Numan Albarbari نعمان البربري

Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 005

Vahiy Sustuğunda İnsan Başladı romanının ikinci bölümü — Beşinci Ek

YAKİNİN DURDUĞU GÜN

Bir gün iki kitabın arasında durmuş — vahyin kitabı ile varlığın kitabı arasında — ikisini birden sevmiş, ama bu ikisini tek bir elde nasıl birleştireceğini bulamamış herkese.

Romandan Önce: Bir Not

Bu roman cevap vermiyor.

Soruyor.

Cevap vermek için yazanla, sorudan vazgeçemediği için yazan arasında büyük bir fark vardır.

BİRİNCİ KISIM

Haber

Birinci Bölüm:

Geç Gelen, Yolda Söylenenlerin Ağırlığıyla Gelir

Kahire — Hicrî 1300

O yıl Şeyh Mustafa, fıkıhla ilgisi olmayan bir dertle boğuşuyordu.

Derdi hem daha basit hem daha zordu: oğlu.

Mahmud — on dokuz yaşında.

Yeni usul bir okulda okuyordu.

Her gün, bu evde daha önce kimsenin — ne dedesinin, ne ninesinin, ne komşuların, ne de bütün sokağın — sormadığı sorularla dönüyordu.

İlk söylendiğinde masum görünen ama geceleri kafada oturup büyüyen sorular.

— Baba, bugün evrim denen bir şey okuduk.

Şeyh Mustafa hemen cevap vermedi.

Okuduğu kitabı masaya bıraktı — sanki gelecek olan, kitabın bırakılmasını hak eden bir şeymiş gibi, ağır ağır.

— Kim söyledi size bunu?

— Öğretmenimiz.

Canlıların daha basit biçimlerden evrildiğini söyledi.

İnsanla maymunun—

— İnsan maymundan gelmez.

— Öğretmenimiz ikisinin ortak bir atası olduğunu söyledi—

— Öğretmeniniz bu atayı gördü mü?

Mahmud durdu.

Bu duruşta, sevdiği iki insan arasında kalıp da her biri farklı bir şey söylediğinde yaşanan o sıkıntı vardı.

— Hayır ama delil—

— Delil zan ve yorumdur.

Kur’an ise açıktır.

Mahmud odasına gitti.

Şeyh Mustafa yalnız kaldı, oturdu.

Ve biliyordu — kendine bile söylemediği o köşede — verdiği cevabın bir cevap olmadığını.

Bir kapının kapanışıydı.

Ve arkasında bir soru bırakarak kapatılan kapı, o soruyu karanlıkta büyütür.

Sabah, Cemil Efendi’ye bir mektup gönderdi — eski bir dost, pek çok konuda ondan farklı, en önemli konuda onunla aynı.

“Gel.

Konuşmaya değer bir şey var bende.”

Cemil Efendi, yeni usul bir okulda öğretmendi.

Fransızca ve biraz İngilizce okumuştu, ve okuduğu şeyden çoğu okuyanın döndüğünden farklı bir şeyle dönmüştü:

Eski yakinin yerine geçen yeni bir yakinle dönmedi.

Aynı anda birden fazla yakinle oturabilme, delirmeden yaşayabilme yetisiyle döndü.

Akşam geldi.

Yanında Nur da vardı — yeğeni, yirmi yaşında, eline geçen her şeyi okuyan, ve sorduğunda utandırmak için değil, bir soruyla komşusuz yaşayamadığı için soran biri.

Oturdular.

O oturuşta hoş bir gerginlik vardı — birbirine saygı duyan, ama anlaşamayacaklarını bilen üç kişinin gerginliği.

Şeyh Mustafa dedi ki

— Darvin’in kuramını duydunuz mu?

— Darwin, diye nazikçe düzeltti Cemil.

— İşte bu.

Duydunuz mu?

— Okudum.

— Ne diyor peki?

— Diyor ki hayat, basit biçimlerden karmaşık biçimlere evrilmiş.

Ve bu, milyonlarca yıl boyunca doğal seçilim denen bir mekanizmayla gerçekleşmiş.

— Ve insan maymundan gelir diyor.

— Hayır.

İnsanların onun hakkında söylediği bu, kuramın kendisi değil.

Kuram, insanla maymunun eski bir ortak atası olduğunu söylüyor.

Kuzenler gibi — biri ötekinden gelmiyor.

— Fark ne?

— Büyük bir fark.

“Kuzenin kardeşindir” demekle “ikinizin dedesi birdir” demek arasındaki fark gibi.

Şeyh sustu.

Nur — yalnız kitaplardan değil, göğüste yaşayan ve cevap isteyen bir şeyden gelen o soruyla — dedi ki:

— Peki soru şu, Şeyh Mustafa: bu, Kur’an’a aykırı mı?

Şeyh ona baktı.

Kaçınmak istediği soru tam da buydu — cevaptan korktuğu için değil, cevabın basit olmadığını bildiği için.

Ve net bir hüküm bekleyen bir mecliste basit olmayan cevap — bu, başka bir sorundu.

Şeyh Mustafa — her kelimeyi tartan birinin ağırlığıyla — dedi ki

— Kur’an, Allah’ın Âdem’i topraktan yarattığını ve ona ruhundan üflediğini söyler.

— Darwin bunu doğrudan yalanlamıyor, dedi Cemil.

Soru şu: evrim, Allah’ın yaratmada kullandığı yöntem olabilir mi?

Yaratma bir gerçek, evrim de onun aracı olsun?

Şeyh sustu — dürüstçe düşünenin sükûtuydu bu, katı biçimde reddedenin değil.

Nur dedi ki:

— Başka bir deyişle: “topraktan yaratıldı” demek, anlık ve doğrudan bir yaratılış mı demek?

Yoksa aslın topraktan olduğunu ve yolun uzun olduğunu mu — tıpkı ağacın tohumdan gelmesi, ama ikisi arasındaki yolun bir an değil bir ömür olması gibi?

Şeyh Mustafa, kimsenin beklediğinden daha uzun bir süre sessiz kaldı.

Sonra konuştu — sesinde, oturumun başında olmayan bir şey vardı:

— Bir şeyden korkuyorum.

— Neden korkuyorsun?

— Bunun bir kapı olmasından korkuyorum.

Bir kere açtığımızda — pek çok şey girer içeri.

Bugün evrim.

Yarın ne?

Yorumun bir sınırda duracağını kim garanti eder?

Nur dedi — sesinde, meseleyi yalnız kitaptan değil kendi içinde de yaşamış birinin sesiyle:

— Ben ise tam tersinden korkuyorum.

— Neden korkuyorsun?

— Kapının kapanmasından korkuyorum, çünkü o zaman genç bir Müslüman, ya ilim ya iman arasında seçim yapması gerektiğini düşünür.

Ve bu seçim — nicesi ilmi seçip imanı bırakmıştır, bunu istedikleri için değil, kimse onlara ikisinin bir arada yaşayabileceğini göstermediği için.

Sessizlik.

Sonra Şeyh Mustafa — o oturumda söylediği en zor şeyi — söyledi:

— Oğlum dün bana sordu.

Ve ben sorusunun yüzüne kapıyı kapattım.

O odasına gitti, ben burada kaldım.

Hangimiz daha yalnızdı, bilmiyorum.

İKİNCİ KISIM: Çok Sayıda Soru

İkinci Bölüm: Darwin Tek Başına Yetmez

Kahire — sonraki bir kuşak

Sara öğretim üyesi oldu.

Bunu planlamamıştı — doktor olmayı planlıyordu.

Ama çocukluğundan beri taşıdığı sorular tıptan büyük, yalnız felsefeye emanet edilemeyecek kadar küçüktü; kendini ortada, kimsenin kolayca öğretmediği bir şeyi öğreten yerde buldu: ilim ile iman arasındaki ilişki.

Her dönemin ilk dersinin sonunda, bazı öğrencileri rahatsız edip bazılarını rahatlatan bir şey yapardı: sorardı.

— Başlamadan önce şunu bilmek istiyorum: hanginiz bir gün burada öğrendikleriyle evde inandıklarınız arasında seçim yapması gerektiğini hissetti?

Her dönem eller kalkardı.

Bütün eller değil — ama her zaman gerekenden fazlası.

Ve her dönem şunu söylerdi

— Bu duygu, bu dersin tüm konusu.

Buraya cevap vermek için değil, bu duygunun neden ortaya çıktığını ve bizden ne istediğini anlamak için geldik.

O yıl üniversitenin düzenlediği bir sempozyumda — İslam ve bilim üzerine — farklı alanlardan yüzler karşısına oturdu.

Dedi ki:

— Yalnız Darwin’den konuşmayalım.

Modern ilmin getirdiği ve inanan insanın önüne koyduğu her şeyden konuşalım.

Ve başladı:

Birincisi: Evrim ve Yaratılış

— Darwin, hayat evrildi dedi.

İnanan insana soru şu: bu, Yaratıcı’yı reddediyor mu?

İnandığım cevap: zorunlu olarak hayır.

Evrim, “nasıl”ı anlatır.

İman ise gayeyi ve kaynağı anlatır.

“Nasıl” ile “neden” tamamen farklı iki sorudur.

İlim “nasıl”a cevap verir.

Din ise “neden”e cevap verir.

Sorun, biri diğerinin sorusuna cevap verdiğini iddia ettiğinde başlar.

İkincisi: Evren ve Yaşı

— Modern astronomi, evrenin yaklaşık on üç milyar yaşında olduğunu, Dünya’nın ise dört milyar yaşında olduğunu söylüyor.

Bu bazen dinî metne bir meydan okuma olarak sunulur.

Ama Kur’an evrenin yaşını belirlemedi.

Onu belirleyen — bunu metnin insani yorumlarından belirledi.

Ve insani yorum — yorumcusu ne kadar yüce olursa olsun — yeniden gözden geçirilebilir.

Çünkü gözden geçirmek metne bir saldırı değildir — ona karşı bir emanettir.

Üçüncüsü: Bilinçaltı ve Freud

— Freud, dinin kendisinin idealize edilmiş bir baba figürünün ruhsal bir yansıması olabileceğini söyledi.

Bu meydan okuma daha zor.

Çünkü evreni değil, içi hedef alıyor.

Ama — ve bu çok önemli — imanın ruhsal bir açıklaması olması, onun bir yanılsama olduğu anlamına gelmez.

Her insani deneyimin ruhsal bir açıklaması vardır.

Aşkın da ruhsal ve biyolojik bir açıklaması var.

Bu, onu daha az gerçek yapmıyor.

Dördüncüsü: Yapay Zekâ

— Bugün düşünen, ya da düşünmeyi taklit eden makineler yapıyoruz.

Ve bu, fıkhın daha önce hiç sormadığı bir soru getiriyor: insanı insan yapan nedir?

Eğer makine insan aklının yaptığı her şeyi yapabiliyorsa — ruha ne kalır?

Bu sorunun hazır bir fıkhî cevabı yok.

Çünkü hazır cevaplar yazıldığında bu soru henüz yoktu.

Ön sırada bir öğrenci elini kaldırdı.

— Hocam, siz cevap vermiyorsunuz.

— Doğru.

— Neden?

— Çünkü bu sorulara verilen hızlı cevap, sessizlikten daha tehlikeli.

Sessizlik seni soruda tutar.

Hızlı cevap ise seni, içinde olgunlaşmadan ondan çıkarır.

Öğrenci sustu.

Sonra — sesinde yenilgi olmayan bir teslimiyete benzer bir şeyle — dedi ki:

— Öyleyse ne yapacağız?

— Soruyla birlikte oturacağız.

Bu — hazır cevaplara alışmış biri için — göründüğünden zor.

ÜÇÜNCÜ KISIM: Doktor

Üçüncü Bölüm: Cihazların Ölçemediği

Üniversite hastanesi — Kahire, günümüz

Doktor Ahmed, filozof olmayı planlamamıştı.

Nörolog olmayı planlamıştı.

Ve öyle oldu.

Plan burada biterdi, eğer beyin dışarıdan göründüğü kadarsa — elektrik ve kimyayla çalışan gri bir hücre kütlesiyse.

Ama beyin yalnız bu değildi.

Ya da Ahmed öyle hissetti.

Ve bir doktor, aletleriyle ölçemediği bir şey hissettiğinde — ya görmezden gelir, ya onunla oturur.

Ahmed görmezden gelemedi.

Yakinini sarsan ilk hasta olağanüstü biri değildi.

Ellilerinde bir adam.

Bir kaza sonrası koma.

Üç gün.

Sonra döndü.

Döndüğünde bir şey söyledi.

Bunu doğrudan Ahmed’e söylemedi.

Hemşireye söyledi.

Hemşire de ne yapacağını bilemediği için Ahmed’e anlattı.

Adam, annesini gördüğünü söyledi.

Annesi on beş yıl önce ölmüştü.

Oturmuş onu beklediğini söyledi.

Ve ona şöyle dediğini: “Geri dön, henüz vakit değil.”

Doktor Ahmed — sinir sistemini fıkhı içeriden bildiği gibi içeriden bilen — o günden sonra öğle vakti odasında oturdu, bir kâğıt açtı, yazdı:

Ne oldu?

Sonra durdu.

Düşündü.

Yazdı:

Komadaki beyin bazen deneyimler üretir — bu belgelenmiş bir şey.

Belki bu da onlardan biri.

Ama hasta bir ışık gördüğünü ya da huzur hissettiğini söylemedi — annesini gördüğünü, ve ona belirli bir şey söylediğini söyledi.

Bilimsel ihtimal var.

Ama diğer ihtimal—

Durdu.

Diğer ihtimali kanıtlayamam.

Ama onu yalanlayamam da.

Ben dürüst bir doktorum — ve dürüstlüğüm, kanıtım olmayan bir yalanlamayı iddia etmememi gerektirir.

Yıllar sonra, Sara’nın düzenlediği sempozyumda Ahmed konuştu.

Dedi ki:

— Ameliyathanede beyni görürüm.

Sinir hücreleri.

Elektriksel bağlantılar.

Birbirine dolanmış ince kimya.

Durdu.

— Ve bir hastanın komadan uyandığını, bir şey gördüğünü söylediğini görürüm.

Bilim der ki: belki bu, beynin belirli bir haldeki etkinliğinin sonucu.

Ve şunu da der: tam olarak bilmiyoruz.

Sonra:

— Ve ben, onu gördüğümde içimde başka bir şey duyuyorum.

Bilimsel bir protokole çevrilmeyen bir şey.

— Nedir o?

— Ölçüm aletlerimin kavrayamadığı bir şeyin var olduğunu hissediyorum.

Ve bu şeyi — ne bilimsel olarak kanıtlıyorum, ne yalanlıyorum.

Ama görmezden gelemiyorum.

Ve ölçemediğini görmezden gelen doktor, mesleğine sadık değildir — tıbbı aletlerine uydurmak için daraltıyor demektir, aletlerini tıbba uydurmak için genişletmek yerine.

Sempozyumdan sonra ona bir öğrenci geldi.

Adı Halid.

Sinir bilimleri, ikinci sınıf.

Yüzünde, nereye koyacağını bilmediği bir soru bulanların o özel gerginliği vardı.

— Doktor Ahmed, siz mümin misiniz?

Ahmed ona baktı.

— Evet.

— Peki bunu beyin hakkında bildiğin her şeyle nasıl bir araya getiriyorsun?

— Güzel soru.

Ve uzun bir cevap.

Gel otur.

Oturdular.

Ahmed dedi ki:

— Beyni incelediğimde — başta ilmin imanı öldüreceğini sandım.

Çünkü her şey açıklanır oldu.

Duygular: kimya.

Bellek: bağlantılar.

Aşk bile — beyinde bölgeleri, hormonları var, bunun gibi şeyler.

— Ve bu onu öldürmedi mi?

— Hayır.

Çünkü bir şey anladım.

“Nasıl”ın açıklaması “neden”e cevap vermez.

Ben eşimi biyolojik olarak nasıl sevdiğimi biliyorum.

Ama onu hâlâ seviyorum.

Açıklama, aşkı azaltmadı, onu daha az gerçek yapmadı.

— Peki imanla?

— İmanla da öyle.

Bir insan namaz kıldığında beyninde ne olduğunu biliyorum.

Ama onun kalbinde olan — ve onunla, namaz kıldığı şey arasında olan — bu, ölçümümün sınırları dışında.

Ve bilimsel dürüstlüğüm, bu sınırı görmezden gelmek değil, kabul etmek zorunda bırakıyor beni.

Halid sustu.

Sonra dedi ki:

— Hocamız Sara sempozyumda, büyük soruya hızlı cevabın sessizlikten daha tehlikeli olduğunu söyledi.

— Doğru.

— Ben bu soruyu iki yıldır taşıyorum.

Ve bir cevap bulamadım.

Ahmed dedi ki:

— Bu, Halid, ciddi sorduğun anlamına gelir.

Ve ciddi soran, hızlı bir cevabı hak etmez.

Kendine uyanı bulana kadar soruda eşlik edilmeyi hak eder — başkasına değil.

DÖRDÜNCÜ KISIM: Meclis

Dördüncü Bölüm: Haritanın Bilmediği Bir Yerde

Belirli bir yıla ya da haritada bulunabilecek bir şehre ait olmayan o yerde — toplandılar:

İbn Rüşd, aklın ve vahyin çelişmediğini söyleyen.

Ve Gazâlî, tek başına aklın yetmediğini söyleyen — ve bunu, aklı iyice öğrendikten sonra söyleyen, öncesinde değil.

Ve İbn Sînâ, aynı anda hem doktor hem filozof hem mutasavvıf olan — ve bu toplantıda bulunuşu bir çelişki değil bir tamamlanmaydı.

Ve Şeyh Mustafa, Ezher’li fakih, korkusu samimi olan.

Ve Cemil Efendi, Fransızca okuyup imanını bırakmayan öğretmen.

Ve Nur, bölünmeyi reddeden, bütün olmayı talep eden genç kadın.

Ve Sara, iki üniversitede ders veren, iki zamanda yaşayan.

Ve doktor Ahmed, beyni içeriden bilen, aletlerin her şeyi kavramadığını bilen.

İbn Sînâ konuştu — sesinde onu tanımlayan o karışım vardı: düşünen bir doktor, hisseden bir filozof

— Ben bu soruyu Darwin’den önce yaşadım.

Tıp, bedeni içeriden gösterir sana.

Ve içindeki her şeyin bir kanunla çalıştığını gösterir.

Kanun, Yaratıcı’nın yokluğu demek değildir — Yaratıcı’nın düzenle işlediği demektir.

Ve düzen, yokluğun kanıtı değil — yücelik sıfatlarından biridir.

Şeyh Mustafa dedi ki:

— Ama evrim, insanın tesadüfen geldiğini söylüyor.

İbn Sînâ dedi ki:

— Hayır.

Evrim süreci anlatır.

Tesadüf mü yoksa gaye mi olduğu — bu, evrimin cevap vermediği bir sorudur.

Ona filozof ve ilahiyatçı cevap verir.

Bir biyolog bu soruya cevap verdiğini iddia ettiğinde — aletinin sınırlarını aşmış olur.

Cemil Efendi dedi ki:

— Darwin’in kendisi bile “Tanrı yok” demedi.

Hayat evrildi dedi.

Bunun “Tanrı yok” demek olduğunu söyleyen — Darwin’in söylemediği bir şeyi ona ekledi.

Ve bu tür bir ekleme — başkasının ağzına söylemediğini koymak — her tartışmada tekrar eden bir sorundur.

Nur — artık daha yaşlı, sözü daha sakin — dedi ki

— Ben okulda evrimle tanıştığımda bir kriz yaşadım.

Şeyhe gittim, “Bu Batı yalanı” dedi.

Fen öğretmenime gittim, “Bu kesin bir ilim” dedi.

Durdu.

— Ve yıllarca ortada durdum.

İlmi reddedemiyordum çünkü onu her yerde görüyordum.

İmanı da bırakamıyordum çünkü kalbimdeydi — ve kalpte olan, bir emirle çıkmıyor.

— Beni rahatlatan bir şey buluncaya kadar.

— Ne buldun?

Dedi ki:

— Kur’an yaratılıştan söz ederken hayranlık diliyle konuştuğunu, kimya diliyle değil.

“Her şeyi güzel yaratan O’dur.”

Bu, anlam ve güzellik cümlesi.

Bilimsel bir denklem değil.

Ve onu böyle okuduğumda — hiçbir ilimle çelişmiyor.

Çünkü başka bir şeyden söz ediyor — ustalıktan, güzellikten, gayeden.

Ve bunları mikroskop ne ölçer ne yalanlar.

Doktor Ahmed dedi ki

— Tıpta deriz ki: kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.

— Burada ne anlama geliyor bu?

— Anlamı şu: Allah’ın varlığı bilimsel yolla kanıtlanmadı.

Ama bilimsel yolla yalanlanmadı da.

Ve ilim — dürüstse — bunu kabul eder.

Bunu kabul etmesi zayıflık değil — dürüstlüğüdür.

Durdu.

— Ve mümin insan, ilimden Allah’ı kanıtlamasını istemez.

İnkâr edemeyeceği şeyi inkâr etmemesini ister.

Ve bu — ilim bunu verirse — bir diyaloğun başlaması için yeter.

Gazâlî — uzun bir şüphe yolculuğundan, sonra yakinden, sonra yeniden şüpheden, sonra farklı türden bir yakinden gelen o sükûnetle — dedi ki:

— Ben Nizamiye kürsüsünü şüphe ettiğim için bıraktım.

Ve hakikati dilenmeye gittim.

Bu şüphe ve acı, “İhya”yı doğurdu.

Makine şüphe etmez.

Acı çekmez.

Dilenmez.

Toplar, düzenler, cevap verir.

Ve makinenin cevabı kesindir — ama arkasında bir varoluş olmayan bir cevaptır.

Sara dedi ki:

— Yapay zekâdan tam da bunu korkuyorum, din konusunda.

Fıkhî cevabı yanlış vermesinden değil — doğru vermesinden.

Çünkü doğru fıkhî cevap, cevabın hepsi değildir.

Çamurda namaz kılan köylü Hammud’un — doğru fıkhî cevap bir kitaptan mümkündü.

Ama yaptığı yalnızca fıkıh değildi.

Allah’ın huzurunda bir varoluştu.

Ve bu varoluşu — güveni, teslimiyeti, olduğun her şeyle yönelişi — bir makine veremez.

Ruhsuz bir fıkıh da bunun yerini tutamaz.

İbn Rüşd — Gazâlî’ye, yüzyıllar süren tartışmadan sonra tamamlanmış o bakışla bakarak — dedi ki

— Ben hayatımda, gerçek filozofun hikmet ile şeriat arasında çelişki bulmadığını söyledim.

Bunu mümin olarak söyledim.

Ve ilimden gördüklerim bunu sarsmadı.

Aksine artırdı.

— Neden artırdı?

— Çünkü evrende her gördüğüm daha ince düzen, bana sorduruyordu: bu düzeni kim yaptı?

Beni tatmin etmeyen cevap şu: kimse.

Çünkü düzen bir düzenleyiciye işaret eder — matematiksel bir kanıtla değil, çok görmüş ve her şeyi görmediğini bilen bilginin hissiyle.

Sonra:

— Ve delili görmeye devam eden, onunla yenilenen iman — rahatsız edeni görmemek için gözlerini kapayan imandan daha güçlüdür.

BEŞİNCİ KISIM: Mümkün Uzlaşma

Beşinci Bölüm: Bir Anlaşma Değil — Daha İyi Bir Şey

Sara, meclisin sonunda dedi ki:

— Bir şey önermek istiyorum.

— Söyle.

— “İlim imanla çelişiyor mu?” diye sormak yerine

“Her biri ötekine ne katıyor?” diye soralım.

Durdu — ve o duruşunda, yıllardır düşündüğü her şey nihayet ifadesini buluyordu:

— İlim imana şunu katar: tevazu.

Çünkü insan ne kadar çok keşfederse — bilmediğinin ne kadar geniş olduğunu o kadar görür.

Ve bilinmeyen karşısındaki tevazu, Allah karşısındaki tevazuya yakındır — belki de ikisi aynı şeydir.

— Peki iman ilme ne katar?

— İlmin cevap vermediği soruyu katar: neden yaptığımızı yapıyoruz?

Gaye ne?

Sorumluluk ne?

İlim sana bir bomba nasıl yapılır gösterir.

İman ise sana neden yapmaman gerektiğini söyler.

Ve “neden” olmadan — her “nasıl”, yönlendirecek eli olmayan bir silahtır.

Nur — artık ellilerinde, sözü yirmilerin sözünden daha sakin ama ikisinin ağırlığını da taşıyan — dedi ki:

— Ben yirmilerimde bir cevap arıyordum.

Şimdi ellilerimde — soruyla yaşamanın bir yolunu arıyorum.

— Buldun mu?

— Bir şey buldum.

İman, bütün cevaplara sahip olmak demek değil.

Onlara sahip olana güvenmek demek.

Ve güven, her şeyi görmeyi gerektirmez.

Başka bir şeye ihtiyaç duyar.

— Neye ihtiyaç duyar?

Dedi ki:

— Güvenmeye yetecek kadar görmüş olmaya ihtiyaç duyar.

Ve belki de imanın tanımı tam olarak budur: görmediğine inanmak değil, görmediğinin hepsinde, gördüğüne güvenmek.

Altıncı Bölüm — Son: Bütün Sözden Sonra Kalan

Kahire — belirsiz bir zaman

Mahmud — Şeyh Mustafa’nın oğlu — doktor oldu.

Ne fakih oldu ne filozof.

Sıradan bir hastanede sıradan bir doktor.

Ama babasının o akşam yüzüne kapattığı soru — kapanmadı.

Açık kaldı.

Ve Mahmud elliye ulaştığında — hastalar, ölüler, küçük mucizeler ve cevapsız sorular gördüğü bir hayattan sonra — oğluna bir mektup yazdı.

Yazdı:

“Ömer’im, hayat sana kitaplarda cevabı olmayan sorular soracak.

Ne din kitaplarında, ne ilim kitaplarında.

Bir gün sevdiğin ve çelişiyormuş gibi görünen iki şey arasında duracaksın.

Belki bazı ayrıntılarda gerçekten de çelişirler.

Ama çelişmeyen şey şu temel şey: evren, bildiğimizden büyüktür.

Ve bilmediğimiz, var olmadığı anlamına gelmez.

Ve samimi soru — cevap bulamasa bile — sahte yakinden daha şereflidir.

Deden, o akşam sorumun yüzüne kapıyı kapattı.

Kötülük yapmak istemiyordu — korkuyordu.

Ve sorudan korkmak her zaman zayıflık değildir — bazen yanlış bir dille konuşan sevgidir.

Ben senin sormanı istiyorum.

Ve inanmanı istiyorum.

Ve eğer sana ikisi çelişiyormuş gibi görünürse —

bil ki bu çelişki, ilim ile iman arasında değil.

Bildiğimizin küçüklüğü ile var olanın büyüklüğü arasında.

Ve evren — içindeki tüm düzen, incelik ve kimsenin istemediği ama yine de var olan güzellikle — bana hiçbir zaman sebepsiz geldiğini söylemedi.

Ama bana her şeyi de anlatmadı.

Ve bu ikisi arasında — yaşıyorum.

Namaz kılıyorum.

Ve soruyorum.

Ve bu — bulduklarımın sınırında —

yetiyor.”

Romanın sonunda, o zamansız yerde, İbn Rüşd Gazâlî ile oturdu.

İbn Sînâ, Ezherli şeyhle.

Sinir bilimci doktor, çamurda namaz kılan köylüyle.

Her şeyde anlaşmadılar.

Ama tek bir şeyde anlaştılar

Evren gördüğümüzden büyüktür.

Ve görmediğimiz, zorunlu olarak yanılsama değildir.

Ve sınırlarını kabul eden akıl, sınırsız olduğunu iddia eden akıldan güçlüdür.

“Size ilimden ancak az bir şey verildi”

Bu cümleyi bir nörolog ya da filozof yazmadı.

Her şeyi bilen yazdı.

Ve az bilenlere, az bildiklerinin, henüz görmedikleri çoğu şeyi geçersiz kılmadığını bildirdi.

ROMAN BİTTİ

Yazarın Notu

Biri bana sorduğunda: “Okuyucunun elinde ne kalmasını istiyorsun?”

Dedim ki: Bir cevapla çıkmasını istemiyorum.

Girdiğinden daha güzel bir soruyla çıkmasını istiyorum.

Ve eğer olan buysa — roman görevini yapmış demektir.

“Yakinin Durduğu Gün” — altı bölümlük bir roman


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 006


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 004

Leave a reply