Romanın İkinci Bölümü: “Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün”
— On Üçüncü Ek —
«İhmal Edilen Ruh»
İslam’da Sanat ve Güzellik — Güzelliğin İbadete Dönüştüğü Yer
“Allah güzeldir, güzelliği sever.” — Hadis-i Şerif — Sahih-i Müslim
“Güzellik, akıl onu görmeden önce kalbe saplanan bir oktur.” — İbn Arabi’ye atfedilir
TEMHİD — ZAMANIN DIŞINDAN BİR SES
O gece hattatın evinde kimse uyumadı.
Ne bir misafir vardı, ne bir düğün, ne bir yas. Uyumayışın sebebi, harfin henüz tamamlanmamış olmasıydı.
Yakut el-Mustasımî — Abbasi hilafetinin son büyük hattatı, yarın Moğollar Bağdat’a girdiğinde esir düşecek olan adam — dünden bu yana levhasının önünde oturuyordu.
Önünde tek bir kelime vardı; hayatında binlerce kez yazdığı bir kelime. Ama o gece, kelime ona itaat etmiyordu.
Kelime şuydu:
“Allah.”
Bir kere yazdı, yırttı.
İki kere yazdı, yırttı.
Gecenin saatleri içinde yirmi yedi kere yazdı, yirmi yedi kere yırttı.
Doğru bir yazı aramıyordu.
Güzel bir yazı arıyordu.
Doğru olanla güzel olan arasındaki fark — işte her şey oradaydı.
Gece yarısı genç çırağı geldi, elinde bir kandil, yüzünde bir kaygı:
— Üstadım, yarın Moğollar şehre giriyor.
— Sokakta bulduklarını öldürdüklerini söylüyorlar.
Yakut, başını kaldırmadan kâğıdına baktı.
— Biliyorum.
— Gitmeyecek miyiz?
— Harfi bitirdiğimde.
— Ama…
— Dedim ya: harfi bitirdiğimde.
Çırak köşeye çekildi, oturdu.
Bir saat geçti.
İki saat.
Sonra, şafaktan hemen önceki o an — karanlığın kırılmadan hemen önce en koyu olduğu an — Yakut kalemini kaldırdı ve yazdı.
Kalemi bıraktı.
Yazdığına baktı.
Ağladı.
Çırak, neden ağladığını sormadı; çünkü o da kâğıda baktı.
Ve anladı.
Kelime tamamdı.
Fazla ya da eksik bir harf yoktu.
Bir hata da yoktu.
Ama içinde başka bir şey vardı.
Söze dökülemeyen bir şey.
Sanki onu yazan, harfler değil, bir anın kendisini yazmıştı.
Sabah olduğunda, Moğollar Bağdat’a girip kütüphaneleri ateşe verdiklerinde, mürekkebi Dicle’ye akıtıp nehri karartırlarken, Yakut o tek kâğıdı aldı, giysilerinin altına sakladı.
Esir düştüğünde sordular:
“Ne taşıyorsun?”
Güzelliğin ölmeyeceğini bilen bir sükûnetle cevap verdi:
— Yakamayacağınız bir şey taşıyorum.
Çünkü gerçek güzellik — bu romanda göreceğimiz gibi — yakılamaz.
Ama ihmal edilebilir.
Ve bu, yanmaktan daha ağırdır.
BİRİNCİ BÖLÜM — Harf ve Kılıç
Bağdat — 656 H. / 1258 M.
Karşılaştıklarında şehir yanıyordu.
Hattat Yakut el-Mustasımî, sahafların sokağında yürüyordu; çevresinde kitaplar, kara kanatlı kuşlar gibi tutuşmuş uçuşuyordu.
Genç fakih Hasan bin Abdurrahman — üç ay önce Kûfe’den ilim tahsili için Bağdat’a gelmişti — yolun ortasında duruyor, yanan kitaplara bakıyordu; gözleri açık, içlerinde hiçbir şey kıpırdamıyordu; sanki gördüğü, kavranabilecek olandan büyüktü.
Yakut, Hasan’ı tanımıyordu, ama genç adamın yüzünde dikkatini çeken bir şey gördü: ağlamıyordu, çığlık atmıyordu; sadece bakıyordu.
Yakut durdu.
— Adın ne?
— Hasan.
— Nereden geliyorsun?
— İlimden. Ve ilim şu anda yanıyor.
Yakut, Hasan’ın elindeki kitaba baktı; tek bir kitaptı, yanan her şeyin arasından kurtarılmış tek kitap.
Adına baktı:
“El-Musika el-Kebir” — Ebu Nasr el-Farabî.
— Kurtardığın bu mu? Bağdat’ın bütün kitapları arasından — bu mu?
Hasan sakince cevap verdi:
— Çünkü bu, bir daha kimsenin yazamayacağı tek kitap. Fıkıh yeniden yazılır, tarih yeniden yazılır; ama bu — yanarsa — sonsuza dek yanmış olur.
Yakut, genç adama başka bir gözle baktı.
— Sen fakih misin?
— Bugüne kadar öyle olmak istiyordum.
Yanan şehirde birlikte yürüdüler, ve o gece tuhaf bir dostluk başladı: güzelliğe tapan, onda Allah’a giden bir yol gören bir hattat ile yanan bir şehirde bir musiki kitabı taşıyan, öğrendikleriyle hissettikleri arasında nasıl bir denge kuracağını henüz bilmeyen genç bir fakih arasında.
O gece, bir zamanlar ev olan bir harabede oturan üç kişiydiler:
Yakut — altmışında, gözleri kalemin ucu gibi keskin, parmakları hiçbir suyun silemeyeceği bir mürekkeple boyanmış.
Hasan — yirmi altı yaşında, yüzünde taze bir yara izlenimi, Farabî’nin kitabını bir çocuk gibi göğsüne bastırmış.
Zeyneb — Yakut’un hiç beklemediği kişi. Otuzlarında bir kadın, yüzü kısmen örtülü, ama gözleri — korkmuş ya da saklanmış gözlerle karıştırılamayacak kadar — oradaydı: gözlemleyen gözler.
Harabeye girerken kolunun altında bir bohça taşıyordu.
Yakut sordu:
— Ne taşıyorsun?
— Senin taşıdığının aynısını.
Bohçayı açtı: küçük ahşap levhalar, renkli nakışlarla bezeli — mavi, altın ve koyu yeşilin geometrik desenleri, tekrarlanıp dallanan, sonsuzmuş gibi görünen örüntüler.
Yakut yavaşça sordu:
— Bunu kim çizdi?
— Ben.
Sustu.
— Ne zamandan beri?
— Hatırladığım zamandan beri.
— Kim öğretti sana?
— Babam, sonra kendim, sonra…
Durdu.
Sonra daha sakin bir sesle ekledi:
— Sonra Allah, sanırım.
Genç fakih Hasan, ona şaşkınlık ve adını koyamadığı başka bir şeyle karışık bir bakışla baktı.
— Sana bunun caiz olmadığını söyleyen oldu mu?
— Bana çok şey söylediler, ben çizdim.
O yanan gecede, Bağdat dünyanın başkenti olmaktan çıkarken, üçü oturup konuştular.
Güzellik üzerine konuştular, haramlık üzerine, öz ve biçim üzerine, hat ve nakış ve sesle ilgili, güzelliği seven güzel Allah üzerine, ve bazı güzelliği haram kılan fıkıh üzerine — sınırın tam olarak nerede olduğunu kimsenin bilmediği bir fıkıh.
Konuşmaları, bir şehrin harabelerinde oturan üç kişinin konuşmasıydı, ama aynı zamanda — o an bile — başlayıp hiç bitmeyecek bir konuşmaydı.
Gecenin sonunda Yakut şöyle dedi:
— Bağdat bitti, ama güzellik bitmedi; çünkü güzellik şehirlerde oturmaz, insanda oturur.
Hasan dedi:
— Ama insan ölür.
— Ve güzellik başka bir insanda doğar; başından beri böyleydi, sonuna dek böyle olacak.
Zeyneb, karanlıkta levhalarına baktı.
— Ya ben — bütün bunlarla ne yapayım?
— Tamamlarsın.
— Caiz değil deseler de mi?
Yakut ona, çok anlaşmazlık görmüş, birçok çağın geçişine tanık olmuş gözlerle baktı:
— Caiz değil deseler de. Çünkü yarattığın güzellik yalnız senin malın değil; Allah’tan bir emanet, ve emanete ihanet, hiçbir sanat biçiminden daha haramdır.
Sabah olunca ayrıldılar.
Yakut, kırık Bağdat’ta kaldı.
Hasan güneye gitti.
Zeyneb — kimse nereye gittiğini bilmedi.
Ama küçük ahşap levhaları kaldı; bazıları bugün müzelerde, ziyaretçileri kimin çizdiğini bilmeden.
Farabî’nin musiki kitabı kaldı, defalarca kopyalandı, Avrupa’ya ulaştı ve Batı musiki teorisini etkiledi.
Yakut ise — küllerinden yeniden doğmaya başlayan Bağdat’ta, yeni yönetimin gölgesinde — düşüşten sonraki yıllarda hayatının en güzel eserlerini yazdı, 698 H. / 1298 M. yıllarında vefat edene dek; sanki kayıp içinde bir kapı açmıştı.
Güzellik bazen böyle çalışır:
Harabelerde büyür.
İKİNCİ BÖLÜM — Muvaşşah ve Minber
Gırnata — 880 H. / 1475 M.
Gırnata, düşeceğini biliyordu.
Kimse ilan ettiği için değil; şehirler — insan gibi — sonlarını görmeden önce hissederler.
Endülüs’ün o son döneminde şehir çift bir hayat yaşıyordu: gündüzleri — nöbetçiler, hazırlıklar, direnişe çağıran hutbeler. Geceleri — evlerde, bahçelerde, dar sokaklarda — şehir şarkı söylüyordu.
Sevinçten söylemiyordu; bir zorunluluktan söylüyordu, sanki insan kayba yaklaştıkça sahip olduğu en güzel şeye tutunuyordu.
Elhamra yakınlarındaki küçük bir evde, her cuma beş kişi toplanırdı:
Ebu’l-Hasan el-Muvaşşih — altmışlarında bir ihtiyar, bir zamanlar kadıydı, bırakıp muvaşşah şairi oldu. Ayakları artık onu iyi taşımıyordu, ama sesi hâlâ eskisi gibiydi: gecede akan bir su.
Fatıma bint Yusuf — otuz beşinde bir şair. On iki yaşından beri şiir yazıyordu, yirmi beşine kadar büyükannesinden başka kimseye okumamıştı.
Davud el-Tabib — Kurtuba’dan, yirmi yıl önce Gırnata’ya gelmiş bir Yahudi hekim. Beş yıldır bu özel meclise gelip şarkı söylüyordu. Bu evin dışında kimse bilmiyordu.
Ebu’l-Hakem — yirmisinde bir genç, ûdu babasından ve havadan öğrenmişti. Kuşları taklit ediyordu, taklit ettiğinin farkında bile değildi.
Şeyh Süleyman — şarkı söylemeye gelmeyen tek kişi; tartışmaya gelmiş, ama kalmıştı — çünkü duydukları, sandığı birçok şeyi sorgulamasına neden olmuştu.
O cuma, Şeyh Süleyman her zamankinden gergindi.
Oturduklarında şöyle dedi:
— Geçen hafta Rumeyle Camii hatibinin şöyle dediğini duydum: “Bu zamanda şarkı söyleyen, düşmana yardım ediyor demektir.”
Meclis sustu.
Sonra Ebu’l-Hasan yavaşça:
— Peki bizden ne istiyor? Bu zamandan başka bir zamanda mı şarkı söyleyelim?
— Susmamızı istiyor.
— Susmak bir din değil; susmak korkudur.
Şeyh Süleyman hafif bir sertlikle:
— Ya da zühd.
Fatıma — genellikle bu tekrarlanan tartışmaya karışmazdı — konuştu:
— Şeyh Süleyman, sana tek bir soru soracağım. Doğru cevap ver.
Baktı ona.
— Güzel bir sesle ezan duyduğunda — ne hissedersin?
Hemen cevap vermedi.
— Kur’an’ı güzel bir tecvitle okunduğunu duyduğunda — ne hissedersin?
— Bir şey…
— Söyle o şeyi.
— İçimde sakinleşen bir şey.
— Sakinleşen o şey — biz şarkı söylerken sakinleşen şeyin aynısı, ne eksik ne fazla. Öyleyse neden ezan kabul ediliyor da şarkı reddediliyor?
— Çünkü ezan bir ibadet, şarkı ise…
— Şarkı ne?
Tamamlayamadı.
Fatıma tam bir sükûnetle:
— Şarkı, kalpte, ibadetin bedende yaptığını yapar. Kalbe canlı olduğunu, güzelliğin var olduğunu, Allah’ın var olduğunu ve dünyanın — her şeye rağmen — sevilmeye değer olduğunu hatırlatır.
O mecliste şarkı söylediler.
Önce Ebu’l-Hasan söyledi — otuz yıl önce yazdığı eski bir muvaşşah, Gırnata üzerine, su üzerine, sahibinin adını artık hatırlamadığı ama ona baktığındaki duyguyu hatırladığı bir yüz üzerine.
Sonra Fatıma söyledi — o gece yazdığı bir şiir, savaşa giden bir oğlunu uğurlayan bir anne üzerine. İçinde “savaş” kelimesi yoktu, “vedalaşma” kelimesi de yoktu; şöyle diyordu:
“Kuş göçüyor ve gökyüzü hüzünleniyor.”
Ve bu, daha ağırdı.
Sonra Ebu’l-Hakem tek başına, sözsüz çaldı.
Çaldığı ne sevinç musikisiydi ne de hüzün musikisi; başka bir şeyin musikisiydi, hiçbir dilde adı olmayan bir şeyin.
Yahudi Davud gözlerini kapatıp dudaklarını kimsenin duymadığı sözlerle kıpırdatıyordu. Belki dua ediyordu, belki şarkı söylüyordu, belki fark etmiyordu.
Şeyh Süleyman ise — gözleri açık oturuyordu. Bitirdiklerinde bir şey söylemedi, tartışmadı, kabul de etmedi; sadece oturdu.
Uzun bir süre sonra dedi ki:
— Bunu bize niçin okulda öğretmediler?
— Neyi? — diye sordu Fatıma.
— Güzelliğin bunu yaptığını.
— Ne yapıyor?
Bir kelime arıyormuş gibi ellerine baktı.
— Yahudiyi ve Müslümanı aynı odaya koyup aralarında bir fark hissetmemelerini sağlıyor.
Hekim Davud hafif bir gülümsemeyle:
— Bu, güzelliğin doğum belgesi okumadığındandır.
On yedi yıl sonra Gırnata düştü.
Birçoğu gitti: Fas’a, Tunus’a, Doğu’ya. Onlarla birlikte muvaşşah gitti, zecel gitti, musiki, yemek, zanaat ve hafıza gitti.
Ve yerleştikleri her yerde — o meclis gibi meclisler kurdular. Gizli musikiyle dolu küçük evler. Korku anlamında bir sır değil, kutsal anlamda bir sır: söylenmeyecek kadar değerli olduğu için açıkça söylenmeyen bir şey.
Fatıma’nın şiiri — kopyalandı, kopyalandı. Fas’a ulaştı, oradan Cezayir’e, oradan modern Arap şiirine — kaynağını kimse bilmeden.
Endülüs muvaşşahı ise — canlı kaldı. Kuzey Afrika mecliste hafızanın ipleri üzerinde şakımaya devam etti; Ümmü Gülsüm’ün sesinde, Ebu’l-Hasan onu duysaydı sevinçten ağlardı.
Güzellik ölmez, ama bazen adı unutulur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM — Sessiz Minber
İstanbul — 1050 H. / 1640 M.
Sultan I. İbrahim, hizmetkârına yakınıyordu:
— Neden büyük camii bu günlerde hüzünlü görünüyor?
Hizmetkâr — gerçeğin iltifattan daha kurtarıcı olduğunu bilen bir adamdı — cevap verdi:
— Çünkü mimari tesbih ediyor, ama ses yok.
— Namaz kılınıyor ya.
— Namaz kılınıyor, ama yeni müezzinin sesi demir çanı gibi, yeni kâri de sanki bir liste okuyormuş gibi okuyor.
Sultan döndü:
— Peki onlardan önce kim vardı?
— Şeyh Hüseyin en-Nevevî otuz yıl müezzinlik yaptı. Sesi teknik açıdan en güçlü ya da en güzel değildi, ama içinde bir şey vardı — duyanı, kendisinin bizzat, kendi adıyla çağrıldığını, genel olarak insanların değil, hissettiren bir şey.
— Şimdi nerede?
— Bir yıl önce vefat etti.
— Ondan sonraki müezzin?
— Ondan sonra müezzin yok; hazır bulunanı seçtiler.
O Osmanlı döneminde on yedinci yüzyıl, yeni bir teolojik gerginlik taşıyordu.
Arap Yarımadası’ndan gelen muhafazakâr akımlar yavaşça yayılıyor, güzellik hakkında bir görüş taşıyorlardı: ibadette güzellik — evet. Hayatta güzellik — sadeleştirme gerekli.
Süleymaniye Medresesi’nde iki âlim arasında uzun bir tartışma sürüyordu:
Şeyh Mustafa Efendi — mimari ve İslam sanatları âlimi. Fars, Buhara ve Kahire’de okumuştu. Camideki güzelliğin süs değil, ibadet olduğuna inanıyordu.
Şeyh Abdülkadir — Anadolu’lu bir fakih. Yeni akımlardan etkilenmişti. Camilerin çoğundaki süslemede ibadetten alıkoyan bir israf gördüğüne inanıyordu.
Her gün medrese salonunda tartışıyorlar, öğrencileri oturup dinliyor ve taraf seçiyordu.
Bir bahar günü, Murad adlı genç bir öğrenci içeri girdi — Bursalı bir marangozun oğlu. Fıkıh okumaya gelmişti, ama vaktinin yarısını, biri geçtiğinde sakladığı küçük kâğıtlara resim çizerek geçiriyordu.
Murad, tartışmalarının ortasında konuştu:
— Efendilerim, bir sorum var.
Ona baktılar.
— İkinizden biri Ayasofya’ya girip orada namaz kıldı mı?
— Elbette.
— Peki oradaki namaz başka yerdekinden nasıl farklıydı?
Şeyh Mustafa bir an sustu, sonra:
— Daha huşulu idi.
— Neden?
— Çünkü…
— Çünkü güzellik huşuya yardımcı olur. Kastettiğim buydu. Güzellik bir meşguliyet değildir; güzellik — ibadetin hizmetinde olduğunda — gözü baştan çıkarmadan önce ruhu uyandırır.
Şeyh Abdülkadir ihtiyatla:
— Bu, güzelliğin tabiatına bağlı. Ayasofya bir şey, meyhanedeki musiki başka bir şey.
— Katılıyorum, ve aralarındaki fark içerik ve amaçtır, kendi başına güzellik değil.
Şeyh Mustafa:
— Çocuk doğru bir şey söylüyor. Güzellik bir araçtır, ve araç ne için kullanıldığıyla değerlendirilir.
O gece Murad marangoz defterine şunu yazdı:
“Bugün bir şey anladım: Güzellik imana karşı değildir. Güzellik, duyuların imanıdır. Nasıl ki akıl delille, kalp sevgiyle iman ederse, duyular da güzellikle iman eder. Duyuları iman etmeyen bir insanın — imanı eksiktir.”
Sonra sözlerin altına bir çizim yaptı: bir kubbe, içine giren bir ışık, ve ışığın altında — secdeye kapanmış, namaz mı kıldığı, tefekkür mü ettiği, ağladı mı bilinmeyen bir insan.
Murad okulunu bitirdiğinde mimar oldu, ve doğduğu şehir Bursa’da küçük bir cami tasarımıyla görevlendirildiğinde — kimsenin daha önce görmediği bir şekilde tasarladı:
Pencerelerini dağa baktırdı, böylece ışık ağaçların rengiyle birlikte girsin; kubbesini alışılandan daha alçak yaptı, gökyüzü daha yakın görünsün diye; ve onu sadece iki renkte — beyaz ve koyu mavide — sade geometrik desenlerle süsledi.
İnsanlar orada ilk kez namaz kıldıklarında — bazıları ağladı, neden bilmediler.
Murad neden olduğunu biliyordu.
Gerçek güzellik Allah’tan alıkoymaz;
O’na yaklaştırır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM — Örtülü Ses
Kahire — 1300 H. / 1882 M.
Mısır yeni bir çağa giriyordu, ama bu çağda kendisi nasıl olacağını bilmiyordu.
İngilizler iktidardaydı, Nahda yolda, Şeyh Muhammed Abduh İslam’ın akıl ve modernlikle çelişmediğini yazıyor, Mısır tiyatrosu başlıyor, musiki hareketleniyor, yeni gazeteler, yeni fikirler ve eski bir soru yeniden doğuyordu:
Biz şimdi kimiz?
Bu bağlamda Necat vardı — on yedi yaşında bir kız. Kahireli bir berberin kızı. Sesi — onu duyan herkese göre — sıradan bir ses değildi; sokağı durduran bir sesti.
Evlerinde, Hüseyin Camii arkasındaki küçük bir sokakta, babası evde şarkı söylemesine izin veriyordu, annesi onu dinlerken gözlerini kapatıp sanki dua ediyormuş gibi oluyordu, küçük kardeşleri de etrafında bir çember oluşturup oturuyorlardı.
Ama evin dışında — dünya farklıydı.
Çocukken ona Kur’an öğreten şeyh, bir gün babasına şöyle dedi:
— Kızın taşları ağlatan bir sesle Kur’an okuyor, ama onu açıkça dünya şarkıları söyletme; çünkü kadın ve sesi…
Şeyh cümlesini tamamlamadı, babası da sormadı.
Tamamlanmamış cümle, tamamlanmış cümleden daha büyük bir ağırlık taşıyordu.
Necat her cuma Set Hanan denilen bir hanımın meclisine giderdi — altmışlarında bir kadın, gençliğinde özel meclislerde şarkıcıydı, sonra bırakıp gizlice kızlara musiki öğretmeye başlamıştı.
O mecliste beş kız vardı, ve içeride ne olduğunu bilen hiçbir erkek yoktu — ya da öyle inanmayı tercih ediyorlardı.
Set Hanan bir gün Necat’a dedi ki:
— Sesin bir emanet, senin malın değil. Allah onu sana bir şey yapman için verdi. Nedir o şey?
— Bilmiyorum.
— Düşün.
Necat uzun süre düşündü.
Sonra dedi:
— Beni duyanın yalnız olmadığını hissetmesi için şarkı söylemek istiyorum.
— Bunun mümkün olduğunu düşünüyor musun?
— Sanırım.
— Peki biri kadının açıkça şarkı söylemesinin caiz olmadığını söylerse?
— Ezan hakkında ne diyor?
— Ezan erkeğe aittir.
— Peki ezanda erkeğin sesi ne yapıyor? İnsanları toplar, onlara kendilerinden büyük bir şeyi hatırlatır. Benim sesim de aynı şeyi yapıyorsa — sorun nedir?
Set Hanan, hayranlık ve hüzün arası bir bakışla:
— Sorun, Necat, fıkhın her zaman adil olmaması, ama güçlü olması.
— Ya ben?
— Sen — en güçlü olduğun an, onunla doğrudan savaşmadığın andır; şarkı söylediğin ve şarkının senin yerine konuştuğu an.
O yıllarda Necat üç yerde şarkı söylüyordu:
Evde — her zaman, babası sessizce gurur duyarak.
Set Hanan’ın meclisinde — yarı açık bir sır olarak.
Ve düğünlerde — kimsenin sormadığı yerde.
Bir düğünde genç bir şeyhle karşılaştı, adı Şeyh Ahmed’di — onu duymayı hiç beklemiyordu. Damat tarafına geldiği için gelini değil, düğüne katılmıştı. Necat şarkı söylediğinde — oturdu.
Bir şey söylemedi.
Kalkmadı;
Bitene kadar oturdu.
Düğünden sonra babasına gitti, dedi ki:
— Kızın — bu nasıl bir şey?
— Ne demek istiyorsunuz, Şeyhim?
— Demek istediğim — sesindeki şey ne? Sadece musiki değil. Başka bir şey.
— Ağlattı mı sizi?
Şeyh Ahmed uzağa baktı.
— Tam olarak değil. Bana bir şey hatırlattı.
— Neyi?
— Bilmiyorum. Ama eski bir şey. İçimde eğitimden ve fetvalardan yıllar önce var olan bir şey.
Şeyh Ahmed — sonraki yıllarda — sanat konularında en hoşgörülü Mısırlı âlimlerden biri oldu. Her şeyi mübah kılmadı, ama ayırt ediyordu — ve bu ayırım her şeydi — insanı yükselten sanatla insanı düşüren sanat arasında.
Öğrencilerine derdi ki:
— Her sanatı haram kılmak isteyen, Necat’ın sesini duymamıştır. Ben duydum. Ve kalpte böyle bir şey yapanı haram kılmayacağım.
Ona “Kalbinizde ne yaptı?” diye sorduklarında,
Derdi ki: “Bana Allah’ı hatırlattı.”
Ve susarlardı.
Necat ünlü olmadı.
Sıradan bir ateşten genç yaşta öldü.
Ama Set Hanan’ın kızları — onunla birlikte öğrenen beş kız — öğrendiklerini yaydılar, ve onlardan sonra kızlarının kızları da;
Ve böylece — güzelliği seven ve onunla birlikte gömülmeyi reddeden o gizli kadınlar zincirinde — bir şeyin ruhu, kaynağı yazılmamış bir musikiye ulaştı.
BEŞİNCİ BÖLÜM — Bir Odada Üç Ses
Paris — 1962
Latin Mahallesi’nde küçük bir odaydı: bir yatak, bir masa, tavana kadar kitaplar, ve üç yıl önce aynı odada oturacaklarını hiç tahmin etmeyen üç kişi.
Kemal — yirmi üçünde bir Cezayirli. Felsefe okumaya Paris’e gelmiş, düşünmeye devam etmişti. Bağımsızlık aylar önce gelmişti, ülkesi yeniden başlıyordu, ve o Paris’te kendini mi inşa ettiğini yoksa kendini mi aradığını bilmiyordu.
İzabel — Fransız, annesi Müslüman bir Cezayirli, babası savaştan önce göç etmiş Hıristiyan bir Cezayirli. Kamerayla çekiyordu. Görüntünün, kelimelerin söyleyemediğini tek başına söyleyebileceğine inanıyordu.
Mustafa — Faslı, müzisyen. Miras kalan Endülüs musikisini Amerikan cazıyla harmanlıyordu. Bunu seçmediğini söylüyordu; çaldığında ondan çıkan buydu.
Onları önce kahvehane bir araya getirdi, sonra tartışma, sonra bu oda her hafta.
O akşam Mustafa yeni bir parça çalmıştı, eski bir Endülüs melodisini modern bir caz ritmiyle karıştırarak.
Bitirdiğinde İzabel dedi ki:
— Bu çok güzel. Ama sana bir soru soracağım — bir şeye ihanet ettiğini hissediyor musun?
— Neyi kastediyorsun?
— Aslı. Eski Endülüs’ü. Ona içinde olmayan bir şey ekledin. Aslın buna razı olduğunu hissediyor musun?
Mustafa güldü.
— Asıl hiçbir zaman bir asıl olmadı. Endülüs musikisinin kendisi bir karışım: kökeni Arap, Fas, Fars ve Berberi ve Got. Got musikisinin kökeni Roma ve Cermen. Roma’nınki de…
— Tamam, tamam.
— Güzellikte hiçbir şey saf değildir, ve iddia edilen saflık bazen ölümdür.
Kemal — bütün bu süre boyunca konuşmadan dinlemişti — dedi ki:
— Ama bir mirasın doğal gelişimiyle ona dışarıdan yapılan bir tahrifat arasında fark var.
— Fark nedir?
— Niyet ve aidiyet. Kendi mirasını geliştirdiğinde — bu bir gelişimdir. Başkasının mirasını alıp boşaltıp başka bir şeyle doldurduğunda — bu farklıdır.
Mustafa ona baktı.
— Peki ben — senin fikrine göre — hangi türdenim?
Kemal sustu.
— Bunu senin hakkında söylemedim; soruyu genel olarak söyledim.
— Ama soru bana yöneltildi.
Durdu, sonra dürüstçe:
— Sanırım yaptığın şey özgün, çünkü ikisini de içinde taşıyorsun. Endülüs ve caz senin için aralarında seçim yapılan iki seçenek değil; ikisi de sensin.
İzabel dedi ki:
— Ve kamerayla söylemeye çalıştığım tam olarak bu. Ben yarı buradayım, yarı orada. Çektiğimde — bir yarımı seçmiyorum; bütünümle çekiyorum.
O akşam uzun uzun, üçünün de taşıdığı bir soru üzerine konuştular:
Bir Müslüman, Batı’yı taklit etmeden ve kendini sadece mirasla sınırlamadan evrensel bir sanatçı olabilir mi?
Kemal dedi ki:
— Sanırım soru yanlış. “Müslüman sanatçı” — neden dinî bir kimlikle başlıyorsun? Rastlantısal olarak Müslüman olan bir sanatçı insanla başlarsın. Ve onun İslam’ı — gerçekse — ilan etmeden sanatta belirir.
Mustafa dedi ki:
— Ama İslam benim kimliğimin de bir parçası, ve onu saklamayı reddediyorum.
— Saklamanı söylemedim; ilan etmemeni söyledim. Aralarındaki fark büyük.
— Açıkla.
— Gerçek dindarlık ilana ihtiyaç duymaz. İçtenlikle, derinlikle ve insanlıkla yarattığında — İslam’ın orada, bir slogan koymadan da vardır.
İzabel dedi ki:
— Ve dinî sanatla dinî propagandayı ayıran da bu. Dinî sanat bir ruh taşır. Propaganda bir mesaj taşır.
— Ve ruh mesajdan daha kalıcıdır.
— Her zaman.
Sonunda Mustafa dedi ki:
— Son bir şey daha çalacağım.
Çaldı, ve bu parçanın adı yoktu.
Ne Endülüs ne caz;
içinden bir yerden çıkan salt notalar.
Bitirdiğinde — İzabel kamerasını tek elinde tutuyordu, çekmeden; Kemal pencereye, arkasındaki Paris’in soğuk ışıklarına bakıyordu.
Kemal dedi ki:
— Bize ne yaptın böyle?
Mustafa sakince:
— Gerçek güzellik bunu yapar: kendinden büyük bir şey hissettirir, ve o duyguyla ne yapacağını bilemezsin.
— Bu Allah mı?
— Belki. Ya da belki Allah’ın içimize koyup ruh dediği ve varlığını ona hatırlatmak için bize güzelliği verdiği şeydir.
ALTINCI BÖLÜM — Ekran ve Namaz
Londra — 2015
Amira — otuz üç yaşında. Mısırlı-İngiliz bir yönetmen. On beş yıldır Londra’da yaşıyor. İlk filmi küçük bir festivalde küçük bir ödül kazandı. İkinci filmi henüz çıkmadı.
Tarık — küçük kardeşi. Yirmi yedi yaşında. Londra Üniversitesi’nde şeriat okuyor. Tavana kadar fıkıh kitaplarıyla dolu küçük bir dairede yaşıyor.
Annelerinin mutfağında oturuyorlardı konuşma başladığında.
Çocukluklarından beri tartıştıkları gibi tartışıyorlardı, ama bu kez tartışma farklıydı.
Amira dedi ki:
— İkinci filmimde — Londra’da bir Müslüman kadının hikâyesini anlatmak istiyorum. Seviyor. Şüphe ediyor. Arıyor. Buluyor. Ya da bulamıyor. Gerçek hikâye.
— Sorun ne?
— Sorun, içinde karakterin zayıflığını ve tereddüdünü gösteren bir sahne olması. Gerçekçi bir sahne, gerçek hayatımda gördüğüm bir sahne. Ve sen caiz değil diyeceksin.
Tarık sakince:
— Anlat bana.
— Karakter camiye giriyor, uzun zamandır namaz kılmıyor. Sahne çelişkisini gösteriyor — namaz kılmak istiyor, aynı zamanda buna layık olmadığını hissediyor. Camide oturuyor ve namaz kılmıyor. Sadece oturuyor.
— Bu sahnenin sorunu ne?
Soru onu şaşırttı.
— Zayıflık görüntüsünün diyeceğini sandım…
— Gerçek insani zayıflık — sanatta bir sorun değil. Sorun, hatayı güzelleştiren ya da hesapsızca kabul edilebilir kılan sanatta. Senin sahnen — anlattığın gibi — bunu yapmıyor.
Amira durdu.
— Katılıyor musun?
— Bu sahneye katılıyorum. Diğer sahneler için — onları duymak istiyorum.
İki saat oturdular. Amira filmini sahne sahne anlatıyor, Tarık dinliyor, soruyor, yorum yapıyordu.
Tarık, Amira’nın beklediği “engelleyici” değildi.
Şaşırtıcı bir şekilde ince bir ayrım yapıyordu:
Bu sahne insanı inşa ediyor, bu düşürüyor;
bu, karakteri anlamak için gerekli, bu anlamsız bir fazlalık.
Tartışmanın sonunda Amira dedi ki:
— Neden daha önce hiç böyle konuşmadık?
— Çünkü her şeyi reddedeceğimi bekliyordun, sen de her şeyi benden saklıyordun.
— Ya sen?
— Ben de yaptığın her şeyin ya bir çözülme ya da Batı’ya benzeme olduğunu düşünüyordum. İkisi de yanlıştı.
Ona baktı.
— Seni değiştiren ne oldu?
Düşündü.
— Karşılaştırmalı fıkıh okudum, ve ilk Müslümanların — medeniyetlerinin zirvesindeyken — “caiz mi?” diye bu savunmacı şekilde sormadıklarını gördüm. Şöyle soruyorlardı: “Bunu en iyi şekilde nasıl yaparız?” Tamamen farklı bir soru.
Amira dedi ki:
— İnşa eden bir soru, engelleyen bir soru değil.
— Tam olarak.
Amira’nın filmi iki yıl sonra çıktı.
Beklediğinden daha fazla ödül kazandı.
Amira’yı şaşırtan, en çok yankı bulan seyircinin Müslümanlar değil, Müslüman olmayanlar olmasıydı — şöyle diyenler:
“İlk kez bir Müslüman kadını ekranda bir insan olarak görüyorum, bir sembol, bir kurban ya da bir kahraman olarak değil.”
İnsanlık — gerçek olduğunda — sınırları aşar.
Ve güzelliğin her zaman yaptığı da budur.
YEDİNCİ BÖLÜM — Son Meclis
Zamanın dışında bir yer — her zaman
Coğrafi anlamda bir yer değil, ama gerçek.
Güzelliği sevip kimseyi sevgisiyle incitmeyenlerin, yaratıp soru soranların, ihmal edilip tamamlayanların buluştuğu yer.
Bu meclise şunlar oturur:
Yakut el-Mustasımî — parmakları hâlâ mürekkep taşıyor.
Ressam Zeyneb — ahşap levhası elinde.
Endülüslü muvaşşah şairi Ebu’l-Hasan — gözleri gülüyor.
Fatıma bint Yusuf — şiir defteri dizinde.
Mimar marangoz Murad — havada parmağıyla çiziyor.
Şarkıcı Necat — sessizce oturuyor, ama sessizliği musiki.
Faslı müzisyen Mustafa — udunu taşıyor.
Yönetmen Amira — kamerası omzunda.
Ve hepsi birbirini tanıyor;
çünkü güzellik — zaman boyunca — onu sevenleri bir araya getirir.
Zeyneb dedi ki:
— Bağdat’ın yandığı gece, her şeyin bittiğini, küçük levhalarımın Moğollar karşısında anlamsız olduğunu sanıyordum.
— Ne oldu peki?
— Moğollar yüz yıl hükmedip gittiler, ve levhalarım — bazı resimleri bugün müzelerde.
Yakut dedi ki:
— Peki sonuç?
— Sonuç, gücün duvarlar inşa ettiği, güzelliğin ise onlardan sonra kaldığı.
Ebu’l-Hasan dedi ki:
— Gırnata düştüğünde muvaşşahlarımı yanımda götürdüm, Fas’ta söyledim, Fas’ın çocukları onları taşıdı, onlardan sonraki çocukları da; bugüne kadar — Fas’ta, Tetuan’da, Cezayir’de — babasından duyduğu bir ezgiyi söyleyen biri var, babası dedesinden, dedesi de hiç görmediği bir Endülüs’ten.
— Ve bu, güzelliğin bir emanet olduğu anlamına mı geliyor?
— Tam olarak. Sahibiyle ölmeyen, aktarılan bir emanet.
Necat dedi ki — bu meclisteki ilk kez konuşmasıydı:
— Ben genç yaşta öldüm, ve sesimin birini etkilediğini söyleyen kimseyi duymadım. Sahnelere izin verilmedi bana, henüz kayıt bilmeyen bir zamanda kaydedilmedim.
Sustu.
— Ama Set Hanan derdi ki: “Sesin, onu duyanlarda kalır, ve duyanlar ondan bir şeyi duymayanlara taşır, ve böylece sona kadar.”
— İnandın mı ona?
— İnandım; çünkü inanmaktan ya da susmaktan başka bir seçeneğim yoktu, ve inanmayı seçtim.
Amira dedi ki:
— Burada modern çağdan olan tek kişi benim, ekranlar ve internet ve her gün bir milyar görüntü dünyasında yaşayanlardan.
— Peki orada güzelliği nasıl buluyorsun?
— Daha zor. Çünkü her şey birbirine benziyor. Estetik gürültü — garip bir ifade ama — gerçek güzelliği duymayı zorlaştırıyor.
— Öyleyse?
— Öyleyse bugün gerçek güzellik cesaret ister: gürültü ortasında sessizlik cesareti, yüzeysellik ortasında derinlik, yapay görüntüler ortasında insanlık.
— Ve bu geçmiş her çağdan farklı mı?
Amira düşündü.
— Hayır. Sanırım her çağın kendi gürültüsü var, ve her çağda güzellik cesaret ister.
Yakut dedi ki:
— Bağdat gecesinde — gürültü Moğolların kılıçlarıydı, ve ben yazıyordum.
— Aynı eylem.
— Tam olarak aynı eylem: yazmak, çizmek, şarkı söylemek, çalmak, çekmek. Onu öldürmek isteyenin ortasında güzellik — en cesur eylemdir.
Meclisin sonunda — hava sakinleştiğinde ve içinde adı olmayan bir şey asılı kaldığında — Faslı müzisyen Mustafa dedi ki:
— Her seferinde musikiyi bırakmak istediğimde — biri caiz değil dediği için, ya da biri taklit ediyorsun dediği için, ya da şüphe geldiği için — çalıyordum.
— Neden?
— Çünkü çaldığımda, hata olamayacak bir şey hissediyorum.
— O şey nedir?
— Adını bilmiyorum, ama insanın gerçek bir huşuyla namaz kıldığında hissettiğine benziyor.
Sustu.
— Ve iman bunu hissettiriyorsa, ben de çalarken bunu hissediyorsam — çalmak da bir iman.
Kimsenin anmadığı ama bu tür meclislerde her zaman var olan Rabia el-Adeviyye dedi ki:
— Ben Allah’ı sevdim, ve sevgim yaşadığım en güzel şeydi, ve verdiğim en güzel şeydi.
Durdu.
— Ve güzelliğin dinde yeri olmadığını söyleyen — henüz sevmemiştir.
HATİME — GERİDE KALAN
Bu bir fıkıh kitabı değildi, bir fetva da değildi.
Bir romandı, ve her gerçek roman tek bir şey yapar: içindeki karakterlerin gerçek olduğuna, ya da gerçek olmaları gerektiğine seni ikna eder.
Yakut el-Mustasımî — gerçek. Moğollar Bağdat’ı 1258’de yaktı, ve Yakut orada, yeni yönetimin gölgesinde, 1298’e doğru vefatına dek yazmaya devam etti, o yıllarda hat sanatının en büyük eserlerini üretti.
Endülüs muvaşşahı — gerçek, ve bugün hâlâ Fas’ta, Vehran’da mecliste yaşıyor.
Farabî’nin “El-Musika el-Kebir”i — gerçek, ses teorisi üzerine bir insanın yazdığı en büyük eserlerden biri.
Güzellik ve haramlık tartışması — gerçek, yüzyıllardır süregelen ve hâlâ devam eden.
Ve insanın güzel bir ses duyduğunda, büyük bir mimari eser gördüğünde ya da onu anlatan bir şiir okuduğunda hissettiği şey — hiçbir dilde adı olmayan o şey —
o da gerçek.
Ve muhtemelen — bütün bu sesler, bütün bu çağlarda, söylemeye çalıştıkları şey de oydu.
“Allah güzeldir, güzelliği sever.”
Ve bu — yeter.
YAZARIN NOTU:
Bu romandaki karakterler, tarihsel olanla kurgusal olanı bir araya getirir.
Yakut el-Mustasımî, Farabî, İbn Arabi ve Rabia el-Adeviyye — var oldular.
Ama diyaloglar, ayrıntılar ve bazı yan karakterler — romanın icadıdır.
Romancının hakkı budur:
Tarihe, sustuğu yerde bir ses vermek.
Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 017
