Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün
Üçüncü Bölüm: Bağdat — Fıkhın İktidara Dönüştüğü Zaman
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve içinizden emir sahiplerine de itaat edin.” — Nisâ: 59
Birinci: Bağdat — Hicretin Yüz Ellinci Yılı
Mansur, Bağdat’ı bir daire olarak inşa etti.
Bu mimari bir rastlantı değildi.
Merkezin apaçık olması gerektiğine inanan bir adamın felsefi kararıydı — şehrin neresinden bakarsan bak, sarayı görürsün.
Ve saraydan bakınca, her şeyi görürsün.
Yuvarlak şehir.
Ayarlanmış dünya.
Halife, merkezde.
Ve Tanrı — o çağın siyasal tasavvurunda — meşruiyetini merkeze bahşeder.
Fakih, Tanrı’nın iradesini çevirir.
Kadı, fakihin çevirdiğini uygular.
Kılıç ise, uygulamanın direnmemesini güvence altına alır.
Tam bir daire.
Ayarlı.
Biçiminde güzel.
Özünde boğucu — biçimin altındakini görebilenler için.
Ve güzel biçimler, çirkin biçimlerden daha çok boğar; çünkü boğmayı güzellikle maskeler.
Harith el-Verrak — Kufe’de bir zamanlar her kelimenin bedelini hesaplayan genç bir adamdı — şimdi elli sekiz yaşında, Bağdat’ın kalbinde, Ulu Cami ile kitapçılar çarşısı arasında bir istinsah dükkânı sahibi bir adam olmuştu.
Saçları beyazdı.
Parmakları hâlâ mürekkeple lekeliydi — mürekkep artık bir iz değil, teninin bir parçası gibiydi.
Gözleri hâlâ, yüzleri kitaplar gibi kopyalayan o hızla hareket ediyordu.
Ama gözlerinde artık, Kufe’de olmayan bir şey vardı:
Görmekten gelen bir yorgunluk — zayıflıktan değil, çok fazla görülmüşlükten gelen bir yorgunluk.
O sabah, kendisine yeni bir müşteri geldi.
Kırklı yaşlarda bir adam, parayı bağırmadan belli eden giysiler içinde, konuşmadan önce sözünü tartmanı sağlayan zeki bir yüzle.
Dedi ki:
— Muvatta’nın bir nüshasını istiyorum.
Harith ona baktı.
— Hangi rivayeti? Üç ayrı rivayetim var.
— Tek kitabın üç rivayeti mi?
— Kitap birdir.
Ama nâsihler üçtür.
Her nâsih, anladığını sadeleştirir.
Ya da anlamadığını değiştirir.
Ve sonuç: aynı adı taşıyan, birbirine yakın ama örtüşmeyen üç kitap.
Adam oturdu — sözün onu şaşırttığı ve buna değdiğine karar verdiği bir oturuşla.
Section 1
— Hangisi daha sahih?
— En uzun ve en zoru.
Çünkü kısaltan, anladığını seçer.
Anladığını seçen, anlamadığını atar.
Ve nâsihin anlamadığı şey, kitabın en önemli yeri olabilir — çünkü akla meydan okuyan, ona yaltaklanmayan kısımdır o.
Adam kısa bir kahkaha attı:
— Sen kitap satan bir filozofsun.
— Ben kelimenin fiyatını bilen bir verrakım.
Bu, felsefeden daha tehlikelidir — çünkü filozof kelimeyi düşünceyle değerlendirir, ben ise onu, kopyalandığında, taşındığında, kimse fark etmeden değiştiğinde ne olduğuyla değerlendiririm.
Harith ona uzun nüshayı verdi.
Adam sayfaları çevirirken dedi:
— Adım Yahya. Kadıyım.
Harith’in yüzü değişmedi — ne büzüldü ne açıldı, önünden her tür insanın geçtiğini görmüş birinin o vakarında kaldı.
— Şafii’nin Risale’sinden ne istiyorsun?
— Nasıl düşündüğünü anlamak istiyorum.
Çünkü çoğu kişi karşımda ona atıfta bulunuyor.
Ve onun ne söylediğini bilmek istiyorum, söylediklerini söyleyenlerin değil.
Harith ona beklenmedik bir saygıya benzer bir şeyle baktı:
— Bu akıllıca bir soru.
— Ben kadıyım. Zekâ mesleğim.
— Hayır. Hüküm vermek mesleğin.
Zekâ başka bir şey.
Ve birçok kadı ikisini karıştırır — hüküm verme yeteneğinin zekâ olduğunu sanır, oysa zekâ doğru soruyu sorabilme yeteneğidir.
Yahya bir an sustu.
Sonra ne savunma ne saldırı taşıyan bir tonla — hak ettiğini bildiği için katlanan birinin tonuyla — dedi:
— Sen korkmuyorsun.
— Neden?
— Bir kadıya söylediğini söylemekten.
Harith gülümsedi:
— Ben bir verrakım. Dükkânımı kapatırlarsa, onlara kim kopyalayacak bulamazlar.
Bu bana sınırlı ama gerçek bir özgürlük veriyor.
Ve sınırlı gerçek özgürlük, geniş sahte özgürlükten iyidir.
İkinci: Ulu Cami — Ebu Hanife’nin Halkası
Ebu Hanife önde oturmazdı.
Ortada otururdu — ve bu, öğretmenin yerinin, konuşmadan önce yöntemi hakkında bir şey söylediğini anlayan biri için bir anlam taşıyordu.
Kendisine soranlara derdi ki:
“Önde oturan öğretmen, öğrencilerinin sırtını görür.
Bense onların yüzlerini görmek istiyorum — çünkü yüz, ağzın söylemediğini söyler.”
Onun halkası, İbn Mesud’un halkasından farklı bir türdendi.
Section 2
Daha az sakin.
Daha hareketli.
Öğrenciler konuşur, itiraz eder, bazen seslerini yükseltirlerdi — ve Ebu Hanife her sesi aynı ilgiyle dinlerdi, sanki itiraz sesi, onaylama sesinden daha önemliymiş gibi.
O sabah halkada altmış kadar öğrenci vardı.
Aralarında Numan bin Ziyad da vardı — bir zamanlar Kufe’de genç bir adamken, şimdi ellisinde, o şafak vaktinde başladığı sorunun tamamını yüzünde taşıyan bir adam olmuştu — soru zamanla küçülmemiş, daha ayrıntılı ve daha ağır bir tecrübeyle yüklü hale gelmişti.
Aralarında bir de fakih Leyla vardı — kenarda, ince bir perdenin arkasında, dinliyor ve fırsatın çalınmasından korkan birinin hızıyla, zar zor okunabilen bir yazıyla yazıyordu. İnce perde, Ebu Hanife’nin sesini de aklını da örtmüyordu, ama toplumun onunla hak ettiği ilim arasına koyduğu sınır hakkında bir şey söylüyordu.
O oturumda tartışılan mesele, istisna meselesiydi — zanaatkârın, gelecekte yapacağı bir şey üzerine anlaşma yapması.
Salt fıkhi görünen ama özünde güven, adalet ve insani bağlılığın kelimelere nasıl döküleceği hakkında bir soru olan bir mesele.
Ebu Hanife sordu:
— Demirciden belirli özelliklerde bir kılıç, belirli bir bedel karşılığında yapmasını isteyen kimse hakkında ne düşünürsünüz — bu bir satış mı yoksa bir kiralama mı?
Öndeki bir öğrenci dedi:
— Satış. Çünkü kastedilen, yapılan şeydir.
Bir başkası dedi:
— Kiralama. Çünkü kastedilen, zanaatkârın emeğidir.
Üçüncüsü dedi:
— Ne o ne bu. Bu, kendi başına bağımsız bir akittir — eskilerin, ihtiyaç duymadıkları için biçimlendirmedikleri bir gerçekliği ifade eder.
Ebu Hanife, Numan’a döndü:
— Ya sen, Numan?
Numan, sözünü tartan bir adamın ağırlığıyla ayağa kalktı — bu ağırlık sonradan kazanılmıştı, gençliğinde doğası değildi:
— Bence her iki tarafın da menfaatini gözetene bakılmalı.
Demirci, emeğine bir güvence ister — işi dayanaksız bir köleliğe dönüşmesin diye.
Alıcı da özelliklere bir güvence ister — alışverişi hakkı olmayan bir kumara dönüşmesin diye.
Öyleyse iki güvenceyi de sağlayan akit biçimi, sınıflandırmasına bakılmaksızın doğru olandır.
Ebu Hanife bir an sustu — o sessizliğin, beklemek değil, düşünmek olduğu andı.
Sonra dedi:
— Bu cevap beni aynı anda hem sevindiriyor hem tedirgin ediyor.
— Neden tedirgin ediyor?
— Çünkü menfaati temel yapıyor.
İnsanlar menfaati belirlemekte ayrılığa düşebilir — her insan menfaatini kendi konumundan, tecrübesinden ve korkusundan görür.
Peki çelişen menfaatler arasında hangisinin “doğru” olduğuna kim karar verir?
Numan dedi:
— Fakih.
— Fakihler ayrılığa düştüğünde?
— En bilgin olan.
— Peki en bilgini kim yargılar?
Numan sustu.
Ebu Hanife, eleştiri olarak değil sorunun akışını sürdürmek olarak dedi:
— Bu sorunun tatmin edici bir cevabını henüz bulamadım.
Ama soruyorum, çünkü soruyu görmeyen, cevabı aramaz.
Section 3
Ve cevabı aramayan, ona sahip olduğunu vehmeder.
Perdenin arkasından Leyla, küçük ve hızlı yazısıyla şunu yazdı:
“Ebu Hanife dedi ki:
Menfaat temeldir.
Sonra dedi ki:
Menfaati kim yargılar? Ve cevap vermedi.
Bu, cevaptan daha önemli — çünkü cevabının sınırını kabul eden âlim, insanları, cevabının sınırı olmadığını iddia eden âlimden korur.”
Halka bittikten sonra öğrenciler tek tek çıktı.
Numan, cami kapısına doğru ağır ağır yürüdü.
Halkada olmayan bir adam ona yaklaştı — dışarıdan gelmişti, sanki tesadüfen değil, bilerek bekliyormuş gibi.
Adam alçak sesle dedi:
— Ebu Hanife’nin öğrencilerinden misin?
— Evet.
— Vali onunla görüşmek istiyor.
— Vali mi?
— Bağdat valisi. Şeyhin bir mesele hakkındaki görüşünü istiyor.
Numan ona baktı.
— Şeyhin kendisine bildirdiniz mi?
— Bildirdik. Reddetti.
Numan durdu.
— Peki benden ne istiyorsun öyleyse?
— Onu ikna etmeni.
Numan, hocasını iyi tanıyan bir adamın gülümsemesiyle gülümsedi — bu bilgi yıllardan geliyordu, sözden değil:
— Sen Ebu Hanife’yi tanımıyorsun.
Reddeden ikna olmaz.
İkna olan, reddi zaten gerçek değildi — geri çekilmek için bir sebep arayan bir tavırdı.
Yürüdü, gitti.
Adam, başarısız bir görevle ayakta kaldı — ve bu başarısızlığın kendisi, anlatılmaya değer bir haberdi.
Üçüncü: Harith’in Dükkânı — Öğleden Sonra
Ebu Hanife, Harith’in dükkânında oturuyordu.
Bu tuhaf değildi — bazen onu ziyaret ederdi, kitap almak için değil, başka şehirlerden ona ulaşan haberleri okumak için.
Harith, Bağdat’ın en iyi bilgi ağına sahipti — onu aradığı için değil, elinden geçen her kitabın bir haber taşıması ve haberin, değerini bilen sahibini bulmasından ötürü.
Yanlarında, nüshasını almak için gelen ve meclisin sürdüğünü görüp oturan Yahya da vardı — çünkü böyle meclisleri sık bulamazdı, hesapsız konuşan insanları da.
Harith dedi:
— Valinin seni istediğini duydum.
— Çabuk duymuşsun.
— Ben bir verrakım. Her şeyi duyarım.
Bu benim gerçek mesleğim — yazmak bir cephe, dinlemek özü.
— Ve reddettim.
Section 4
— Biliyorum.
Yahya, mesleki olarak soran birinin tonuyla dedi:
— Neden hep ret? İktidar fıkha muhtaç.
Fıkıh da, söylediğini uygulamak için iktidara muhtaç.
Bu zorunlu bir ilişki değil mi?
Ebu Hanife ona baktı.
— Hekim ile hasta arasındaki zorunlu ilişki, hekimin hastanın istediğini yapması demek değildir.
Hekim, sağlığın gerektirdiğini söyler.
Hasta seçer.
İkisi rollerini değiştirmez.
— Ama sen iktidarla oturmayı reddettiğinde, yeri şartsız oturana bırakıyorsun.
Ve onlar senin yapmadığını yapacaklar — ama bunu fıkıh adına yapacaklar.
Ebu Hanife sustu.
Bu, cevapsız kolay bir argümandı — ve bir argümana cevabı olmamak, geri çekilmek anlamına gelmez, soruyla birlikte yaşamak demektir, cevabı olduğunu iddia etmek yerine.
Dedi:
— Biliyorum. Ve bu, geceleri valiyi rahatsız ettiğinden daha çok beni rahatsız ediyor.
Harith — sözünü tarafsız gösteren ama öyle olmayan bir tarzda, sessizce kesen bıçak gibi — dedi:
— Bırakın, bu dükkânda gördüğümü size anlatayım.
İkisi de ona baktı.
— Bana bir fakih geldi, başka bir fakihe reddiye yazan bir kitabın nüshasını istedi.
Sonra öteki fakih geldi, reddiyeye cevap yazmak için o reddiyenin nüshasını istedi.
Sonra divanda bir memur geldi, halifenin istediği bir hükümde hangisine dayanacağını bilmek için ikisinin de nüshasını istedi.
Sonra sıradan bir adam geldi, komşusuyla yaptığı akdin geçerli olup olmadığını bilmek istedi — ve gördü ki birinci fakih “evet” diyor, ikincisi “hayır” diyor, divan susuyor, halife meşgul.
Durdu.
— İşte bu sıradan adam, tüm bu tartışmanın bedelini ödeyen kişi.
O, tartışmanın orada olmasını istemedi, davet edilmedi, kimin tartıştığını bile bilmiyor — ama bedel onun cebinden çıkıyor.
Yahya, duymak istemediği ama kendini alamadığı bir şeyi dinleyen bir adam gibi ağır ağır dedi:
— Bu doğru.
Sonra ekledi:
— Ama alternatif kaostur.
Ebu Hanife dedi:
— Alternatif kaos değil.
Alternatif, fıkıh ile iktidar arasındaki ilişkinin farklı bir temel üzerine kurulmasıdır.
— Hangi temel?
— Fakihin bağımsız olması.
İşaret eder, emretmez.
Sınırlar, meşruiyeti olmayana meşruiyet bahşetmez.
— Bağımsızlığını kim güvence altına alır?
— Vicdanı.
Section 5
— Vicdan hata yapar.
— Evet. Ama içinden hata yapar, dışarıdan bir dikteyle değil.
Vicdanın hatası, dikteyin doğrusundan daha az zararlıdır — çünkü vicdanın hatası, sahibine sorumluluğunu yükler.
Dikteyin doğrusu ise, sahibine, doğrunun itaatten geldiğini, vicdandan değil, öğretir.
Köşede Harith yazıyordu — bu sefer kopyalamıyordu.
Duyduğunu, şimdi duyduğu şeyin bir daha aynı şekilde duyulmayacağını bilen birinin yazışıyla yazıyordu.
Yahya fark etti:
— Söylediklerimizi mi yazıyorsun?
— Yazılmaya değeni kopyalarım.
— Bu söz değer mi?
— Her doğru söz değer.
Çünkü doğru olan nadirdir.
Ve nadir olan, korunmazsa kaybolur.
Yahya ona, gizli bir kıskançlığa benzer bir şeyle baktı — başkasının sahip olduğunu isteyenin kıskançlığı değil, seçmeyi dilediği bir şeyi hatırlayanın kıskançlığı:
— Şanslısın.
— Neyle?
— Söylediğini söyleyebilmenle.
— Sen söyleyemiyor musun?
Yahya sustu.
Sonra, insanın kendisi için rol oynamasına gerek olmayan insanların arasında olduğunda çıkan nadir bir itirafa benzer bir sükunetle dedi:
— Ben kadıyım. Söylediğim her kelime, hakka ne anlama geldiğinden önce, üstümdekilere ne anlama geldiğiyle ölçülür.
Ebu Hanife ona, gerekçesiz bir anlayışa benzer bir şeyle baktı — “haklısın” demeyen, “haksızsın” da demeyen, sadece “yaşadığını görüyorum” diyen anlayış:
— İşte bu, ödemeyi kabul etmediğim bedel.
Dördüncü: Ebu Hanife’nin Evi — Gece
Ebu Hanife kolay uyku bulamazdı.
Öğrencileri bunu bilirdi onun hakkında — zayıf olduğundan değil, gündüz durmayan aklın geceleyin sessizliğe kolay yol bulamamasından — akmaya alışmış, durmayı zor bulan bir nehir gibi.
Odasında oturuyordu, önünde küçük bir kandil ve içine hiçbir şey yazılmamış kâğıtlar.
Kapı çalındı.
— Kim o?
— Ben. Leyla.
Sustu.
Onu tanıyordu.
İki yıldır halkasına perdenin arkasından geldiğini biliyordu.
Yazdığını biliyordu.
Ve ilminin — eğer bir yer bulsaydı — öğrencilerinin yarısının ilminden fazla olacağını biliyordu — ve bu, ona fıkhi bir cevap bulamadığı bir biçimde acı veriyordu, çünkü gerçekte fıkhi bir sorun değildi — henüz kendine bir isim bulamamış bir çağın sorunuydu.
Dedi:
— Buyur.
Girdi.
Elinde kâğıtlar taşıyordu.
Section 6
Girişsiz konuştu — yolda kararını vermiş, ağırdan almaya vakti olmayan biri gibi:
— Sana halkada soramadığım bir soru sormak istiyorum.
— Sor.
— Bugün, menfaat temeldir dedin.
Ve fakihin menfaati belirlediğini söyledin.
— Evet.
— Kadının fıkhını — kim belirledi?
Ebu Hanife sustu.
Bu sükutta, düşünmek için gelen sükuttan farklı bir şey vardı — her yönden kuşatan bir soruyla karşı karşıya olduğunu gören birinin sükutuydu.
— Bana belirli bir fıkhi mesele sormadın.
— Hayır. Sana yöntemi sordum.
Kadının menfaatini kim oturup düşündü?
— Âlimler.
— Hepsi erkek.
İkinci bir sükut. Daha uzun.
— Ve kadının menfaatini düşünen bir erkek — ne kadar dürüst olursa olsun — onun tecrübesinin dışından düşünür.
Tıpkı en usta ve en şefkatli hekimin bile, hastanın tam olarak nerede acı çektiğini bilemeyeceği gibi.
Ebu Hanife ona uzun bir bakışla baktı — kendi bireysel gücünün ele almasından daha büyük bir gerçekle karşı karşıya olduğunu kavrayan birinin bakışıyla.
Sonunda dedi:
— Bu, tam bir cevabım olmayan bir soru.
— Biliyorum. Bunun için geldim.
Çünkü tam cevabı olan, sorulmaya ihtiyaç duymaz.
Olmayan ise, sorulduğunda onu arayabilir.
— Ne istiyorsun?
— Duyduğumu yazma iznini istiyorum.
Ve sizin duymadığınızı da ona eklemek — kadının yaşadığı, kimsenin sormadığını bulduğu şeyi.
Durdu.
Bu istekte, yazmaktan daha büyük bir şey vardı.
Halkanın, onun sesi olmadan eksik olduğunun kabulüydü bu istek — ve bu kabul, bu bedeli henüz nasıl adlandıracağını bilmeyen bir çağda yaşayan biri için pahalıydı.
Ağır ağır dedi — bu ana kadar kilitli olduğunu bile bilmediği bir kapıyı açan bir adam gibi:
— Yaz.
Sonra ekledi:
— Ama bil ki, yazdıkların kendi zamanında okunmayacak.
Belki bizden sonrakilerin zamanında.
İçinde acılık olmayan bir sükunetle dedi — uzun olduğunu bilen ve uzunluğuna itiraz etmeyen bir yol seçenin sükunetiyle:
— Hak, zamanlama bilmez.
Sadece hak olduğunu bilir. Ve bu, onu yazana yeter.
Beşinci: Çarşı — Ertesi Gün
Kitapçılar çarşısında hayat, çarşılarda her zaman aktığı gibi akıyordu — rastgele görünen ama aslında gizli bir düzeni olan bir gürültüyle, her şey kendi yerinde, yerini bilenleri arayarak.
Section 7
Harith dükkânını erken açmıştı.
Sabahın erken saatinde, daha önce görmediği bir adam geldi.
Yüzünde uzun bir yolculuğun izleri vardı — giysilerinde toz, gözlerinde yorgunluk ve uzun mesafeler kat edip her yeni yerin yeni bir uyanıklık gerektirdiğini öğrenmiş olanın o tetikliği.
Dedi:
— Horasan’dan geldim.
Burada fıkıh kitaplarının nüshaları olduğunu duydum.
— Evet. Hangi mezhepten istiyorsun?
— Bütün mezheplerden.
Harith ona baktı:
— Bütün mezhepler mi?
— Karşılaştırmak istiyorum.
— Neden?
— Çünkü memleketimizde, tek bir mezhebin doğru, gerisinin sapkınlık olduğunu söylerler.
Ve ben kendim okumak istiyorum.
Harith gülümsedi — riyasız, gerçek bir gülümsemeyle.
— Otur.
Adam oturdu.
— Adın?
— İbrahim. Horasan’dan.
— Peki aradığını kitaplarda bulacak mısın?
— Bilmiyorum. Ama kitaplardan başlamaya karar verdim, çünkü insanlar — bütün insanlar — okuduklarına bir şeyler eklerler.
Ve ben, eklenenden önce, aslında ne söylendiğini bilmek istiyorum.
Harith dedi:
— Bu, bu sabah duyduğum en akıllıca söz.
Sonra kitapları getirmek için kalkarken ekledi:
— Ama tek bir uyarı.
— Nedir?
— Aslı da bir insan yazdı.
Ve insan — ne kadar âlim olursa olsun — kendinden bir şey kattı.
Öyleyse mutlak yakîni aramak için okuma.
Daha geniş bir anlayış aramak için oku — ve daha geniş anlayış, olanı iptal etmez, ona ekler.
İbrahim ayağa kalktı.
— Peki mutlak yakîn nerede öyleyse?
Harith raftan ilk kitabı alırken dedi:
— Bu soruya kitapçılar cevap vermedi.
Camide sor.
Orada da bulamazsan — bil ki bu soru, tek bir yerden fazlasını hak ediyor.
Tam o sırada, dükkânın önünden Numan bin Ziyad geçti — artık ömrünün son demlerinde, her adımın ağırlığını taşıdığını ve geri alınmayacağını bilen bir adamın ağırlığıyla yürüyordu.
Harith onu gördü.
Section 8
Ona seslendi:
— Ya Numan. Bu İbrahim, Horasan’dan. Bütün mezhepleri okumak istiyor.
Numan durdu.
İbrahim’e baktı — ömrünü aramakla geçirip beklemediği bir şeye ulaşan birinin bakışıyla.
Fazla vakti kalmadığını bilen ve bu yüzden kelimeleri israf etmeyen bir adamın sesiyle dedi:
— Gençliğimde okudum, seyahat ettim, sordum, tartıştım.
Ve büyüdüm. Sonunda tek bir şeye vardım.
— Nedir?
— Fıkıhta en çok tartışanlar, fıkhın kendisi için indiği kişiye en az yakın olanlardır — ihtiyacı olduğu için soran insan, kazanmak istediği için değil.
İbrahim sustu.
— Peki çözüm ne?
— Çözümü bilmiyorum. Ama başlangıcı biliyorum.
Karşındaki insana uygun hükümden önce, karşındaki insanı sormaya başla.
Çünkü insanı tanımadan önce gelen hüküm, fıkıh değildir — sınıflandırmadır.
Numan yürüdü, gitti.
İbrahim ve Harith kaldılar.
Harith önüne bir grup kitap koyarken dedi:
— Bunları al. Bitirince gel.
— Ya içlerinde çelişkiler bulursam?
— Bulacaksın.
— Ne yapayım?
— Sorularını yaz. Cevabını bulamadığın her soruyu yaz.
— Neden?
Harith, tek bir cümlede özetleyen bir adamın tonuyla dedi — söylediğini yaşamış birinin ancak söyleyebileceği türden cümlelerdi bunlar:
— Çünkü mevcut kitaplarda cevabını bulamadığın sorular, yazılması gereken kitaplardır.
İbrahim kitapları taşıyarak çıktı.
Harith dükkânında kaldı.
Raflardaki kitaplara baktı — kopyaladığı, dokunduğu, okuduğu bütün o kitaplara.
Ebu Hanife’yi, İbn Mesud’u, Numan’ı, Leyla’yı, İbn Eksem’i düşündü.
Dükkânından geçip bir şey arayan herkesi düşündü.
Ve kendi kendine sordu — verrakın başka bir şeye dönüştüğü, henüz adı olmayan bir şeye dönüştüğü o anlarda bazen sorduğu gibi:
Tam cevabı taşıyan kitap var mı?
Yoksa tam cevap hiç yazılmaz mı — çünkü o, ancak bir insanın başka bir insanla karşılaştığı, ikisinin de dürüst olduğu ve ikisinin de kazanmak değil anlamak istediği o anda mı yaşar?
Cevap vermedi.
Soruyu yazdı.
Beyaz bir kâğıdın kenarına.
Sadece en önemli şeylerin kenarlara yazıldığını bilenlerin okuyabileceği o küçük yazısıyla — çünkü kenarlar, kimsenin sahiplenmeye kalkışmadığı yerdir.
Ve Bağdat, çevrelerinde dönüyordu.
Mansur’un tam dairesi.
Merkez, her şeyi görüyor.
Ve her şey, görüldüğünü unutuyor. Kenarlarda ise — hep kenarlarda — gerçek sorular, kendilerinden sonra gelip onları bulacak ve hep orada olduklarını fark edecek olanları bekliyordu.
Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 05
