişmiş dediler. Şimdi yanımda bir şey yok. Haftaya gelirim.
— Haftaya gelmeyin. Tansiyonunuz haftaları bilmez.
Meryem kendi çantasından kutunun parasını çıkarıp kadının avucuna koydu.
— Alamam.
— Bu bir borç değil, bir görev.
Kadın hem gülümseyerek hem ağlayarak çıktı. Yan odadan Doktor Hişam, elinde bir fincan kahveyle geldi: Bu haftanın üçüncüsü. Cebinden ne kadar verdiğini bir say. Müdür bizi hesaba çekecek.
— Çeksin.
— Meryem, burada herkes seni seviyor ama ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Herkesi tedavi ediyorsun, kimseye bir şey anlatmıyorsun. Hiç mi ailen yok?
— Annem var.
— Kardeşlerin?
Cevabı biraz geciktirdi. Sonra «Yok» dedi.
Hişam başını sallayıp gitti. Tam bir yalan söylememişti, ama Bilal adında bir kardeşi olduğunu, üç yıldır onunla konuşmadığını, numarasını ezbere bildiğini söylememişti.
Meryem buna «yarım doğruluk» diyecek; ben ise «nazik yalan» diyeceğim: olmayan bir şeyi söylemeni gerektirmeyen, var olanı gizlemenle yetinen yalan. Bunu onu yargılamak için anmıyorum; hangimiz, bir kardeşi, bir babayı, eski bir dostu sorduklarında sakin bir sesle «hayır» demedik ve bu «hayır»ın hayatımızda ördüğümüz en uzun duvar olduğunu bile bile?
Öğlen kapı hızla açıldı. Geniş omuzlu, terden sırılsıklam bir adam, sırtında bir başkasını taşıyarak girdi: Yardım edin! Camide yığıldı!
Herkes koştu. Yaşlı adam önce yere, sonra yakındaki yatağa yatırıldı: zayıf, giysileri eski püskü, ayakkabıları yırtık, dudakları mosmor.
— Kim bu? diye sordu Meryem.
— Bilmiyorum. Dilenci. Kaldırımda buldum.
— Evsiz biri, dedi Hişam kapıdan, aldırmadan. Bekleme salo-nuna koyun, biri ambulansı arasın.
Meryem ona baktı: Her insan aynı özeni hak eder.
— Ambulans bir saate gelir.
— O zaman bir saat ilgileniriz. Hişam, kalk, tansiyon aletini getir.
Kalktı. Meryem tansiyonu ölçtü; düşüktü, şekeri ölçtü; ne-redeyse yoktu. Damar yoluyla sıvı, oksijen. Susuzluk ve açlık, ciğerleri de acıtıyordu ona. Onu getiren adama teşekkür etmek için döndüğünde adam çoktan çıkmıştı; olanlara bağlanmak istemeyen biri gibi aceleyle.
Kapıya doğru koşan bu adama dikkat et. Kötü biri değil; bir adamı sırtında uzun bir yol taşıdı, bu da ondan önce geçen yüzlercesinin yaptığından fazla. Ama sınırı eşikte çizdi; çünkü eşikten sonra sorular başlar, sorulardan sonra sorumluluk. Yaralıları taşıyıp sonra kendi adlarından kaçanlar ne çok!
Ona bir saatten fazla baktı: serumu iki kez değiştirdi, üstünü örttü, alnındaki teri sildi. Nefes alması kolaylaşsın diye eski palto-sunun düğmelerini çözerken küçük bir kâğıt yere düştü. Fark et-medi; salon gürültüyle doluydu ve biri adını haykırıyordu. Kâğıdı bir peçeteyle birlikte aldı, ikisini birden beyaz önlüğünün cebine tıktı.
Üçte sayıklamaya başladı: Kapı… Demir kapı… Bir şey almadım… Vallahi almadım… Depo… Üçüncü…
Alnını ıslak bir bezle sildi: Klinikte olduğunuzu bilin. Size kimse zarar vermeyecek.
Solgun, ela gözlerini açıp tavana dikti: Sen kimsin?
— Doktorum. Ben Meryem.
Elini tuttu; soğuk, nasırlı, çatlaklarla doluydu. «Allah razı olsun kızım» dedi. «Sen şuna benziyorsun…» Sonra sustu. Birkaç dakika sonra, uyku ile uyanıklık arasında, güçlükle duyulan bir sesle şunu söyledi: Fahri böyle sıyrılıp gitmeyi hak etmiyordu.
Eli dondu.
— Fahri kim?
— Fahri… ve hepimiz… sustuk…
— Mansur adında birini tanıyor musun?
Birden gözlerini açtı. İlk kez onu gerçekten gördü. Uzun uzun baktı ona; dudakları titriyordu.
— Bu ismi nereden biliyorsun?
— Babamdı.
Gözlerini kapadı; kırışıklıkların arasından şakağına küçük bir damla kaydı.
— Neden ağlıyorsun?
— Bir şey yok. Hastalık.
— Babamın adını söyledin. Fahri’nin adıyla birlikte.
Sustu. Bir an sonra, buz üstünde yürüyen birinin sesiyle dedi ki: Onun gözleri sende.
— Kimin gözleri?
— Tanıdığım bir adamın.
— Annem hep babamın gözlerine sahip olduğumu söyler.
— Belki.
— Onu nerede gördün? Hakkında ne biliyorsun?
— Sen ne biliyorsun?
— Modern Ticaret’te bekçi olduğunu. İşlemediği bir hırsızlıkla suçlandığını. Ben yedi yaşındayken öldüğünü. Bana bunları söylediler, hepsi bu.
Yaşlı adam başını eğdi: Belki başkaları daha çok biliyordur. Âdem’e sor. Modern Ticaret’te. Muhasebeci. O oradaydı.
— Onu nasıl bulurum?
— Bulursun. Yalan söylemeyen bir adamdır.
Küçük, acı bir gülümsemeyle gülümsedi; sanki kendisinden başka kimsenin gülmediği bir fıkra anlatmış gibi. «Sen kimsin?» diye sorduğunda gözlerini çoktan kapamış, derin bir nefes almış ve uyumuştu.
Romanın ilk cümlesinin, «yalan söylemeyen adam»ın, se-rumun altında yatan yaşlı bir adamın ağzından bu odaya nasıl girdiğini gördün mü? Burada bir övgü değil bu. Bir bıçak darbesi. «Her şeyi görüp hiçbir şey söylemeyen» denirken kullanılan tonla söyleniyor. Bunu aklında tut: Bir insana verilen her unvanın göl-gesinde, kimsenin anmadığı bir başka unvan taşır.
Dörtte Hişam serumu değiştirmeye girdi; adamın sandalyeye asılı paltosunu lambadan uzaklaştırmak için kaldırınca iç cepten küçük bir bez kese düştü ve içinden madeni bir ses saçıldı. Bozuk paralar; yüzlerce küçük bozuk para, küçük kâğıt keselere dizilmiş, her kesenin üzerinde yorgun bir el yazısıyla bir rakam.
— Biriktiren bir dilenci, dedi Hişam gülümseyerek.
— Rakamlara bak. Sırayla gidiyor. Her kese bir gün. Ve bütün günler birbirine yakın; sanki biri ona her sabah aynı tutarı veri-yormuş gibi.
— Belki dükkân sahibidir.
— Ya da alışkanlığı olan bir adam.
Keseyi çıkına, çıkını cebe koydu: Bunu kimseye söyleme. Onun parası. Belki de sahip olduğu her şey.
Hişam ona baktı: Bugün garipsin.
— Belki.
Klinik kapandığında ambulans gelmemişti. Adamı yan bir yatağa aldılar, yanına loş bir lamba bıraktılar. Meryem biraz daha kalıp iyi olduğundan emin olmak istediğini söyledi. Hişam paltosunu giyerken «Ona sanki akrabanmış gibi davranıyorsun. Böyle olmaz Meryem» dedi. Cevap vermedi. Serum borusu ve nefes sesiyle baş başa kaldı. Bir kâğıt parçasına yazdı: «Âdem – Modern Ticaret – muhasebeci.» Sonra cebine koydu.
Dönüş yolunda Danya’nın atölyesine uğradı; birinci kattaki küçük bir stüdyoydu, kumaşlar, makaslar, ütü buharıyla dolu. Danya, üniversiteden beri arkadaşıydı; kimsenin kendisine karar dayatmasına izin vermemekle övünen bağımsız bir tasarımcıydı.
— Hayalet görmüş gibisin.
— Bugün kliniğe yaşlı bir adam geldi. Babamın adını andı. Fahri’yi de; Bilal’in sürekli tekrarladığı adı.
— Yine Bilal mi? Dinle, yapma demiyorum, senin için korkuyorum diyorum. Senin gibi güçlü bir kadının, değerini bilmeyen birinin peşinden koşmasına gerek yok.
— Bilal beni terk etmedi. Ben onu terk ettim.
— Seni geri dönmen için söyledikleri laf bu. Aile. Senden, işlemediğin bir suçun yükünü taşımanı isteyenler.
Meryem elini yumuşakça çekti: Onu aramayacağım. Sadece sana anlatmak istedim. Sonra kapıda durdu: Danya, arasam bana hayır der miydin?
Danya hüzünlü, güzel bir gülümsemeyle gülümsedi: Sana, seni rahatlatan neyse onu yap derdim. Ama korkardım.
— İşte sebep bu, dedi Meryem kısık sesle. Üç yıl beklememin sebebi.
Merdivenden indi.
Yolda telefonu çaldı: Annesi. Yemek yedin mi? Kardeşinle konuştun mu? — Hayır anne, konuşmayacağım da. O, ihtiyacımız olduğunda bize yardım etmek yerine kendi hayallerinde yaşamayı seçti. — Öyle değildi. — Öyleydi. — Cuma günü gel. Sevdiğini pişiririm. — Gelemem. İşim var. — Benim de Cuma günü yapacak bir şeyim var, dedi anne; sesinde Meryem’in anlamadığı bir şey vardı. Görüşmeyi aceleyle bitirdi.
Dairesinde küçük lambayı yaktı ve eski bir dolabın önünde yere oturdu; içinden küçük bir kutu çıkardı, üzerine annesi «Mansur’un eşyaları» yazmıştı. Solmuş bir kartvizit. Onu bir miktar parayı zimmetine geçirmekle suçlayan, tanımadığı bir imzanın attığı bir işten çıkarma yazısı. Ve bir depo önünde duran bir adamın küçük, siyah beyaz bir fotoğrafı; yüzünde tereddütlü bir gülümseme.
Uzun uzun fotoğrafa baktı. Gözler ela idi. Kendi kendine: Çok insanın gözü eladır, dedi. Ama kalbi inanmadı.
On yıl önceki bir akşamı hatırladı: Bilal, heyecanla, notlarla dolu bir defter taşıyordu elinde: Meryem, babamın masum olduğundan eminim. Aynı şirkette çalışan Fahri adında bir adam var.
— Bu saçmalığı bırak. Babam öldü Bilal. Bırak mezarında yatsın.
O gün Bilal ağır bir sessizlikle çıkıp gitmişti. Ondan nefret etmesinin sebebi haksız olması değildi; haklı çıkmasından korkmuştu.
Bu, dostum, bölümün en dürüst cümlesi: Kardeşinden nefret etti, çünkü haklı çıkmasından korktu. Bize yalan söyleyenden nadiren nefret ederiz; duymaya hazır olmadığımız şeyi söyleyenden nefret ederiz. Bir gün kalbinde, sana hiçbir şey yapmamış birine karşı belirsiz bir nefret bulursan, sakince kendine sor: Bana bir gün ne söyledi ve ben bunun doğru olduğunu biliyordum?
Telefonunu çıkardı. Numara üç yıldır belleğindeydi, nedenini hiç sormadan. Bastı. Bir kez çaldı. İki kez.
— Alo? Temkinli, fısıltıya yakın bir ses.
Ağzını açtı ve tek bir kelime bulamadı.
— Arayan kim?
— Bilal.
— Meryem? İnanamadım. Üç yıl. Neden şimdi?
— Çünkü bugün kliniğe yaşlı bir adam geldi ve Fahri’nin adını andı. Sonra bana Âdem’e sormamı söyledi; Modern Ticaret’te bir muhasebeci.
Bilal küçük bir soluk çekti: Âdem el-Hatib mi? Tanıyorum. Topladığım defterlerde var. O yıl orada küçük bir yazıcıydı. Bir yıldır adresini arıyorum.
— Neden bana söylemedin?
— Çünkü dinlemiyordun.
Ağır bir sessizlik çöktü.
— Haksızdım, dedi sonunda.
— Şimdi bunu duymak istemiyorum. Çünkü bugün duyarsam ağlarım, ve düşünebilmek istiyorum. Yarın radyoya gideceğim. Sabah kuşağında Rana adında bir kadın, insanları canlı yayında yüzleştiren bir program yapıyor. Ona her şeyi anlatacağım.
— Bu akıllıca mı?
— Bilmiyorum. Ama akıllılıktan yoruldum.
Görüşmeyi bitirdiler; hiçbiri «hoşça kal» demedi. Meryem, babasının eşyalarının çevresinde yerde oturmaya devam etti.
Sonra önlüğünü asmak için çıkardı ve halıya bir şey düştü: isim kâğıdı, peçete, ve onlarla birlikte iki kez katlanmış, kendisinin yazmadığı bir kâğıt. Aldı. Bir fotoğraftı. Çok eski, kenarları yıpranmış bir fotoğraf: beyaz bir kundağa sarılı uyuyan bir bebek. Ve arkasında, elini tanır gibi tanıdığı bir yazıyla:
«Meryem, iki haftalık».
Annesinin yazısı.
Dondu. Yazıya, sonra fotoğrafa, sonra yerde açık duran babasının kutusuna baktı. Annesinin bebekliğinden bir fotoğrafı yoktu. Defalarca söylemişti: «Taşınırken her şey kayboldu.» Oysa bu fotoğraf, Ulu Cami’nin kaldırımındaki yaşlı bir dilencinin cebindeydi.
Titreyen elleriyle telefonu kaptı.
— Anne? Bugün kliniğe yaşlı bir adam geldi. Yanında bebekliğimden bir fotoğrafım vardı. Arkasında senin yazın.
Anne cevap vermedi.
— Anne, cevap ver.
— Şimdi nerede o?
Üçüncü Bölüm
«Önce Hakikat»
İkinci Gün
Sabahın altısını yirmi geçe, stüdyonun kapısı üstündeki kırmızı ışık yandı. Rana mikrofonun karşısına oturdu, kulaklıklarını sıkıştırdı, kısa bir nefes aldı. Sesi, yüzü tanınmadan önce kentte tanınırdı: metal bir çan gibi keskin, kimseye yaranmayan.
— Günaydın şehir. Ben Rana, bu da «Önce Hakikat».
Yapımcı Mahir, kontrol odasından parmağını kaldırdı: Yayındasın.
— Bugün şikâyet hattı açık. Buyurun.
— Günaydın hanımefendi. Bir devlet dairesinde çalışıyorum, maaşım dört aydır gecikti.
— Ne yaptınız?
— Bekledim.
— Resmî bir şikâyette bulundunuz mu?
— Hayır. Müdürümün tepkisinden korktum.
— Korku çocuklarınızı doyurmaz, dedi Rana sertçe. Dairenin adını ve şikâyet numarasını verin. Ben takip ederim.
— Ben yapamam…
— O hâlde maaşınız dört ay daha gecikirse beni suçlamayın. Aradığınız için teşekkürler.
Hattı kapadı ve başkalarının cesaret edemediğini söylediğinde hep duyduğu o hafif tatmini hissetti. Kendine sormadı: Her insan, onun sahip olduğu cesaret lüksüne sahip mi? Bir işi yitirmenin kimsenin açlığına yol açmadığı, bağımsız bir kadının lüksüne.
Rana’nın yanında biraz duracağım; çünkü onu hem seviyorum hem ondan korkuyorum. Başkalarında cesaretin bedelini bilmeyen cesaret, yavaş yavaş gösteriye dönüşür. «Hakikati söyle!» demek ne kolay, dili evinin tavanı, maaşı ve dinleyicileriyle korunan biri için. Maaşını dört aydır bekleyen ise başka bir dünyada yaşıyor; her «hayır»ın, çocuklarının bir öğününe mal olduğu bir dünyada.
Kontrol odasında Mahir, stajyeri Ömer’e dedi ki: Bu tonu ondan öğrenme. O bununla başarılı oluyor, sana ise terbiyesiz derler. Ömer güldü. Yirmi üç yaşındaydı, iletişim fakültesinin son yılındaydı ve defterinin kapağına şunu yazmıştı: «Gerçek gazeteci hakikatten başkasını bilmez.»
Yediyi on geçe yeni bir hat yandı.
— Bir dinleyicimiz var. Adı Bilal.
— Günaydın.
Yorgun ama dingin bir erkek sesi; kelimelerini dikkatle seçiyordu.
— Babam hakkında eski bir hikâye anlatmak istiyorum. Otuz yıllık. Babam «Modern Ticaret» adlı bir şirkette haksız yere hırsızlıkla suçlandı. Depo bekçisiydi. Kovuldu, sonra hayatı yıkıldı.
— Her sanık hırsızlık yapmadığını söyler.
— Bunu babam olduğu için söylemiyorum. Gören biri olduğu için söylüyorum. Canlı yayında isim veremem.
— Mükemmel, dedi Rana. En azından kuralları biliyorsun. Pe-ki neden şimdi?
— Çünkü bunca yıl yalnızdım. Kız kardeşim bile beni dinlemek istemedi. Dün birdenbire aradı.
Rana anında mesleki bir heyecan duydu; tünelin ucunda ışık gören birinin duygusuna benzer bir şey.
— Benden ne istiyorsun?
— Babamın sesinin duyulmasını istiyorum.
Rana bir an sustu. Bu cümle hesaplarında yoktu.
— Beyefendi, şimdi bir isim verirseniz biri sizi iftiradan şikâyet edebilir. Sizin adınıza ben korkuyorum. Bunu zor yoldan öğrendim. Gelecek hafta size tam bir bölüm ayıracağım. Elinizdeki her şeyi getirin ve ben doğrulamadan tek bir isim anmayın.
Mahir camın ardından ona baktı, bir kaşını kaldırdı. Bu tem-kin Rana’ya yabancıydı. Arkasında anlatılmamış eski bir hikâye olduğunu biliyordu.
Kahve molasında Mahir balkonda ona yetişti: Hiçbir şey sor-madın. Tartışmadın. Normalde dinleyiciyi üçüncü dakikada düşürürsün. Sen Saîd’i düşünüyorsun.
— Hayır.
— Rana, sekiz yıl önce…
— Hayır.
— Ben kontrol odasındaydım ve biliyorsun, o gün sana bir şey söylemedim.
— İşte bunu sana unutturmayacağım. Çünkü sen de sustun.
Uzun uzun ona baktı: Belki.
— Ben bunu bir daha yapmayacağım.
— Yapabilecek misin bilmiyorum.
— Ben de bilmiyorum, dedi ve kahvesini tek yudumda içti; dilini yakmak istermiş gibi.
Dokuzda yayın bitti. Ömer koridora çıktı, cebinde telefonu titriyordu.
— Programınızı bu sabah dinledim, dedi genç bir kadın sesi. Babamın şirketinin adını duydum.
Ömer’in gözleri büyüdü. Lema’nın Hacı Tevfik’in kızı olduğunu biliyordu, ve bir yıldır onun, kendini babasının oğlu gibi hissetmemesini sağlayan tek kişi olduğunu.
— Kimsenin adı anılmadı.
— Şirket anıldı. Babam dün gece yorgundu, rahatsız etmememi söyledi. Odasına girdiğimde mavi bir kalemle yazı yazdığını gördüm, beni görünce kâğıdı sakladı. Vasiyet yazar gibiydi.
— Merak etme. Eski bir hikâye, seninle ilgisi yok.
— Emin misin?
— Hayır, dedi içtenlikle. Zayıf bir kahkaha attı: «Evet» diyeceğini sandım.
— Sana yalan söylemem.
— Rana bu hikâyeyi alırsa, bir şey yapmadan önce bana haber ver.
— Lema, seni seviyorum.
— Ve ben korkuyorum, dedi ve kapattı.
Ona doğru Mahir seslendi; Rana’nın odasına çağırdı. Masasının arkasında oturuyordu, önünde açık bir defter vardı.
— Ömer, benim için Modern Ticaret hakkında bir dosya hazırlamanı istiyorum: tarihçesi, sahipleri, eski çalışanları ve otuz yıl önce Mansur adında bir depo bekçisinin kovulmasıyla ilgili her haber. Bu odanın dışında kimseyle konuşma. Bana söyleyeceğin bir şey var mı? Şirketle ilgili bir şey?
Ömer bir an durdu. Sevgilisinin sahibin kızı olduğunu söyleme fırsatıydı bu; içinden bir ses fısıldıyordu: Şimdi söyle, yoksa bu yalan büyür.
— Hayır, bir şey yok, dedi.
Çıktı; kapının tokmağındaki eli soğuktu. Bu açık bir yalan değildi, ama birilerinin ezilmesiyle sonuçlanacak ilk sır olduğunu biliyordu.
Burada insanları izleyerek keşfettiğim küçük bir kuralı sana fısıldamak isterim: Büyük yalan, büyük bir yalan olarak başlamaz. Şaşkınlık anında söylenen bir «bir şey yok»la başlar, sonra onu korumak için ikinci bir «bir şey yok» gerekir, sonra üçüncüsü. Şaşırtıcı olan şu ki kimse bu merdivenin ne zaman bu kadar yükseldiğini fark etmez; her basamak çıkarken küçük görünür, geriye bakınca hepsi dev gibidir.
Ömer küçük arşiv odasında oturdu ve bilgisayarı açtı. «Modern Ticaret. Kırk yıl önce kuruldu. Kurucu sahibi: Hacı Abdurrahim. İki oğlu: Fahri ve Tevfik.» Fahri birkaç yıl sonra öldü, Tevfik şir-keti devraldı. Yerel bir gazetenin arşivinde unutulmuş küçük bir haber buldu: «Depo bekçisi zimmet suçlamasıyla kovuldu. Adı Mansur.» İç sayfada üç satır, fotoğraf yok, yorum yok. Ve kayıtların altında, mevcut yönetim kurulu üyeleri listesinde: «Hacı Tevfik. Ve kızı Lema, fahri üye.»
Ekrana baktı, sonra arkasında biri duruyormuş gibi sayfayı hızla kapattı. Mahir «Bir şey buldun mu?» diye sorunca «Bekçiyle ilgili küçük bir haber. Hepsi bu» dedi. Kopyalayıp Rana’ya gönderdi, yönetim kurulu satırını kopyalamadı. Koridorda Lema’ya bir mesaj yazdı: «Merak etme. Hiçbir şey söylemedim.» Sonra göndermeden sildi.
Öğlen ona bir ziyaretçi geldi: yirmili yaşlarının sonunda, düzgün giyimli, yüzü gergin bir genç adam.
— Saîd’in adını hatırlıyor musun?
Soğuk bir şaşkınlık hissetti.
— Müteahhitti. Devlet konut projelerinde çalışıyordu. Sekiz yıl önce onu canlı yayında kalitesiz malzeme kullanmakla suçladın. Ben onun oğluyum, adım Mutez.
— Onu ben suçlamadım. Bir dinleyici diyordu ki…
— Sen de ismi olduğu gibi aktardın.
— Evet. Aktardım.
— Babam iki yıl önce borç içinde ve paramparça öldü. Son günlerinde bize söylediği tek şey: «Ben bir şey yapmadım.» Sen bir yayının sonunda tek bir cümle söyledin: «Görünüşe göre bilgiler doğru değilmiş.»
— Olan buydu.
— Bahse girerim bilgiyi sadece aktardığını söyleyeceksin. Herkes bunu söylüyor.
Yıllar içinde itham edilen onlarca konuğundan duyduğu aynı cümleyle ağzını açtı. Sonra kapadı.
— Geç kalmış bir özür istemiyorum, dedi Mutez. Bu sefer babama yapmadığını yapmanı istiyorum: yayında ağzını açmadan önce doğrula.
— Yapacağım.
— Sana güvendiğim için değil, son bir şansın olduğu için inanıyorum. Sonra dönerken ekledi: Doğrulamadan söylenen açık sözlülük cesaret değildir. İhmaldir.
Bu cümleyi aklında tut: «Doğrulamadan söylenen açık sözlülük cesaret değil, ihmaldir.» Hayatında bir felsefe kitabı okumamış, yirmi sekiz yaşında bir genç söyledi bunu, ama bedelini babasının etiyle ödedi. Ben bunu romanın ortasına, duvara çakılmış bir çivi gibi koyuyorum; önümüzdeki haftalarda ona hangi aceleci hükümleri asarsan as, dönüp bir kez daha bak.
Rana kıpırdamadan oturdu, sonra yeni bir defter açtı. Yorgun bir el yazısıyla yazdı: «Modern Ticaret davası. Taraflar: Bilal (şikâyetçi), isimleri belirlenmemiş eski tanıklar.» Altına, hâlâ titreyen bir elle: «Kural: Üç kez doğrulanmadan isim yok.»
Akşam dokuzda programın «Açık Hat» adlı kısa bir bölümü vardı: yarım saat boyunca dinleyiciler konusuz arıyordu. Rana mikrofonun başına oturdu; yorgundu ve bir günün bile yet-mediğini hissediyordu. Bir kadın, programı on yıldır dinlediğini, onu hep gereğinden sert bulduğunu, ama bugün değiştiğini hissettiğini söyledi. Rana istemeden gülümsedi.
— Bir arama daha var. Buyurun.
— İyi akşamlar.
Farklı bir ses: alçak sesli bir adam; sabahın hiçbir arayanına benzemiyordu ve içinde doğal olmayan bir sakinlik vardı.
— Sabahki dava hakkında size bir şey söylemek istedim. Âdem’in dün bulduğu sarı zarf.
Rana dondu. Kontrol odasında Mahir birden başını kaldırdı.
— Hangi zarf?
— Tek değil. Başkaları da var. Ve her zarf farklı birinin elinde.
— Siz kimsiniz?
— Sadece zamanın tükendiğini bilen biri. Yirmi bir gün, hanımefendi. Sonra her şey çöker. Âdem’i sorun. Demir kapıyı sorun.
— Âdem kim?
— O bilir. İnanın, bilmek istemezsiniz.
Hat kesildi. Rana elinde mikrofonla kaldı; kırmızı ışık hâlâ yanıyordu. Yayında tam beş saniye sessizlik; yıllardır programında olmamıştı. Sonunda daha az sert bir sesle dedi ki: Özür dilerim, birazdan döneceğiz. Yayını kesti.
Kontrol odasına koştu: Hangi numaradan aradı? — Gizli. — Konuşmayı kaydettin mi? — Tabii. Kaydı dinlerlerken Mahir alçak sesle dedi: Rana, bugün yayında «zarf» kelimesini kullandın mı?
— Hayır.
— Bilal de mi? Başka bir dinleyici?
— Hiçbiri.
Ona baktı: O zaman nasıl bildi?
Cevap vermedi. Önündeki deftere bakıyordu; sabah, dava hakkında yalnızca iki kelime yazmıştı. İkisinde de zarf hakkında bir şey yoktu. Yayında o kelimeyi kimse ağzına almamıştı.
Dördüncü Bölüm
«Dokuzuncu»
Üçüncü Gün
Hüda’nın bürosu, adliyenin yakınında eski bir binanın ikinci katındaydı: dar bir merdiven, ağır ahşap bir kapı ve henüz değiştirmediği pirinç bir tabela: «Sa’dettin ve Ortakları, Avukatlar». Sa’dettin Bey iki ay önce ölmüş, ona bürosunu ve sağlığında söylemediği her şeyi bırakmıştı. Her sabah merdiveni çıkarken kendi kendine «Tabelayı haftaya değiştiririm» derdi. Değiştirmezdi.
Onun büyük masasının ardına oturdu; hâlâ misafir gibi hissediyordu. Duvarda fotoğrafı asılıydı: ince bir adam, keskin gözler, ince çerçeveli gözlükler. On yıl öncesinden bir akşamı hatırladı; yirmi dört yaşında, bir ayrıntı yüzünden küçük bir dava kaybetmiş bir stajyerdi.
— Hocam, neden bariz haksızlık içeren davaları ücretsiz alıyoruz?
— Çünkü bizi biz yapan bu. Bizi ayıran, yalan söylemememiz. Avukat asla yalan söylemez Hüda.
— Ama her şeyi de söylemez, öyle mi?
Gülümsedi: Aferin. Meslek bütünüyle bu: neyi söyleyeceğini ve neyin hakkında susacağını bilmek.
— Kim karar verir?
— Vicdan.
— Ya vicdan yanılıyorsa?
— O zaman buna deneyim denir.
O gün gülmüştü. Şimdi gülüşünü hatırlayınca artık kimsenin gülüşüne benzemiyordu.
Burada durup bu ölü hocadan söz edeceğim; romanda, yaşayanların çoğundan daha uzun süre var olacak. En tehlikeli öğretmenler sana yanlışı öğretenler değil, doğrunun yarısını büyüleyici bir gülümsemeyle öğretenlerdir. İnsan dilindeki en tehlikeli cümleler de iki türlü okunabilenlerdir: «Neyi söyleyeceğini ve neyin hakkında susacağını bilmek.» Hem bilgeliğin sloganı olabilir hem korkaklığın; aradaki fark cümlede değil, onu kimin ve neden söylediğinde.
Masasında küçük bir kayıt cihazı vardı. Programı dün kaydetmişti, belirgin bir sebep olmadan. Düğmeye bastı: Rana’nın keskin sesi, sonra Bilal’in yorgun sesi, sonunda o tuhaf, dingin ses: «Yirmi bir gün, hanımefendi. Sonra her şey çöker.» Kaydı durdurdu. Kendi kendine: Hukuku bilen bir adam, dedi. Sonra: Ya da ona biri söylemiş. Yan bir kâğıda yazdı: «Zamanaşımını da zarfı da bilip ortaya çıkmayan kim?» Altına: «Çıkar kimin?» İkinci soruyu çizdi; çünkü cevabının yazılamayacak kadar eski olduğunu biliyordu.
Sekiz buçukta zil çaldı. Otuz dört yaşında, ince, gözleri uy-kusuz, kolunun altında şişkin bir deri çanta taşıyan bir adam girdi. Bilal’di. Çantayı masaya koydu ve açtı: defterler, yüzlerce sayfa, sararmış gazete kupürleri, fotokopi mektuplar, küçük yazıyla tablolar.
— Hepsi bu mu?
— Otuz yıl. On dört yaşımdan beri topluyorum. Çünkü annem konuşmak istemedi, ben de unutmak istemedim.
Hüda kâğıtları yavaşça karıştırdı, sonra dedi ki: Otuz yıl önce, aşağı yukarı bugün, babanızın hizmetine son verildi. Zamanaşımı süresi buradan başlar. Olaydan otuz yıl sonra ceza davası düşer ve tazminat talebi de onunla birlikte. Suç sabit olsa bile kimse hesap vermez.
— Kaç gün kaldı?
Takvime baktı: Üçüncü gün. On dokuz gün.
— Sonra geriye ne kalır?
— İsim. O düşmez.
İşte okuru son sayfaya kadar düşündüreceğim düğüme geldik. Hukuk, bu soylu buluş, suçun belli bir süre sonra öleceğine hükmediyor; gerekçesi makul: toplum geçmişi sonsuza dek yargılayamaz, tanıklar ölür, deliller çürür. Ama bu soyluluğun içinde bir tuzak taşıyor: suçlu otuz yıl huzur içinde yaşayacak ve huzur kazanılmış bir hakka dönüşecek. Kurban otuz yıl gömülü kalacak ve gömülmek bir kader olacak. Peki haksızlığın ne zaman bittiğine kim karar veriyor? Acının, borç gibi zamanaşımına uğradığını kim söyledi?
— Beni neden aradınız? diye sordu Bilal.
— Radyoda babanızın adını duydum, sonra şirketin adını. Bir de bodrumda bir kutu var. Büroyla birlikte miras kaldı, açmadım; üzerinde şu yazıyor: «Mansur’u soran olmadıkça açılmaz.»
Bilal dondu.
— İmkânsız.
— Bu sabah gelirken kendi kendime «Belki yanlış okudum» dedim. Yanlış okumadım. Yazan, hocam Sa’dettin’di.
— Biliyor muydu?
— Henüz bilmiyorum.
— Bana güveniyor musunuz?
— Hayır, dedi. Siz de bana güvenmediniz. Koca bir çantayla geldiniz ve bu isimleri nasıl topladığınızı söylemediniz.
— Araştırdım. Bir kaynağım vardı. Gerçek adını bilmiyorum. Postayla haberleşiyoruz. İki yıldır bulduklarını bana gönderiyor. Adaletsizlikten nefret ettiğini söyledi.
— Ve ona inandınız?
— İnanacak ondan başka kimsem yoktu.
Hüda ona bir tür acımayla baktı: Sana bedava yardım eden herkes senden bir şey ister Bilal. İnsanın hikâyeye yaklaşınca ilk yaptığı şey şudur: Çıkar kimin?
— Benim. Bilmek isteyen benim.
— Güzel bir cevap, ama cevap değil.
Büronun bodrumu dardı, penceresizdi, kâğıt, mürekkep ve eski soluk kokuyordu. Hüda onu en uzak köşeye götürdü; orada, paslı bir rafın altında, ipe bağlı, kül rengi küçük bir kutu duruyordu. Kapağında eğik bir el yazısıyla: «Özel emanet. Fahri. Mansur’u soran olmadıkça açılmaz.»
Bilal önünde durdu ve kıpırdamadı. Hüda, «Elin titriyor» dedi. — Nasıl açacağımı bilmiyorum. — Bıçakla. — Yani içinde ne olduğunu nasıl bileceğim. — Kimse bilmez. Kutunun anlamı bu.
İpi kesti, kapağı kaldırdı; on yıllardır katlanmış kâğıdın kokusu yükseldi. En üstte iki kez katlanmış tek bir kâğıt vardı. Dikkatle açıp alçak sesle okudu:
«Bu kutuyu açana. Bu satırları okuyorsan biri Mansur’u sormuş, vakit gelmiş demektir. Size sekiz kişinin adını bırakıyorum; her biri küçük bir parçayı bilir. Hiçbiri resmin bütününü bilmez. Resim ancak hep birlikte oturdukları zaman tamamlanır.»
Altında mavi mürekkeple: «Selim. Amine. İyad. Nebil. Âdil. Beşir. Münir. Râmiz.»
— Sekiz, dedi Bilal. Hiçbirini tanımıyorum.
— Aralarında Âdem yok; oysa meçhul arayan «Âdem’i sorun» dedi. Sekizden fazlasını bilen biri var. Fahri de resmin hepsini bilmediklerini söylüyor… kendisi de bilmiyor.
— Ne demek istiyorsun?
— Bilseydi yazardı.
Kâğıdı ışığa çevirdi. Sekizinci satırın altında, soluk mürekkeple boş bir dokuzuncu satır ve ardından kısa bir ibare vardı: «Dokuzuncu, bu kutuyu açan kişidir.»
İki kez okudu. Sonra kutunun dibinden, bantla yapıştırılmış küçük bir zarf düştü; üzerinde, dünyadaki hiçbir yazıyı tanıdığı kadar tanımadığı bir yazıyla: «Teslim alma makbuzu.» Eli titredi. Bu, Sa’dettin Hoca’nın yazısıydı; kılıç gibi eğik, şaşmaz.
«Bu kutuyu rahmetli Fahri’den teslim aldım ve isteğini kaydettim: Mansur’u soran olmadıkça açılmayacak. Emanet bırakana susmasını öğütledim. Öğüdün yanlış olduğunu sanmıyorum.»
Altında Hocanın imzası ve bir tarih: otuz yıl öncesinden.
Cümleyi bir kez, iki kez, üç kez okudu: «Emanet bırakana susmasını öğütledim.»
— Hüda? Bu ne?
— Bir makbuz. Bana, avukatın asla yalan söylemeyeceğini öğreten adamın, her şeyi bildiğini söylüyor. Ve sustuğunu.
Sonra elinde hâlâ kâğıtla ekledi: O hâlde dokuzuncu benim. Kutuyu açan tanık olur. Ben açtım.
Bilal ona baktı; gözlerinde özre benzer bir şey vardı, sanki onu bu duruma sokan kendisiymiş gibi. — Üzgünüm. — Özür dileme. Sen bir şey yapmadın. Sadece sordun.
Kâğıdı kutuya koyup kapattı. Bilal sordu: Ne yapacaksınız? Dedi: Buradan çıkacağım, sonra bu sekiz kişinin her birini arayacağım. — Ya reddederlerse? — Bu, dördüncü günün sorusu.
Önünde merdivenleri çıktı; omuzları gergindi, ayaklarının altındaki zeminin kendisine ait olmadığını yeni keşfetmiş bir kadın gibi.
Okur, artık elimizde dokuz kişi var, ve otuz olacak. Acele edip aralarında kötüyü aramamanı rica ederim; bu sayfadan itibaren seni daha zor bir bilmeceyle baş başa bırakıyorum: Bir grup tamamen iyi insan, hiçbirinin tek başına işlemediği bir suçtan nasıl sorumlu olabilir?
Beşinci Bölüm
«Doğru Yer»
2. ila 4. Günler
O gecenin onunu çeyrek geçe Rüya, radyonun karşısındaki sokak köşesinde duruyordu: on yedi yaşında bir kız, çantası tek omzunda, elinde ışığı yanan bir telefon. Ailesine arkadaşı Nur’un yanında olduğunu söylemişti; Nur’un yanında değildi. Neden geldiğini tam olarak bilmiyordu; yalnızca göğsünde, insanı sokağın sonundaki bir ışığa yaklaşmaya iten türden bir merak vardı.
Radyonun yan kapısı açıldı ve bir adam çıktı. Hemen tanıdı: Âdem amca, dedesinin komşusu; mahalle çocuklarına yalan söylememeyi öğreten adam. Kararsız adımlarla yürüyordu, saçı dağınık, yüzü ıslak. Ağlıyordu. Elli sekiz yaşında bir adam sokakta ağlıyordu ve gözyaşlarını silmiyordu.
Arkasından resepsiyon görevlisi elinde bir kâğıtla koşarak çıktı: Üstat! Bu sizden düştü! Durdu ve kâğıda bir yılana bakar gibi baktı. Titreyen bir sesle: Benim değil, dedi. — Ama çantanızdan düştü… — Benim değil. Uzaklaştı.
Rüya telefonunu kaldırdı ve fotoğraf düğmesine bastı; çok geç kalmıştı. Sokağın sonunda kaybolan bir sırttan başka bir şey çekemedi.
Radyo binasında resepsiyon görevlisi Hind, masasının başında, parmaklarının arasında katlanmış kâğıtla duruyordu. Meslektaşı sordu: Ne bu? — Bir adamdan düşen bir kâğıt. Ağlıyordu. Benim değil dedi. — O zaman at. — Atamam. — Neden? — Çünkü onun olmasaydı bu kadar hızlı kaçmazdı. En alt çekmeceyi açtı, kâğıdı ziyaretçi defterinin altına koydu ve kapadı: Bir iki gün saklayacağım. — Soran olursa? — O zaman onun olduğunu anlarım.
Şimdi, dostum, sana bir skandalın nasıl yapıldığını göstereyim. Karanlıkta yapılmaz, komplocuların odalarında da; okul bahçesinde yapılır, bir ders ile öteki ders arasında, tamamen masum ellerle. Aşamaları sana teker teker anlatacağım, sen de kendin halkalarından biri olduğunda tuzağı tanımayı öğren.
Ertesi sabah Rüya okulun bahçesinde arkadaşı Nur’a fısıldadı: Dün gece tuhaf bir şey gördüm. Âdem amca radyodan ağlayarak çıktı. Cebinden bir kâğıt düştü ve kâğıdın kendisinin olmadığını söyledi. Nur dedi ki: Belki kişisel bir şeydir. Kimseye anlatma. — Anlatmam.
Birinci aşama: Olgu. Rüya ağlayan bir adam gördü. Başka bir şey değil.
Bir saat sonra Nur, Rüya’nın amcaoğlu Şadi’yle kafeteryanın bir köşesinde duruyordu: İnanmayacaksın. Rüya, Âdem el-Hatib’i radyodan ağlayarak çıkarken görmüş. — Kaçıyor muymuş? — Bilmiyorum. Hızlı yürüdüğünü söyledi. — Demek kaçıyormuş. — Öyle demedi. — Sen ağlayarak hızlı yürüdüğünü söyledin. Bu kaçtığı anlamına gelir. Peki radyoda ne yapıyordu? Radyodan ağlayarak çıkan biri bir şeyi itiraf etmiştir. — Neyi itiraf etmiş? — Yaptığını. — Ve kim yaptığını söyledi? — Kimse sebepsiz böyle ağlamaz.
Nur ona baktı: Sen ekliyorsun. — Ben analiz ediyorum, dedi Şadi gururla.
İkinci aşama: Yorum. İnsan anlam boşluğuna dayanamaz, onu en yakın karanlık yorumla doldurur. Karanlık yorum, gri gerçekten daha çok parlar.
Kapının yanındaki küçük bir kahvede on dokuz yaşındaki Fadi, bir müşteriye çay koyuyordu. Yan masada Şadi ile Nur’u duydu: İtiraf ettikten sonra ağlayarak çıkmış. — Kim itiraf ettiğini söyledi? diye sordu Fadi. — Herkes bunu söylüyor. — Kim bu «herkes»? — Herkes. — Ben onu tanıyorum. O adama benzemiyor. — İnsanlar sandığımız gibi değildir. — Ama sen ne olduğunu sormadın. Sadece karar verdin. — Her birimizin kendi versiyonu var, dedi Şadi başını çevirerek. Fadi demliği istediğinden sert bir şekilde masaya koydu: Bazı versiyonlar öldürür. — Kimse kimseyi öldürmeyecek. — Bekle ve gör.
Sara ile arkadaşı Semra’nın bulunduğu bir odada Sara telefonunu karıştırıyordu. Yirmi iki yaşındaydı, «Mahallenin Gözü» adlı bir hesapta kırk bin takipçisi vardı ve yalnızca gördüğünü ya da duyduğunu paylaşmakla övünüyordu. Dedi ki: Şadi bana, herkesin tanıdığı muhasebeci Âdem el-Hatib’in itiraf ettikten sonra radyodan ağlayarak çıktığını söyledi.
— Ne itiraf etmiş?
— Bilmiyor.
— O zaman paylaşma.
— İtiraf etti demeyeceğim. «Ağlayan adamın hikâyesi ne?» diyeceğim.
— Sara, bunlar soru değil. Kılık değiştirmiş suçlamalar. İnsanlar soruları okumaz, ismi okur.
— İsmi yazmayacağım.
— O zaman insanlar nasıl bilecek?
— Bilecekler.
Semra ona baktı. Fotoğrafçıydı; nereye giderse gitsin küçük bir kamera taşırdı ve bitirme projesi için geceleri sokak fotoğrafları çekerdi. Dedi ki: Ben dün gece o sokaktaydım. Fotoğraf çektim, içlerinde ne olduğunu fark etmedim. Henüz yüklemedim. — Yükle ve yarın bana gönder. — Sara, ya masumsa? — Masum bir sorudan hiçbir şey kaybetmez. — Bazen her şeyi kaybeder. — Abartıyorsun.
Sara gülümseyerek yazdı: «Sözde dürüstlük. Herkesin yalan söylemediğini bildiği bir adam, gece garip bir yerden ağlayarak, kaçarak çıkarken görülüyor; hikâyesi ne? Kimseyi suçlamıyoruz. Sadece soruyoruz.» Paylaştı. Sonraki on dakikada kırk dokuz yorum geldi, yirminci dakikada yüzü aştı. İlk yorumlar isimsizdi, sonra isimli olmaya başladı.
Üçüncü aşama: «Biz sadece soruyoruz.» Taşı atıp elini temiz tutmak isteyen için bu söz ne kadar kutsal! Suçlayan soru, açık suçlamadan daha kurnazdır; suçlama inkâr edilebilir, ama soru inkâr edilemez, çünkü söylenmemiştir. Dijital toplumumuz, bir insanı öldürmenin en hızlı yolunun onu kendi elinle öldürmemek, başının üstüne bir soru işareti koyup odadan çıkmak olduğunu keşfetti.
Sınıfta Yusuf en arka sırasında otururken Ramî ona doğru eğildi: Babanla ilgili bir şey duydum. Radyodaymış diyorlar. Ve… ağlayarak çıkmış. — Babam ağlamaz. — Ben de öyle dedim. — Sana kim söyledi? — Herkes. Yusuf etrafındaki sıralara baktı; bazı başlar ona dönüyor, sonra hemen başka yöne çevriliyordu. Göğsüne ağır bir şeyin indiğini hissetti. — Babama soracağım. — Sorma. Doğruysa sana söylemez. — Babam yalan söylemez. — Peki. Ramî’nin sesinde kimseyi ikna edecek bir şey yoktu; okulun camını kıran ve henüz itiraf etmemiş olan oydu.
Üçüncü sabah Âdem, Ulu Cami’nin köşesinde durdu. Kaldırım boştu. Dokuz yıldır ilk kez duvara yaslanmış kimse yoktu. Yaşlı adamın oturduğu yerdeki soluk lekeye baktı, sonra geçenlere. Bazıları ona bakıp başını çevirdi, bir kadın o geçerken ötekine fısıldadı. Hayal ettiğini sandı. Sonra bir adamın telefonunu çıkarıp arıyormuş gibi yaparak onu uzaktan çektiğini gördü. Âdem eliyle çantasını bastırdı; içinde sarı zarf vardı. İki gündür onu her yere taşıyor, nereye koyacağını bilmiyordu. Kendi kendine: Nereden baktıklarını yakında öğrenirim, dedi. Sonra daha alçak sesle: Onlar da öğrenecek.
Âdem’in evinde Semire bulaşık yıkıyordu ki kapı zili çaldı. Açtı: komşularının karısı Ümmü Mâcid, garip bir gülümsemeyle gülümsüyordu: Hâl hatır sormaya uğradım. Âdem’in rahatsız olduğunu duydum. — Rahatsız mı? — Bilmiyorum. İnsanlar konuşuyor. — Neyi? — Hiçbir şeyi. Hiçbir şeyi, vallahi.
İki adım geri çekildi, sonra evine döndü. Semire kapıyı kapattı ve elini tokmağın üstünde bir an tuttu. Aynada kendini gördü: elli yaşında bir kadının yüzü; komşuların «hiçbir şey» derken bu tonu kullandıklarında bir şey olduğunu bildiğini. Mutfağa döndü, suyu açtı ve içinde artık hiçbir şey kalmamış bir tabağın üstünden uzun uzun akıttı.
O gece Rüya yatağında oturup telefonuna bakıyordu. Kaynağını bilmediği hafif bir suçluluk duyuyordu; Nur’a bir şey söylemişti ve o şey şimdi başka bir şey olmuştu. Sonra mesaj kutusunda tanımadığı bir numaradan bir mesaj gördü; dün gece dokuzu çeyrek geçe gelmişti, telefon sessizde olduğu için fark etmemişti:
«Saat onu çeyrek geçe, radyonun yan kapısında. Neden olduğunu anlayacaksın.»
İki kez okudu ve yüreği titredi. Gideceğini kimse bilmiyordu. Kendisi bile dokuz buçuğa kadar bilmiyordu. Ekrana bakarken telefon elinde titredi: aynı numaradan yeni bir mesaj.
«Doğru yerde olduğun için teşekkürler.»
Altıncı Bölüm
«Giriş Kaydı»
Dördüncü Gün
Gece on birde Semire, sırtı kapıya dönük, yatağın kenarında oturuyordu. Âdem sessizce odaya girdi.
— Neden uyumadın?
— Seni bekliyorum.
— Bir şey mi oldu?
— Sen söyle. Salı akşamı neredeydin?
— İşyerinde.
— Onu buçuğa kadar mı? Ümmü Mâcid bugün geldi. Hiçbir şey söylemedi. Söylediği şey tam da buydu. Bir de internette bir paylaşım var: herkesin yalan söylemediğini bildiği bir adam, radyodan ağlayarak çıkarken görülmüş.
Âdem gözlerini kapadı. Karşısındaki sandalyeye oturdu.
— Radyodaydım. Rana adında bir kadına bir şey söylemek istedim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum.
— Kelimenin başından başla.
— Yirmi sekiz yaşındayken…
Elini kaldırdı: Hayır. Bana bir hikâye anlatma. Korktuğun cümleyi söyle.
Uzun uzun ona baktı. Sonra dedi ki: Defter tahrif eden bir ad-am gördüm. Bana para verdi. Aldım. Ve sustum.
Semire kıpırdamadı; uzun saniyeler geçti.
— Ne zaman?
— Otuz yıl önce.
— Bizim evlenmemizden beş yıl önce. Bizi evlendiren para mı?
— Bir kısmı.
Başını eğdi. Yüzünde ne öfke vardı ne şaşkınlık; eski bir yorgunluğa benzeyen bir şey, nihayet oturacak bir yer bulmuştu.
— Biliyordum, dedi. İkramiyenin olması gerekenden büyük olduğunu biliyordum.
— Ve bir şey söylemedin.
— Sen de söylemedin. Çünkü seni sevdim. Ve sorarsam cevap vermenden korktum.
— Sormalıydın.
— Sen de söylemeliydin.
İkisi de yerinde oturdu. Aralarında, yirmi beş yıldır ilk kez, görünmeyen bir şey vardı.
Rica ederim, Semire’yi aceleyle yargılama. Sakin bir evde bir kadının söyleyebileceği en derin cümleyi söyledi: «Sorarsam cevap vermenden korktum.» Her evde, yirmi yıldır sorulmamış en az bir soru vardır; çünkü kimse cevabı duymak istemez. «Anlaşan» denen çiftler çoğu zaman o çekmeceyi açmamak üzere anlaşmış olanlardır. Senin evinde de böyle bir çekmece var mı? Bana cevap verme; kendine cevap ver, yalnız uyuyacağın gece.
— Ne yapacağımı bilmiyorum, dedi Âdem.
— Biliyorsun. Ama bunu benim söylememi istiyorsun: Hakikati ilgilisine söylemek. Susmanın bedelini ödemiş adama.
— Kim olduğunu bile bilmiyorum.
— O hâlde öğren.
Omuzlarından namaz örtüsünü çıkardı, sessizce katladı ve sandalyeye bıraktı: Bu gece seni yargılamayacağım. Ama her şey yolunda demeyeceğim de. Lambayı söndürdü.
Sabah Yusuf tabağının önünde oturuyor, yemiyordu. Babasına baktı: Radyonun önünde ağladığın doğru mu?
Kısa bir sessizlik oldu. Âdem, «Evet» dedi.
— Neden?
— Çünkü bir şeyi hatırladım.
— Kötü bir şeyi mi? Bir hata mı yaptın?
— Evet.
— Neden bana söylemedin?
— Hazır değildim.
Yusuf gözlerini indirdi: Bana yalan söyleme demiştin. — Yalan söylemedim. — Ama söylemedin. — Kendimi hesaba çektiğim şey de bu.
Çocuk başını kaldırdı. Gözlerinde yeni bir şey vardı: hayal kırıklığı değil, babasını ilk kez tartan küçük bir adamın ciddiyeti. — Şimdi söyleyecek misin? — Söyleyeceğim. — Kime? — Gerekene. — Ne zaman? — Yakında. — Ne kadar yakın? — Bilmiyorum, dedi Âdem, kendisinin bile tanımadığı bir sesle. Ama sandığımdan daha yakın.
Şirkete sekizde vardı. Girişte bakışlar onu izliyordu. Kimse bir şey söylemedi, ama resepsiyon görevlisi onu görünce sesini alçalttı, satış bölümünden iki adam fısıldaşarak geçti. Odasının kapısında Samer bekliyordu: Âdem Bey, size bir şey göstermek istiyorum. Ama içeride.
İçeri girdiler, Samer kapıyı kapattı. — Uyumadım. Dün size Hacı’nın odasındaki ışık hakkında söylediğim şey yüzünden. Kimseye anlatmadım, ama sistemin giriş kaydına baktım. Yedekten ben sorumluyum, okuma yetkim var.
Bilgisayarının ekranını Âdem’e çevirdi: küçük satırlardan oluşan uzun bir dosya, tarihler, saatler, kullanıcı adları. Soluk bir satırı gösterdi:
«02:13. Giriş: H. Tevfik. Cihaz: Ana ofis. İşlem: Otomatik toplu içe aktarma.»
«02:14. Kayıt girişi: 17 kayıt. Durum: Tamamlandı.»
«02:16. Çıkış.»
— Bu otomatik içe aktarma değil, dedi Samer. Otomatik içe aktarma kimsenin kişisel hesabıyla girmesine gerek duymaz; «Sistem» hesabı altında kendi kendine çalışır. Bu, bir masanın başına oturup kayıtları eliyle giren, sonra da her şey olağan görünsün diye «otomatik içe aktarma» adını veren biri. Gece iki buçukta değil, ikiyi çeyrek geçe. Hacı’nın hesabından.
Âdem sustu. Sonra yavaşça dedi ki: Herhangi biri olabilir. Hacı şifresini ezbere bilmez, sekreteri ona bir kâğıda yazar. Kerim de. Muaz da. Odaya giren herkes.
— Ama bu saatte kim çalışır? Ve neden beni suçlasın?
Âdem pencerenin önünde durdu. Soruyu cevabından daha iyi biliyordu. Bir adam gecenin ortasında odasına neden girer, gereğinden düzenli küçük hatalar koyar, sonra baş muhasebeciyi rakamların dökümüne, arşive, hiçbir dizinde görünmeyen bir zarfın bulunduğu bodruma sürükler? Hata hata değildi. Ve birden ona öyle geldi ki zarfı kendisi bulmamıştı; biri onu zarfa götürmüştü.
— Bu bilgiyle ne yapacağım?
— Hiçbir şey. Kimseye anlatma, kaydı kopyalama. Ve yakınımda kal.
Kapı birden açıldı, Kerim girdi: Ah, buradasınız. Âdem Bey, Hacı öğleden sonra sizi görmek istiyor. Ayrıca bir sonraki duyuruya kadar arşivden uzak durmanızı istiyor. Yönetim kurulu yıkım nedeniyle kapatılmasına karar verdi. Ya senet? — Onu biz hallederiz. — Dün buldum. — Bana ver. — Yanımda değil. Kutusunda. İki adam uzun uzun bakıştı. Sonra Kerim Samer’e döndü: Ve bu bilgisayar neden kayıtlara açık? — Benim isteğimle yedeğe bakıyordu, dedi Âdem. — Kimse izinsiz bir şey istemez. — Şimdi senden izin istiyorum Kerim, yaptıktan sonra.
Kerim küçük, resmî bir gülümsemeyle gülümsedi: İnatçısın. — Hayır. Sadece yalan söylemeyen bir adamım. — Tam da bu yüzden senden korkuyorum.
Çıktı, kapıyı sessizce kapattı. Ardından gelen sessizlikte Samer dedi ki: Sizce Hacı mı…? — Hiçbir şey düşünmüyorum. İkiyi çeyrek geçe olduğunu biliyorum. Âdem ekrandaki son satıra baktı: «02:14. Hesap: H. Tevfik.» Ve kafasında, sebepsizce başka bir rakam vardı.
21.
İkinci Kısım: Tanıklar
Yedinci Bölüm
«Sağ Bir Kocayı Gömen Anne»
Beşinci Gün
Ertesi sabah kliniğin yan odasındaki yatak boştu. Çarşaf özenle katlanmıştı, serum askıda duruyor, borusu bir gazlı bezle kapatılmıştı. Meryem elinde kahve bardağıyla önünde durdu; yüreği bir basamak bir basamak iniyordu.
— Ne zaman çıktı?
— Şafaktan önce, dedi Hişam esneyerek. Kapıyı kendisi açıp bekçiye «Sağ ol» dedi. Sonra yürüyüp gitti.
— Yürüyüp mü? Dün güçlükle ayakta duruyordu.
— Belki göründüğünden güçlüydü.
— Ya da göründüğünden korkaktı.
Hişam ona baktı: Evsiz bir adam neden korkar? Onunla uzun konuştun. Ne dedi?
— Bana bir isim söyledi. Söyleyemem.
Hişam yorgun bir gülümsemeyle gülümsedi: Sen de söylemi-yorsun.
Meryem Bilal’e ancak beşinci gün yazdı: «Bugün öğleden son-ra. Annemin evi. Gelir misin?» Cevap saniyeler içinde geldi: «Senden önce orada olurum.»
Üç buçukta Bilal, ellerini ceplerine sokmuş, eski apartmanın önünde duruyordu. Onu uzaktan gördü. Büyümüştü ya da unutan kendisiydi: daha zayıf bir yüz, şakaklarında belirmeye başlayan aklar, sanki bir randevuya hazırlanıyormuş gibi ütülü bir gömlek.
— Geciktin.
— Gecikmedim. Sen erken geldin.
— Sokakta tek başıma durmak istemedim. Ben de sokakta tek başıma durdum.
İstemeden güldü; sonra gülüşü titredi ve başka bir şeye dönüştü. Hiçbir şey söylemeden Bilal bir adım yaklaştı ve kollarını açtı. Bir an durdu. Sonra dün bıraktığı bir yere dönüyormuş gibi aralarına girdi.
— Özür dilerim, dedi kulağına. Seni sıkıştırıyordum. Senin de benim inandığıma zorla inanmanı istiyordum.
— Ben de haklı çıkabileceğinden korkuyordum.
— Peki haklı mıyım?
— Bilmiyorum.
Ayrıldılar. Bilal görmesin diye kolunun yeniyle çabucak yüzünü sildi. Meryem önlüğünün cebinden küçük fotoğrafı çıkarıp ona uzattı. Uzun uzun baktı: Bu annemin yazısı. Fotoğraf ona nasıl ulaşmış? — İşte bunu soracağız.
Okur, merdivende yaşanan bu anı hatırlamanı isterim. Üç yıllık sessizliğin ardından bir erkek kardeş ile bir kız kardeş, annelerinin evine çıkıyor ve her adım onları çocukluklarına geri götürüyor. Hayatta öyle anlar var ki ömrün ileri gitmediğini, kendi çevresinde döndüğünü hissederiz; bir zamanlar olduğumuz çocuk üçüncü basamakta oturmuş, büyüklerin neden kavga ettiğini anlamayı bekler.
Anne ikinci ziliyle kapıyı açtı: Ayşe, altmış yaşında, eski bir ev elbisesi içinde, saçları beyaz bir tülbentle örtülü, günlerdir uyumamış gözlerle. Daire küçüktü, temizdi, hafif bir tütsü kokusu vardı. Mutfak masasının üstünde bezle örtülü büyük bir kap, bir tabak ekmek ve bir şişe su duruyordu.
— Misafir mi bekliyorsun? diye sordu Meryem. — Hayır. — O zaman bu yemek kimin için? — Kimse için. — Anne. — Yemekle ne işin var?
Bilal ile Meryem karşısına oturdu. Fotoğrafı masaya koydu. Anne ona dokunmadı. İyileşmeyeceğini bildiği eski bir yaraya bakar gibi baktı.
— Bu sende nereden?
— Kliniğe gelen yaşlı bir adamın paltosunda vardı.
— Hangi adam?
— Bizimle oyun oynama, dedi Bilal alçak sesle. Hangi adam olduğunu biliyorsun. Meryem’e telefonda «Şimdi nerede o?» dedin. Kim?
Anne gözlerini kapadı. Bir dakika geçti ve musluktan lavaboya bir damla öyle yüksek bir sesle düştü ki.
— Söyleyecek misin, dedi Meryem sakince, yoksa ben mi söyleyeyim?
— Ne söyleyeceksin?
— Babam olduğunu.
Anne başını kaldırdı. Gözlerinde inkâr yoktu; daha kötü bir şey vardı: tuhaf bir rahatlama.
— Evet. Babanız.
Bilal kıpırdamadan oturdu. — Ama o öldü. — Öldü dedim size. — Öldü mü? — Hayır. — O hâlde nerede? — Bilmiyorum. Biliyordum. Sonra kaybettim. Bu sabah.
Dörtte hâlâ oturuyorlardı; anne bir süre sustu, sonra konuştu.
— Otuz yıl önce Meryem’e hamileydim. Babanız depodayken bir şey gördü. Birinin geceleyin kasayı açtığını gördüğünü söyledi. Sabah muhasebeci Fahri’ye gidip anlattı, çünkü onu dürüst bir adam sanıyordu. Fahri hiçbir şey yapmadı. İki hafta sonra şirket-ten bir adam geldi, depoda açık olduğunu ve bekçinin sorumlu olduğunu söyledi. Savunacak hiçbir şeyi yoktu. İfadesini aldılar, iyi okumadığı bir kâğıda imzasını attırdılar. Sonra Halid adında bir adam geldi.
Bilal soluğunu tuttu: Halid mi? Bu ismi kaynağımdan duydum.
— Sakin, sesini yükseltmeyen bir adamdı. Şu sandalyeye oturdu, bizimle çay içti. Babanıza dedi ki: Mansur Efendi, siz akıllı bir adamsınız ve hamile bir eşiniz var. Bu mahallede kalmanız rahat olmayabilir.
— Sizi tehdit mi etti?
— Tek bir tehdit kelimesi söylemedi. Ve ben her şeyi anladım.
Sana «tehdit kelimesini söylemeyen tehdit»ten söz etmenin vakti geldi. Eski ve ustaca bir sanat bu; her çağda en mahir insanların uyguladığı: ses yükseltmez, el kaldırmaz, bir hâkime sunulabilecek hiçbir iz bırakmaz. Seninle çay içer, çocukların hâlini sorar, sonra «rahat»lık üzerine bir cümle kurar. Sen söylenenden çok söylenmeyeni anlarsın. Gerçek tiranlık silaha ihtiyaç duymaz; küçük kızının adını bilmesi yeter.
— Meryem doğduktan iki hafta sonra kayboldu. Geceleyin gitti. «Size zarar vermesinler diye gidiyorum» dedi. Kimseye söylememem için yalvardı. Bu fotoğrafı gitmeden önce ona ben verdim. «Bundan bir parça götür» dedim. Yedi yıl bekledim. Sonra Ziyad adında bir avukat geldi; «menfaatimi» temsil ettiğini, yasanın yedi yıl sonra kayıp birinin ölmüş sayılmasına izin verdiğini ve bunun bizim lehimize olduğunu söyledi. Çünkü uzlaşma ancak dul bir kadına geçerliydi. Büyük bir meblağ, karşılığında bütün taleplerimden vazgeçmem ve dava hakkında konuşmamam şartıyla.
— Ve kabul ettin?
— Kabul ettim.
Bilal birdenbire kalktı, sonra oturdu.
— Neden?
— Çünkü kâğıt üzerinde dul, gerçekte iki çocuklu bir annemdim. Ve kimse bundan başka bir şey önermedi.
— Para nereye gitti?
Anne Meryem’e baktı: Üniversiteye. Senin okuluna. Hepsi.
Meryem sandalyesinde geriye yaslandı. — Burs diyordun. — Diyordum. — Anne. — Baban kızının doktor olduğunu görmeyi hayal ederdi. Onun hayaline başka bir yol bulamadığımı sana nasıl anlatırım bilmiyorum.
Meryem elini ağzına götürdü. Kalktı. Pencereye yürüdü ve sırtı onlara dönük orada kaldı. Dedi ki: Tedavi ettiğim her hasta… cebimden ödediğim her ilaç… hepsi adı olan bir bedelin üstüne…
— Böyle deme.
— Diyorum.
— Sizi koruyordum, dedi anne.
— Hayır, dedi Bilal kuru bir sesle. Kendini koruyordun. Otuz yıl sustun ve parayı aldın.
— Ne yapmamı isterdin? Reddedip ikinizi aç mı bırakmamı?
— Bana söylemeni isterdim. Onun ölmediğini bilirdim!
— Ve bu bir şeyi değiştirir miydi? — Her şeyi değiştirirdi. — Baban söylememi istemedi.
Sustular.
— İstemedi mi? diye sordu Meryem pencereden.
— Onu ziyaret ederken. Her cuma. Dokuz yıldır. Ulu Cami’nin yanında. Kaldırımda oturuyor.
— Dilenci mi? diye sordu Bilal şaşkınlıkla. Babam mı?
— Dokuz yıldır her cuma yanından geçiyor ve ona yemek veriyorum. Benim evimde yaşamak istemedi. «Çocuklar öğrenirse soru sorarlar. Bilmeyene soru sorulmaz» dedi. Bu sabah yemek götürdüm, onu bulamadım. Önceki cuma çok öksürüyordu. «Bir doktora git» dedim. «Doktorlar isim sorar» dedi.
Meryem yavaşça duvara yaslanıp yere oturdu. Birkaç gün önce elini tuttuğu adamı, çatlak elini, ela gözlerini ve sanki yüzünü ezberlemek istermiş gibi ona nasıl baktığını hatırlıyordu. Dedi ki: Ve ben oradan geçiyordum? Ve onu görmedim? — Belki gördün de tanımadın. — Neden Ulu Cami? Neden başka bir yere oturmadı?
Anne masaya, bezle örtülü kaba baktı. Ve dedi ki:
— Çünkü orası Âdem’in her sabah geçtiği yol.
Sekizinci Bölüm
«Son Sayfa»
Altıncı Gün
Mahalle halk kütüphanesi eski okulun arkasındaki küçük bir binadaydı: koyu renkli ahşap raflar, sararmış kâğıt kokusu ve kimsenin oturmadığı iki masa. Girişteki küçük bir masada, on dokuz yıldır kütüphaneci olan Selma otururdu. Kırk bir yaşındaydı, sakin gri bir elbise ve ince bir gözlük içinde; masasında «Yaprak» adlı uyuyan bir kedi.
İkinci günden beri radyoyu kısık sesle dinliyordu. «Mansur» adını duyunca elinden kalem düşmüştü. Akşam radyoyu arayıp numarasını Bilal adında bir adama bırakmıştı. Altıncı günün akşamı altıda üç kişi kütüphaneye, kapandıktan sonra girdi: Bilal, Hüda ve kapıda onlarla karşılaşmış olan Âdem. Selma kapıyı anahtarla kilitledi ve küçük masanın etrafına oturdular.
— Radyoyu aradınız, dedi Hüda. Neden şimdi?
— Çünkü otuz yıldır biri bana Mansur’u soracak diye bekliyordum. Bunu bana ölmeden önce bir adam söyledi. Fahri.
Hüda dikkatle oturdu: Baştan anlatın.
— On bir yaşındaydım. Babam Fahri’nin şoförüydü. Bir gün, hastalanmadan kısa süre önce, beni arabasına çağırdı. Arka koltuğa oturdu ve bana sarı bir zarf uzattı. «Selma, sen dürüst bir kızsın. Bu zarfı sakla, açma, Mansur’u soran biri gelmedikçe kimseye verme.»
— Mansur kim diye sordunuz mu?
— Hayır. Çocuktum, ondan biraz da korkuyordum.
— Ve kimse size sordu mu?
— Hayır. Otuz yıl. Eski evimizde küçük bir ahşap kutuda, sonra oturduğum her eve taşıdım, sonra bu kütüphaneye.
Masasının çekmecesinden avuç içi büyüklüğünde ahşap bir kutu çıkarıp açtı: soluk sarı bir zarf, zamandan biraz kabarmış, kenarları hâlâ sağlam duran eski bir bantla kapalı. Dedi ki: Açmadım. Hiç.
— Neden?
Uyuyan kediye baktı: Korkuyordum. Büyüyünce korku başka bir şeye dönüştü. Kendi kendime, ölü bir adama sadakatin yaşayanların merakından önemli olduğunu, ahdi koruduğumu söylemeye başladım. Sonra kuru bir sesle ekledi: Korkaklığıma sadakat diyordum.
Bu cümle tek başına her okulun, her üniversitenin, her taziye evinin kapısına asılmayı hak ediyor. «Korkaklığıma sadakat diyordum.» Korkumuzu ne çok soylu adlarla sarıp sarmalıyoruz! Korkaklığa «bilgelik», yılgınlığa «hoşgörü», tembelliğe «tevekkül», zulme karşı suskunluğa «ayıp örtmek» diyoruz. Her birimiz kendini aynaya götürüp Selma’nın söylediğini ona içtenlikle söyleseydi, dünyadaki ahlâk kurumlarının yarısı çökerdi.
— Şimdi hazır mısınız? diye sordu Hüda.
— Aradım.
— Zarfı açın.
— Hayır. Sahibi, kime yazıldıysa odur. — O hâlde Bilal. Onun oğlu.
Selma ona baktı ve titrediğini gördü: Al. Elini uzattı; zarf, hayatında taşıdığı her şeyden daha ağırdı avucunda. Dikkatle açıp içinden siyah mürekkeple düzgün bir yazıyla yazılmış, katlanmış üç kâğıt çıkardı. Dedi ki: Okuyamam. Hüda kâğıtları aldı ve okudu:
«Mansur’a. Bu mektubu okumayacağını bilerek yazıyorum, çünkü göndermeye cesaret edemeyeceğim. Ama kalsın diye yazıyorum. Sen bir şey çalmadın ve bunu biliyorum. Bana bir adamın geceleyin kasayı açtığını gördüğünü söyledin ve sana inandım. Bu yaptığım en kötü şeydi, çünkü sana inandım ve sonra sana ihanet ettim. Yaşanana senin katlanman gerektiği söylendi ve defterleri kendi elimle senin için tahrif ettim. Seni aklayacak bir makbuzu yok ettim. Bunu tamahtan yapmadım. Korktuğum için yaptım, ve bana emreden adam bana kendimden daha yakındı. Beni affetmeni istemiyorum. Yalnızca adının sana geri verilmesini istiyorum. Söylediğim her şeyi kanıtlayacak olanı güvenli bir yerde bıraktım.»
İkinci kâğıtta: «Bu şehirde benden sonra susmuş adamlar olduğunu biliyorum. Kimi para aldı, kimi mazeret. Hiçbiri resmin tamamını bilmiyor. Adlarını başka bir yere yazdım; belki biri, bir başkasının konuştuğunu görünce konuşur.»
Üçüncü kâğıdı çevirdi ve dondu. Bilal: Ne var? dedi. Dedi ki: Üçüncüsü bir cümlenin ortasında bitiyor.
«Ve sana gizlemem ki kasadan aldığım şey benim değildi. Ve onu alan kişi …»
Sonra mürekkep keskin bir inişle düştü ve kâğıt bitti. Altında sayfa numarası: 3. — Bu üç sayfa. Dördüncüsü nerede? — Dördüncü yok, dedi Selma; zarfta yoktu.
— Bakın, dedi Bilal. Üçüncü kâğıdın kenarında küçük bir satır var, daha ince, daha acele bir yazıyla:
«Son sayfayı değerini bilmeyenin yanında bulacaksınız.»
— Değerini bilmeyen mi? diye fısıldadı Bilal. — Herhangi biri. Bir adam, bir kadın, bir çocuk. — Ya da bir bahçıvan. — Neden bahçıvan? — Bilmiyorum, dedi Bilal. Aklıma geldi.
O anda kütüphanenin kapısı çalındı. Sakin üç vuruş. Bakıştılar. Selma fısıldadı: Ben kimseyi çağırmadım. Açtı. Eşikte otuz sekiz yaşında, uzun boylu, eski deri ceketli, elinde defter taşıyan bir adam duruyordu.
— İyi akşamlar. Ben Nadir, bağımsız gazeteciyim. Şehirdeki yolsuzluk davaları üzerine yazdım. Radyo programını dinledim. Buraya girdiğinizi gördüm. Başkalarından önce gelmek istedim.
İzin istemeden girdi. Masaya hızlı bir göz attı; kâğıtları, zarfı, kutuyu gördü. Dedi ki: Ah. İşte bu. — Dokunmayın, dedi Hüda sertçe. — Bu bir kamu meselesi. — Bu babamın meselesi, dedi Bilal. — Ve bütün şehrin. Hakikat kimsenin mülkü değildir. — Yokluğunun bedelini ödeyenindir. Nadir gülümsedi: Sen hâlâ hikâyenin senin hikâyen olduğunu sanıyorsun. Hikâye büyüyor. Şimdi yayımlanmazsa bir başkası sahip çıkar.
Burada durup bu yeni gelen kişiyi önüne koyacağım. Nadir ne kötü biri ne kahraman; insanların «şehrin vicdanı» dediği şey: hakikati elinde bir meşale gibi taşıyan, sonra onunla önce kendi yüzünü aydınlatan. Ve tamamen doğru bir cümle söylüyor: Hakikat kimsenin mülkü değil. Ama hakikatin sahipleri de olduğunu unutuyor; onlar, bir gazetede onun hakkında yazandan çok onunla yanarlar.
— O hâlde kimin?
— Karar vermeye hakkı olanın, dedi Selma, kimsenin sahip olduğunu bilmediği bir sesle. Ayağa kalktı, kâğıtları aldı ve sabit ellerle topladı: Bu mektup sizden hiçbirine ait değil. Mansur’a ait.
— Mansur öldü, dedi Nadir. — Ölmedi, dedi Bilal. — Ne? — Bir şey değil, dedi Hüda çabucak.
Nadir hepsine tek tek baktı: Söylediğinizden fazlasını biliyorsunuz. — Sen de, dedi Hüda. Sayfaların üç olduğunu biliyorsun. Çünkü başka bir şeye bakmadan önce numaralarına baktın. Nadir kısa bir kahkaha attı: Keskinsiniz. — O hâlde anlaşalım: Bu odadaki şey, son sayfanın nerede olduğunu öğrenmeden dışarı çıkmayacak. Ve kenardaki küçük satırı gösterdi. Nadir okudu. Bir an yüzünde göstermek istemediği bir şey belirdi: merak değil, açlık.
— Değerini bilmeyen, dedi alçak sesle. Sonra gözlerini kaldırdı: Ve ben nereden başlayacağımı biliyorum.
Dokuzuncu Bölüm
«Eşikteki Hediye»
Yedinci Gün
Selim’in evi mahallenin ucundaydı; küçük, bakımsız bir bahçeyle ve yaşlı bir limon ağacıyla çevrili. Adam sazdan bir sandalyede, verandada oturuyor, kucağında okumadığı kapalı bir kitap tutuyordu. Yetmiş bir yaşındaydı; düzgün taranmış beyaz saçları vardı, sınıfları dolduran öğretmenin tınısını hâlâ koruyan bir sesi. Sol bileğinde hiç çıkarmadığı eski bir altın saat vardı.
Sabah onda dört ziyaretçi geldi: Bilal, Hüda, Nadir ve arkalarında Selma. Selim Hüda’ya dedi ki: Dün aradınız, adımın bir listede olduğunu söylediniz. Sekiz isim, ve ben ilkiyim? — Sıralamada ilkisiniz. — O hâlde oturun.
Kitabı kenara koydu. Bilal ondan Fahri hakkında bildiklerini anlatmasını istedi. Dedi ki: Bir şey bildiğimi neden sanıyorsunuz? — Çünkü adınız onun elinden çıkmış bir listede. — Belki öğretmeni olduğum için. Şehrin gençlerinin yarısının öğretmeniydim. — Ama onu Büyük Hacı’ya tavsiye eden sizdiniz. Selim başını eğdi: Evet. Ben tavsiye ettim. Zekiydi, rakamları severdi. — Şirkette çalışmaya başlamasıyla ölümü arasında ne oldu? — Hiçbir şey.
Nadir, Hüda’ya dönerek dedi: Ben sorabilir miyim? — Nadir. — Sadece işi hızlandırmak istiyorum. — Kimse bir adamı kendi evinde böyle sorgulamaz. — Bırakın sorsun, dedi Selim sakin bir sesle.
Nadir koltuğunda doğruldu: Bu saat ne? — Bir saat. — Altın mı? Nereden buldunuz? — Fahri’nin hediyesi. Otuz yıl önce. — Hangi vesileyle? — Vesile yok. — O hâlde size neden verdi? — Vefa, dedi. Öğretmenine. — Masum bir bekçinin suçlanmasından iki hafta sonra sunulan hangi vefadır?
Selim cevap vermedi. Nadir, sesini alçalttıkça keskinleşen sakin bir tonla dedi ki: Üstat, siz Fahri’yi çocukluğundan beri tanıyordunuz. Size bir altın saatle geldi ve bir şey söyledi, siz sustunuz. Neden kabul ettiniz?
— Çünkü güzel bir saatti.
— Saate ihtiyacınız mı vardı?
— Hayır.
— O hâlde neden?
Selim bileğini öbür eliyle tuttu ve sıktı: Çünkü biliyordum. Bir şeylerin olduğunu. — Ve ne yaptınız? — Hiçbir şey. Çünkü insanların çocuklarına hakikatin bir erdem olduğunu öğretiyordum ve sevdiğim biriyle yüzleşmekten aciz kalıyordum. — Sevginizi hak ediyor muydu? — Hayır. Ama insan bazen birini, o kişiden çok, onun hakkında kendi kendine yarattığı imgeyi sever.
Ne cümle! Dostluk, vefa ve kör sevgi üzerine bir kuram yazmak isteseydim, bundan fazlasına ihtiyaç duymazdım. Kaç kişiyi seviyoruz da aslında onlar yoklar? Onlarda sevdiğimiz, kendi içimizde yonttuğumuz heykel; biri aslına yaklaştığında ise onu hırsla savunuyoruz. Bu, neden yakınlarımızı yabancıları bağışlamadığımız yerde bağışladığımızı, bazen aslında hiç çizdiğimiz gibi olmamış birine vefa adına hakikate ihanet ettiğimizi açıklıyor.
— Ya Mansur’un karısı? Size geldi mi?
— Bir hafta sonra geldi. Orada, şimdi sizin oturduğunuz yerde oturdu. Selma’yı işaret etti. Fahri’yle konuşmamı ve kocasına şahitlik etmemi istedi. Ben mahallede sözü olan bir adamdım. Bir şey söyleseydim insanlar dinlerdi. Ona «Bilmiyorum» dedim. Biliyordum. «Üstat, bize hakkı söylemeyi sen öğrettin» dedi. Ben de ona «Hak her zaman söylenmez» dedim.
— O ne dedi?
— Hiçbir şey. Bana teşekkür etti ve çıktı.
Başını eğdi. Ve çöktü. Sesle ağlamadı; eski bir çatlağa benzer bir şeyle: yetmiş bir yaşındaki bir adam, hakikati arayan gençlerin önünde parçalanıyordu. Dedi ki: Bana üstat denmeyi hak etmiyorum. Otuz yıldır çocuklara hakikatin bizi özgürleştirdiğini öğretiyorum ve saatime bakamıyorum.
Saati çıkarıp masaya koydu: Alın. — Onu istemiyoruz, dedi Hüda. Sizden tanıklık etmenizi istiyoruz. — Kimin önünde? — Hakikati söyleyeceksiniz. — Beni affedecek misin? dedi Bilal’e. — Bilmiyorum. — Dürüstsün. — Bunu sizden öğrendim. Öğretmen acı bir gülümsemeyle gülümsedi.
On birde altmış beş yaşında yaşlı bir kadın geldi; uzun kahverengi bir elbise ve bez bir çantayla, yanında kırk dört yaşında, gözleri yorgun bir adam, ve onlarla birlikte bastonuna dayanmış daha yaşlı bir kadın. Selim dedi ki: Bu Âmine, Mansur’un eski komşusu; bu oğlu Reşid, annesi de Necva. Onları ben aradım; her birinin bir parçası olduğunu biliyorum.
Âmine ağır bir sesle dedi: Ben çok şey bilmiyorum. Ama bir çocuk bana bir şey anlattı. Reşid. Reşid anneye baktı; küçücük, gözleri kapalı, bastonunu iki eliyle tutan bir kadın: Anne, sen söyle. — Hayır. Çünkü sen çocuktun. — On dört yaşındaydım.
Reşid soludu: Annem geceleri şirketin bürolarını temizlerdi. Bir gece babam seyahatte olduğu için beni de yanında götürdü. İkinci katı silerken kasa odasına sızdım. Masanın başında oturan bir adam gördüm; önünde bir defter, yazıyor ve siliyordu, sonra küçük bir kâğıdı yırtıp cebine koydu. Fahri. Anneme koştum ve ne gördüğümü söyledim. «Kimseye anlatma» dedi.
— Neden?
— Çünkü işimizi kaybederdik.
Necva titrek bir nefes aldı: Üç oğlum ve hasta bir kocam vardı. Maaş her şeyimizdi. — Biliyorum anne. — O hâlde neden yineliyorsun? — Çünkü suçlanan adamın adına konuşacak kimsesi yoktu. Necva ıslak gözlerini açtı: Ben kötü değildim. — Hayır, dedi Reşid. Korkuyordun. — Bu bağışlatır mı? — Bilmiyorum. Ama açıklar.
Elini uzatıp onun elini tuttu. Böylece, ne bir nutuk ne resmî bir itiraf; otuz yıllık bir sessizlik, sabah ışığı ve limon kokusuyla dolu bir evde kırıldı.
Necva’yı haksız yere suçlamayın. Biriniz ona «Masum adamı hiç düşünmedin mi?» diye sormak istiyor, biliyorum. Ama ben size başka bir soru soruyorum: Bu dünyada kaç yoksuldan, zenginlerin ödemediği bir bedelle cesur olması isteniyor? Güzel ahlâkımız yoksulların hesabına, zenginlere uygulanan aynı cetvelle yazılıyor, sanki ikisi de aynı lüksü taşıyormuş gibi. Hüküm vermeden önce, üç çocuğu ve hasta bir kocası olan bir evde «hayır» kelimesinin bedelinin ne olduğunu öğren.
Akşam üstü Selim eve yalnız döndü. Diğerleri gitmişti. Elinde anahtarla kapının önünde durdu, bakımsız bahçesine baktı ve yıllardır ilk kez göğsünün hafiflediğini hissetti. Eli kilide uzanırken eşikte bir şey gördü: gri kâğıda sarılı, kırmızı iplikle bağlanmış küçük bir kutu.
Dondu. Kâğıdı tanıdı. Geçmişten bir yüzü tanır gibi: hafif çizgili gri kâğıt ve tek düğümlü kırmızı iplik. Daha önce görmüştü. Otuz yıl önce.
Yavaşça eğilip aldı. İçinde katlanmış küçük bir kâğıt vardı. Açtı. Makine yazısı gibi zarif bir el yazısıyla:
«Ömrün ve ondan kalan. Bu rahatının bedeli.»
Parmakları titredi. Sokakta kimse yoktu. Telefonunu çıkardı ve Hüda’nın numarasını aradı.
— Üstat? — Bana bir hediye geldi. Aynı hediye. Aynı kâğıtla. Aynı iple. — Ne zaman? — Birkaç dakika önce. — Açmayın. Dokunmayın. Çünkü sessizliği satın alan, dedi Hüda yavaşça, hâlâ iş başında.
Onuncu Bölüm
«Yarım Hakikat»
Sekizinci Gün
İyad, eski limanın kıyısında, yanındaki iki odalı bir evde yaşıyordu; adresini bilenlerden başkasının uğramadığı bir mahallede. Altmış sekiz yaşındaydı, Modern Ticaret’te otuz yıldan fazla bekçilik yapmış, sekiz yıl önce emekliye sevk edilmişti. Bedeni hâlâ genişti ama sırtı eğilmişti, çay bardağını tutarken elleri titriyordu.
Sabah dokuzda kapısı çalındı. — Kim o? — Ben Halid. Eli sürgüde dondu. — Aç Ebu’l-Fazl. Hâlini sormaya geldim.
Kapıyı yavaşça açtı. Eşikte elli beş yaşında, şık, yüzü sakin bir adam duruyordu; gri bir ceket, parlak ayakkabılar, elinde meyve poşeti ve bir kutu tatlı. Halid tek sandalyeye oturdu ve odayı bilen bir bakışla süzdü; satın almayacağı şeyleri sayan biri gibi.
— Hacı Tevfik senin hâlini soruyor. Şirketin hizmetinde ömür geçirenlerin kıymetini bilir.
— Beni emekli ettiklerinde bilmedi.
— İdari bir karardı.
— Bugün ahlâkî bir karar mı?
Halid gülümsedi: Hâlâ keskinsin. — Sen de bir şey istediğinde hâlâ meyve getiriyorsun. — Hayır. Ben birinden endişe ettiğimde getiririm. Şehir bu günlerde konuşuyor; eski şeyleri araştıranlar var, belki biri sana gelir. Senin bir ilgin yok. Sorana bunu söylemeni isterim. — Hakikat benim işim. — Hayır. Hakikati söylediğinde seni koruyacak birine ihtiyaç var. Sen yalnızsın Ebu’l-Fazl. Böyle bir mahallede yalnız bir adamı kimse korumaz.
— Bu bir tehdit mi?
— Asla. Bu bir öğüt.
— Otuz yıl önce bana gelen öğüt bir zarfın içinde geldi.
— Neden bahsettiğini bilmiyorum.
Meyve poşetini masaya koydu ve kalktı: Buradaki gecelerin uzun olduğunu, ışıkların az olduğunu, insanın hoşlanmadığı şeyler işitebileceğini biliyorum. — Ve görebilir de. — Ve görebilir de. Kendine iyi bak. Çıktı.
Öğüdün öteki yüzü işte bu, okur: ipek eldiven giymiş öğüt. Dikkat et, Halid bir canavar değil; meyve taşıyan, sağlığı soran, az ışıktan gerçek bir kaygıyla söz eden bir adam. Onu filmlerdeki katillerden daha tehlikeli yapan da bu. Zulmün en korkunç biçimi, kendini zulüm saymayan, çünkü ilgi diliyle konuşandır.
Öğleden sonra üçte kapı yine çalındı. İyad bu sefer aralıktan baktı: Avukat Hüda ve yanında Selim Üstat. Açtı. İçeri girip tek yatağa oturdular; hiçbiri meyve poşetine elini uzatmadı. Selim dedi ki: Ebu’l-Fazl, seni kırk yıldır tanırım ve senden Mansur’un suçlandığı gece gördüklerini söylemeni istemeye geldim. İyad gözlerini kapadı: Geleceklerini biliyordum. Soranlar. — Neden sen onlara gitmedin? — Çünkü korkağım, dedi sadece.
Hüda bir defter ve kalem çıkardı: Ben yazıyorum, siz söyleyin. — O gece nöbetteydim, üçüncü deponun girişinde, Mansur’un kovulmasından bir hafta önceki gece. Fahri’nin gece yarısından sonra depoya girdiğini ve bir saat sonra çıktığını gördüm; elinde sarı bir zarf vardı. Kasaya koydu ve kilitledi. Bana dedi ki: İyad, soran olursa ben burada değildim. Ben de «Peki» dedim. — Size bir şey verdi mi? Tereddüt etti. — Evet. Bir miktar para. Çoktu. — Fahri’den mi? — Şirketteki bir adamdan. — Fahri’den mi? — Şirketteki bir adamdan.
Hüda defterden gözlerini kaldırdı: Başka biri mi? Neden tereddüt ediyorsunuz? — Çünkü daha fazlasını söylemek istemiyorum. Çünkü korkuyorum. — Halid’den mi? — Her şeyden.
Selim Hüda’ya baktı: Her şeyi söylemiyor. — Biliyorum. — Ben bu bakışı bilirim. Aynada gördüm. Sonra İyad’a döndü: Ebu’l-Fazl, hakikatin tamamı bu mu? — Yarısı. — Öbür yarısı seni öldürür mü? — Hayır. Ama onları öldürür. — Kimi? — Beni sevenleri.
İkisi de anlamadı. İyad dedi ki: Önemli değil. Söylediğimi yazın. Yazdı ve yüksek sesle okudu. Taşa adını kazır gibi, ağır, yorgun bir el yazısıyla imzaladı. Hüda dedi ki: Teşekkürler. — Teşekkür etme. Henüz bir şey yapmadım. Kâğıdı alıp saklasın diye Selim’e verirken dedi ki: Yarın büroda kasaya koyacağım. — Bu gece daha iyi, dedi İyad. Bilmiyorum. Öyle hissediyorum.
«Yarım hakikat» ibaresinde bir an durun. Bu yalnızca İyad’ın ibaresi değil; bütün tarihin ibaresi. Biz genellikle yalan söylemeyiz; bize zarar vermeyen yarıyı söyler, öbür yarıyı «koşullar», «mahremiyet» ya da «sevdiklerimizi korumak» dediğimiz bir kutuda tutarız. Bu ikinci yarının en tehlikeli yanı, çoğu zaman dürüst olmasıdır: İyad gerçekten sevdiklerinden korkuyor. Mazeret uydurma değil; korkaklığın giyebileceği en ince elbise.
Gece on birde Halid, İyad’ın evinden yirmi metre uzaktaki arabasında oturuyordu. Farları söndürdü, motoru kapattı ve izledi. Kimse ondan bunu istememişti, ama geldi. Çünkü o sabah İyad’ın gözlerinde otuz yıldır görmediği bir şey görmüştü: korkusuzluk. Ve bu her korkudan tehlikeliydi. Kendi kendine: Bu gece onu koruyacağım, dedi. Başka bir şey değil. Göğsünde kıvranan bir şey vardı; kendine yalan söylüyormuş gibi.
Gece yarısı sokağın ucundan beyaz bir araba göründü, durmadan önce farlarını söndürdü. Üç adam indi, yüzleri örtülü. Halid dondu. Bunlar onun adamları değildi. Hemen anladı. Kimseyi göndermemişti, kimseye emretmemişti. Üçü, kapının yerini biliyormuş gibi hızla İyad’ın evine girdi. Halid ahşabın kırılma sesini, bir adamın bağırıp sonra susturulduğunu işitti. Kolu tuttu. Kapıyı yarım açtı. Sonra kapattı. Kolu bir daha tuttu. O uzun saniyelerde her şeyi gördü: otuz yıl önceki zarfı gördü, Mansur’un yüzünü gördü, bir kapıyı çalan ve sakin bir sesle «Kalmanız rahat olmayabilir» diyen genç kendisini gördü.
Ve koltuğunda kaldı.
On dakika sonra üç adam çıktı: biri bir kâğıt, biri eski bir defter taşıyordu. Arabaya binip kayboldular. Uzaklaştıklarından emin olunca Halid indi ve eve girdi. İyad yatağın kenarında yerde yatıyordu, ağzı kanıyor, gözleri açıktı.
— Ebu’l-Fazl! Ambulans çağıracağım.
İyad şaşırtıcı bir güçle bileğini yakaladı: Sen. — Ben yapmadım. — Bekliyordun. Arabadaydın. — Yemin ederim. — Git. Geri gelmeden.
Halid, yüzünü başkalarının dövdüğü adama baktı. Sonra çıktı. Sokakta bir numarayı aradı: Alo? dedi Hüda uykulu bir sesle. — Ben Halid. Güvenlik sorumlusu. İyad evinde. Dövülmüş. Ambulansı arayın. — Kim yaptı? — Ben yapmadım, dedi Halid, sesi her zamankinin aksine titriyordu. Ama kimin yaptığını biliyorum. Bilmiyorum. Beni korkutan da bu. Bunlar benim adamlarım değil.
Telefonu kapattı. Karanlık kaldırımda durdu, eli telefonu sıkıyordu. Ve otuz yıldır ilk kez, elinin üstünde bir el olduğunu hissetti; kendisinin başkalarını yönlendirdiğini sanırken onu yönlendiren bir el.
On Birinci Bölüm
«Silinen Harf»
Dokuzuncu Gün
Eski mahalledeki kuyumcular çarşısı bir gırtlak kadar dardı; cam vitrinler kucaklaşır, üstlerinde güpegündüz bile sarı ışıklar par-lardı. Nadir, deri ceketinin cebinde eliyle dükkânların arasından yavaşça geçti. Yalnızca iki saat uyumuştu ve kafasında tek bir satır vardı: «Değerini bilmeyenin yanında bulacaksınız.»
Üzerinde «Ebu Salim Kuyumculuk, 1962’den beri» yazan küçük bir dükkânın önünde durdu. — Günaydın. Birini sormak istiyorum. Kuyumcu kaşlarını kaldırdı. Yetmişindeydi, kalın gözlükler, masada küçük bir takım: Sorular pahalıdır evlat. — Ben öderim. — Ne teklif ediyorsun? — Bir fincan kahve. — Bu yeter.
— Yirmi beş yıl kadar önce sana bir adam bazı eski altın par-çalarla gelmişti. Değerini bilmiyordu, sana ucuza sattı. Ve sen kimseyi unutmazsın.
— Kim söyledi?
— İnsanlar.
— İnsanlar konuşmayı sever.
— Sen de hafızayı.
Kuyumcu ona baktı, sonunda dedi ki: Bahçıvandı. Adı Cemal. Yeşil Toprak’ta, şehrin kenarında. Zengin bir adama ait eski bir bahçe. Fahri, hafızam yanıltmıyorsa. Bana hayvan biçiminde iki küçük altın parça sattı; kulübedeki eski bir sandıkta bulduğunu söyledi. Yanında iki harf kazınmış altın bir yüzük vardı. Satmadı. Uğur getirir diye taşıdığını söyledi.
Nadir’in yüzü aydınlandı. Küçük bir banknot bırakıp yürüdü. Dükkânda Ebu Salim, uzaklaşan sırtına baktı ve gereğinden fazla konuştuğunu düşündü; ilk kez değildi.
Yeşil Toprak yolu topraktı, yıkık taş duvarlar arasında uzanıyor-du. Nadir yaklaştıkça hava değişti: nem, ıslak toprak kokusu, duvarların üstünden sarkan parlak yeşil yapraklar. Bahçenin çevresinde bütün toprak kuraktı, çatlakları sarı. Burada ise limon, incir, küçük elma ağaçları, domates ve nane sıraları vardı. Alçak sesle kendi kendine: Tek başına bir toprak kuraklığın ortasında nasıl yeşerir? dedi.
Bahçenin ortasında bir adam toprağa eğilmişti: altmış iki yaşında, geniş sırtlı, terden ıslanmış bir gömlek ve hasır şapka içinde.
— Sen Cemal misin? Ben Nadir. Bu bahçede ne kadardır?
— Otuz yıl.
— Kimin?
— Allah’ın.
— Allah’tan sonra?
— Ben bakıyorum. Emanet.
— Kimin?
— İsteyenin.
Nadir sağ eline baktı. Orta parmağında ağır, üzerinde iki kabartma harf olan altın bir yüzük. — Bu yüzük güzel. — Uğur. Yirmi beş yıl önce kulübede buldum. — «F. R.» Bu bir ismin işlemesi. — Okumam. Küçükken öğrendim, sonra unuttum. — O hâlde onunla birlikte olan kâğıtlarda yazılanı da bilmiyorsun.
Cemal dondu. — Hangi kâğıtlar? Ne dediğini bilmiyorum. Ben kanaatkâr bir adamım. Kanaat tükenmez bir hazinedir. Kimseden bir şey istemem, benim olmayanı almam.
— Ama yüzüğü aldın. Ve altını sattın. Kimin olduğunu sormadın. O hâlde kanaatkâr değildin. Kendisinin olmayan bir yüzük taşıyan, kendisinin olmayan bir bahçede yaşayan ve kanaati vaaz eden biri, kazanmadığı bir maldan bereket dileyene benzer.
Nadir hakkında sana bir şey itiraf edeyim: Zekâsını seviyorum, yöntemlerinden korkuyorum. Doğru, sert bir cümle söyledi, ama tehdit ederek söyledi. Özgürleştiren hakikat ile şantaj yapan hakikat arasındaki fark da bu. «Kanaat tükenmez hazinedir» sözü Cemal’in ağzında yalan değil, ama bir perde olabilir; yoksulun perdesi zenginin perdesinden daha ince ve daha onurlu olabilir, yine de perdedir. Beni ilgilendiren, halk hikmetinin her zaman hikmet olduğunu sanmaman; içinde bazen insanların uyuyabilmek için kullandığı küçük hileler var.
Cemal’in yüzü kızardı: Sen kimsin de beni hesaba çekiyorsun? — Seni hesaba çekmiyorum. Ölmüş bir adamın eşyalarını aldığını öğrenirlerse polisin de aynı soruları soracağını biliyorum. — Beni tehdit mi ediyorsun? — Sana bir seçenek sunuyorum: bana kâğıtları göster. — Göstermezsem? — Başka bir şey yapmak zorunda kalırım.
Cemal uzun uzun ona baktı. Gözlerinde eski bir korku ve ra-hatlamaya benzeyen başka bir şey vardı. Dedi ki: Burada bekle.
Onu bahçenin ucundaki küçük ahşap bir kulübeye götürdü: ziraat aletleri, tohum çuvalları, paslı bir orak. Arka köşede yerden bir tahta kaldırıp küçük bir çukur gösterdi; dibinde ayakkabı kutusu büyüklüğünde, solmuş kabartmalı ahşap bir sandık vardı. Açtı: dibinde ince bir iple bağlı iki katlanmış kâğıt. Nadir’e uzattı: Hiçbir şey anlamadım. Ama atmadım. Ağır olduklarını hissettim. Emanetler gibi ağır.
Nadir ilkini açtı. Mektupta gördüğü aynı yazıyla yazılmıştı: za-rif, düzenli, siyah mürekkep. Ama kâğıdın kenarları ıslanmış, son satırlarda mürekkep dağılmıştı. Alçak sesle okudu:
«Dördüncü sayfa. Ben. Onu korkusunu kendisinden daha iyi bildiğim bir adam aldı. Onu korumak istediğim için ona karşı sus-tum ve bunu kendime bağışlamıyorum. Kim olduğunu bilmek istersen adı:»
Ardından silinmiş bir kelime. Islak mürekkep, kâğıtta siyah bir leke gibi yayılmıştı; başında yalnızca tek bir harf kalmıştı: «T». Ardından okunmaz birkaç nokta. — Gerisi kayboldu, dedi Cemal. Çatı yıllardır sızdırıyordu.
Öteki yüzde küçük bir satır: «Cevabı burada bulamazsan her şeyin başladığı depoda ara.»
Nadir harfe uzun uzun baktı. «T». Arşivinde eski bir dosyayı hatırladı: Tamer el-Hüseyni, otuz yıl önce Modern Ticaret’in mali işler müdürü; davadan aylar sonra şirketten ayrılmış, bugün şehir meclisi üyesi, limanın yarısına sahip olduğu söylenen biri. Evet. Oydu. — Bunu nasıl düşünmedim? dedi alçak sesle.
— Kim olduğunu anladın mı? — Sanırım. Büyük bir adam. — Ne yapacaksın? — Yayımlayacağım. — Acele etme, dedi Cemal. Çünkü yalnızca bir harf var. — Harf yeter. — Yetmez. — Sen bu işlerden anlamazsın. — Okumam dedim. Bu yüzden taşıdığının değerini bilmiyorsun.
Nadir kâğıdı dikkatle katlayıp iç cebine koydu: Bu bende kalacak. İkinci kâğıdı, okunamayan, yalnız şirket mührü seçilen ıslak bir makbuzu, Hüda’ya teslim etmesi için verdi. Ve dedi ki: Şunu, ilkini göstererek, emin olmadan kimseye söylemeyeceğim. Çünkü kimsenin yanlış yöne gitmesini istemiyorum. — Ya sen? — Ben yanılmam.
Bahçenin yumuşak yeşil ışığına çıktı, limon ağaçlarının arasında gülümseyerek ve başlattığı ismi içinden yineleyerek yürüdü. Kapıda durup sırtına bakan, kimsenin duymadığı bir sesle «Bir şeyin kıymetini bilen, kim olduğunu doğrulamayı unutur» diyen Cemal’e dönüp bakmadı.
Bu son cümleyi aklında tut; gelecek bölümlerin anahtarı o. Vicdanına daha yakın bir biçimde söyleyeyim: İnsanın en tehlikeli anı, cevabı bulduğunu sandığı andır. Şaşkın arayıcı sorar, aceleci kesin bilen hüküm verir. Başkalarının hatalarını nasıl yazacağını bilen Nadir de aynı türden bir hataya düşmek üzere; çünkü zekâsı, ayakları ulaşmadan önce sonuca varıyor.
On İkinci Bölüm
«Defterin Kenarı»
Onuncu Gün
Münir’in ikinci el kitap dükkânı, çarşı camisinin arkasında dar bir sokaktaydı: tavana kadar çıkan raflar, yerde yığılmış kitaplar, ortada küçük bir çaydanlıkla yakılmayan bir pipo duran ahşap bir masa. Yetmişindeydi; zayıftı, ütülü keten bir gömlek giymişti, gözleri baktığı her şeyi okuyormuş gibi görünüyordu.
Hüda, yanında Bilal’le içeri girdi, ikisi ahşap sandalyelere oturdu. Münir dedi ki: Dün aradınız, adımın bir listede olduğunu söylediniz. Hiçbir listede olmak istemezdim. — Kimse istemedi. — Ama buradayım. Çünkü komşu yalnızca kendisini ilgilendireni bilir. Beni ilgilendirmeyeni açmam. — Ama açtınız. — Açtım, sonra kapattım.
Masanın altından küçük bir ahşap sandık çıkarıp önlerine koydu: Otuz yıl önce bir şirketin atıklarından bir sandık eski defter aldım. Arşivlerinden kurtuluyorlardı, hepsini kâğıt fiyatına önerdiler. Ben kitap satıcısıyım. Kâğıt rızkımdır. Sandığı açtı: kahverengi deri bir defter, kenarları yıpranmış, kapağında soluk bir mühür: «Modern Ticaret. Üçüncü Depo.»
— Neden sakladınız?
— Çünkü farklıydı. Öbür defterler düzenli ve doğruydu. Bunda çok silinti var. Ve tekrar eden bir ibare: «Nihai tasfiye.»
Eski kâğıda nasıl davranılacağını bilen bir parmakla sayfaları çevirdi. Sayfada bir sütun rakam, sonra siyah mürekkeple yazılmış bir satır: «Nihai tasfiye. Üçüncü Depo.» Yanında, kendilerinden öncekini silmeyi biri üstlenmiş rakamlar.
— Kimseye sormadınız mı? Otuz yıl ağzınızı açmadınız mı?
— Defterler zarar vermez.
— Birine gerektiğinde verirler, dedi Hüda. Bu yüzden geldim. Ama bir muhasebeci okumadan olmaz.
O anda kapı çalındı.
Âdem girdi. Her zamanki gri ceketi ve elindeki çantasıyla eşikte durdu. Mahallenin tanıdığı adama ait hiçbir şeyi kalmamıştı: yüzü sarıydı, gözleri kızarmıştı, sırtı, görünmeyen bir şey taşıyan biri gibi hafifçe eğikti. Hüda dedi ki: Hoş geldiniz Âdem Bey. Sonra yanında oturanı gösterdi: Bilal. Mansur’un oğlu.
Âdem dondu. Dükkândaki sessizlik yoğundu; sanki kitaplar bile dinliyordu.
— Ben Âdem el-Hatib, dedi kısık sesle. Şirkette küçük bir yazıcıydım. Mansur’un bir oğlu olduğunu bilmiyordum.
— O da sizin var olduğunuzu bilmiyordu.
— Oturabilir miyim?
Oturdu. Çantasını dizlerine koydu ve yavaşça açmaya başladı. Sarı zarfı çıkarıp herkesin arasında masaya koydu: Dokuz gün önce şirketin bodrumunda buldum. Bir şehadet. Fahri’nin yazısıyla. Bilal kâğıdı alıp okudu: «Aşağıda imzası bulunan ben, baş muhasebeci, yazıcı Âdem’in… kendi iradesiyle kimseye açıklamamayı kabul ettiğine şehadet ederim.» İki kez okudu. — Bu doğru mu? — Yarısı. Fahri’nin defter tahrif ettiğini gördüm. Para aldım. Ve sustum. — Ama sözle kabul etmediniz. — Bir şey söylemedim. — O hâlde kabul değildi. — Sessizlikti. — Fark eder mi? — Etmez, dedi Âdem. Etmez.
Bilal kâğıttan gözlerini kaldırdı. Yüzü ürkütücü derecede sakindi: Yıllardır sizden nefret etmeye çalışıyorum. Şimdi sizi görünce nefret edecek bir şey bulamadım. — Bulmalıydınız. Çünkü onun geçmesine izin veren bendim. — Konuşsaydınız size inanılacağını mı sanıyordunuz? Babam kurtulur muydu? — Bilmiyorum. — İşin en kötü yanı bu, dedi Bilal sakince. Kimsenin bilmemesi.
Bilal, bu romandaki en derin yaranın üstüne parmağını koydu: «Kimsenin bilmemesi.» Ahlâk hikâyelerinin kesin olmasını isteriz: Âdem konuşsaydı hak kazanırdı, böylece susması açık bir suç olurdu. Ama hayat bundan daha acımasız: belki sessizlik suçtu, belki de konuşmak hiçbir şeyi değiştirmeden ezilecekti. Her iki durumda da soru, yaşayanla ölü arasında asılı kalır: ya olsaydı? Bu «ya olsaydı», susmayı seçenin içinde yaşadığı en acımasız hapishanedir.
Sonra Âdem şehadetin arkasını gösterdi. Bilal kâğıdı çevirdi; eğik mavi mürekkeple 21 rakamı, şimdi kurumuştu. — Radyodaki meçhul arayanın söylediği rakamın aynısı. — Kim yazdı? — Bilmiyorum. Yazılı buldum ve mürekkep kurumamıştı. — Zamanı bilen, dedi Hüda, zarfı bilen ve Âdem’in bodruma ineceğini bilen biri. — Ben de bunu merak ediyordum. Bir kayıtta, birinin sisteme gece ikiyi çeyrek geçe Hacı’nın hesabıyla girdiğini gördüm. Ama zarfı bulamadım. Beni ona biri götürdü. — Buna sonra döneceğiz, dedi Hüda. Şimdi, defter.
Münir defteri Âdem’e doğru itti. İki eliyle tuttu, kapağa baktı, sonra açtı. — Üçüncü Depo defteri. Mevcut hesapları. Sayfaları eski bir muhasebecinin hızıyla çevirdi; gözleri sütunların üstünden okumadan geçiyor, içlerinde yalnızca hatanın kokusunu alıyordu. — Burada. Bu düzenli bir silinti. Asıl rakamlar daha büyüktü. «Tasfiye»ye çevrilmişler. Yani biri bir açığı, iç kayda çevirerek gizlemek istemiş. — Ya Mansur? — Bekçi bu defterlere yazmaz. — O zaman nasıl suçlandı? — Çünkü «tasfiye» depoya atfedilir, depo da onun nöbetindeydi. — Onun olmadığının kanıtı nerede? — Burada.
Âdem sayfanın kenarını gösterdi. Ve dondu.
Sağ kenarda, «nihai tasfiye» yazan her satırın yanında mavi kalemle iki küçük harf vardı: «Â. H.» Onlara baktı, sonra sayfayı çevirdi: «Â. H.» Bir sayfa daha: «Â. H.» Her seferinde aynı iki harf, aynı eğimle, harflerin arasında aynı titrek noktayla.
— Üstat? dedi Hüda. Ne görüyorsunuz? — Görüyorum…
Durdu. Eli titredi. Ve birdenbire, hiçbir hazırlık olmadan, eski bir sabah aklına geldi. Ahşap odadaki gecenin üzerinden bir hafta geçmişti; Fahri’nin odasına girdi. Masada katlanmış bir kâğıt, Fahri’nin elinden talimat: «Âdem, bu kayıtları Üçüncü Depo defterine işle. Rutin işlem. Her satırın yanına her zamanki gibi iki harfini koy.» O gün güvenle gururlanan genç bir adam olarak oturup kaydetmişti. Satır satır «nihai tasfiye» yazmış, yanlarına iki harfini koymuştu. Sormamıştı. Bağlamamıştı. Yirmi sekiz yaşındaydı ve bir hafta önce para almıştı. O sabahtan beri bütün bunları kafasından silmişti. Otuz yıl.
— Ben, dedi güçlükle duyulan bir sesle.
— Siz ne?
— Bunu ben yazdım. Kayıtları. Hepsini. Bu benim yazım.
Hüda’ya, sonra Bilal’e, sonra elindeki deftere baktı. — Yalnız şahit değildim. — Siz tasfiyeyi mi yazdınız?
— Yalanı kendi elimle yazdım, dedi Âdem.
İşte burada, sevgili okur, tam bu cümlede, on iki bölüm boyunca senin de kurduğun yanılsama çöküyor. Âdem’i «yalan söylemeyen adam» olduğu için sevdin, sonra acı çektiğini görünce daha çok sevdin ve «yalnızca zayıf bir şahit» dedin. Şimdi adam keşfediyor ve sen onunla birlikte keşfediyorsun: zayıf şahit değildi, yazan eldi. Fahri onu tam da bizim başkalarını kullandığımız gibi kullanmıştı: bir miktar paraya, nazik bir cümleye ve rutinmiş gibi teslim edilen bir deftere. Hâlâ onu seviyor musun? Acele cevap verme. Çünkü bu soruya verilecek dürüst cevap, aslında başka bir sorunun cevabıdır: Kendini seviyor musun?
Üçüncü Kısım: Gürültü
On Üçüncü Bölüm
«Pencerede Taş»
On Birinci Gün
Gece on birde Vâil, bilgisayar kablolarıyla ve boş yemek kutularıyla dolu küçük bir odada iki ekranın karşısında oturuyordu. Yirmi altı yaşındaydı, siyah bir gömlek giymişti, rafında üzerinde «Hakikat yaş tanımaz» yazan bir bardak vardı. Kanalını üç yıl önce «Uyanıklık» adıyla açmış, üç yüz bin takipçi toplamıştı; onu mahallenin vicdanı olarak görüyorlardı. Vâil buna kabul ettiğinden fazla inanıyordu.
— Hazır mısın? diye sordu Sara telefondan. Vâil, ben paylaşımımda itiraf ettiğini söylemedim.
— Ben de itiraf etti demeyeceğim. Hakikati söyleyeceğim: itibarını yalan söylemeyen adam olmak üzerine kurmuş bir adamı gece yarısı radyodan ağlayarak çıkarken gördük ve ondan kendisinin olmadığını söylediği bir kâğıt düştü.
— Olan bu. Fotoğrafı?
— Şirketin sitesinden eski bir fotoğraf.
— Ya masumsa?
— Masum açıklar. Açıklayamazsa? O zaman masum değildir.
Kısa bir sessizlik oldu. Sara dedi ki: Vâil, bunu ben söyledim. Doğru değildi. — Önemli değil. Önemli olan, insanların bir şey duymak istemesi.
Yayın düğmesine bastı. Yüzü ekranda belirdi, arkasında hafif bir mavi ışık yanıyordu: İyi akşamlar arkadaşlar. Ben Vâil. Bu da «Uyanıklık». İlk dakikada dört bin kişi bağlandı. Onuncu dakikada on iki bin. Otuzuncuda her yorumda Âdem el-Hatib’in adı yazılıyor ve tekrarlanıyordu; yanında resmî takım elbiseli, gülümseyen bir adamın fotoğrafı ve altında «muhasebeci» kelimesi.
Burada kendime biraz öfkeye izin vereceğim; ben bir anlatıcıyım, taş değilim. Vâil’in cümlesini tart: «Masum açıklar. Açıklayamazsa masum değildir.» Bu kötü bir gencin cümlesi değil; tarihteki bütün engizisyon mahkemelerini kuran cümle, ilk cadı mahkemesinden son elektronik meydana kadar. Bütün hukuki ilkeyi tersine çeviriyor: suçlayanın suçu ispatlaması yerine, sanıktan yapmadığını kanıtlaması isteniyor. Ve şuna da dikkat et: buradaki «kalabalık» kendini acımasız hissetmiyor; sadece «katılıyor.» Bu soğuk toplu katılım, çağımızın icat ettiği en öldürücü şey.
Sabah Âdem, bildiğini bilerek şirkete girdi. Geceden beri telefonunu açmamıştı, ama çalışanların gözleri her şeyi söylüyordu. Odasının kapısında Kerim bekliyordu: Hacı seni istiyor. Son kata çıktı. Hacı Tevfik masasının ardındaydı, perdeler inik, duman yoğundu.
— Söylenenleri gördün mü? Ve yalanlamıyorsun? — Neyi yalanlayacağım? — Radyoda olduğunu. — Oradaydım. Rana’ya bir şey söylemek istedim. Söylemedim. Söyleyemedim.
Hacı ona yorgun gözlerle baktı: Söylenenleri görmezden gelemeyeceğimi biliyorsun. Şirket bir anlaşmanın eşiğinde, alıcılar şirketin baş muhasebecisinin adını sosyal medyada duymak istemez. Bu yüzden seni uzaklaştırmak istiyorum. Geçici olarak. Tam maaşla. İşler netleşene kadar.
— Hacı, sana bir soru sormak istiyorum. Yanlış kayıtları giren sen misin?
Hacı dondu. Duman havada duracak gibi oldu. — Hangi kayıtlar? — Samer’in suçlandığı. Bana programın hatası olduğunu söyledin. O hâlde neden biri gece ikiyi çeyrek geçe senin hesabınla sisteme girer?
Uzun bir sessizlik oldu. Hacı sonunda dedi ki: Belki şifrem çalınmıştır. — Belki. — Ne demek istediğini bilmiyorum. — Bir şey değil. — Âdem, sen tanıdığım en sadık adamsın. — Beni korkutan da bu. Çünkü sadakat bazen insanın kullanılmasının sebebi olur.
Hacı başını eğdi: Seni korumak için elimden geleni yapacağım. Ama başlayanı durduramam. — Kim başlattı? — Bilmiyorum.
Âdem eli tokmakta titreyerek çıktı. Duyduğundan emin değildi: bu bir itiraf mıydı? Yoksa sorulardan bitkin düşmüş yorgun bir adam mı?
Okulda Yusuf sınıfa ormana girer gibi giriyordu. Başlar ona dö-nüyor, sonra çevriliyordu. Sırasının ahşabına biri siyah kalemle yazmıştı: «Yalan söylemeyen adamın oğlu.» Altına, başka bir el yazısıyla: «Yalan söyledi.»
— Baban hırsız, dedi en arka sıradaki bir çocuk yüksek sesle. — Hayır, dedi Yusuf. — «Uyanıklık»ta gördük. — Herkes hiçbir şey bilmiyor. — Sen biliyor musun? — Babamın yalan söylemediğini biliyorum. — Bu yüzden ağladı.
İki çocuk güldü, sonra bütün sınıf güldü. Kahkahada gülüşe benzer hiçbir şey yoktu; her yönden üzerine atılan taşa benzer bir şeydi. Köşede Ramî tek başına oturuyordu, yüzü kıpkırmızıydı. Camı kıran oydu. Yusuf’un suçu üstlendiğini bilen oydu. Yusuf ona baktı: kısa, içinde tuhaf bir sitem ve soğukluk olan bir bakış. Sonra çantasını alıp sınıftan çıktı. — Nereye? diye seslendi öğret-men. — Tuvalete. Ve geri dönmedi.
Akşam sekizde Âdem eve dönmüştü. Semire mutfaktaydı, masa-daki yemek tabağına kimse dokunmamıştı. — Yusuf nerede? — Odasında. Okuldan döndüğünden beri çıkmadı. Bir saat önce odasına girdim, kapı kapalıydı. Seslendim, cevap vermedi. Âdem merdiveni çıkıp oğlunun kapısını çaldı: Yusuf, ben babanım. Kapıyı açtı. Oda boştu. Yatak düzgündü. Okul çantası yerde du-ruyordu, elbise dolabı yarı açıktı.
— Semire! Koşarak geldi. — Oğlun nerede? — Aman Allah’ım.
O anda alt kattaki pencerenin camı patladı. Kırık, keskin bir ses evi doldurdu. Semire çığlık attı. Âdem aşağıya koştu: salonun ortasında, cam parçalarının arasında, bir kâğıda sarılı büyük gri bir taş. Eğilip kâğıdı aldı. İri siyah bir el yazısıyla, imzasız:
«Sessizlik affedilmez.»
Kırık pencereye baktı. Karanlık sokakta uzaklaşan ayak sesleri, kısa bir kahkaha, sonra sessizlik duydu. Semire fısıldadı: Âdem. — Korkma. — Yusuf nerede? — Bulacağız.
Semire titreyen parmaklarla telefonunu çıkarıp yazın oğlunun cihazını kaydettiği konum uygulamasını açtı. Haritada küçük mavi bir nokta belirdi. Bakıyordu, göğsü inip kalkıyordu. Ekranı ona çevirdi. Nokta öğleden beri Ulu Cami’nin köşesinde sabitti. Aynı kaldırımda. Yaşlı adamın oturduğu yerde.
Hiçbir romancının acı bir gülümsemeyle karşılamaktan ken-dini alamayacağı çelişkiye dikkat et: Pencereyi kıran taşın üzerine biri «Sessizlik affedilmez» yazmış. Ve onu atan, büyük ihtimalle Şadi ya da Vâil gibi bir genç; kendi hayatında bir şey hakkında kendi sessizliğini kırmak için bir kez bile çaba göstermemiş biri. Böylece taş vaize, vaiz de duvarın ardından atan korkağa dö-nüşüyor. Sessizliği mahkûm etmekte en hevesli olanlar, çoğu za-man kendi kusurları hakkında en sessiz olanlar.
On Dördüncü Bölüm
«Kaldırımdaki Adam»
On Birinci Gün
Âdem karanlık sokakta nefesi kesilerek koştu, Semire elini göğsü-ne bastırıp arkasından yetişmeye çalışıyordu. Dönmeden dedi ki: Kapıda kal. — Kalmayacağım. — O hâlde sakince beni izle. Ulu Cami’nin köşesinde adımlarını yavaşlattı. Sarı lambalar zayıftı, kaldırım boştu, geçen azdı. Duvarın dibinde, günlerdir boş görmeye alışık olmadığı yerde küçük bir ışık gördü: bir gaz ocağı, siyah bir demlik ve iki teneke bardak. Yanında iki kişi: eski bir paltoya sarınmış yaşlı bir adam ve ayaklarının dibinde okul çantası olan küçük bir çocuk.
— Yusuf!
Çocuk başını kaldırdı: Baba? — Burada ne yapıyorsun? — Çay içiyorum. — Annen öğleden beri seni arıyor. — Yapamadım. Âdem önünde diz çöktü, yüzünü ellerinin arasına aldı: Sana kimse zarar verdi mi? — Hayır. Her sabah durduğun yeri görmek istediğim için geldim. Ona her sabah para veriyorsun, yaşlı adama baktı. Nedenini bilmek istiyorum.
Âdem döndü. Yaşlı adam ona soluk ela gözlerle bakıyordu; ağzının kenarında dilencilerin gülümsemesine benzemeyen küçük bir tebessüm vardı. — İyi akşamlar Âdem Bey. — Adımı biliyorsun. — Dokuz yıldır. İnsanların sana seslendiğini işittim. — Ben sana adını hiç sormadım. — Hayır. Çünkü sormayı düşünmedin.
Âdem midesine soğuk bir şeyin sızdığını hissetti. Alçak sesle dedi ki: Yusuf, annene git. Sokağın başında. Çocuk kalktı ve yaşlı adama baktı: Çay için teşekkürler amca. — Güle güle evladım. — Geri gelebilir miyim? — İstersen. Çantasını alıp uzakta annesinin durduğu ışığa doğru koştu.
İki adam baş başa kaldı. — Otur, dedi yaşlı. Âdem soğuk kaldırıma oturdu. — Sen kimsin? — Bilmiyor musun? Dene. Otuz yıl önce. Şirkette.
Âdem ona baktı. Gözler aynıydı. Yüzde, aklar, kırışıklıklar ve yorgunluğun altında bir şey. Ve eski bir bellekten çıkmış gibi tanıdığı bir tonla konuşan dudaklar. — İmkânsız. — Adım Mansur.
Ardından gelen sessizlik yoğundu. Âdem kıpırdamadı, göz kırpmadı. Sonra yerin altında sallandığını hissetti; ne deprem ne gürültü; görünmeyen bir sütun çekildiğinde sarsılan bir bina gibi.
— Sen ölüsün.
— Öyle dediler.
— Mansur… Bekçi mi? Bunca yıl?
— Dokuz yıldır burada. Ve öncesinde başka yerlerde yirmi bir yıl.
Âdem başını eğdi. Çocukluğundan beri ilk kez bir cümle bulamadı. Dedi ki: Bana her sabah elini uzatıyordun. — Sen de içine para koyuyordun. — Ve ben… — Ve sormadın. — Bilmiyordum. — Bilebilirdin. — Ben… — İstemedin.
Okur, seni bir süre bu sahneyle baş başa bırakacağım; yazdığım en güzel ve duyduğum en acımasız sahne bu. Dokuz yıl ve her sabah: biri veriyor, biri alıyor ve aralarında dünya büyüklüğünde, kimsenin geçmediği bir çukur. Çukur ne yoksulluktu ne zenginlik; tek bir sorudan kaçınmaktı: «Adın ne?» Sadakalardan, hayır kurumlarından, bağış kutularından eksiksiz bir uygarlık yarattık ve yoksula adını hiç sormadık. Sanki bir adı olursa bir hakkı da olacağından korkuyoruz; hak, cebe sadakadan daha ağır geliyor. Bana inanmıyor musun? O zaman yarın sabah, sana elini uzatan birinin yanından geçerken eline bir şey koy, sonra adını sor. Ve göğsünde ne olduğuna bak.
— Seni hesaba çekmek için söylemiyorum, dedi Mansur sakince. Duyman için söylüyorum. Her sabah «Adın ne?» diye sormanı diliyordum. Sadece bunu.
Âdem gözlerini kapadı: Sen neden söylemedin? — Hazır değildim. — Ama buradaydın. — Sana bakıyordum, çünkü susan adamın yüzünü görmek istiyordum. Ve senden nefret etmeyi bekliyordum. — Nefret ettin mi? — Denedim. — Sonra? — Yoruldum.
Elini teneke bardağa uzatıp taze çay doldurdu ve bardağı Âdem’e verdi: İç. Bu çay. Başka bir şey değil. Âdem bardağı iki eliyle tuttu. Alçak sesle dedi ki: Ben oradaydım, o gece… — Biliyorum. — Fahri’yi gördüm. — Biliyorum. — Ve para aldım. — Biliyorum. — Ve kayıtları deftere yazdım. Kendi elimle. Ve anlamadım. — Bunu bilmiyordum.
Mansur başını kaldırdı: Sen mi yazdın? — Ve iki harfim yanlarında. Mansur ona baktı, sessizlik uzadı. Bir süre sonra dedi ki: Senin yalnızca şahit olduğunu sanıyordum. — Ben de öyle sanıyordum. — Ne zaman anladın? — Bir gün önce. — Bu yüzden mi ağladın? — Hayır. Ondan önce ağladım. Radyoda adını duyduğum için. Onlara kim olduğumu söyleyemedim.
Mansur acı bir gülümsemeyle gülümsedi: Yalan söylemeyen adam. — Öyle deme. Çünkü otuz yıl yalan söyledim. — Hayır, dedi Mansur sakince. Sen yalan söylemedin. Sen sustun. — Fark eder mi? — Etmez. Ama daha merhametli. — Merhamet istemiyorum. — Hayır. Ben de vermiyorum.
Titreyen sarı ışıklara baktı: Şimdi ne yapacaksın? — Bilmiyorum. Sen ne istiyorsun? Mansur uzun uzun düşündü: Bir gece, benim ben olduğumu bilen birinin olduğunu bilerek uyumak istiyorum. Sonra birinin bunu yüksek sesle söylemesini istiyorum, ki inanayım. — Neyi? — Olanın adil olmadığını.
Âdem bardağı sıktı: Adil değildi, dedi kırık bir sesle. — Bir kez daha söyle. — Adil değildi. — Üçüncü kez. — Adil değildi Mansur. Mansur gözlerini kapadı. Âdem ilk damlanın cılız yanağından indiğini gördü. Yaşlı adam silmedi. Otuz yıl gecikmiş bir şeyi alıyormuş gibi akmasına izin verdi. Dedi ki: Teşekkürler. — Teşekkür etme. — Bunu söylediğin için sana teşekkür ediyorum. Ötekilerin zamana ihtiyacı olacak.
Otuz yıllık haksızlık ve sürgünün ardından Mansur’un istediği şeyin intikam, tazminat, hatta resmî bir beraat bile olmadığını fark ettin mi? Birinin yüksek sesle «Adil değildi» demesini istiyordu. Dünyadaki kaç mazlum bu cümleden fazlasını istiyor? Ve dört kelimelik bir cümleden kaçınmak için ne kadar para, avukatlık ve uzlaşmaya katlanıyoruz? Haksızlığı kabul etmek her tazminattan ucuzdur; tam da bu yüzden esirgeriz.
Mansur kalktı; bilindik hareketlerle demliği, iki bardağı ve ocağı bez bir torbaya topladı. — Gideceğim. Uyuyabileceğim bir yere. — Evim açık. — Senin evinde uyuyamam, çünkü sabaha kadar bana üzgün olduğunu söylersin. Âdem ağlayarak kısa bir kahkaha attı. — Ben üzüntü istemiyorum. Hakikat istiyorum. — Alacaksın. — Bir otuz yıl daha beklemeyeceğim. — Beklemeyeceksin.
Mansur elini uzatıp Âdem’in omzunu şaşırtıcı bir güçle sıktı: Oğluna dön. Ben yarın burada olacağım. Kaldırımda. Yavaş adımlarla, torbasını taşıyarak yürüdü; karanlık onu yutana kadar.
Âdem yalnız kaldı. Sonra telefonunu çıkarıp bir numara aradı. — Alo? dedi Hüda. — Buldum. Mansur. Yaşıyor. Camideki adam o. — Biliyorum. Bilal söyledi. — Neden bana söylemedin? — Çünkü hazır değildin. Âdem, kötü bir haberim var. Mansur resmen ölü kayıtlı. Yirmi üç yıl önce. Eşinin talebiyle. Bu da ölünün dava açamayacağı anlamına geliyor. Önce ölüm belgesini iptal etmeden kimse onun adına kimseyi dava edemez. — Bu ne kadar sürer? — Haftalar. — Bizim ne kadar süremiz var? — On gün.
On Beşinci Bölüm
«Mahallenin Gözü»
On Üçüncü Gün
On üçüncü sabah Sara uyumadı. Yatağında oturuyordu, telefon elindeydi; takipçi sayacı her dakika yükseliyordu: altmış iki bin, sonra altmış üç. Bir hafta önce kırk bini vardı. Göğsünde bulantıya benzer bir şey vardı.
Semra iki kahveyle odaya girdi: Âdem el-Hatib’in oğlu dün kaybolmuş, Ulu Cami’nin yanında bulmuşlar. Sağ salim dönmüş, ama evlerinin penceresini kırmışlar. Sayfanın altında, paylaşımının bütün bunların kaynağı olduğunu söyleyen yorumlar var. — Ben kastetmedim. — Kimse kastetmez.
Semra yatağın kenarına oturdu: Sara, sana bir şey göstermek istiyorum. Fotoğraflarım. O gece çektiklerim. Dün yüklemedim bile. Çantasından küçük bir fotoğraf makinesi çıkarıp ekranı ona çevirdi. Radyonun karşı sokağından bir gece fotoğrafı: sarı ışık, ıslak asfalt ve gri ceketli bir adam, kaldırımın kenarında oturuyor, sırtı eğik, başı ellerinin arasında. Yanında genç bir kadın eğilmiş, elini omzuna koymuş. — Bu Âdem mi? Kaçmıyordu. Oturuyordu. — Evet. Bu da radyonun görevlisi. Onu teselli ediyordu.
Semra bir sonraki fotoğrafa geçti. Üçüncüde adam tek başına kalkıyordu, yüzünde gözyaşlarının izi, ağır ağır yürüyordu. Koşmuyordu. — Yürüyordu. Şadi kaçtığını söyledi. — Şadi duy-duğunu söyledi. — Ben de Şadi’nin söylediğini paylaştım. — Ben de fotoğrafları vaktinde yüklemedim. — Kendini suçlama. — Ya sen?
Sara fotoğrafa baktı ve dedi ki: Paylaşacağım. — Şimdi mi? Takipçilerini kaybedersen? — Kaybederim. — Emin misin? — Hayır. Semra gülümsedi: Bu dürüst bir cevap.
Üç bölüm önce sana söylentinin nasıl yapıldığına dair ayrıntılı bir inceleme sunmuştum. Şimdi kimsenin anmadığı öteki yüzü sunmanın zamanı geldi: Söylentiyi düzeltmek, söylentiden yüz kat yavaştır. Sara’nın bugün paylaştığı fotoğraf, ilk paylaşımın ulaştığı kişilerin yüzde onuna ulaşacak; çünkü hakikatin heyecanı yoktur, masumiyet kimseyi cezbetmez. Bu eşitsizliğin ne kadar adaletsiz olduğunu düşün; ve kaç kez hikâyenin başında yer alıp sonunda bulunmadığını.
Öğle vakti Enes, evlerinin merdiveninin altındaki dar bir odada üç ekranın ve bir yığın kablonun karşısında oturuyordu. On yedi yaşında, ince, kalın gözlüklü, kelimeler fikirlerinden önce çıkıyormuş gibi hızlı konuşan biri. Rüya on dakikadır kapıda duruyordu. — Bu mesajları kimin gönderdiğini öğrenmek istiyorum. Telefonunu önüne koydu, okudu: «Saat on buçuğa çeyrek var, radyonun yan kapısında.» «Doğru yerde olduğun için teşekkürler.»
— Geçici numaralar; internetten oluşturulup sonra silinen sanal numara. Zor ama imkânsız değil. Bana bir saat ver. Elli dakika sonra başını kaldırdı: Bir şey buldum. Aynı numara başka mesajlar için de kullanılmış. «Uyanıklık» kanalının sahibi Vâil’e. Ve Sara’ya. Ve Arva adında bir kadına; ana hesapta bu adla kayıtlı. Bağımsız bir araştırmacı. Hesap sahibi için mesajları koordine ediyor. O kim? Bunu henüz bulamadım.
Ekranında birden bir mesaj belirdi: «Yazdığını sil. Kiminle uğraştığını bilmiyorsun.» Enes dondu. — Tehdit mi ediliyorsun? — Belki. Önemli değil. Ben sadece birini uyarmak istiyorum. Davayı yazan gazeteci. Nadir. Çünkü ne yapacağını bilecek tek kişi o.
Öğleden sonra dörtte üniversite yakınındaki küçük bir kafe yarı boştu. Sara, Semra ve Rüya aynı masada oturuyordu; karşılarında yirmi beş yaşında şık bir genç kadın, elinde telefon, içmediği bir bardak çay. — Arva? dedi Semra. Mesajları sen gönderdin. — Ben görev yürütüyorum. Bir ilândan tanıdım: «Gazetecilik projesi için araştırmacı. İyi ücret. Evden çalışma.» Paraya ihtiyacım vardı. Bilgi toplamamı, bazı insanları izlememi, belirli saatlerde mesaj atmamı istedi. Önemli bir şey görecek bir kız olduğunu ve onun oraya gitmesini sağlamam gerektiğini söyledi.
— Benim gideceğimi nereden bildi? — Bilmiyorum. — Neden sormadın? — Çünkü paraya ihtiyacım vardı. — Peki Sara’nın paylaşımı? — Fikri o verdi. «Heyecanı seven bir hesap bul. Ona basit bir bilgi ver, gerisini o halleder» dedi. Sara ellerine baktı: Sanki bir araç gibiyim. — Hepimiz öyleyiz.
— Onunla nasıl haberleşiyorsun? — Şifreli mesajlarla. «F» harfiyle imzalıyordu. «Üstat F.» Bir kez, kalabalık bir yerde ona gittim: elli beş yaşında, olağan yüzlü, ama ürkütücü bir sakinlikle konuşan bir adam. Elinde eski, soluk bir basın kartı gördüm; üzerinde: Füad. — Sarı zarfı nereden biliyordu? diye sordu Rüya. — Bana dedi ki: Şirketin bodrumunda çalışan bir adam her şeyi bana haber veriyor. Bekçi. — Arşiv bekçisi mi? — Adını bilmiyorum.
Sessizlik oldu. Sonra Rüya dedi ki: Radyoyu arayan o muydu? O hâlde bütün bunlar önceden ayarlanmış. — Peki neden? — Bilmiyorum, dedi Arva içtenlikle. İnsanların ancak zamanın tükendiğini hissettiklerinde harekete geçtiğini söyledi.
O anda kafeye bir adam girdi: Bilal. Yüzü yorgundu, elinde telefonu vardı. Semra’ya fotoğraflar için teşekkür etmek istiyordu. Dedi ki: İnsanlar gerçeği görmeye başladı. — Biraz, dedi Sara. — Biraz yeter. Arva’ya baktı: Bu kim? Semra daha cevap vermeden Bilal’in telefonu masanın üstünde titredi, ekran yandı: kaydedilmiş tek bir adla yeni bir mesaj: «Üstat F.» Ve üstünde kısa harflerle: «Zamanı geldi Bilal. Hazır mısın?»
Herkes gördü. Bilal dondu. Arva alçak sesle dedi ki: Bu isim. İşte bu. Beni yöneten. Bilal ona baktı; gözlerinde bir duvarın çöküşüne benzer bir şey vardı. Dedi ki:
— Bu benim kaynağım. İki yıldır.
Ah dostum. Seni önceki her şeyle ayartan iplik parmaklarımız arasında kıpırdamaya başladı: bütün bu olaylar, bu rastlantılar, uygun anlarda açılan bu sırlar; sanki biri üzerlerinde çalıyormuş gibi… Romanın yalnızca rastlantı olduğunu mu sanıyordun? Hayır. Ama senden bir kez daha rica edeceğim: «Üstat F.»yi suçlamak için acele etme. Onun için korktuğumdan değil, senin için korktuğumdan: Son bölümlerde aceleci bir zannın bizi nasıl pencerede bir taşa götürdüğünü gördün.
On Altıncı Bölüm
«Emanet Anahtarı»
On Dördüncü Gün
On dördüncü sabah Lübna, annesinin evinin kapısında elinde beyaz bir gülle duruyordu. Otuz sekiz yaşındaydı, üniversitede öğretim görevlisiydi; saçları derli toplu, koyu yeşil bir elbise içindeydi, gözlerinde sesine yansımayan bir yorgunluk vardı. Radyoyu üç gün önce dinlemiş ve ondan sonra uyumamıştı. Zile bastı. — Lübna? dedi Süad kapıyı açarken. Geleceğini söylememiştin.
Küçük salonda oturdular; duvarda otuz yıldır babası Fahri’nin fotoğrafı asılıydı: yakışıklı, gözlüklü bir adam, kibar bir gülümsemeyle gülümsüyordu; gözlerinde bir hatıra fotoğrafına yakışmayan bir hüzün vardı. — Anne, babamın adını radyoda duydum. Şirketi, Mansur’u ve Fahri’yi andılar. Ne yaptığını bilmek istiyorum. — Hiçbir şey yapmadı. İyi bir adamdı. — İyiliğini sormuyorum. Ne yaptığını soruyorum. — Neden şimdi? — Çünkü şimdiye kadar sormadım. — Çünkü çocuktun. — Şimdi çocuk değilim.
Süad uzun uzun sustu. Sessizliğinde söylenmeyen kelimelerin çevresinde dolaşan otuz yıllık ihtiyatlı adımlar vardı. — Biliyor muydun? — Evet. Ölmeden önce. Bir adama haksızlık ettiğini ve itiraf etmek istediğini söyledi. Ben ona hayır dedim. — Neden? — Çünkü seni korumak istiyordum. Rezaletten. Gençtim, kocam hastaydı, sekiz yaşında bir kızım vardı. — İtirafı bizi öldürür müydü? — Ailenin adını yıkardı. — Ya Mansur’un adı? — Onu düşünmedim. — Neden? — Çünkü onu tanımıyordum.
Süad ağladı. Lübna’nın bildiği ağlamadan farklıydı: hıçkırık yok, içeriden bir şey dağılıyormuş gibi yavaş bir çöküş. — Ben cesur değildim. Her gün kendimi ikna ediyordum: Bırak yaşayalım. — Ve yaşadık. — Ve yaşadık. — Kimin hesabına?
Süad cevap vermedi. Lübna kalkıp önünde diz çöktü, ellerini tuttu: Bunu seni hesaba çekmek için söylemiyorum. Kim olduğumu bilmek için söylüyorum. — Sen benim kızımsın. — Ve bir adama haksızlık etmiş bir adamın kızı. — Ve susmuş bir kadının kızı. — Benden nefret ediyor musun? — Hayır. — Peki sen? — Bir şey yapmak istiyorum. İkinizin yapmadığını.
Bu sahnede, bana kalırsa, bütün romanın en önemli şeyi var: Haksızlıktan söz ederken anılmayan kurbanlar var; zalimlerin çocukları. Lübna suç işlemedi, ama seçmediği bir günahı miras aldı; elleri hâlâ alnına yapışan bir haksızlıktan temiz. Birçok yerde bütün kuşakların hâli bu: yapanların çocukları, susanların torunları. Dinler ve felsefeler insanın babasının suçundan sorumlu tutulmadığını öğretti, sonra hayat, manevi mirasın yine de var olduğunu ve gerçek cesaretin, varisin «Ben yapmadım ama onarmaya çalışacağım» demesi olduğunu öğretti.
Akşam yaşlı bir komşu Süad’ın kapısını çaldı: Hulûd, yetmişinde, siyahlar giymiş, elinde bir tabak tatlı. Salonda kanepenin en uzak ucuna oturdu, Fahri’nin fotoğrafına bakmadı. — Duvarların konuştuğunu duydum. Bir sır taşıdığını söylüyorlar. — Otuz yıldır. — Seni yargılıyordum. Fahri öldüğünde cenazede ağlamıyordun, üç günden fazla siyah giymedin, onu anmıyordun. Komşulara senin soğuk olduğunu, onu sevmediğini söyledim.
Süad gülümsedi: Haklıydın. — Hayır. Bilmediğimiz bir şey taşıyordun. — Taşımıyordum. Arkasına saklanıyordum. Sessizlik yastan daha rahat. — Otuz yıllık hükümler için özür dilemeye geldim. — Özür dileme. Hepimiz hüküm veriyorduk. Kimse başkasının göğsündekini bilmez. Ama geldin, yeter.
Aynı günün öğleden sonrası İsmail, Ulu Cami’ye bitişik küçük bir odada oturuyordu. Caminin emini, altmış altı yaşında, bakımlı beyaz sakallı, küçük bir sarıklı; önünde anahtarla dolu ağır ahşap bir dolap. Lübna, yanında Selim’le girdi. Dedi ki: Bu Lübna, Fahri’nin kızı. İsmail gözlerini kaldırdı: Allah rahmet eylesin. Ona benziyorsun. — Fahri’nin yanında bıraktığı bir emanet için geldik. Başını eğdi: O hâlde vakti gelmiş. Birinin geleceğini biliyordum. Bana dedi ki: İsmail, bu anahtarı sakla. Ne için olduğunu sorma. Ve yalnızca Mansur’u sormaya gelene ver. Ben de «Peki» dedim. — Sormadınız mı? — Emanet sorulmaz. Kendi kendime: Bilmediğim bana azap vermez, dedim.
İşte bu, ne cümle, her çağda emanetçilerin yarısının hikmeti: «Bilmediğim bana azap vermez.» İnsanı günahtan korumada ne kadar güçlü! Kasıtlı cehalete bir din olsaydı İsmail onun başrahibi olurdu. Ve sevgili okur, onunla alay ettiğimi sanma; ben de bu cümleyi, cevap tek bir soru uzaklığındayken, sayamayacağım kadar çok kez söyledim.
Selim hüzünlü bir gülümsemeyle gülümsedi: Yalnız değilsin. — Bu teselli mi? — Hayır. İsmail elini dolaba uzatıp alt çekmeceyi küçük bir anahtarla açtı, kumaşların arasından beyaz bir bezle sarılı bir parça çıkardı. Yavaşça açtı: eski, ağır demir bir anahtar, on santim boyunda, yuvarlak saplı, siyah ve paslanmaya yakın. — Neyi açıyor? — Bilmiyorum. Sizin bileceğinizi söyledi.
Lübna titreyen parmaklarıyla alıp çevirdi. Sapında zor görülen küçük bir kabartma: tek bir rakam. «3». — Üç? diye fısıldadı. — Hangi üç? diye sordu Selim. Dondu. Alçak sesle dedi ki: Üçüncü Depo. Başka yok.
Akşam herkes Hüda’nın bürosundaydı: Hüda, Bilal, Selim, Lübna ve Âdem. Masanın ortasında siyah anahtar. — Üçüncü Depo’yu mu açıyor? — Kapısını açtığını sanmıyorum, dedi Hüda. Kasayı. İyad’ın bahsettiği. Fahri’nin zarfı koyduğu. — Bina yıkılmazsa. — Ne zaman yıkılıyor? Âdem yere baktı: Kerim sözleşmenin Çarşamba günü imzalanacağını ve makinelerin aynı günün sabahında başlayacağını söyledi. — Dört gün. Yani Fahri’nin bıraktığı her şeyi taşıyan kasa dört gün sonra enkazın altına gömülecek. — Ve yasa yedi gün sonra düşecek.
Bilal masadaki siyah anahtara baktı: otuz yılın ağırlığını taşıyan küçük paslı bir parça. Sonra dedi ki: Belki yalnızca sarı zarf değildi bizi yola koyan. Yani, oraya yıkımdan önce varmamızı isteyen biri var. — Kim? — Bilmiyorum. — Neden? — Soru bu.
On Yedinci Bölüm
«Rakamlar Yalan Söylemez»
On Beşinci Gün
On beşinci günün sabahı yedide Eymen, elinde gri bir dosya çantasıyla «Önce Hakikat» stüdyosuna girdi. Otuz üç yaşındaydı, bağımsız bir mali analist, ince çerçeveli gözlük, şık bir takım elbise; ekonomi gazetelerinde «şirketlerde şeffaflık» üzerine yazılar yazıyordu. Mikrofonun karşısına oturdu, Rana karşıdan ona bakıyordu.
— Eymen Bey, Mansur davasında sessizliğin finansmanına dair belgeleriniz olduğunu söylüyorsunuz. — Yüzde yüz. Belgeler, Modern Ticaret’in sahibi Hacı Tevfik’in, eski çalışanların suskun-luğunu satın almak amacıyla bizzat bir dizi aylık ödülü finanse ettiğini söylüyor. Banka havaleleri. — Belgeler sizde nereden? — Güvenilir bir kaynaktan. Açıklayamam. — O hâlde güvenilir olduklarını söyleyemem. Eymen hafif bir üstünlükle gülümsedi: Siz yıllar önce bu kadar titiz değildiniz.
Rana küçük bir sızı hissetti ama göstermedi: Bunları Hacı’nın çıkardığından emin misiniz? — Hesap şirketin adını taşıyor. — Şirket o değil. — Ama sahibi. — Ve sahip her şeyi imzalamaz. Son-ra dedi ki: Önce doğrulamama izin verir misiniz? İkinci bir kaynaktan. — Program canlı. — Ben durduracağım.
Bir düğmeye bastı. Odaya sessizlik çöktü. Mahir şaşkınlıkla başını kaldırdı: Yayını mı durdurdun? Neden? — Çünkü bir ismi üç kez doğrulamadan söylemek istemiyorum. — Bunun heyecanı öldürdüğünü biliyorsun. — Biliyorum. Eymen’e baktı: Bölümü doğrulamadan sonra yeniden yayınlayacağız. Söylediğin doğruysa beklemek sana zarar vermez. — Ya yanlışsa? — O zaman seni kur-tarmış olurum.
Mutez’in Rana’nın defterine ne yazdığını hatırlıyor musun? Öğrendi. Ve bir kadının haksızlık etmek istemediği için canlı bir programı durdurduğu bu an, şimdiki zamanımızın en nadir şeyi. «Şimdi!» çağında yaşıyoruz; değer hızla ölçülüyor, doğrulayan geç kalıyor, geç kalan kaybediyor, kaybeden unutuluyor. İddia ile doğrulama arasındaki bu üç dakikayı kim savunacak? Belki daha önce haksızlık etmiş bir kadından başkası değil.
İki saat sonra Murad, Hüda’nın bürosunda büyük bir beyaz tahtanın karşısında duruyordu. Otuz iki yaşında, veri analisti, ince, sesi sakin; sanki kâğıdı rahatsız etmekten korkuyormuş gibi çok küçük yazı yazıyordu. Hüda onu sabah aramıştı, Rana’dan ikinci bir kaynak istenince. Eymen’in kâğıtlarını göstererek dedi ki: Bu belgeler gerçek, ama o yanlış okumuş. Tahtaya bir isim sütunu yazdı: «Selim. İyad. Nebil. Âdil. Râmiz…», her ismin yanında bir tarih ve bir tutar. Bunlar eskilere yapılan aylık ödül-ler; yirmi yıldır her ay ödeniyor. Ama Hacı çıkarmamış. Adlardan küçük bir kutuya kırmızı bir ok çizip içine yazdı: «M. Kasım.»
— Muaz mı? — Muaz Kasım, yönetim kurulu üyesi. Bağlı küçük bir şirketi yönetiyor. Tutarlar onun hesabından çıkıyor ve kayıtlara «sadakat ödülü» kaleminde işleniyor. Ana şirketin rakamlarında bu tutarlar yok. Böyle ödeme yapan, kimsenin görmesini istemiyor. — Peki Selim’in hediyesi? — Zamanlama uyuyor. — Yani sessizliği satın alan Hacı değil, Muaz. — Görünüşe göre.
Üçte Hüsam geldi: elli beş yaşında, kısa boylu, eski kahverengi paltolu, elinde kalın bir zarf. Sanayi Bakanlığı’nın eski arşivcisi. Dedi ki: Aradığınız bu mu bilmiyorum. Yirmi sekiz yıl önce küçük bir memurdum, Modern Ticaret’in deposundaki bir açığa dair bir raporu gözden geçirmekle görevlendirildim. Rakamların bekçiyle uyuşmadığını gördüm; böyle çalamaz. Bunu yazdım. Rapor değiştirildi. Daire müdürü değiştirdi. İtiraz etmedim, çünkü işimi korumak istiyordum. Ama asıl taslağımın fotokopisini çekip sak-ladım. — Yirmi sekiz yıl mı? — Belki tamamen susmadığımı kendime kanıtlamak istediğim için.
Hüda zarfı açtı: eski bir daktilo yazısıyla bir kâğıt, bakanlık mührü, altında: «Bekçinin karıştığına dair delil yoktur.» — Müdür? — Adı Mahmud. Bakan yardımcısı oldu. Hüda aradı. Dedi ki: Efendim, yirmi sekiz yıl önceki Modern Ticaret deposuna dair bir rapor taslağım var. Sessizlik oldu. — İfadeyi değiştiren siz miydiniz? — Evet. İstikrarı korumak için. Şehrin vergilerinin yarısını ödeyen bir şirketin istikrarı. — Masum bir adamın hesabına mı? — Masum değildi, dedi Mahmud zayıf bir sesle. — Nereden biliyorsunuz? — Bilmiyordum. — O hâlde nasıl hük-mettiniz? — Ben hüküm vermedim. Ben sadece… bitirdim. — Ra-hat mısınız? — Hayır. Hattı kapattı.
«Ben hüküm vermedim. Ben sadece bitirdim.» Bu, suçun idari formülü. Haksızlık geçen yüzyılda güçlülerin diliyle değil, memurların diliyle konuşmayı öğrendi: «Bitirdim», «teslim ettim», «aktardım», «okumadan imzaladım». Bu fiillerin her biri tek başına masum görünür; ama onlarca masum fiil bir araya geldiğinde, aralarından otuz yıl sokakta uyuyan bir adam çıkar. Okur: Kötülüğün hâlâ kötülere ihtiyaç duyduğunu mu sanıyorsun?
Akşam altıda Murad hâlâ ofisteydi. Odadaki herkes gitmişti; soğuk ışıklar ve küçük fanların uğultusu kalmıştı. Önündeki ekranda uzun bir havale tablosu vardı. Sonra durdu. Garip. Bir kez daha baktı. Sonra seslendi: Hüda! Bak. Tablonun altında, otuz yıldır her ay aynı günde tekrarlanan küçük bir girişi gösterdi: «Gönderen: Kişisel hesap. T. er-Raşid. Alıcı: Hesap. Mansur el-Halil. Tutar: 2000.»
— Hacı Tevfik mi? Otuz yıl? — Üç yüz altmış havale. Mansur adına açılmış bir hesaba. — Çekilmiş mi? — Bakiyenin tamamı duruyor. Tek kuruş çekilmemiş. Hüda kıpırdamadan durdu. — Eymen bunun sessizliğin bedeli olduğunu söylerdi. Ama sessizliği satın alan, parayı teslim etmeden bırakmaz. O hâlde bu bir bedel değil. — Tazminat mı? — Ya da özür. — Ya da suçluluk. — Ya da üçü birden. — Ve bilmiyor. — Kimse ona söylemedi. Murad ekranı kapattı. Sessizlikte Hüda kendi kendine konuşur gibi dedi ki: Sessizliği satın alan, böyle bir parayı bankada bırakmaz. — Ve özür dilemek isteyen, kimsenin görmediği bir hesaptan başka yol bulamaz.
On Sekizinci Bölüm
«Hacı’dan Mektup»
On Altıncı Gün
Hacı Tevfik’in evi, eski çam ağaçlarıyla çevrili tepenin en üstün-deydi; demir kapısı hep açık, sanki biri bekliyormuş gibi. On altıncı günün akşamı altıda Lema verandanın basamaklarına oturmuştu, yanında Ömer. İkisi de buraya nasıl geldiklerini bilmiyordu. — Babam kalmamı istedi. Birinin geleceğini söyledi. — Lema, sana bir şey söylemek istiyorum. Babanın şirketi hakkında konuşan radyoda çalışıyorum. — Biliyorum. İkinci günden beri. Bir mesajı göndermeden silişini gördüm. Senin söylemeni bekliyordum. — Üzgünüm. Sana söylemeliydim. — Ve ben sana babamı anlatmalıydım. Her cuma tek başına Üçüncü Depo’ya gidiyor. Orada bir saat oturuyor, sonra dönüyor ve sabaha kadar konuşmuyor. On beş yaşımdan beri. — Neden sormadın? — Cevap vermesinden korktuğum için.
O sırada kapıda küçük beyaz bir araba göründü ve içinden elli sekiz yaşında, gri takım elbiseli, elinde çanta taşıyan bir adam indi. Âdem Bey, dedi Lema. — Hacı beni çağırdı. — Evet. Gir.
Hacı’nın odası ikinci katta, koridorun sonundaydı; kapı açılmadan tütün kokusu duyuluyordu. Adam büyük ahşap masasının ardına oturmuştu; önünde izmaritle dolup taşan bir kül tablası ve soğumuş bir fincan kahve. Odanın içinde olduğundan çok daha küçük görünüyordu: omuzları düşük, elleri titriyor, yüzü solgun. — Otur. Geldiğin için sağ ol. — Beni çağırdın. Ne istiyorsun? — Sana bir şey söylemek. Hayır. Önce sen. Sen biliyorsun.
Âdem ona uzun uzun baktı. Gözlerinde henüz öfke yoktu; dağınık parçaları toplayan bir adamın yorgunluğu vardı. — Kayıtlar. Onları sen girdin. — Evet. — Gece ikiyi çeyrek geçe. Neden? — Çünkü bodruma gönderilmeni istedim. — Zarfı sen koydun. — Evet. Ve rakamı kendi elimle yazdım. Yazarken daha çok titriyordum. — Peki tütün kokusu? — Sen inmeden yarım saat önce oradaydım. Öbür kapının önünde duruyordum. Ve cesaret edemedim.
Âdem kahkahaya benzemeyen kuru bir kahkaha attı: Bana ne yaptığını biliyor musun? Oğluma? — Paylaşımı beklemiyordum. — Ya Samer’e? — Biraz korkması gerekirdi. — Biraz mı? — Ben haklı çıkarmıyorum. — Neden yaptın?
Hacı gözlerini kapadı: Söyleyeceğim. Ama sözümü kesme. Otuz yıl önce bu şirkette unutamadığım bir şey oldu. Susan yalnız ben değildim, ama miras kalan yalnız bana kaldı. Şirketi, kasayı ve sırrı miras aldım. — Biliyor muydun? — Kardeşimin ölümünden sonra. — Ne yaptın? — Hiçbir şey. — Otuz yıl mı? — Çünkü korkağım. Söyledim. Kimse söylemez.
Burada durup senden garip bir şey rica edeceğim: Hacı Tevf-ik’ten nefret etme. İstediğini biliyorum. Kasadan aldı, sustu, suçu bir gayrimenkul gibi miras aldı ve bizi sıradan bir adam olduğunu düşlemekle baş başa bıraktı. Ama şu son cümle, «Çünkü korkağım, söyledim, kimse söylemez», ağzından çıkmış en güzel cümle. Kaç kişi bunu kendine bile söyleyemiyor! İtiraf eden bir korkak olan Hacı ile kendini cesur sanan korkak arasında, suçlu ile masum arasındakinden çok daha uzun bir mesafe var.
— Peki neden şimdi? — Çünkü zaman tükeniyor. Yirmi bir gün. Sonrasında kimse kimseyi hesaba çekemez. — Bu seni rahat-latıyor. — Beklediğim buydu. Ve fikrimi değiştirdim. Çünkü rahat ölmek istemediğimi anladım. — Neden ben? — Çünkü sen yalan söylemezsin. — Ben yalan söyledim. — Söylemedin. Sustun. Bu, konuşabileceğin anlamına gelir. — Ve sen kendin söyleyemez misin? — Hayır. Çünkü kendi sesimle itiraf etmek, üstümde ya-kalanmaktan zor. «Ben yaptım» demek bir şey. «Sen yaptın» demelerini beklemek başka. Birincisi karar. İkincisi kader. Seçen olmak istemiyorum. — Bu başka bir korkaklık. — Evet.
Âdem kıpırdamadan oturdu. Bir süre sonra dedi ki: Ne bulduğumuzu biliyor musun? Mansur adına bir hesap. Üç yüz altmış havale. Hiçbirinden bir şey çekilmemiş. Hacı başını eğdi: Buldunuz demek. Nerede olduğunu bilmiyordum. Ve her ay öldüğünü sandığım bir adama para yolluyordum. — Yaşıyor. Hacı keskin bir hareketle başını kaldırdı: Ne? — Bu şehirde. Ulu Cami’nin yanında. Kaldırımda. Dokuz yıldır.
Hacı’nın gözleri irileşti. Bir anda biri onu arkadan itmiş gibi göründü. — Cami… Her cuma oradan geçerim. — Biliyorum. Ben de her sabah geçtim. — Ve ona sormadık. — Ve tanımadık. Hacı elini ağzına koyup yavaşça nefes aldı. Gözlerinde dökülmeyen yaşlar vardı. — Yüzünü görmek için ne kadar vaktim var? — Bilmiyorum. — Üçüncü Depo’yu Çarşamba günü yıkıyorlar. Yöne-tim kurulunun çoğunluğu var. İtiraz etsem nedenini sorarlar. — Ya yıkılırsa? — Kasa gider. Kardeşimin bıraktığı. Anahtar bende yok. Yirmi yıl önce bir kez denedim. Yapamadım. İçindekinden korktum. — İçinde ne var? — Hakikat. Ve sizin açmanızı istiyorum. Hepinizin. Susanların.
Âdem çantasından siyah anahtarı çıkarıp masaya koydu. Hacı ona baktı, elini uzattı ama dokunmadı: İşte bu. Kardeşimin onu mezara götürdüğünü sanıyordum. — Götürmemiş. — O hâlde iti-rafsız ölmedi tamamen. — Hayır. Elini çekti: Al. Oraya gidip açmanızı istiyorum. Ben de herkes toplandığında orada olacağım.
Âdem kalktı: Hacı, parayı alan kimdi? Hacı dondu. Kül tablasına, soğuk fincana, ellerine baktı. Sonunda dedi ki: Fahri tek değildi. Ama sana kim olduğunu söylemeyeceğim. — Neden? — Çünkü yapamam. Orada dinlersiniz. Bilen. Ve «Kim?» sorusuna cevap vermedi. Kapıya baktı, sanki ardında otuz yılı görüyormuş gibi. Sonra o gün söylediği her sesten daha alçak bir sesle dedi ki:
— İtiraf etmek zorunda kalmadan yakalanmak istedim.
Dördüncü Kısım: Yeşil Toprak
On Dokuzuncu Bölüm
«Üçüncü Depo»
On Yedinci Gün, Gece
Gece yarısı eski liman, aşınmış rıhtımlara hafifçe vuran dalgaların sesinden başka sessizdi. Toprak yolun ucunda, teneke bir duvarın ardında Üçüncü Depo, uyandıracak birini bekleyen dev bir ceset gibi duruyordu: uzun taş bir yapı, oluklu demir çatı, ana kapısı paslı bir zincirle kilitli. El fenerleri tek tek yandı. — Burası, dedi İyad. Yan kapının önünde duruyordu; başında beyaz bir sargı, elinde küçük bir anahtar. — Otuz yıl bu kapıyı bekledim. Anahtarı çevirdi; kapı uzun uzun gıcırdadı, içeriden toz, eski yağ ve rutubet kokusu çıktı.
Birbiri ardına girdiler, ışıkları duvarlarda titreyerek: boş demir raflar, küflenmiş çuvallar, kırık ahşap sandıklar, perde gibi örümcek ağlarıyla kaplı yüksek bir tavan. Deponun kalbinde, sütunlarla çevrili geniş bir boşluk vardı. — Oturun, dedi Hüda. — Nereye? diye sordu Râmiz. — Herhangi bir şeye. Selim yere bir ahşap sandık koyup oturdu; biri ardından öbürü düzensiz bir daire içinde oturdular: Selim, İyad, Âmine, noter Nebil, emekli yargıç Âdil, imam Beşir, kitapçı Münir, tüccar Râmiz. Ve arkalarında ayakta ya da yerde oturanlar: Selma, İsmail, Cemal, Reşid, Süad, Lübna. Bilal ile Meryem yan yana, biri ötekine bakmıyordu. Nadir omzunu bir sütuna dayamıştı. Rana elinde küçük bir kayıt cihazıyla kapının yanında duruyordu. Âdem dai-renin ucunda tek başınaydı.
— Başlayacağız, dedi Hüda. Bir yargılama ya da soruşturma olarak değil. Sadece olanı söylemek. — Neden burada? diye sordu Nebil. — Çünkü her şey burada başladı. — Kim başlayacak? — İst-eyen.
Sessizlik oldu. Sonra Selim dedi ki: Ben. Evimde söylemiştim ama burada da söyleyeceğim. Fahri’den bir hediye kabul ettim ve sustum. Taşıyacağım şey bu. — Hediyeyle ne yaptınız? diye sordu Lübna titrek bir sesle. — Hâlâ duruyor. Satamadım; çünkü sat-mak, kendimi bağışlamak demekti.
Nebil kıpırdandı; altmış beş yaşında, kalın gözlüklü, ütülü si-yah bir paltolu, ellerini arkasında kenetlemişti: Ben noterim. Dul kadının feragatnamesini imzaladım. — Neden ona açıklamadınız? diye sordu Meryem. — Çünkü şirket işin çabuk bitmesini istedi ve ben onlar hesabına çalışıyordum. Ve kadının anlamadığını bili-yordum.
Emekli yargıç yavaşça başını salladı. Âdil, altmış sekiz yaşında, eski bir takım elbiseli, gözlerinde karar verdikten sonra hâkimlerin yorgunluğu: Mansur’un karısı bana geldi ve bir haksızlık olduğunu söyledi. Ona dedim ki: Vekâlet yok. Müdahale edemem. Sorabilirdim. Ama hâkimler, resmen istemeyene sormaz. — Adil miydi? — Hayır.
İmam Beşir, yerini almayı bilen sakin bir sesle dedi ki: Ben Fahri’nin tövbesine inanıyordum. Ölmeden önce bana geldi: Şeyh, günah işledim dedi. Ağladı ve dua etmemi istedi. Ben de ettim. Ne yaptığını sormadım, çünkü tövbenin kul ile Rabbi arasında olduğunu sanıyordum. — Ya kul ile Mansur arasında? — Düşünmedim. Ve Mansur’un duvarının dibinde oturduğu camide cemaate imamlık ediyordum. Ona «Allah versin» derdim. — O vermeye değil, dedi Münir kısık bir sesle, bir isme muhtaçtı.
Burada senden, birçok romanda alışık olmadığın bir cüreti kabul etmeni rica ederim. Camiin imamı, yargıç, noter, öğretmen ve emin; göğüslerine ahlâk nişanları takmayı sevdiğimiz bu insan-lar, tam da bu hikâyede, haksızlığın birinci savunma safıydı. Bunu dine, yargıya ya da eğitime saygısızlıktan söylemiyorum; soylu kurumlar daima insanlardan oluşur ve insanlar korkar. Söylüyorum, çünkü «sıfat»ın sahibine vicdan verdiğine inanmak-tan vazgeçme zamanı geldi. Sarık cesaret vermez, cüppe adalet vermez, diploma doğruluk vermez. Vicdan her gün uygulanan bir şeydir; yoksa ölür.
Râmiz parmaklarını kenetledi. Yetmişlerinde, biraz şişman, yakası açık bir gömlek içinde bir adamdı: Ben bir şey yapmadım. — Mesele de bu, dedi Lübna. — Büyük Hacı’yla ortaklığım vardı. «Tasfiye»ye onay vermem istendiğinde başımı salladım. Orta-klığımı kaybetmek istemiyordum. Ve çok kazandım. — Kazan-dığınızın bir haksızlıktan geldiğini biliyor muydunuz? — Biliyor-dum, dedi kırık bir sesle. Sadece adını koymadım.
İtiraflar karanlıkta birbirini izledi. Her itirafın ayrı bir tadı vardı: kimi taş gibi ağır, kimi kime yöneleceğini bilmeyen bir özür gibi hafif. Herkes bitirince Âdem kaldı. Ayağa kalktı. — Ben söylemedim. Otuz yıl önce Fahri’nin bir defteri tahrif ettiğini gördüm. Ondan para aldım. Mansur’un suçlandığı kayıtları kendi elimle yazdım. Başkalarından duyduklarınızın hepsini ben de yaptım, üstüne yazdım da. Şahit olduğumu sanıyordum. Ortaktım. — Bunu neden şimdi söylüyorsunuz? diye sordu Meryem. — Çünkü sessizlik yetmez.
O anda yan kapı hızla açıldı. İki adam girdi, sonra dört, sonra daha fazlası; güçlü fenerlerle ve ağır ayakkabılarla. Önde altmış beş yaşında, zarif siyah takım elbiseli, yün paltolu bir adam; yanında Halid. — Hepinize iyi akşamlar. Ben Muaz Kasım, bu şirketin yönetim kurulu üyesi. Burası bizim mülkümüz ve girmeye hakkınız yok. — Anahtarla girdik, dedi Nadir. — Bu izinsiz giriş. — Hayır, dedi Hüda sakince. Burada otuz yıl çalışmış bir adamın daveti üzerine bulunuyoruz. İyad’ı gösterdi.
Muaz ona baktı, sonra sıcaklıktan yoksun bir gülümsemeyle gülümsedi: Ebu’l-Fazl. İyi görünüyorsun. — Görünmüyorum, dedi İyad. Ama yaşıyorum. Adamların beni dövdü. — Kimseyi dö-vmedim. — Hakikati söyle Muaz, dedi Halid birden. Herkes ona döndü. Yüzü solgundu, gözleri Muaz’a bakmıyordu: Artık yalan söylemeyeceğim. Bu adamlar İyad’ı dövdü. Ben gördüm. Ara-badaydım. Oturdum. Karışmadım. — Delirdin. — Hayır. Büyüdüm.
Bir adım öne çıktı. Muaz ile daireden olanların arasında dur-du, sırtını sonunculara döndü: Otuz yıl uyguladım. Ama bu gece uygulamayacağım. — Halid, dedi Muaz alçak sesle, her şeyini kaybediyorsun. Ya ailen? — Bu bir tehdit mi? — Bu gerçek. — Hayır, dedi Halid. Başkalarına söylediğim şey bu.
Yoğun bir gerginlik çöktü. Muaz’ın adamları ilerledi. O anda Rana küçük kayıt cihazını kaldırdı, kırmızı düğmeye bastı ve net bir sesle dedi ki: Ben Rana, «Önce Hakikat» radyosundan. Üçüncü Depo’dan canlı yayındayız. Herkes dondu. — Bizi dövecekseniz insanlar sizi işitsin. — Sen… — Ben sadece yayın yapıyorum.
Muaz adamlarına, sonra Halid’e, sonra daireye baktı. Sonra bir adım geri çekildi. Soğuk bir sesle dedi: Peki. Geceniz hayırlı olsun. Yıkım şafakta başlayacak. — Hacı Çarşamba dedi. — Hacı tek başına karar vermez. Ben uyguluyorum. — Kimin için? — Menfaat için. Döndü. Adamları birer birer, bir odadan çekilen gölgeler gibi arkasından çıktı.
Yer boşalınca herkes nefes aldı. Hüda dedi ki: Halid, teşekkürler. — Teşekkür etme. Çünkü otuz yıl geciktim. — Hepimiz. — Ve ben ilkiyim. — Hayır, dedi İyad ve omzuna dokun-du. İlk ben. Halid küçük bir gülümsemeyle gülümsedi: O hâlde ikincisiyiz.
Âdem siyah anahtarı cebinden çıkarıp Hüda’nın eline koydu: Kasa? — Nöbetçi odasının arkasında, dedi İyad. Küçük odada. Sütunların, çürük sandıkların ve boğaza dolan tozun arasından yürüdüler. Deponun sonunda, taş duvarlı küçük bir oda ve yarısı düşmüş ahşap bir kapı vardı. Nöbet odası. İçinde eski bir demir yatak, küçük bir masa ve bir sandalye. Arka duvarda, yarı yarıya taşa gömülü siyah bir demir kasa; kapısında devasa bir kilit ve üzerinde bir kabartma: «3».
Hüda anahtarı soktu. Yavaşça döndü, ağır bir metal sesi çıkardı. Sonra kapı kıpırdamaya başladı. Ve aynı anda, tam açıl-madan önce, arkalarından karanlıktan bir ses geldi. Sakin, alçak, yorgun bir ses:
— Otuz yıl… ve üç saat geciktiniz.
Hepsi döndü. Odanın ucunda, hiçbir ışığın ulaşmadığı köşenin karanlığında bir adam duruyordu. Eski bir paltolu, ince yaşlı bir adam; elinde az önce yaktığı küçük bir gaz lambası. Sarı ışık yüzüne yükseldi: zamanla oyulmuş bir yüz, soluk ela gözler. — Mansur? diye fısıldadı Bilal. — Evet oğlum. — Baba? dedi Meryem güçlükle duyulan bir sesle. Cevap vermedi. Yalnızca ona baktı. Sonra, her şeye rağmen titremeyen bir sesle dedi ki:
— Sonunda geldiniz.
Yirminci Bölüm
«Kaset»
On Sekizinci Günün Şafağı
Kimse kıpırdamadı. Sarı ışık Mansur’un yüzünde titriyor, herkes ona, efsane sandıkları bir şeye bakar gibi bakıyordu. Meryem bir adım attı, sonra bir adım daha. — Baba? — Evet kızım. — Klinikteki sensin. Kim olduğumu biliyordun. — Adını söylediğinde tanıdım. — Ve söylemedin. — Yapamadım. — Neden şafaktan önce gittin? — Ağlamaktan korktum. — Nerede kaldın? — Burada. Dokuz yıldır. Bu odada. Camide oturmadığım zamanlar. Bu yerin bekçisiydim. Nerede uyuyacağımı bilirim.
Elini yavaşça uzatıp paltosunun koluna dokundu. Sonra tek söz etmeden kendini kollarının arasına attı. Bilal geldi ve kız kardeşiyle birlikte onu kolları arasına aldı, eski bir şeyin kalanını koruyormuş gibi. Ötekiler nereye bakacaklarını bilmeden sessiz durdu. — Bu yetmez, dedi Mansur bir an sonra boğuk bir sesle. Ama düşlediğimden fazla. Yüzünü koluyla sildi, sonra kasaya baktı: Açtınız mı? — Başladık, dedi Hüda. — Hepsini açın.
Hüda demir kapıyı yavaşça çekti. Ağır bir sesle açıldı ve içinden durgun bir hava çıktı. Fenerleri tuttular: üç küçük raf. Üstte, başlıksız, şirket mührü taşıyan koca siyah deri bir defter. Ortada iple bağlı büyük bir karton zarf. Altta kitap boyunda eski bir kayıt cihazı ve yanında küçük bir kaset. — Gerçek defter bu, dedi Âdem alçak sesle. Tahrif edilmemiş olan. Hüda alıp sayfalarını çevirdi: her şey burada. Asıl tutar, imzalar, tarihler. Hatta imha edilen makbuzun bir kopyası. Fahri saklamış.
Karton zarfı açtı: resmî yazıyla ve eski bir mühürle katlanmış bir belge. Yavaş bir sesle okudu: «Hibe belgesi. Ben Fahri er-Raşid, tam akıl sağlığıyla, şehrin kenarındaki «Yeşil Toprak» olarak bilinen araziyi, üzerindeki bütün ağaçlar ve yapılarla birlikte, uğradığı zararın tazmini ve bağışlanamaz bir günahın kefareti olarak Bay Mansur el-Halil’e hibe ediyorum.»
Sessizlik oldu. — Yeşil Toprak? diye fısıldadı Cemal. Kapıda duruyordu, titreyen ellerinde hasır şapkası. — Bahçe mi? İçinde yaşadığım? — O. Cemal birdenbire yere oturdu, sanki bacakları ona ihanet etmişti: Sahipsiz sanıyordum. — Sahibi vardı. — Bunca yıl… — Ve sen sormadın. — Sormadım. Mansur’a baktı: Burası senin evin mi? — Bilmiyorum. Bana hiç söylenmedi. — Ben onu istemiyorum. — Ben de istediğimi söylemedim. Şimdi karar verme.
Sevgili okur, bu kısmın adını taşıyan toprağa vardık. Sana açıkça söylemek isterim: Toprağın yalnızca bir ödül olmasını istemedim. Bir fikir olmasını istedim: Bir insandan çalınan şey, özürle ya da parayla tamamen iade edilmez; yalnızca ona, içinde büyüyebileceği yeri geri vermekle. Otuz yıl kendisine ait olmayan bir toprağa bakan Cemal ise sandığından daha güzel bir şeyi temsil ediyor: Emanetin, sahibi bilmese bile gizlice çalışabileceğinin kanıtı. Kuraklığın ortasında kendi başına yeşerdi, çünkü biri kime ait olduğunu bilmeden ona iyilik etti.
Hüda küçük cihazı tuttu: Ya bu? — Kaset, dedi İyad. Bir kez Fahri’nin elinde gördüm. «Bu, İyad, hakikatin ta kendisi» dedi. Hüda herkese baktı. Kimse itiraz etmedi. Kaseti cihaza koydu ve bir düğmeye bastı. Hışırtı. Sonra nefes sesi. Sonra yaşlı, ağır, kesin bir erkek sesi; o günleri bilen herkesin tanıdığı.
— Oturun.
— Baba, dedi genç, sert, gergin bir ses. Ben…
— Dedim ki otur Tevfik.
Az önce kızının koluna yaslanarak kapıya varan Hacı dondu; yüzü soluktu. Kimse onun girdiğini görmemişti. Sonraki ses daha ince, daha sakin ve hüzünlüydü: Baba, iş bu kadar basit değil. — Fahri, sen oturuyorsun. Dinliyorsun. — Dinliyorum. — Kasadan bir miktar eksik. Kim aldı? Kasette kısa bir sessizlik oldu. — Tevfik. — Ben bilmiyorum… — Bana yalan söyleme. Ben biliyorum. — Borçlarım vardı. Kaybettiğim bir anlaşma. Kimse bilmeden parayı geri koymak istiyordum. Sonra bir kâğıdın çevrilme sesi. — Aman Allah’ım, dedi baba.
Hüda kıpırdamadan durdu. — Şimdi ne yapacağız? — Gören biri var, dedi Fahri. Mansur. Birinin geceleyin kasayı açtığını gördüğünü söyledi. — Beni mi gördü? — İsim söylemedi. — Ama gördü. O hâlde biliyor. — Kimse bilmiyor, dedi baba. Bizim üçümüz dışında. Onun üstüne yükleriz. — Baba, hayır! — Bekçi. Onun olduğunu söyleriz. — Adam masum. — Kardeşini polise mi teslim edeceksin? O bir bekçi, maaşı az, insanlar onun çaldığına inanır. — Bu haksızlık. — Hayat bu. — Hayır. — Fahri, bu şirketi kim yönetiyor? — Sen. — Ve çökmesinin neye mal olacağını biliyorsun. İnsanlar oğlumun çaldığını öğrenirse her şey çöker. Dediğimi yap. — … — Fahri? — Peki, dedi daha ince ses birkaç saniye sonra.
— Ve sen Tevfik. — Evet baba. — Bu toplantıdan girdiğin gibi çıkma. Kardeşine borçlusun. Ve kimsenin bilmemesi gerek. — Kimse bilmeyecek. Kasette bir sandalyenin kımıldadığı, sonra bir kapının açıldığı duyuldu. Bir dakika sonra yalnız Fahri’nin sesi, boğuk ve yorgun, sanki bir duvarla konuşuyormuş gibi:
— Bu kaseti dinleyene. Ben Fahri. Bu toplantıyı gizlice kaydettim, çünkü bir gün kendimi aklamam gerekeceğini biliyordum. Aklamıyorum. İhanet ettim. Hepsi bu.
Hışırtı. Sonra sessizlik. Hüda düğmeye bastı. Odaya sessizlik çöktü, kimse konuşmadı. Kapının yanındaki köşede Hacı Tevfik solgun, eğik duruyordu, Lema’nın elleri kolundaydı. — Baba? dedi güçlükle duyulan bir sesle. Bu sen misin? Bu senin sesin mi? — Kırk iki yaşındaki sesim. Lema gözlerini kapadı.
Başka bir köşede Nadir dondu, gözleri Hacı ile iç cebinden yavaşça çıkardığı kâğıt arasında gidip geldi: Hüda, dedi boş bir sesle. Bu dördüncü sayfa. Birkaç gün önce Cemal’den aldım. Size söylemedim. Hüda aldı ve baktı: «Kim olduğunu bilmek istersen adı:», sonra bir «T» harfi ve mürekkep noktaları. — Tamer el-Hüseyni sandım, dedi Nadir kırık bir sesle. Çünkü mali işler müdürüydü. Hacı’yı düşünmedim; çünkü sahibinin kendi kasasından çalacağını hayal etmedim. Neredeyse yayımlıyordum. — Masum bir adamı suçlamak üzereydin. — Evet. — Mansur’un suçlandığı gibi. Nadir başını eğdi: Biliyorum. Ve öğrendiğimi söylüyorum. — Geç. — Evet.
Bu ana dair yorum yapacağıma söz verdim. Nadir’in «Tamer el-Hüseyni»ye ilk suçlaması zekiydi, mantıklıydı; bir harfe, bir bilgiye ve şüpheli bir geçmişe dayanıyordu. Ve yanlıştı. Hataların en tehlikelisi bu: mantıksal hata. Çünkü ahmak yanıldığını bilmez, zeki ise kendini ve bizi mantıkla vardığına ikna eder. Silinmiş bir harfe dayanan güzel mantığından sakın.
O anda Hacı bir adım attı: Bırak Lema. Elini kurtardı ve yavaşça odanın ortasına yürüdü, Mansur’un önünde durdu. Gözleri otuz yıl sonra ilk kez buluştu. — Mansur. Ben Tevfik. Senin gördüğün benim. Parayı alan benim. Ve susan benim. — Biliyorum. Mansur elini kaldırdı: Yaptığın her şeyi duymak istemiyorum. Tek bir şey duymak istiyorum. Neden söylemedin?
Hacı ağzını açtı, ses çıkmadı. Sonra kırık bir sesle dedi ki: Çünkü korktum. Babamdan. Şirketten. Kendimden. Kendim olmaktan. — Oldun mu? — Hayır. Çünkü ne olduğumu biliyordum. — Otuz yıl sonra? — Daha çok biliyorum. Mansur ona uzun uzun baktı: Seni bağışlamıyorum, dedi sonunda. — İstemiyorum. — Ama mutluyum. — Neden? — Söylediğin için. Bunu gülümsemeden söyledi. Sonra ekledi: Geç. Ama söyledin.
O anda uzaktan bir sarsıntı sesi duyuldu. Dev bir motorun gürültüsü. Herkes kapıya döndü. — Makineler, dedi Halid. Yıkım. Muaz vakti öne çekti. Dördü buçukta. — Bir saat mi? — Daha az. Çıkmalıyız. Hemen. İnsanlar kımıldamaya, eşyalarını toplamaya, defterleri ve zarfları taşımaya başladı. Hüda büyük defteri ve belgeyi aldı. Bilal kaseti ve cihazı aldı.
Birdenbire Mansur döndü: Kasa. İçinde bir şey daha var. Fahri’nin bana bıraktığı bir mektup. Üzerinde «Yalnız Mansur’a» yazıyor. Arka duvarda, bir tahtanın ardındaydı. Koyduğunu gördüm. — Ben getiririm, dedi Âdem. — Hayır. Bu benim sorumluluğum. — Ve ben ortağınım. Birbirlerine baktılar. Sonra birlikte nöbet odasına döndüler. Ayaklarının altında yer sarsılıyor, demir çatıdan ince bir yağmur gibi toz iniyordu. Dışarıda bir çığlık, sonra büyük bir çarpma, sonra metalin yırtılma sesi.
— Âdem! Duvar! Âdem başını kaldırdı. Çatının yavaşça eğildiğini, sonra bir anda çöktüğünü gördü. Ve her şeyi karanlık kaplamadan önce, uzaktan Hüda’nın haykırdığını duydu:
— Hayır! Dönün!
Yirmi Birinci Bölüm
«Enkazın Altında»
On Sekizinci Gün
Karanlık tamdı. Yıldızların sızdığı gece karanlığı değil; göğse bastığı gibi gözlere de bastıran taş ve toprak karanlığı. Âdem gözlerini açtı ve hiçbir şey görmedi. Öksürdü. Boğazında toprak, burnunda toz, yukarıdan sızan yağmura benzer uzak bir ses. — Mansur? Kimse cevap vermedi. — Mansur! — … Evet. Ses yakındı, sandığından da yakın. — Neredesin? — Sağında. Âdem elini uzattı; ıslak bir kumaşa, sonra kemikli bir omuza dokundu. — İyi misin? — Göğsümde bir şey var. Kemik. Belki kaburga. — Kıpırdama. — Kıpırdamıyorum. Mansur kısık sesle güldü ve öksürdü: Burada kimse kıpırdayamaz.
Âdem sol bacağını kaldırmaya çalıştı. Keskin bir acı. Ağır bir demir kiriş bileğinden dizine kadar bacağına bastırıyordu. — Sıkıştım. — Ben de. Nöbet odasındayız. Arka duvar kapının üstüne çöktü. — Hava var mı? — Nefes aldığımız sürece. Âdem titreyen elle cebinden telefonunu çıkardı. Ekran çatlaktı ama yanıyordu. Pil: yüzde on bir. — Sakla. Ancak ihtiyacımız olduğunda yak. Kapattı. Karanlık geri döndü.
Üstlerinde, açık havada, şafak doğu ufkunu soluk gri bir renge boyamaya başlamıştı. Üçüncü Depo yarı yıkıktı: cephe duvarı yere devrilmiş, demir çatının bir kısmı gazete kâğıdı gibi kıvrılmıştı. Tek bir ambulans, bir itfaiye kamyonu ve enkazın arasında dolaşan onlarca fener. — Uzaklaşın! diye bağırdı itfaiye subayı. Kuzey duvarına yaklaşmak yasak! — İçeride iki adam var! diye bağırdı Meryem. Enkazın kenarında duruyordu, beyaz önlüğü toprak lekeli, saçları dağınık, elleri kanıyordu. — Ne kadar süre? — Bilmiyoruz. — Yapabildiğimiz yetmiyor! — Meryem, dedi Bilal omuzlarından tutarak. Sakin ol. — O benim babam. — Ben de oğluyum. — Ben doktorum. — O hâlde doktor ol. Ona baktı. Sonra başını salladı: Teçhizat lazım. Oksijen. Ve birinin susup dinlemesi. Bunu kendinde tanımadığı bir sertlikle söyledi.
O sırada karanlıktan koşarak bir adam geldi. Elli beş yaşında, ince, tozlu kahverengi bir takım elbise ve ağır bir palto içinde. Enkazın başında durdu. Sonra diz çöküp elleriyle kazmaya başladı. — Bu kim? diye sordu Bilal. — Füad. Bilal dondu. — Sen Üstat F.’sin. — Evet. — Sen ki… — Sonra. Şimdi kazalım. — Neden buradasın? — Çünkü bu yer hayatımın otuz yılı. Çıkmalarını istiyorum. — Doğruyu mu söylüyorsun? — Elimdeki tek doğruyu söylüyorum. Bilal ona bir an baktı. Sonra tek kelime etmeden yanında diz çöküp kazmaya başladı.
Enkazın altında Âdem yavaş nefes alıyordu. — Ne kadar zaman geçti? — Bilmiyorum. — Bizi bulmazlarsa? — O zaman burada kalırız. — Ölümden korkmuyorum. Bir şeyi duymadan ölmekten korkuyorum. Bağışladığını. Sessizlik oldu. — Bunu sana şimdi söylemeyeceğim. Çünkü ihtiyacın olduğu için inanırsın. — Bu kötü mü? — Hayır. Ama dürüst değil. — Peki ne söylüyorsun? — Bilmediğimi söylüyorum. Senden hiç nefret etmediğimi biliyor musun? Seni her sabah görüyordum; bana para veriyor, «Allah rızkını versin» diyordun. Bunu kaçmak istediğin için söylediğini biliyordum. Ama her gün geri geliyordun. Her gün canını yakan yere dönen bir insan kötü olamaz. — Masum da değil. — Hayır.
Mansur karanlıkta gülümsedi: İşin en zor yanı ne biliyor musun? Ben de sustum. Direnmedim. — Seni tehdit ettiler. — Evet. Ama kendi kendime: Gideceğim, bir şey değişince döneceğim dedim. Değişmedi. Ve dönmedim. Çünkü kızımı iki haftalıkken bıraktığım için utanıyordum. — Seçeneğin yoktu. — Vardı. Ama kolay olanı seçtim. Sen, senin seçeneğin var mıydı? — Evet. — O hâlde ikimiz de bunu biliyoruz. Bu yüzden burada oturuyoruz. — Karanlıkta. — Kimsenin yalan söyleyemeyeceği yerde.
Bir süre susmak istiyorum, okur, çünkü bu iki adam bu yere benden daha çok hak ediyor. Onları kasıtlı olarak karanlığa koydum; çünkü karanlık, aydınlıktan daha iyi doğruluk üretir. Karanlıkta yüzler hesaba katılmaz, görüntüler sergilenmez, kimse kendisini görene göre ölçülmez. İnsan yalnızca ona bakana yalan söyler. Birinin hakikatini öğrenmek istiyorsan, ona ışıkta sorma; onunla bir duvarın altında, karanlıkta otur ve kimsenin onu görmediğini sandığı anda ne dediğini dinle.
Mansur öksürdü. Öksürüğü şimdi farklı geliyordu: daha derin, daha yavaş, uzak bir topraktan çıkıyormuş gibi. — Çok öksürüyorsun. Neden doktora gitmedin? — Ayşe’ye dedim: Doktorlar ismi sorar. — Ve işte kızın doktor. — İşte. Ve bana adımı sordu. Ben de söyledim. — Artık korkmadığın için mi? — Yorulduğum için.
Âdem elini cebine uzattı: Bir şey buldum. Mektup. Çatı çöktüğünde kapıyı tutuyordum. Elimdeydi. Telefon yandı: soğuk, titrek, beyaz bir ışık ilk kez Mansur’un yüzünü gösterdi: sakalında toz, yaralı bir alın, parlayan iki göz. Âdem’in elinde eğik bir yazıyla yazılmış eski bir sarı zarf: «Yalnız Mansur’a.» — Okuyamam. Gözlüğüm kayboldu. — Ben okurum. Zarfı açtı: katlanmış tek bir kâğıt. Nefes alıp okudu:
«Mansur. Beni iyi tanımıyorsun ve tanımayı hak etmiyorum. Ama ben seni tanıyorum. Hiçbir şey istemeyen, hiçbir şey almayan bir adam olduğunu ve senden aldığımız her şeyin bize ait olmadığını biliyorum. Bağışlamanı istemiyorum. Kimsenin kimse üzerinde bu hakkı yok. Ama bir şey istiyorum. Senin adına her şeye karar verdik. Ben, babam, kardeşim ve avukatlar, seni korumak isteyenler bile. Hepimiz karar verdik. Ve kimse sana sormadı. Bu kasada hakikati söylemek için gereken her şey var. Ve onu gömmek için gereken her şey. Senin yerine seçme hakkım yok. O yüzden sen seç. Hakikatin söylenmesini istersen söyle. Gömülmesini istersen göm. Ve nerede olursam olayım, kararına razı olacağım. Fahri.»
Bitti. Işık elinden düştü ve karanlık geri geldi. İki adamın nefesi yalnız kaldı. — Benim yerime her şeye karar verdik, diye fısıldadı Mansur. — Evet. — Ve kimse bana sormadı. Otuz yıl. — Evet. — Ve şimdi bana mı soruyorlar? Her şey yıkıldıktan sonra. Mansur güldü. Uzun, kırık bir kahkaha; dökülmemiş otuz yıllık gözyaşı dolu: Ben dünyada ne istediği bir dağ kadar taşın altındayken sorulan ilk adamım. — Ne istiyorsun?
Mansur sustu. Yukarıdan bir ses duydular: metalin metale vuruşu. Sonra erkek sesleri. — Burada! diye bağırdı biri. Duyuyorum! Güney enkazının altında! Ve titrek, yüksek bir kadın sesi: Baba! Baba! — Meryem, diye fısıldadı Mansur. Ona burada olduğumu söyle. — Sen kendin söyle. — Hayır. Sen söyle. Sesim zayıf. Âdem sesini yükseltti; otuz yıldır ilk kez güçlü çıktı: Buradayız! Duvarın altında! Hayattayız!
Kurtarma dört saat sürdü. Elleriyle ve aletleriyle kazdılar, çöken duvarı taş taş yıktılar. Meryem hepsinin önünde, oksijen tüpünü taşıyarak, bildiğini bilmediği emirler haykırıyordu. Arkasında Bi-lal, Samer, Selim, İyad ve o gece depoda olan herkes. Aralarında Füad, çıplak elleriyle kazıyordu; parmakları kanıyor, tırnakları tozdan kapkaraydı. Boşluk nihayet açıldığında içinden titreyen bir el çıktı. Âdem’in eli. Füad tuttu ve çekti. Âdem inlerken onu ya-vaşça taşların arasından çıkardı. — Dikkat! Bacağı! — Önemli değil, dedi Âdem boğuk bir sesle. Çek beni. Çıkarıp yere oturttu. Sonra geri dönüp ardından Mansur’u çıkardı; kırılmasından korktuğu eski bir şeyi tutar gibi tutuyordu.
Meryem babasına koştu ve oksijen maskesini yüzüne taktı. — Baba, buradayım. — Biliyorum. — İyi olacaksın. — Bilmiyorum. — Olacaksın. Gözlerini kapadı ve gülümsedi.
Füad yere, Âdem’in yanına oturdu. Soluk soluğaydı, elleri ti-triyordu, yüzü beyaz toprakla kaplıydı. — Teşekkür ederim, dedi Âdem. — Teşekkür etme. — Neden? — Çünkü sandığın şeyi yap-madım. Füad gri göğe baktı. Sonra yalnızca Âdem’in duyacağı alçak bir sesle dedi ki:
— Ben de bir zarf aldım.
Yirmi İkinci Bölüm
«Adın Kimin»
19. ve 20. Günler
Şehir Devlet Hastanesi, üçüncü kat, penceresi otoparka bakan küçük bir oda. Yatakta ince bir adam yatıyor; kaburgası sarılı, burnu ince bir hortuma bağlı, gözleri yarı kapalı. Mansur, on dokuzuncu günde, yıllardır ilk kez derin nefes alıyor. Meryem yanında bir sandalyeye oturmuş, duvardaki cihazın rakamlarına bakıyor. — Oksijen kaç? — Doksan sekiz. — İyi. Senin uyuman gerek. — Senin dinlenmen gerek. — Otuz yıldır dinleniyorum. — Hayır. Kaçıyordun. — Ne fark eder? — Dinlenmek yormaz.
Gözlerini tamamen açtı: Kızdığında annene benziyorsun. — Sen de… bilmiyorum. Seni henüz tanımıyorum. — Ben de seni. Deneyelim mi? — Evet. Elini uzatıp elini tuttu. Pürüzlü ve soğuktu ama titremiyordu.
Koridorda Füad plastik bir sandalyede oturuyordu; elleri sargılı, yüzü iki gündür yıkanmamış. Bilal yaklaşınca başını kaldırdı: Otur. — Hayır. Beni kandıran birinin yanında oturmak istemem. — Seni kandırmadım. — Arkadaşın olduğumu sandırdın. — Otur Bilal. Sana tek bir şey söyleyeceğim. Otuz yıl önce genç bir gazeteciydim. «Modern Ticaret»te bir şey olduğunu gösteren bir ipucu buldum. Eksiksiz bir soruşturma yazdım. Sonra Sa’dettin adında bir avukat geldi. Bu hikâyenin masum insanlara zarar vereceğini söyledi. Emeğimi karşılayacak bir miktar para vardı. Aldım. Çünkü aç, hırslı ve korkaktım. O parayla kütüphanemi ve arşivimi kurdum.
— Sessizlik parasıyla. Peşimize düşen de sen miydin? — Birinizin benim yapmadığımı yapmasını istedim. Sizi harekete geçiriyordum. — Kuklalar gibi mi? — Zamanın tükendiğini hissetmedikçe kıpırdamayan insanlar gibi. — Bu haklı çıkarır mı? — Hayır. Sadece söylüyorum. Bilal ayağa kalktı: Seni bağışlayacak mıyım bilmiyorum. — İstemiyorum. — Senden nefret edecek miyim, onu da bilmiyorum. — Bu bana yeter.
Seni Füad’la sarstım, biliyorum. Bunu entrikayı sıkılaştırmak için yapmadım; bu zor gerçeği gözlerinin önüne koymak için yaptım: İnsanları hakikati söylemeye kışkırtan kişi çoğu zaman hakikat karşısında susmuş olanın ta kendisidir. Eski tövbekâr, yeni nesle vaaz etmede en hevesli olandır; çünkü aynada göremediğini onların gözlerinde görmek ister. O hâlde tövbekâr vaizi küçümseme, ona da güvenme: söylediğini al ve gözden geçir, tıpkı Bilal’in Füad’ın söylediğini gözden geçirdiği gibi.
Yirminci günün akşamı dokuzda stüdyonun kapısındaki kırmızı ışık yanıyordu. Rana mikrofonun ardına oturdu; önünde bir isim listesi, eski bir defter ve bir bardak su vardı. Kontrol odasında Mahir ve Ömer, arkalarında radyonun bütün çalışanları duruyordu. — İyi akşamlar şehir, dedi kendinde tanımadığı bir sesle. Ben Rana ve bu «Otuz Sessizlik» adlı özel bir bölüm. Bu gece kimseyi suçlamayacağız. Daha zor bir şey yapacağız: isimleri okuyacağız ve her isim sustuğu şeyi söyleyecek.
— Selim. — Buradayım, dedi telefondan bir ses. Hediye kabul ettim ve şüphelerim hakkında sustum. — Âmine. — Çocuğun gördüğünü öğrendim ve Mansur’un karısına söylemedim. — İyad. — Gördüm ve para aldım. — Nebil. — Dul kadına neyi imzaladığını açıklamadım. — Âdil. — Vekâletim yok dedim. — Beşir. — Bir adamın tövbesine inandım ve sormadım. — Münir. — Dedim ki: Beni ilgilendirmez. — Râmiz. — Başımı salladım. — Âdem. — Kayıtları kendi elimle yazdım, dedi Âdem hastanedeki bir odadan. Kendimi şahit sanıyordum. — Füad. Kısa bir sessizlik oldu. — Bir soruşturmayı düşürmek karşılığında para aldım, dedi yorgun ses. Kütüphanemi onunla kurdum.
Sonra üçüncü hattan bir ses geldi: Ben Kâmil. Sekiz yıl önce Rana’ya Saîd’in adını veren benim. Rana dondu. — Sana kalitesiz malzeme kullandığını söylemiştim. Yanılıyordum. Ya da yalan söylüyordum. Bilmiyorum. — Neden şimdi? — Çünkü oğlu seni duydu. — Ben de söylediğini doğrulamadan aktardım. — Ben de kanıtsız söyledim. — O hâlde ikimiz. — İkimiz. Böylece biri ardından öbürü. Kimi bir cümle söylüyor, kimi ağlıyor, kimi susup sonra söylüyor. Saatin sonunda tek bir isim kaldı. — Hüda. — Buradayım. Ben Sa’dettin’in bürosunu miras alan avukatım. Onun bürosunda içine makbuz bırakılmış bir sandık vardı: Emanet bırakana susmasını öğütledim. Dokuzuncu benim. Hocam biliyordu. Ve ben dersi sormadan aldım. Gerçeği bildiğinde söylemeyen avukat, avukat değildir. Bir damla gözyaşını çabucak sildi.
O anda dördüncü hat yandı. — Yeni bir arayanımız var, dedi Rana. Buyurun. — İyi akşamlar. Yavaş, yorgun ama kararlı bir ses. — Ben Mansur el-Halil. Rana elini ağzına götürdü. Kontrol odasında Mahir nefesini tuttu. — Otuz yıl benim yerime karar verdiniz. Bu gece kimsenin benim yerime karar vermesini istemiyorum. Kimsenin hapse girmesini istemiyorum. Susanların kimi öldü, kimi can çekişiyor, kimi artık kim olduğunu bilmiyor. Ayakta duramayan bir adamın hapsine sebep olmak istemiyorum. Adımın okunmasını istiyorum. Çalındığı mahallede. Duvarının dibinde oturduğum camide. Herkesin geçtiği sokakta. «Mansur el-Halil çalmadı» denmesini istiyorum. — Diyeceğiz. — Hayır. Susanın söylemesini istiyorum. — Bu sana yeter mi? — Hayır. Ama bir başlangıç. — Ya kanun? — Kanun unutur. — Ya vicdan? — Vicdan zamanaşımına uğramaz. Hattı kapattı.
«Vicdan zamanaşımına uğramaz.» Bu cümleyi evsiz bir adamın ağzına koymaya cüret etmek için yirmi üç bölüm bekledim. Fakihlerin, vicdanın da zamanaşımına uğradığını söyleyeceğini biliyorum; insanlar unutur, kuşaklar değişir, bir asır önce olanı failin torunlarından kimse istemez. Bir ölçüde haklılar. Ama Mansur talepten değil, «isim»den söz ediyor; ve isim çalındığında, sahibi nefes aldığı sürece çalınmış kalır. Ne kanunun ne zamanın insanlara adlarını geri verme hakkı vardır; geri veren ancak onu alan ya da alınırken susandır.
O gece yoğun bakım odasında Hacı Tevfik beyaz yatağa uzanmıştı; kolunda bir hortum, yanında Lema elini tutuyordu. — Duydun mu? Hapsedilmemi istediğini söylemedi. Bağışladığını da söylemedi. Nasıl uyurum? Yarın bir itiraf imzalamak istiyorum. Noter önünde. Kendi adımla. Kendi elimle. — Baba, yorgunsun. — Bu yüzden şimdi olmalı. — Hüda’yı arayacağım. — Lema, özür dilerim. — Bunu söyleme. Son iki haftada çok söyledin. — O hâlde başka bir şey söyleyeyim. Seni seviyorum. Lema gülümsedi ve ağladı. Sonra uyudu.
Yirmi birinci günün şafağında beşi on geçe Hüda’nın telefonu çaldı. — Hüda… Lema’nın sesiydi, boğuk, kırık. Babam yarım saat önce vefat etti. İmzalayamadı. Hüda karanlıkta telefonu kulağında durdu: Çok üzgünüm. — Önemli değil. Takvime baktı. Bir gün. Altında önünde duran, kendi el yazısıyla eski bir soru yazılı kâğıt: «Sahibi kanunen ölü olan davayı kim açar?» İmzalı itiraf yok. Yaşayan davacı yok.
Yirmi Üçüncü Bölüm
«Kanun Unutmadan Önce»
Yirmi Birinci Gün
Yirmi birinci günün akşamı dokuzda adliye holü yarı boştu: soğuk mermer zemin, yüksek tavan ve evrak kalemi girişinin üstünde dev bir duvar saati; ibreleri sinir bozucu bir yavaşlıkla ilerliyordu. Mansur tekerlekli sandalyede oturuyordu, dizlerinde ince bir battaniye; yanında Meryem, kucağında ilaç dolu bir çanta. Arkasında Bilal, Hüda ve koltuk değneğine yaslanmış Âdem duruyordu. Ahşap sıralarda Selim, İyad, Selma, Cemal, İsmail, Rana, Süad ve Lübna vardı. Yan kapı açıldı ve otuz beş yaşında, ince, ütülü beyaz gömlekli, gözlüklü bir kadın çıktı; elinde yeşil bir dosya. Rîm, evrak kalemi memuru. — İyi akşamlar, dedi soğuk bir sesle. Gece yarısından önce. Vaktiniz yetmeyecek. Bir ölüm belgesinin iptalini ve bir şikâyetin dosyalanmasını aynı anda istiyorsunuz. Usulen evet. Pratikte kanıt lazım.
Hüda masaya siyah defteri, hibe belgesini, kaseti, Fahri’nin mektubunu ve dördüncü sayfayı koydu. Rîm her şeyi sabırla, acele etmeyen parmaklarla inceledi. — Bu iyi. Ama yetmez. Deliller bir suçu kanıtlıyor. Bu adamın Mansur el-Halil olduğunu kanıtlamıyor. Ve kayıtlara göre yirmi üç yıldır ölü. Ölü olduğunu söyleyen kimliksiz bir adamı kabul edemem. — Şahitleri var, dedi Âdem. Âdem el-Hatib. Onun iş arkadaşıydım. İfadeyi şimdi yaza-cağım. — Ben de, dedi Selim. — Ben de, dedi İyad. — Ben de, dedi Selma. — Delilsiz hüküm olmaz, dedi Rîm bu cümleyi tekrarlama-ya alışmış birinin sakinliğiyle. Her ifade yazılı ve imzalı olmalı. Uzun masaya oturdular, her biri bir kâğıt ve kalem aldı. Kalem-lerin kâğıt üstündeki sesi küçük bir su şırıltısına benziyordu.
Devam etmeden bu sahneyi bir düşün: yedi erkek ve kadın, otuz yıllık sessizlikten sonra tek bir gecede bir mahkeme masasında oturuyor, ağızlarıyla söylemeleri yeterli olan şeyi kalemleriyle yazmak için. Sessizlikle söz arasındaki acı fark budur: Söz kâğıt, kalem, imza ve mührü inceleyen soğuk bir memure ister; sessizlik hiçbir şey istemez. Bedavadır ve tam da bu yüzden dünya onunla dolu.
Onu yirmi beş geçe şık gri takım elbiseli, deri çantalı bir adam girdi. — Ziyad. Avukat. Bilal dondu: Otuz yıl önce annemin yanına gelen sensin; kanunun gaibi ölmüş saymaya izin verdiğini ve bunun onun lehine olduğunu söyledin; uzlaşmanın susmak an-lamına geldiğini anlatmadın. — Ben uyguluyordum. — Kimin için? — Menfaat için. Dul kadına bugün hiçbir şeyi imzalamamasını öğütlemeye geldim, çünkü aldığını kaybedecek. — Biliyorum, dedi Meryem sandalyesinden çok sakin bir sesle. O parayla okudum. Çıkmanı istiyorum. — Burası kamuya açık. — Ben doktorum. Öfke nöbeti geçirirsem karşımda olmak istemezsin. Ziyad bir an kaldı. Sonra arkasını dönüp çıktı.
On biri çeyrek geçe Rîm evrakı kalın bir dosyada toplamıştı: delil açık, şahitler imzalı. Tek şey kaldı: ölüm ilanının iptali. Kanun, bunu isteyenin geri çekmesini şart koşuyor. Dul kadın. Ayşe el-Halil. Başkası değil. — Ama gelmedi. — O hâlde yapamam. Hüda Meryem’e baktı: Ara. — On kez aradım. Cevap vermiyor. Evde, çünkü korkuyor. Kendinden. Çünkü ilanın iptali, kocası yaşarken talepte bulunduğunu ve para aldığını kabul etmesi demek. Bu hukuki bir itiraf.
Birkaç dakika önce gelen Lema, çantasından küçük bir zarf çıkarıp uzattı: Babamın mektubu. İlk gün sabahı, bütün bunlar başlamadan yazmış, mühürleyip bana teslim etmişti. «Ben öldükten sonra açma» demişti. Bugün açtım. Hüda açtı. Güçlü bir adamın yazısına benzemeyen titrek, eğik bir el: «Bu kâğıdı okuyana. Okuyorsanız bunu bensiz yapmışsınız demektir. Müteşekkirim ve utanıyorum. Ben Tevfik er-Raşid, otuz yıl önce Üçüncü Depo kasasından hakkım olmayan bir miktar para aldığımı itiraf ediyorum. Ve Mansur el-Halil adında masum bir adamın bedelini ödediğini. Kardeşimle babamın ve benim sus-tuğumuzu. Hayatımda bunu kendi sesimle söyleyecek cesareti bulamadığımı. Yazılı olarak kabul edin.» Altında imza ve tarih: yirmi bir gün önce. Hüda yüksek sesle okuyup Rîm’in önüne koydu. — Bu bir şehadet. Tarihli ve sahibi ölü. Belge olarak kabul edilir. Suçu kanıtlamak için. Ölümü iptal için değil.
Herkes saate baktı: on bir on. On bir buçuk. Ve kimse gelmedi. — Yapamayacağız, dedi Meryem kırık bir sesle. Annem gelmeyecek. Otuz yıl söylememeye karar verdi. Nasıl yapacağını bilmiyor. Mansur sandalyesinde doğruldu: Onu suçlamayın. Sevmekten başka bir şey yapmadı. Sevgi bazen sessizliktir. Mer-yem ona baktı ve elini tuttu: Ona bağışlayacak mısın? — Bilmiyorum. — Gelmezse? — O onun kararı.
On bire elli dakika kala adliyenin ana kapısı açıldı. Altmış yaşında bir kadın girdi; eski siyah bir elbise, başında beyaz bir şal, elinde küçük bir bez çanta. Durdu. Önce kimse dönmedi. Sonra Meryem gördü: Anne? Herkes ayağa kalktı. Ayşe yavaşça, adım adım, sessiz mermerin üzerinde ilerledi. Gözleri kızardı ama şaşkın değildi. — Üzgünüm, dedi. Geciktim. — Önemli değil. — Önemli.
Rîm’in önünde durdu: Ben Ayşe el-Halil. Kocam Mansur el-Halil’in ölüm ilanını yirmi üç yıl önce ben talep ettim. Ve yaşıyor-du. Yaşadığını biliyordum. Para aldım. Feragatname imzaladım. Çantasından titrek bir yazıyla yazılmış katlanmış bir kâğıt çıkardı: Bu bir şikâyet. Bana karşı. Rîm ilk satırı okudu, sonra başını kaldırdı: Bunun itiraf olduğunu ve yargılanabileceğinizi biliyor musunuz? Kimse sizi zorlamıyor. — Çünkü bir adam otuz yıl bir kaldırımda oturdu ve ben ona her cuma yemek taşıdım, kendi kendime onu sevdiğimi söyleyerek, sevdiğimi kendi sesimle söylemekten korkarak. Susan sonuncu benim. Ve konuşan sonun-cu olmayacağım.
Sonra döndü ve Mansur’a baktı. Tekerlekli sandalyesinde gözlerinde kimsenin adını koymaya cesaret edemediği bir şey vardı. — Ayşe, dedi zayıf bir sesle. — Hiçbir şey söyleme. Söyledim. Bu bana yeter. Elini uzatıp omzuna bir kez, kısa bir an dokundu; var olduğundan emin olmak ister gibi. — Buraya im-zalayın, dedi Rîm. Ayşe titremeyen bir yazıyla imzaladı. Rîm bel-geleri çabucak düzenledi ve mührü bastı: ağır kırmızı bir mühür, kâğıda duyulur bir çarpmayla indi. Ve aynı anda dev duvar saati gece yarısını vurdu. Bir. İki. Üç. — On ikiye bir saniye var, dedi Rîm gözlerini saate kaldırarak. Dava kabul edildi. — Kabul mü edildi? diye fısıldadı Bilal. — Kanun unutmadan önce.
Salonu hiçbir ses doldurmadı. Sonra sessizliği ağlayan bir kadının sesi bozdu. Ayşe değildi. Meryem’di.
Yirmi Dördüncü Bölüm
«Yeşil Toprak»
Üç Ay Sonra
Üç ay sonra Yeşil Toprak bahçesi hiç olmadığı kadar yeşildi. Limon ağaçları sarı meyvelerinin ağırlığı altında, domates sıraları iri kırmızı taneleriyle sarkıyor, nane bitkileri patikaları başka hiçbir şeye benzemeyen bir kokuyla dolduruyordu. Sabahın erken saatinde, güneş taş duvarın üstüne henüz çıkmamışken iki adam yaşlı bir incir ağacını budu. — Hayır, dedi Cemal. Burada. Düğümün üstünden. Yoksa ağaç zayıflar. — Makas? — Eli daha hafif tut. Böyle. Âdem makası alıp küçük bir dalı kesti; dal yere sessizce gevşedi. — Aferin. — Bu yaşımda bunu öğreneceğimi bilmezdim. — Hepimiz kaçırdığımızı öğreniyoruz.
Âdem ellerine baktı. Değişmişti: pürüzlü, hafifçe çatlak, par-mak uçlarında geçmeyen toprak izi. Şirketteki işini kaybettiğinden beri başka iş aramamıştı. İlk gün gelip Cemal’e dedi ki: Ziraat hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Cemal dedi ki: Ben de kendimin sandığım bir toprakta ücretli olmak hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Güldüler. İki adamın aynı yükten güldüğü ilk andı.
Bahçenin öbür tarafında, büyük bir limon ağacının altında eski bir hasır serilmişti. Mansur küçük bir yastığa yaslanmış, dizlerinde yün bir örtü oturuyordu. Biraz kilo almıştı, sakalı bakımlıydı, gözleri daha az çökmüştü. Yanında Meryem, Bilal ve Ayşe; Ayşe kıyıya yakın, küçük tabaklara yemek koyuyor, ona pek bakmıyordu. — Şeyh Beşir cuma günü camide adını okudu, dedi Bilal. «Mansur el-Halil çalmadı» dedi. Yüksek sesle, herkesin önünde. — Bir şey hissettin mi? — Kalkmak istedim. Kalkmadım. Bir daha duymak istediğim için. O da tekrarladı. Ve ağladı. — O da her gün yanımdan geçerdi.
Ayşe küçük bir tabak uzattı: Ye. Aldı ve bir lokma yedi. Sessizlik oldu. — Seni bağışladım mı bilmiyorum, dedi biraz sonra. — Biliyorum. — Ama öğreniyorum. — Bu bana yeter. — Bana yetmez. Çünkü otuz yıl öğrenmek istemiyorum. Ayşe otuz yıldır duymadığı küçük, kırık bir kahkaha attı: Daha hızlı öğrenirsin. — Ayşe, kaldırımda taşınacak yemek kalmadı. Cuma günü ne yapacaksın? — Buraya gelirim. Otururum. Her cuma. İzin verirsen. — Veriyorum. Cevabında ne bağışlamaya ne reddedişe benzeyen, bir başlangıca benzeyen bir şey vardı.
Okur, benden Yeşil Toprak’ın cennet olduğunu söylememi bekleme. Bir şehrin kenarında küçük bir bahçe; içinde kaburgası kırık bir adam, kocasına bakmaya utanan bir kadın ve elli sekiz yaşında bir dalı nasıl keseceğini yeni öğrenmiş bir adam. Tam da bunu istedim. Çünkü gördüğüm dünyada bağışlama, sinema sahnesinde yaşanan görkemli bir an değil, küçük bir günlük iştir: bir bardak çay, bir tabak yemek, bir limon ağacının altında sessiz oturuş ve yavaşça sorulan bir soru: «Adın ne?»
Öğle vakti Yusuf, içinde yemek ve defter bulunan küçük bir çantayla Semire’yle birlikte geldi. Biraz büyümüştü; ya da Âdem’e öyle gelmişti. — Çalışmaya geldim. — Zorunda değilsin. — İstiyorum. Ramî benden özür diledi. Camı kıran. Pazartesi geldi, üzgün olduğunu söyledi. Ben de «Ben de» dedim. Çünkü sana en baştan doğruyu söylemedim. Âdem gülümsedi: Bana benziyorsun. — Yoksa dedeme mi? — Kime? — Mansur amcaya. Âdem limon ağacının altındaki hasıra baktı. — Belki. Yusuf yanında durup ağaçlara baktı: Baba, iyi uyudun mu?
Âdem sustu. Semire’nin yirmi beş yıl boyunca her sabah söylediği bu soru, cevabı hep aynı cümleydi: Gizleyecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın uyuduğu kadar. — Hayır, dedi. — Hayır mı? — Çünkü hâlâ rüya görüyorum. Bodrumu. Karanlığı. Mansur’un «Bir daha söyle» diyen sesini. — Bu kötü mü? — Hayır. O hâlde her şeyi söylemiş bir adamın uyuduğu kadar uyudum. — Öyle biri nasıl uyur? — Az, dedi Âdem. Ama iyi. Yusuf başını bir an babasının koluna dayadı, sonra limon toplamaya yardıma gitti. Semire gelip Âdem’in yanına bir ağaç kütüğüne oturdu. — Değiştin. Artık «Ben yalan söylemeyen adamım» demiyorsun. — Diyor muydum? — Her gün, içinden bir sesle. — Yanılıyordum. — Hayır, dedi. Eksiktin. — Ya sen? — Biliyordum. Ve sustum. — Şimdi? — Şimdi konuşuyoruz. Elini tuttu. Öğle güneşinin altında kütüğün üstünde başka hiçbir şey söylemeden oturdular.
«Önce Hakikat» stüdyosunda Rana sabah kahvesini içip son aylardan kalan haberleri okuyordu. Muaz ile Halid, İyad’a saldırı ve sessizlik satın almak için aylık ödemeler yapmaktan yargılanıyordu; yalnız Halid her şeyi itiraf etmiş ve hafifletme sözü almıştı. Nadir gazetesinde «Gerçekleşmeyen Bir Hata» başlıklı bir yazı yazmış, nasıl neredeyse masum birini suçladığını ve nasıl öğrendiğini anlatmıştı. Füad bütün arşivini şehir halk kütüphanesine teslim etmiş, üç gün Selma’nın karşısında oturup onunla defterleri düzenlemişti; ancak zorunlu olduğunda konuşuyordu. Samer şirkette baş muhasebeciliğe yükseltilmişti; şirket yeni yönetim ve çalışanlar komitesinin denetimi altına girmişti. Lema ile Ömer sakin bir akşam nişanlanmış, ilk öğrenen Rana olmuştu. Hüda bürosunun kapısındaki pirinç tabelayı değiştirmişti: «Hüda eş-Şerif, Avukat». Hind, o gece Âdem’den düşen kâğıdı ona geri vermişti. Kimse açmamıştı. Âdem bir kez okudu, sonra yırttı ve artık ona ihtiyacı olmadığını söyledi.
Mahir içeri girdi: Rana, bir ziyaretçimiz var. Kerim. Kırk yaşında, ütülü gömlekli, saklamadığı bir uykusuzluk taşıyan gözleriyle bir adamdı; elinde sarı bir zarf vardı. — Ben otuz yıl beklemeyeceğim. Beş yıl önce Hibe adında bir çalışanımız vardı. Daha üst bir göreve başvurdu ve hak ediyordu. Görev yönetim kurulu üyelerinden birinin oğluna verildi. İnsan kaynakları müdürüydüm. İmzaladım. Gerçek değerlendirmesini sakladım. İşte bu. — Neden şimdi? — Otuz yıl susanların başına gelenleri gördüm. Onlardan biri olmak istemedim. Zarfa baktı. Hafifti. Beş yıllık bir sessizliği taşıyan birinin beklediğinden de hafif. — Teşekkürler Kerim. — Teşekkür etme. Beş yıl geciktim. — Ben sekiz yıl geciktim. Tek bir kişiyle başladım.
O çıktıktan sonra Rana zarfı elinde tutmaya devam etti. Pencereden herkesin bir gün kimsenin adını sormadan geçtiği sokağa baktı. Sonra zarfı açıp okumaya başladı. Otuz yıl sonra kırılan otuz sessizlik. Ve kendi gününde kırılan tek bir sessizlik.
Bitirdikten Sonra Bir Söz
Sevgili okur, girdiğimiz kapıya vardık ve yerin yüzü değişti.
Bu romana büyük ihtimalle bir hikâye arayarak geldin: düğümü çözülecek bir bilmece, cezalandırılacak kötüler, ödüllendirilecek iyiler. Ve ben sana kötüsüz bir hikâye teslim ediyorum. Sonunda herkesin depodan çıktığı, her birinin geri veremeyeceği bir şey taşıdığı bir hikâye: Âdem yazan elini taşıyor, Selim saatini, Rana Saîd’in adını, Ayşe otuz cumasını, Mansur ise söylenmeyi hak ettiğini bilmediği adını.
Adını «Otuz Sessizlik» koydum, çünkü susanları saydıktan sonra otuzdan çok daha fazla olduklarını keşfettim. Onlar sensin ve benim. Onlar gören ve sormayan komşu, duyan ve söylemeyen iş arkadaşı, bilen ve çekmeceyi açmayan anne, tanımadığı bir insana gülenlerle birlikte gülen dost. Ve ben ilkiyim. Yoksa bu romanı yazmazdım.
Bana «Peki ne yapmalı?» diye sorarsan sana vaaz vermeyeceğim. Âdem’den öğrendiğim küçük bir sırrı anlatacağım: Dildeki en zor sözcük büyük bir cevapla değil, küçük bir soruyla başlayandır. Komşuna adını sor. Dostuna sormaya cesaret edemediğini sor. Kendine açmadığın çekmeceyi sor. Ve içinde bu cesareti bulamazsan, elli sekiz yaşındaki bir adamın başladığı yerden başla: tek bir dürüst cümle söyle, yüksek sesle, tek bir insana, bugün.
Sonra istersen gel ve bana anlat. Çünkü ben hâlâ buradayım, yerimde, kaldırımın ucunda.
Numan Albarbari
Arapça aslından edebî yeniden yazım
www.albarbari.com
Tüm hakları saklıdır.

