Numan Albarbari نعمان البربري

Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 08

Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün
Yedinci Bölüm: Büyük Buhran — Moğollar Geldiğinde ve Bağdat Düştüğünde
“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve hastalık dokundu, öyle sarsıldılar ki…” (Bakara: 214)
Birincisi: Bağdat — Hicretin Altı Yüz Elli Altıncı Yılı
Felaketten Haftalar Önce.
Haberler yeni değildi.
Aylardır geliyorlardı — önce Horasan’dan, sonra Fars’tan, sonra dün kendini güvende sanan yakın uçlardan.
Hiçbir orduya benzemeyen bir ordunun haberleriydi bunlar — galibiyetle yetinmeyen, makul bir emniyetin bedeli olarak fidyeyi kabul etmeyen, ardında sessizlikten başka bir şey bırakmayan.
Ve Bağdat — iki asır boyunca dünyanın merkezi olduğuna inanan o şehir, çünkü gerçekten öyleydi — duyuyor, inanmıyordu.
Halkı akılsız olduğundan değil.
Büyük şeyler — sonlarına yaklaştıklarında — sahiplerinin bunun bittiğine inanması için gerekenden daha uzun bir zamana ihtiyaç duyarlar da ondan.
Büyüklüğün doğası böyledir — sahibini ebedî olduğuna inandırır, oysa tarih, insan elinin yaptığı hiçbir şeye ebediyet bağışlamaz.
Bağdat’ın büyük kütüphanesinde — o kadar genişlemişti ki şehir içinde bir şehir gibi olmuştu, uzun revaklarıyla, mürekkep, eski deri ve dünyada bir başkasına benzemeyen o tozun karışık kokusuyla — Haris kitapları düzenliyor, bazılarını gizliyordu.
Haris — Me’mun devrinde yaşamış ve kitapların kenarlarına açıkça söylemeye cesaret edemediğini yazmış olan eski Haris el-Verrak değil.
Onun, adını, mesleğini ve verrak soyunu bilmeyene tarif edilemeyecek o alışkanlığı miras alan torunu: “Başkalarının görmediğini görme alışkanlığı.”
Sanki isim, her harfiyle bir vasiyetti.
Her şeyi gizlemeye gücü yetmiyordu.
Kütüphane yüz bin cilt değil — yüz binlerce cilt barındırıyordu.
Çünkü kitaplar Bağdat’ta, hiçbir şeyin durduramadığı bir zihindeki fikirler gibi çoğalıyordu — ve gerçek sayısını kimse bilmiyordu, çünkü bilginin gerçek sayısını kimse sayamaz.
Ama o, elinden geleni gizliyordu.
Değerli kitapları duvar oyuklarına, rafların arkasına, yalnız kendisinin bildiği taşların altına yerleştiriyordu.
Ve bir kitabı her gizleyişinde, kendisinden daha hızlı akan bir zamanla boğuştuğunu hissediyordu.
Yanına Yunus girdi — kütüphanede yardımcı olarak çalışan o genç, babası onu, her mecliste söylediği gibi “kulaklarıyla gören” kör Yunus’a nispetle Yunus diye adlandırmıştı.
Yunus konuştu, sesinde, birden fazla otoritenin çoğaldığı ve aynı anda küçüldüğü bir zamanda yaşayan insanda biriken o hafif acılık vardı:
— Emir bir toplantı istedi.
Haris, gerçekten okumadan çevirdiği kitaptan başını kaldırdı:
— Hangi emir?
— Kim umursar ki? Şimdi hepsi, bir şey yapmak yerine toplantı istiyor.
— Ne istiyor?

قسم 1

— Değerli kitapları kütüphaneden saraya çıkarmak istiyor. “Muhafaza için.”
Haris ona baktı. Bakışında bir yorgunluk, bir alay ve ikisinden daha derin üçüncü bir şey vardı — korkanın nasıl davrandığına dair sakin bir kavrayış:
— Muhafaza için.
— Öyle dedi.
— Gerçekten muhafaza edecek mi?
Yunus bir an sustu, konuşmadan önce kelimelerini tartan biri gibi:
— Bilmiyorum. Ama biliyorum ki saraydaki kitaplar bazen kütüphanedekinden farklı bir şekilde kayboluyor.
Orada zamanla ve ihmalle kaybolur.
Sarayda ise kasıtla kaybolur.
Haris raflarını düzenlemeye devam ederken, dönüp bakmadan ağır ağır konuştu:
— Söyle ona, kütüphane açıktır. Kitapları isteyen gelir. Kitaplar taşınmaz.
— Kızacak.
— Kızsın. Kitaplar onun ruh halinden daha önemli. — Sonra kısa bir duraklamanın ardından ekledi: — Ve benim ruh halimden de daha önemli.
O gece kütüphaneye, Haris’in gelişini beklemediği bir adam geldi.
Yıllardır ilim ve ruh meclislerinde adı dolaşan Horasanlı sûfî — Horasan dağları büyüklüğünde bir tarikat şeyhi, göğsünde şeriatla hakikati çelişki hissetmeden bir arada taşıyan bir âlim.
Ve — herkesin bildiği gibi — Moğollar geldiğinde şehrinde kalıp direnmeye karar vermiş, kaçmamıştı.
Haris’i tanımıyordu.
Kütüphanede kitap gizleyen bir adam olduğunu duyduğu için gelmişti.
Çünkü hafızayı saklayan, tanınmayı hak eder.
Konuştu — sesinde adı olmayan o tabaka vardı, insan korkudan bitip korkuyu dışarıdan seyredilen bir şeye çevirdiğinde gelen tabaka:
— Gizlediğini duydum.
Haris gözlerini kaldırdı.
— Kim söyledi sana?
— Şehir, korktukça daha çok konuşur. Sanki sesi susmadan önce kendi sesini duymak ister.
Haris ona uzun bir bakış attı — şaşıran değil, tartan bir bakış:
— Peki sen — niçin geldin?
— Çünkü ben de gizliyorum.
— Ne gizliyorsun?
Yolunu belirlemiş, tereddütten kurtulmuş birinin sükûnetiyle konuştu:

قسم 2

— Öğrencilerimi gizliyorum. Onları her yöne gönderiyorum — doğuya, batıya, güneye. Her biri ezberlediğini ve öğrendiğini taşıyor, başka bir yere gidiyor, ve bulacağı toprağa taşıdığını orada saçıyor.
— Peki sen?
— Ben kalıyorum.
Kelime, kaya gibi yalın geldi.
Haris sustu.
— Niçin kalıyorsun?
Adam çevresindeki raflara baktı — asırlar boyu insan düşüncesinin ağırlığını taşıyan raflara — sonra dedi:
— Çünkü tohumunu gönderen ağaç kendisi kaçmaz. Kalır ve toprağı tutar, ta ki tohumlar başka bir yerde filizlensin. Ağaç da kaçarsa, toprağı ne tutar? Ve burada bir ağaç olduğunu hafıza nerede saklar?
Oturdular.
Dışarıda Bağdat, henüz uyanık olup olmadığına karar vermemiş birinin uykusuyla uyuyordu — insanın her şeyin farkında olduğu ama yüzleşmek beklemekten daha ağır geldiği için gözlerini kapadığı o uyku.
Haris dedi:
— Ben her şeyi gizleyemem. Kütüphane çok büyük, zaman ona yetecek kadar geniş değil.
— Biliyorum.
— Peki çözüm ne?
Adam kısa bir sessizlikten sonra konuştu — başından değil, tecrübesinden cevap veren biri gibi:
— Her şeyi kurtarmayı düşünme. Bu seni felç eder, yolun ortasında durdurur. Kaybolduğunda telafisi olmayanı düşün. Ondan başla.
— Telafisi olmayanı nasıl bilirim?
Şeyh, insan korkuyu doğru yerine koyup görmekten korkmadığı için netlikle gördüğü zaman gelen o ışığın bulunduğu gözlerle baktı ona:
— Kendine sor: Bu kitaplardan hangisi kaybolsa, onunla birlikte başka kimsenin sormadığı bir soru da kaybolur? Telafisi olmayan işte odur.
En pahalısı değil, sayfası en çok olan da değil — bir soruyu taşıyan kitap, o soru başka hiçbir yerde yaşamaz.
Haris uzun süre sustu.
Sonra kalktı ve yeniden başladı — ama bu kez ne aradığını biliyordu.
İkincisi: Düşüş Günü — Sefer, Altı Yüz Elli Altı
Eğer bir güne tarih yazılacaksa, o gün Bağdat’ın düşüşüdür…
Halife Musta’sım Billah’ın teslim oluşu, ardından ölümüyle ayrılmaz biçimde bağlıydı.
Tek bir gün değildi.
Zamanın kendisi sendeleyip nasıl yürüyeceğini bilmiyormuş gibi, birbirine karışan günlerdi.
Ama onu yaşayanın — ya da onu yaşayandan dinleyerek nesilden nesile, rivayet yazılı tarihten daha doğru hale gelene dek anlatanın — unutamadığı gün, ordunun şehrin kalbine ulaştığı gündü.
Gerçek kalbine — saraya değil, köprüye de değil, çarşıya da değil — düşman ulaştığında insanın artık uğrunda savaşacak bir şey kalmadığını hissettiği yere.

قسم 3

Haris kütüphanedeydi.
Kaçmadı.
Bunu özel bir cesaretle ya da hesaplı bir kahramanlıkla kararlaştırmadı — kitaplar oradaydı da ondan, ve onları bırakmak, hayal bile edemeyeceği bir şey demekti.
Kitaplar arasında başka zihinlerin kopyalayamayacağı zihinleri temsil edenler vardı — gömüldüğünde bir daha sorulmayacak sorular.
Yunus koşarak geldi — yüzü, sıradan korkuya benzemeyen bir beyazlıkla.
Sıradan korku yüzleri kızartır, onlara çığlığı sokardı — bu beyazlık ise başka bir korkuydu: mümkün olduğuna inanmadığı bir şeyi görenin korkusu.
Dedi:
— Yakıyorlar.
Haris sormadı: Neyi?
Çünkü biliyordu.
Ve çünkü bazı anlarda soru, cevaptan kaçmanın bir türüdür.
Dedi:
— Şimdi neredeler?
— Doğu yakasında. Ama ilerliyorlar. — Durdu. — Bağdat onları durduracak kadar büyük değil.
Haris ayağa kalktı.
Raflara baktı — ömrünü onlara adadığı raflara.
Her kitabın, gökteki her yıldızın yeri gibi bir yeri vardı.
Tedirgin edecek kadar sakin bir sesle dedi:
— Bunları al. — Belirli bir gruba işaret etti — nadir hikmet kitapları, başka hiçbir yerde nüshası olmayan şiir divanları, resmî tarihin tanımadığı hekimlerin yazdığı tıbbî risaleler. — Ve şunu. Ve şunu.
— Nereye götüreyim?
— Nereye olduğu önemli değil. Uzağa git. Herhangi bir eve. Herhangi bir hana. Arasını duvarların örttüğü herhangi bir yere.
— Ya sen?
— Ben kalıyorum.
Yunus ona, sözcüklerin kuşatamadığı her şeyi taşıyan bir bakış attı:
— Niçin kalıyorsun?
Haris — sesinde birkaç gün önce şeyhin söylediği bir cümlenin yankısıyla, sanki o cümle yeniden doğmak için tam bu anı bekliyormuşçasına — dedi:
— Çünkü ağaç kalır.
Yunus taşıyabildiğini alıp çıktı.
Haris kaldı.

قسم 4

O anda kahraman değildi — ve okuyucunun hak ettiği doğruluk da budur.
İnsanın, yaklaşanı bilip onu engelleyemediği, ondan uzaklaşamadığı da bir türlü korkuyla korktuğu gibi korkuyordu. Sebatın dışında çıkış yolu olmayan korku.
Ama kaldı.
Kitapların ortasına oturdu — hepsini kurtaramadığı, bırakamadığı dostların ortasına oturan biri gibi — ve alışılmadık bir cilt açtı: Adı büyük olmamış bir şairin küçük bir divanı.
Nesrin taşıyamadığını söylemenin tek yolu şiir olduğu için yazmış bir şair.
Ve okumaya başladı.
Okumaya vaktin uygun olduğu için değil.
Başka ne yapacağını bilmediği için.
Ve şiir — dünyanın çöktüğü o anlarda — duaya en yakın şey haline geldiği için.
Uzaktan sesleri duyuyordu.
Duymayan, onları tarif edemez.
Yalnızca yıkım ve ateş sesleri değildi bunlar — Arap insanı bunlara acı ve iyileşme mevsimlerinde alışmıştı.
İçinde başka bir şey vardı — tek bir bedende değil, insan, düşünce ve konuşmalardan örülü bir dokuda yaşamış bütün bir hayatın bittiğinde çıkan ses.
Bir şehrin, eski haline asla dönmeyeceğini ilan ettiğinde çıkan ses.
O gün — Bağdat’ın başka bir köşesinde, kütüphaneden çarşılar, sokaklar ve çığlıklar mesafesinde uzakta — Emine ekmekçi, taşıyabildiğini toplayıp yürüyordu.
Emine — eski Kahireli Emine’nin torunu, aynı isim, aynı meslek ve basit şeyleri karmaşıklaştırmayan gözlerle görme biçiminin aynısı — hamurunu, küçük aletlerini ve günler yetecek unu taşıyordu.
Fazla altın taşımamıştı, çünkü altın — dedesinin dediği gibi — hırsızı cezbeder, unu ise ancak senden daha aç biri çalar, o kişi de bunu hak eder.
Komşusu geçti yanından — altmışlarında, adı Semire olan bir kadın, gözlerinde, dudaklarının söyleyemediği şeyler vardı.
Semire dedi:
— Nereye?
— Bilmiyorum. Uzağa.
— Şimdi bütün yönler bir. Sanki dünya kapanmış gibi.
Emine durdu.
Uzun düşünmedi — ekmekçi, hamurun beklemediğini bildiğinde uzun düşünmez.
Dedi:
— Hayır. Bir değiller. Her zaman, ekmeğe ihtiyacı olan insanların bulunduğu bir yön vardır. Ve ekmek, onu anlayan taşıdığında nereye gideceğini bilir.
Semire, şaşkınlıkla hayranlık arası bir şeyle, hasrete benzer bir şeyle baktı ona — istediği ama gücü yetmediği bir yalınlığı görenin hasretiyle:
— Sen şimdi ekmeği mi düşünüyorsun?
— Yapabileceğimi düşünüyorum. Ekmeği yapabilirim. Moğolları engelleyemem. — Bir an sonra: — Ve yiyen, vaktinden önce ölmez.

قسم 5

Yaşayan, yarını inşa eder. Ve yarın — yıkımdan sonra bile olsa — onu inşa edecek birine ihtiyaç duyar.
Şehrin üçüncü bir köşesinde — nehir kıyısında küçük bir köşede, su, üstünde olup bitene aldırmadan akarken — o oturuyordu.
Öğrencileri gitmişti.
Tohumlar dünyanın dört bir yanına yayılmıştı.
O kalmıştı.
Çevresinde, çıkış yolu bulamamış ya da çıkmak istememiş bazı insanlar vardı — ve bu iki hâl arasındaki fark, insanın bazen adlandıramadığı bir şeydir.
Onu koruyabildiği için değil, varlığı korkuyu daha az yalnız kıldığı için etrafında oturuyorlardı.
Korku, paylaşıldığında, yalnız yaşandığında olduğundan daha hafif olur.
Onlara sakin bir sesle — sükûneti taklit etmeyen, gerçekten sakin bir sesle — dedi:
— Olanı İslam’ın sonu sanmayın. İslam, Bağdat’tan büyüktür. Bağdat, taşlarından büyüktür. Taşların içindeki, sona eren şey değildir.
Yanındaki bir adam konuştu — sesi, bir şeyi kaybedip henüz kaybettiği her şeyi bilmeyen birinin sesi gibi titriyordu:
— Ama Bağdat…
— Bağdat bir şehir. Şehirler düşer. Ondan önce nice şehir düştü. Ve ondan sonra, adını henüz duymadığımız şehirler kurulacak. Düşmeyen şey, taşlarda değildir.
— Peki nerede?
Şeyh eliyle işaret etti — mesafeyi kısaltmak isteyen hatipler gibi göğe değil. Göğsüne. Ve çevresindekilerin göğüslerine.
Teker teker — sanki her birine, kaybolduğunu sandığı bir şeyi geri veriyormuş gibi.
Üçüncüsü: Düşüşten Sonra
Büyük felaketler, yaşandığı anda anlatılmaz.
Sonra anlatılır — anlatacak biri kaldığında.
Anlatının kendisi de yıkımdan sessiz bir intikamdır — çünkü anlatılan tamamen gömülmez.
Haris kaldı.
Kendisi bile nasıl olduğunu bilmiyordu.
Kütüphanedeki kitapların çoğu alındı, bir kısmı yakıldı — yanan kâğıdın kokusunda tarif edilemez bir şey vardı, insana bu sayfaların ne kadar canlı olduğunu birden fark ettiren bir şey.
Bir kısmı da sayılamaz bir kargaşada kayboldu.
Ama bir kısmı kaldı — duvarların içine ya da ordunun ulaşmadığı ya da haberdar olmadığı yerlere gizlenmiş.
Yunus’un aldıkları da uzak bir evde kurtuldu.
Haris, yağmalanmış kütüphanede oturdu.
Raflar neredeyse boştu.
Mekân aynı — duvarlar, sütunlar, pencerelerden değişmeyen o biçimde giren ışık.

قسم 6

Ama mekân aynı değildi. Tanıdığın, bir mihnetten sonra gördüğün bir yüz gibiydi — aynı hatlar, ama içeride bir şey değişmiş ve geri dönmüyordu.
Günler sonra beklemediği bir adam geldi.
Sa’d b. en-Nazır’dı bu — divanda bir kâtip, felaketten, zekâdan çok tesadüfün payı olduğu bir şekilde kurtulmuştu, ama — onu ayıran şey buydu — bunu kimseye söylememişti.
Yalnızca gören bir gözle değil, yalnızca ağlayan bir gözle de değil — ağlamayan bir gözle de değil, ikisini birden yapan gözlerle kaydeden türdendi.
Kütüphaneye geldi ve boş raflara uzun uzun baktı — sözü acele etmek istemeyenin bakışı.
Dedi:
— Ne kadarı kayboldu?
Haris dedi:
— Bilmiyorum. Var olduğunu bilmediğin şeyi hesaplayamazsın.
Yıkımın en büyük bedeli budur — kaybolduğunu bildiğin değil, var olduğunu bile bilmeden kaybettiğindir.
— Peki ne kaldı?
— Biraz. Ama önemli olan kâğıttan kalan değil.
— Önemli olan ne?
Haris ona, gerçek cevabı taşıyıp taşıyamayacağını sınayan bir bakışla baktı:
— Kalan insanlar.
Kitap yeniden yazılmaya başlanır — ağır bir bedelle ve geri gelmeyecek bir kayıpla, ama yeniden doğar.
Yazılmayan akıl ise — hiçbir kitabın yazılmadığı bir biçimde düşünen akıl — kaybolursa, onunla birlikte geri dönmeyecek bir soru da kaybolur.
Sa’d dedi:
— Peki yetecek kadar akıl kaldı mı?
Haris ağır ağır konuştu — çok düşündüğü ama cevabını ancak sorulduğunda bulduğu bir soruya cevap veren biri gibi:
— Şeyh öğrencilerini kendisi kalmadan önce gönderdi. Yunus alabildiğini alıp güvenli bir yere götürdü. Bir yerde Emine, kalanlara ekmek yapıyor. Bir yerde bir şair, ezberlediğini saklıyor ve dinleyecek birini bulduğunda söyleyecek. Bir yerde bir çocuk, asırlardır sorulduğunu bilmediği sorular soruyor ve o soruların hâlâ, bulacak birini bekleyen bir cevabı var.
Durdu.
Raflara ve üzerlerinde kalanlara baktı.
— Bu, bir şeyin yeniden başlaması için yeter. Aynı yerden değil. Aynı hızla değil.
Ama yeniden — belki eskisinden de derin, çünkü yıkımdan sonra inşa eden, alışkanlıkla değil elleriyle inşa eder.
Dördüncüsü: Yıkımdaki Ders
İki hafta sonra Haris, kütüphanenin kalan öğrencilerini ve oraya gelip gidenleri toplamaya başladı.
Resmî bir meclis değildi.
Ne bir kürsü vardı, ne bir minber, ne düzenli bir halka — ve doğru olan da buydu, her şey düştükten sonra kürsüsüz başlamalıydı şeyler.

قسم 7

Boş raflarda oturuyorlardı — yokluğun arasında oturup konuşuyorlardı.
Haris ilk oturumda — sesi olması gerekenden daha sakindi, insanın bir şeyi göze alıp içinden çıktıktan sonra nasıl çıktığını hâlâ sorguladığı o sükûnetle — dedi:
— Size kütüphanenin programında olmayan bir şey öğreteceğim.
— Nedir?
— Size henüz yazılmamış bir kitabı okumayı öğreteceğim.
Ona, felaketten sonra kalan o şeyin bulunduğu gözlerle baktılar — umut değildi bu, umutsuzluk da değildi, ikisi arasında bir şeydi: Hazır oluş.
Dedi:
— Yakılan kitapları hüzünle geri getiremeyiz. Hüzün bir haktır ve vaktinin sahibidir. Ama gerçek geri kazanım sorudadır.
Her kitap bir soruya cevap veriyordu. Soruyu bilirsek, yeni bir cevap bulabiliriz.
Eski cevabın aynısı değil — onun bedeli, değeri var ve yokluğu ucuz bir cevapla değersizleştirilemez.
Ama diri bir cevap, ölü değil, içinde bulunduğumuz zamandan filizlenen bir cevap.
Öğrencilerden biri konuştu — sesinde reddetmekten değil hüzünden gelen bir itiraz vardı:
— Ama eski cevap, asırlarca düşüncenin özüydü. Nesiller birikmişti. Bunu nasıl telafi ederiz?
— Evet. Ve bu çok ağır bir bedel, onu küçümsememeliyiz.
Ama alternatif — boşluğun önünde oturup yalnızca ağlamak — hiçbir şeyi geri getirmez.
Ve o kitapları yazanlar da her zaman kendilerinden öncekilerin özünü elinde bulundurmuyorlardı — bazen bizim gibi bir yıkımın içinde yazdılar.
Bir başkası dedi:
— Kitabı okumazsak, cevap verdiği soruyu nasıl bileceğiz?
Haris gülümsedi — insanların, doğru sorunun cevaptan önce bir duraklamayı hak ettiğini bilen bir adamın gülümseyişi dediği o gülümsemeyle:
— Bu, tam olarak doğru soru. Ve cevabı: İnsanlardan.
Kitap yazılır çünkü insanlar sorar — tersi değil. İnsanlar sormaz çünkü kitap onlara “sorun” demiştir.
İnsanlara dönüp ne sorduklarını dinlerseniz — hayatın onları neyi sormaya zorladığını, dersin emrettiğini değil — neyin kaybolduğunu ve yeniden ne yazılması gerektiğini bileceksiniz.
Beşincisi — Hâtime
Sûfî adamı, düşenler arasında buldular.
Yalnız değildi.
Sonuna kadar çevresinde kalan bazı kişiler vardı yanında — gidecek bir yol bulamamış ya da o adamdan uzaklaşmamayı seçmiş insanlar, çünkü o, varlığıyla ölümü daha kolay kılmıştı.
Haris’e haberi getirdiklerinde, insanın duymak istemediği ama duyacağını bildiği bir haberi işitince gösterdiği sükûttan daha uzun süre sustu.
Sonra dedi:
— Savaşırken şehit düştü.

قسم 8

Kitapları teslim edip güvende olduklarından emin olduktan sonra dönen Yunus dedi:
— Bu doğru mu? Kaçmak yerine ölümü seçmek?
Haris uzun uzun düşündü — düşüncesi, içinde kalamayacak kadar derin olduğu için yüzüne yansıyan türden bir düşünceydi.
Sonra dedi:
— Ben hüküm veremem. Ve buna hakkım da yok.
Ama gördüğümü söyleyebilirim: Nerede duracağına karar vermiş bir adam gördüm. Ve onu harekete geçirecek şey geldiğinde kararından kımıldamadı.
Ve bu tür bir sebat — doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda ne kadar ayrılığa düşersek düşelim — ruhlarda kitapların yapamadığı bir şey yapar.
— Nedir o?
— Onu gören ya da hakkında duyan herkesi şunu sormaya iter: Ben — nerede duruyorum? Ve sebat, övünme değil bir bedel haline geldiğinde, ben duruşumda kalmaya hazır mıyım?
Yunus uzun süre sustu.
Sonra daha sakin bir sesle dedi:
— Peki sen — nerede duruyorsun?
Haris boş raflara baktı.
Ve tanık gibi sessizce kalan az sayıda kitaba.
Ve dün dolu olan, bu gece kendini yeniden dolduracak birini bekleyen o alanda oturan öğrencilere.
Dedi:
— Ben burada duruyorum.
Sonraki iki hafta boyunca Bağdat — uzun bir geceyle karşılaşan gündüzün ağırlığına benzer bir yavaşlıkla — bir şehir olduğunu hatırlamaya başladı.
Aynı şehir değildi.
Böyle bir felaketten sonra hiçbir şey kendisi olarak geri dönemez — aksini söyleyen ya yaşananı yaşamamıştır ya da acıyı susturmak için kendini kandırıyordur. Ama yine de bir şehirdi — ve bir şehir, yaralansa bile, içinde soran biri olduğu sürece şehir olmaya devam eder.
Yağmalanmış kütüphanede Haris, kalan kitapları yeniden düzenliyordu.
Raf raf.
Ağır ağır.
Acele etmeden.
Çünkü inşa eden, inşanın acele edilmeyeceğini bilir.
Yıkımdan sonra uyanıklıkla yazılan kitap, refahta alışkanlıkla yazılan kitaptan daha doğrudur.
Kayıbın ortasından sorulan soru, doyumdan sorulan sorudan daha derin köklüdür.
Çünkü hazır cevapların lüksüne sahip olmayan bir yerden gelir.
Dünyanın bir köşesinde — Semerkant’ta, Şam’da, Mısır’da ya da henüz kimsenin haritasında adı olmayan bir yerde — şeyhin gönderdiği tohumlar filizlenmeye başlıyordu.
Ağır ağır.
Seçmedikleri bir toprakta.
Ama filizleniyorlardı.
Çünkü tohum, toprağın verimliliğini ya da düşen şehrin adını sormaz.
Yalnızca ışığın varlığını sorar.


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 09


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 07

Leave a reply