YABANCI OĞUL
Kendi Halkının Arasında Bir Yabancı
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
O gece Gassan uyuyamadı. Uyuyan Selma’nın yanı başında uzanmış, gözleri karanlıkta açık, zihni ise elinde olmadan çok daha eski bir eve geri dönüyordu — bu evden onlarca yıl önce, kendisinin sessiz bir çocuk olarak büyüdüğü, diyalog nedir bilmeyen bir babanın gölgesinde geçirdiği o eve.
Babasını hatırladı: Hacı Selim. Uzun boylu, ağır sesli bir adam. İtaat edilmesi için bağırmasına gerek yoktu; tek bir bakışı, her itirazı susturmaya yeterdi. Sofranın başköşesinde nasıl oturduğunu hatırladı; karısının ve yedi çocuğunun, yemeğe başlamak için ondan bir işaret beklediklerini; huzurunda söylenen her kelimenin, ağızdan çıkmadan önce bin kez tartıldığını.
Gassan sessizce yataktan kalktı, Selma’yı uyandırmamak için, ve salona indi. Karanlıkta oturup kırk yıldır peşini bırakmayan bir sahneyi yeniden yaşadı: On dört yaşındaydı, okulundaki resim öğretmeni gerçek bir yetenek keşfettikten sonra, babasına resim öğrenmek istediğini söylemeye karar verdiği gün. Cümleyi uzun uzun nasıl prova ettiğini hatırladı, akşam babasının yanına nasıl girdiğini, babasının gazetesinden gözlerini bile kaldırmadan söylediklerini:
— Resim mi? Oğlum, resim, vaktini dolduracak işi olmayanlar içindir. Sen benim oğlumsun, ticaret öğreneceksin — tıpkı benim dedenden öğrendiğim gibi.
O gün Gassan itiraz etmedi. İtirazın mümkün olabileceği aklının ucundan bile geçmedi. Resim hayalini belleğinin uzak bir köşesine katladı, yerine bir hesap defteri taşıdı, babasının istediği gibi ticareti öğrendi, büyüdü, başarılı bir tüccar oldu — ve unuttu, ya da unuttuğunu sandı, bir zamanlar resim yapmak isteyen o çocuğu.
Şimdi, kırk yıl sonra, oturmuş düşünüyordu: Kendi çocuklarını büyütürken, babasının kendisine söylediği o cümleyi, farklı biçimlerde, kaç kez tekrarlamıştı? Kerim’in, Ziyad’ın, hatta Rima’nın gözlerindeki bir soruyu, babasının sesinin yankısını aynen tekrarladığının farkına bile varmadan, kaç kez susturmuştu?
Sabah, kardeşi Fuad, yıllardır süregelen alışkanlıklarına göre kahve içmeye geldi. Küçük bahçede oturdular; güneş henüz soğuk sabahı ısıtmaya başlamıştı.
— Gassan, iyi uyumamış gibisin.
— Doğru. Dün gece çok düşündüm.
— Ne hakkında?
Gassan biraz tereddüt etti, sonra Fuad’ın ondan duymaya alışkın olmadığı bir sesle konuştu:
— Babamız hakkında. Bizi nasıl büyüttüğü hakkında.
Fuad şaşkınlıkla ona baktı: — Bu neden şimdi aklına geldi?
— Kerim bir söz söyledi: Saygı, susmak demek değilmiş. Ve düşünmeye devam ettim: Biz, Fuad, sessizlikle büyütüldük. Şimdi de çocuklarımızı aynı sessizlikle büyütüyoruz — bunu yaptığımızın farkında bile olmadan.
Fuad başını belirgin bir reddedişle salladı: — Gassan, babamız kendi zamanının bir adamıydı. Sertti, ama adildi. Bizi iyi büyüttü — bak nereye geldik.
— Nereye geldik ki, Fuad? Sen, açıkçası, hayatından mutlu musun?
Fuad içmeyi bıraktı, kardeşine dikkatle baktı: — Bu ne garip bir soru böyle?
— Basit bir soru. Mutlu musun?
Fuad uzun süre sessiz kaldı — ve Gassan, kendisinden iki yaş büyük, ailenin değişmezliklerinin sürekli bekçisi olan ağabeyini, ilk kez bu kadar basit bir sorunun karşısında böylesine kaybolmuş görüyordu.
— Bilmiyorum, Gassan. Açıkçası, bunu bana kimse çok uzun zamandır sormamıştı. Ben… mutluyum, ama… bazen hayatımın tamamen görevlerden ibaret olduğunu hissediyorum: babama karşı bir görev, aileye karşı bir görev, itibara karşı bir görev. Bunların içinde ben, kendim, nerede — bilmiyorum.
Fuad hayatında ilk kez, kendine bile itiraf etmediği bir şeyi dile getiriyordu. Gassan, ağabeyinin, o görünürdeki tüm sertliğinin ardında, kendisinin de az önce kendine sormaya başladığı aynı soruyu taşıdığını hissetti.
— Belki, Fuad, ikimiz de ömrümüz boyunca bu soruyu sormaktan korktuk — çünkü cevaptan korkuyorduk.
— Peki cevap ne?
— Henüz bilmiyorum. Ama biliyorum ki oğlum Kerim döndüğünde bana ‘Değiştin mi?’ diye sorduğunda önce öfkelendim. Ama şimdi, birkaç günün ardından, anlamaya başlıyorum ki değişen sadece o değilmiş. Ben de, içimde bir şeyin kıpırdadığını hissediyorum — nasıl durduracağımı bilmiyorum, hatta durdurmak isteyip istemediğimi bile bilmiyorum.
Fuad kardeşine uzun bir sessizlikle baktı, sonra her zamankinden alçak bir sesle konuştu:
— Biliyor musun Gassan, benim de bir oğlum var, Samir. Ama benden çok uzak — coğrafi olarak değil, duygusal olarak. Benimle hiçbir şey konuşmuyor, ben de onunla nasıl konuşmaya başlayacağımı bilmiyorum. Belki, açıkçası, bugün bu konuşmadan korktum, çünkü bana onu hatırlattı.
— Peki neden onunla, tıpkı şimdi bizim denediğimiz gibi, konuşmayı denemedin?
— Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Kırk yıldır emir diliyle konuşuyorum, kalp diliyle değil. Bu yaşta yeni bir dil öğrenmek zor.
— Belki imkânsız değildir, sadece zor. Kerim bana bugün bir kelime öğretti: Korkuyu itiraf etmek zayıflık değil, gerçek cesaretin ilk adımıdır.
Fuad, içten, yorgun bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Oğlun akıllı, Gassan. Ben de, dün sofrada söylediğim her şeye rağmen, açıkçası, ona hayranım.
Bu cümle, tam da geleneklerin ilan edilmiş bekçisi Fuad’dan gelmesiyle, Gassan için gerçek bir sürpriz oldu; anladı ki evine sızmaya başlayan değişim, yalnızca kendisi ve çocuklarıyla sınırlı değildi — yavaş, görünmez bir şekilde, eski değişmezlere en sıkı sarılan kişilere bile dokunmaya başlamıştı.
Birkaç dakika sessizce kahvelerini yudumladılar, güneş küçük bahçenin üzerinde yükselirken, sonunda Fuad konuştu:
— Gassan, Kerim’le bu konular hakkında bir daha konuşursan, beni de yanına al. Belki de benim de oğluma aynı soruları sormayı öğrenmemin zamanı gelmiştir.
— Elbette, Fuad. Bu yolculuğa yalnız çıkmamalıyız.
Akşam, Gassan eve döndüğünde, Selma’yı balkonda tek başına, elinde bir fincan çayla otururken buldu. Yanına sessizce oturdu, sonra konuştu:
— Bugün Fuad’la babamız hakkında konuştum. Bizi nasıl büyüttüğü hakkında.
Selma şaşkınlıkla ona baktı — bu, daha önce kendisiyle hiç açmadığı bir konuydu.
— Ona ne söyledin?
— Sessizlikle büyütüldüğümüzü, şimdi de bunu farkında olmadan çocuklarımıza miras bıraktığımızı söyledim. Ve belki de başka bir dil öğrenmenin zamanı geldiğini söyledim.
Selma, Gassan’ın yıllardır görmediği bir gülümsemeyle gülümsedi — ortak hayatlarının çoğunda sessiz tanıdığı kocasında sonunda bir umut ışığı gören bir kadının gülümsemesiyle.
— Gassan, bu, senin bana bu tür şeylerden bahsettiğin ilk sefer, uzun zamandır.
— Biliyorum. Ve özür dilerim, seninle daha çok konuşmadığım için. Ama bütün ömrün boyunca bunun bir zayıflık olduğuna inandırılmışken, kalbini açmayı öğrenmek zor.
— Zayıflık değil bu, Gassan. Yapabileceğin en güçlü şey bu.
Gassan, karısının elini tuttu — basit ama aralarında uzun zamandır alışılmadık bir hareketle — ve birlikte, küçük kasabanın üzerindeki gün batımına baktılar; bu kez farklı bir sessizlikle, hiçbir şeyi gizlemeyen, aksine dinlenen bir sessizlikle — uzun yıllar sonra ilk kez, geç de olsa birlikte yeni bir dil öğrenmeye başlayan iki insan arasındaki gerçek bir huzur içinde.
O günün öğleden sonrasında, Kerim, söz verdiği gibi büyükannesi Zehra’yı odasında ziyaret etti; onu, onlarca yıldır sakladığı ahşap bir sandıktan eski fotoğrafları ayıklarken buldu.
— Büyükanne, bunlar ne?
— Eski fotoğraflar, canım. Baban ve amcanın küçük olduğu zamanlardan.
Kerim yanına oturdu, fotoğrafları yavaşça karıştırdı: Babası Gassan’ın, sıska bir çocuk olarak, iri yapılı, asık suratlı bir adamın yanında durduğu bir fotoğraf.
— Bu kim, büyükanne?
— Bu, deden, Hacı Selim, Allah rahmet eylesin.
— Çok sert görünüyor.
Zehra hüzünlü bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Bundan da sertti, Kerim. Baban, çocukluğu boyunca, korkusuzca onunla konuşmaya asla cesaret edemedi. Ben bile, onun gelini olarak… yani kayınvalidem, evi yöneten oydu, ben de sorgusuz itaat etmek zorundaydım.
— Peki sen, büyükanne, bu hayattan memnun muydun?
Zehra ona uzun bir bakış attı, sonra nadir bir dürüstlükle konuştu:
— Hayır, Kerim. Açıkçası, hayır. Ama başka bir seçenek yoktu. Benim kuşağımdaki kadına, memnun olup olmadığı sorulmazdı. Sadece evlenirdi, kocasının evine hizmet ederdi, çocuklarını büyütürdü, ve susardı.
— Peki şimdi, bana bunları anlatırken, nasıl hissediyorsun?
— Garip bir rahatlık hissediyorum, Kerim. Sanki biri, bunca yıl tek başıma taşıdığım bir yükü üzerimden almış gibi.
Görünüşte basit olan bu an, özünde derindi: Seksenini aşmış bir kadın, torununa, ilk kez, tam bir hayat boyu sürmüş sessiz itaatin kendi seçimi olmadığını, kendisine dayatılmış bir kader olduğunu itiraf ediyordu — ve bu itirafı, isyan ya da nankörlük olarak anlaşılır korkusuyla, ömrü boyunca sessizce taşımıştı.
— Büyükanne, neden bunu babama anlatmadın? Belki senin de şimdi onun çektiği gibi çektiğini bilseydi, daha çok anlardı.
— Belki, Kerim. Ama bizim kuşağımız acısından bahsetmeyi öğrenmedi. Sessizce katlanmayı öğrendi, ve aynı sessizliği kendinden sonraki kuşağa miras bırakmayı.
Kerim büyükannesine baktı ve anladı ki evinde yaşadığı şey, sadece kendisiyle babası arasındaki bir çatışma değil, dedesi Hacı Selim’den babası Gassan’a uzanan, kendisine ve Ziyad’a da uzanacak olan — biri bir yerde, apaçık bir soruyla bu sessiz mirası kırmaya karar vermeseydi — uzun bir kalıtsal sessizlik zinciriydi.
— Büyükanne, sana bir soru sormak istiyorum, ve dürüst bir cevap istiyorum: Keşke işler farklı olsaydı diye dilek tutar mısın? Keşke birisi sana, uzun zaman önce, hayatından ne istediğini sorsaydı?
Zehra’nın gözleri doldu, torununun elini sıkıca tuttu:
— Her gün, Kerim. Hayatımın her günü.
Bir süre sessiz kaldılar, sonra Zehra devam etti, içinde eski bir kapı sonunda açılmış gibi:
— Sana kimseye, babana bile anlatmadığım bir sır anlatacağım. Ben, deden ile evlenmeden önce, beni seven başka bir genç vardı, ben de onu seviyordum. Adı Tevfik’ti. Ama ailem reddetti, çünkü onun ailesi ‘uygun’ değildi, dedikleri gibi. Ve beni bana hiç sormadan deden Hacı Selim’le evlendirdiler.
Kerim bu itirafla şaşırdı, büyükannesine hüzün ve şaşkınlık dolu gözlerle baktı:
— Büyükanne… neden bunu bana daha önce anlatmadın?
— Çünkü, Kerim, altmış yıl önceki eski bir aşk hakkında yaşlı bir kadının hikâyesini kim dinlemek ister ki? Sonra da, sana anlatırsam hayatıma pişman olduğumu düşünürler diye korktum — hâlbuki tam olarak pişman değilim. Çocuklarımı sevdim, dedeni de kendi tarzımda, zamanla sevdim. Ama içimde hiç gitmeyen küçük bir soru kaldı hep: Seçmeme izin verselerdi ne olurdu?
— Tevfik’e ne oldu peki?
— Başka bir kadınla evlendi, hayatını yaşadı. Ben de yıllar önce vefat ettiğini duydum. Haberi duyduğumda ağladım, bunca yıldan sonra tam olarak neden ağladığımı bile bilmeden.
Kerim derin bir nefes aldı, şefkat dolu bir sesle konuştu:
— Büyükanne, bu hikâye beni çok üzüyor. Ama bana anlattığın için sana teşekkür ederim.
— Ben de sana teşekkür ederim Kerim, sorduğun için. Çünkü, açıkçası, hayatımda ilk kez, bu evde birinin gerçek hikâyemi dinlemeyi önemsediğini hissettim — sadece çocuklara şeker dağıtan, masal anlatan bir büyükanne rolümü değil.
Akşam, büyükannesiyle vedalaştıktan sonra, Kerim video üzerinden Lina’yı aradı; o gün duyduğu her şeyi onunla paylaşma ihtiyacı hissediyordu.
— Lina, bugün buradaki her şeye bakışımı değiştiren bir hikâye duydum.
Ona büyükannesi Zehra’yı, sevdiği ama evlenemediği Tevfik’i, hiç cevaplanmamış küçük bir sorunun altmış yılını anlattı. Lina sessizce dinledi, sonra her zamanki sakin sesiyle konuştu:
— Kerim, bu, daha önce konuştuğumuz birçok şeyi açıklıyor. Sen sadece babanla ya da evinin gelenekleriyle savaşmıyorsun, nesillerce süregelen bir kalıbı kırmaya çalışıyorsun.
— Tam olarak. Ve beni korkutan da bu — sorumluluğun benden büyük olduğunu hissediyorum.
— Her şeyi düzeltmek tek başına senin sorumluluğun değil, Kerim. Sen sadece bu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret eden ilk kişisin. Bu, bir başlangıç olarak yeterli.
Kerim biraz düşündü, sonra dürüstçe sordu:
— Lina, ya sen? Şu an sana… uzak hissediyor musun, zihinsel olarak demek istiyorum? Bu hikâyelere gömülmüş, sana nasılsın diye sormayı unutmuş gibi hissediyorum.
Lina sıcak bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Ben iyiyim, Kerim. Ve bu sürenin senin için gerekli olduğunu anlıyorum. Sadece unutma, ailen için bütün bu kapıları açmaya çalışırken, kendine de nefes alabileceğin bir alan bırak — herkesin hüznünü tek başına omuzlarında taşıma.
Bu basit ve bilge sözler, Kerim’e gerekli bir hatırlatmaydı: Evini ve ailesini anlamaya çalışırken, kendine bakmayı da unutmaya başlamıştı — ve bu uzun sessizlik zincirini kırma mücadelesi birkaç haftada değil, aylarca, belki yıllarca sabır gerektirecekti.
Görüşmeyi kapattığında Lina’ya derin bir minnettarlık duyuyordu — ona hazır bir görüş dayatmadan, meseleleri açıkça görebilmesi için yeterli mesafeyi tanıma becerisine. Sonra akşam odasına döndü, bu yeni itirafın ağırlığını da yanında taşıyarak, defterine yazdı:
Bugün anladım ki karşımdaki sadece babam değil, uzun bir miras sessizlik zinciriymiş. Dedem babama susmayı öğretti, babam da bana neredeyse aynı dersi öğretecekti — eğer ben gidip kendimi ifade etmenin başka bir dilini öğrenmeseydim. Ama büyükannem Zehra, bu evi bir gün bile terk etmemiş olan, benim şimdi taşıdığım aynı soruyu altmış yıldan fazla süredir sessizce taşıyormuş. Belki benim gerçek görevim babamı değiştirmek değil, bu evin tamamına, ilk kez, kendinden öncekilerin sesiyle değil, kendi gerçek sesiyle konuşma fırsatı açmak.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Ertesi gün, ev öğle vaktinin sessizliğine bürünmüşken, Kerim mutfağa girdi ve annesi Selma’yı, sarı bir kumaşla örtülü, yıllardır açılmamış gibi görünen eski bir dikiş makinesinin karşısında yalnız otururken buldu.
— Anne, bu ne? Daha önce hiç görmemiştim.
Selma, sanki onun girişiyle şaşırmış gibi hafifçe irkildi, sonra utangaç bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Eski bir dikiş makinesi. Annemindi, Allah rahmet eylesin. Uzun zaman önce şu dolaba koymuştum.
Kerim yanına oturdu, ellerinin kumaşa garip bir şefkatle dokunduğunu fark etti — sanki uzun zaman önce kaybettiği sevgili bir şeye yeniden dokunan biri gibi.
— Anne, eskiden dikiş mi dikerdin?
Selma hareketini durdurdu, oğluna uzun bir bakış attı — sanki daha önce kimseye açmadığı bir kapıyı açmaya hazır olup olmadığına karar veriyordu.
— Kerim, sana babana bile anlatmadığım bir sır söyleyeceğim. Ben, evlenmeden önce, moda tasarımcısı olma hayali kurardım. Komşu kızlarına elbiseler dikerdim, her biri bana ‘Selma, yeteneklisin, mutlaka bu sanatı öğrenmelisin’ derdi.
— Peki neden öğrenmedin?
Selma hüzünlü bir kahkaha attı:
— Çünkü, Kerim, benim kuşağımda, kız evlenme çağına geldiğinde bütün diğer hayalleri unutur. Ailem ‘Okumak ve çalışmak erkeklere göredir, sen evlenip bir yuva kuracaksın’ derdi. Ve benim, bildiğin gibi, önümde çok fazla seçenek yoktu.
Kerim, annesine hüzünle karışık bir şaşkınlıkla baktı:
— Anne, neden bu hikâyeyi bana daha önce anlatmadın? Uzun zamandır seni sadece bir anne olarak biliyorum, kendine ait bir hayali olan bir kadın olarak seni tanımadığımı hissediyorum.
— Çünkü, Kerim, bu toplumdaki annelerden yalnızca anne olmaları beklenir. Kimse bir anneye, anne olmadan önce ne hayal ettiğini sormaz.
Bir süre sessizce oturdular, sonra Selma daha alçak bir sesle ekledi:
— Ve en zoru, tüm bu yılların sonunda, kızım Rima’nın aynı hikâyeyi yaşadığını görüyor olmam, ve onu durduramamış olmam.
Kerim aniden durdu, önemli bir konuşmanın şekillenmeye başladığını hissetti.
— Ne demek istiyorsun anne?
Selma biraz tereddüt etti, sonra uzun süredir bekleyen bir itirafın ağırlığını taşıyan bir sesle devam etmeye karar verdi:
— Rima, yirmili yaşlarındayken, üniversiteden onu seven bir genç vardı, adı Sami’ydi. O da onu seviyordu. Ama babası, ben de onunla birlikte, reddettik, çünkü Sami ‘uygun’ bir aileden değildi, ve o sıralar maddi durumu iyi değildi. Onu, durumu daha iyi, ailesi tanınmış olan şimdiki kocasıyla evlendirdik.
Kerim gerçek bir şokla sarsıldı:
— Anne… Rima bana evliliğinin kendi kararı olduğunu söylemişti. Bana bu Sami’den hiç bahsetmemişti.
— Çünkü Rima’nın kendisi, zamanla, bunun olması gereken bir şey olduğuna ikna oldu, Sami’yi unutmaya, hayatını yaşamaya çalıştı. Ama ben, annesi olarak, gerçeği biliyorum: Onun üzerine baskı yaptık, ben ve babası, onu gelecekten korkuttuk, ve aşkından vazgeçmesini sağladık.
Selma’nın gözleri doldu, devam etti:
— Ve en zoru şu: Şimdi, seni Almanya’dan özgürlük ve seçim üzerine yeni fikirlerle dönmüş görürken, büyük bir suçluluk hissediyorum, çünkü ben, Kerim, kızımı tam olarak kendimin hayalimden mahrum bırakıldığım aynı şekilde bu seçimden mahrum bıraktım.
Bu an, Kerim’in dönüşünden bu yana yaşadığı en zor anlardan biriydi: Her zaman evi sabırla taşıyan sakin bir güç olarak bildiği annesinin, uzun süre sessizce taşıdığı bir hatayı itiraf ettiğini duymak — bir zulümden değil, kalıtsal bir korkudan doğan bir hata; büyükannesi Zehra’yı hayatı boyunca susturan, babası Gassan’ı resim hayali karşısında susturan aynı korku.
— Anne, Rima’dan özür dilemeyi düşündün mü?
Selma hafif bir dehşetle ona baktı:
— Özür mü? Yirmi yıl önce olmuş bir şey için nasıl özür dilerim? Ve şimdi özür dilemenin ne faydası var?
— Belki geçmişi değiştirmez, ama Rima’nın kendisi ve senin hakkındaki hislerini değiştirir. Belki o da ‘yeterince direnmedim’ suçluluğunu taşıyor, ve senin ondan daha çok korktuğunu bilmiyor.
Selma uzun uzun düşündü, gözyaşları sessizce akarken:
— Korkuyorum Kerim. Konuşursam, Rima’nın beni şimdi olduğundan daha çok nefret edeceğinden korkuyorum — zaten nefret ediyorsa.
— Anne, Rima senden nefret etmiyor. Tam tersine, o sadece görülmek, duyulmak istiyor. Ve bunu yapabilecek en yetkin kişi sensin, çünkü aynı deneyimi yaşadın.
Bir süre sessizce oturdular, sonra Kerim, merak ve dikkat karışımı bir tavırla sordu:
— Anne, ve şimdi, bunca yılın ardından, hayaline geri dönmeyi düşünüyor musun? Dikişe, tasarıma?
Selma alaycılık ve hasret karışımı bir kahkaha attı:
— Bu yaşta mı Kerim? Benim yaşımdaki bir kadından kim alışveriş yapar?
— Anne, yaş kimseyi sevdiği şeyi yapmaktan alıkoymaz. Almanya’da altmışlı, yetmişli yaşlarda yeni girişimlere başlayan, yeniden okuyan kadınlar gördüm. Yaş sadece bir sayı, hayallere idam kararı değil.
Selma oğluna uzun bir bakış attı, sanki sözlerini daha önce alışık olmadığı bir ciddiyetle tartıyordu.
— Belki… belki sadece kendim için, ev için dikerim, ticaret için değil. Ama kumaşa dokunmaya dönerim, bu yeteneğin hâlâ içimde olup olmadığını görmek için.
— Bu bir başlangıç olarak yeterli, anne. Dünya çapında bir tasarımcı olman gerekmiyor, çocukken hissettiğin o mutluluğu yeniden hissetmen yeter.
Bu konuşma, görünüşte basit olsa da, Kerim’in dönüşünden bu yana annesiyle yaşadığı en önemli anlardan biriydi: İlk kez, onunla ‘evi yöneten, yemek pişiren, bekleyen’ anne olarak değil, kendine ait, uzun süre ertelenmiş ama henüz ölmemiş bir hayali olan bir kadın olarak konuşuyordu.
Akşam, uzun bir tereddütten sonra, Selma Rima’yı evinde ziyaret etmeye karar verdi, akşam yemeğinden kalan tatlıları getirme bahanesiyle. Rima’nın küçük evinin salonunda oturdular, Rima’nın kızı kendi odasında uyurken.
— Rima, seninle bir şey konuşmak istiyorum, uzun zamandır söylemek istediğim ama söyleyemediğim bir şey.
Rima annesine endişeyle baktı: — Ne oldu anne? Bir şey mi oldu?
— Hayır, ama… senden özür dilemek istiyorum. Sami hakkında.
Rima olduğu yerde donakaldı; yirmi yıldır duymadığı isim, sonsuza dek gömdüğünü sandığı bir anıyı neredeyse uyandırıyordu.
— Anne… neden şimdi?
— Çünkü Kerim döndü, ve içimde gömülü birçok şeyi düşünmeme neden oldu. Ve özür dilemezsem, ölene kadar bu suçluluğu taşıyacağımı hissettim.
Rima’nın gözyaşları akmaya başladı, uzun süre saklanmış gözyaşları:
— Anne, Sami’yi çok sevmiştim. Ve her gün, bu yirmi yıl boyunca, içimde bir parça hep sordu: Ne olabilirdi ki?
— Biliyorum canım. Ve üzgünüm. Senin geleceğinden korktum, ama bu şekilde seni kendi seçiminden mahrum bıraktım.
Rima annesine sımsıkı sarıldı, ikisi birlikte ağladılar — bu, sadece bir hüzün ağlaması değil, yirmi yıl boyunca her biri kendi şekliyle taşıdıkları bir yükten kurtuluşun ağlamasıydı.
— Anne, şimdi hayatıma pişman değilim. Kocamı seviyorum, kızım en değerli şeyim. Ama sadece birinin, kararın tam olarak benim kararım olmadığını itiraf etmesini istiyordum.
— İtiraf ettim, Rima. Ve itirafım geçmişi değiştirmiyor, ama belki ikimizin, geçmişte ve gelecekte olduğundan daha büyük bir dürüstlükle birbirimizle ilişki kurmamızı sağlar.
Paylaşılan bir sessizlik anından sonra, Rima annesine, daha önce cesaret edemediği bir merakla sordu:
— Anne, ya babam? O da mı Sami’yi reddetmeye razıydı, yoksa baskı yapan sen miydin?
Selma dürüstçe cevap vermeden önce biraz tereddüt etti:
— Baban o zamanlar Sami’nin maddi durumundan endişeliydi, ama açıkçası en ısrarcı olan bendim. Senin için korkuyordum, ve maddi güvenliğin duygulardan daha önemli olduğunu hissettim. Şimdi, bunca yılın ardından, sana sormamız gerektiğini biliyorum — senin adına karar vermek değil.
— Peki neden sormadınız?
— Çünkü bizim kuşağımız, Rima, sormayı öğrenmedi. Kararlar almayı öğrendi, ve kararının en doğrusu olduğunu varsaymayı — çünkü tecrübeden ve çocuklarına karşı korkudan doğuyordu.
Rima geç ama içten bir anlayışla başını salladı:
— Anne, açıkçası, sana yıllarca kızgındım, ama bu öfkeyi nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum. Bugün, sen konuştuğunda, öfkenin hafiflemeye başladığını hissettim.
Bu barışma, hem sakin hem acı verici, bu evin uzun sessizlik zincirini kırma yolculuğundaki en önemli anlardan biriydi: Bir anne hatasını itiraf ediyor, bir kız da geçmiş değiştiği için değil, sonunda dürüstlük sessizliğin yerini aldığı için affediyordu.
Kerim o gece eve döndüğünde, babası Gassan’ı salonda tek başına otururken, üzerinde belirgin bir kaygıyla buldu.
— Kerim, annen sana bir şey mi söyledi? Rima’nın evinden döndü, hâli değişmiş görünüyor, ama olanları bana anlatmak istemiyor.
Kerim biraz düşündü, babasıyla öğrendiklerini paylaşmaya hakkı olup olmadığından emin olamayarak, sonra annesinin güvenini aşmadan dürüst olmaya karar verdi:
— Baba, annemle Rima arasında, eski kararlar hakkında önemli bir konuşma geçti. Ama bence en doğrusu, bana değil, doğrudan anneme sormandır.
Gassan oğluna beklenmedik bir saygıyla baktı:
— Bilgeleşmişsin Kerim.
— Bu evden bu günlerde çok şey öğrendim baba, yedi yıllık gurbetimde öğrendiğimden bile daha çok.
Gassan hafif, nadir bir gülümsemeyle gülümsedi, sonra konuştu:
— Bu gece anneni konuşturacağım.
Ve gerçekten, herkes odalarına çekildikten sonra, Gassan Selma ile odalarında oturdu, ona alışık olmadığı bir sakinlikle sordu:
— Selma, bugün seninle Rima arasında ne geçti?
Selma biraz tereddüt etti, sonra saatler önce kızıyla olduğu gibi tamamen dürüst olmaya karar verdi:
— Gassan, Rima’ya, Sami’yi reddetmesi ve şimdiki kocasıyla evlenmesi için üzerine baskı yaptığımızı, gerçekte ne istediğini hiç sormadığımızı itiraf ettim.
Gassan anında bir savunmacılık hissetmeyi bekliyordu, ama kendine şaşırarak, karısının sözlerini onu bölmeden düşünerek sessizce dinlediğini fark etti.
— Peki neden şimdi, yirmi yıl sonra itiraf etmen gerektiğini hissettin?
— Çünkü, Gassan, Kerim’in bu evdeki tüm kapalı kapıları açmaya çalıştığını gördüm, ve benim de kapalı bir kapım olduğunu hissettim — açmazsam, ölene kadar acı vermeye devam edecek bir kapı.
Gassan uzun uzun düşündü, sonra dolaylı bir itiraf taşıyan bir sesle konuştu:
— Ben de, Selma, çocuklarımızın hayatında onlara sormadan kararlar aldım. Ve şimdi, bunca konuşmadan sonra, birçok konuda hatalı olduğumu hissediyorum.
Selma ona şaşkınlıkla baktı — bu, ondan daha önce bu kadar açıklıkla duymadığı bir itiraftı.
— Gassan, bu, senin böyle bir söz söylediğin ilk sefer.
— Biliyorum. Ama bütün ömrün boyunca babanın hata yapmadığına inandırılmışken, hatanı itiraf etmek zor.
Selma kocasının elini tuttu:
— Kusursuz olmak zorunda değilsin Gassan. Kaçırdığını düzeltmeye çalışman, ve gelecek olana daha çok dikkat etmen yeterli.
Sessizce oturdular, elleri kenetlenmiş, ve uzun yıllardır hissetmedikleri bir şeyi birlikte hissettiler: onlarca yıldır evlerine hükmeden sessizliğin, yavaş yavaş, bazen acı ama sonunda dürüst gerçek bir diyaloğa dönüşmeye başladığını.
Kerim odasına döndü, dönüşünde kendisine sessizliğin ve değişmezliklerin aşılmaz bir kalesi gibi görünen bu evin, artık gerçekten, bölüm bölüm, yeni bir dil öğrenmeye başladığını hissederek: itiraf, özür ve gerçek dinleme dili. Ve defterine yazdı:
Bugün öğrendim ki hatayı itiraf etmek zayıflık değil, sevginin en derin biçimlerinden biriymiş. Annem, suçunu yirmi yıl sessizce taşıyan annem, sonunda ‘Ben hata yaptım’ deme cesaretini buldu. Ve Rima, aynı süre boyunca hüznünü sessizce taşıyan Rima, affetme cesaretini buldu. Belki de evimizin tamamına eksik olan şey bu: hataları yargılamak değil, onları dürüstçe adlandırma cesareti, sonra birlikte yola devam etmek.
ALTINCI BÖLÜM
Hafta sonunda, Kerim, Almanya’ya gitmeden önce üniversite yıllarının ilk döneminde tanıdığı üniversite arkadaşı Ali ile buluşmak üzere Şam’a gitti. Ali, Kerim’in her zaman hatırladığı gibi, olağanüstü bir kişilikti: usta bir hatip, büyük Arap ve Batılı düşünürlerin fikirlerini ezbere bilen, her türlü toplumsal ve siyasi baskının keskin bir eleştirmeni — üniversite arkadaşları ona ‘Devrimci’ lakabını takacak kadar.
Üniversitenin yakınındaki küçük bir kahvehanede buluştular; hâlâ kitapların ve orada geçirdikleri uzun tartışmaların kokusunu taşıyan bir kahvehane.
— Kerim! Dostum, gıyabın uzun sürdü. Almanya’daki her şeyi anlat bana.
Oturdular, ve Ali her zamanki gibi, Batı ve Doğu toplumları arasındaki farklar, bireysel özgürlük, Arap insanının ‘kabile, din ve aile zincirlerinden’ özgürleşmesi gerekliliği üzerine uzun, teorik bir söylevle başladı — Kerim’e üniversite günlerinden tamamen tanıdık gelen coşkulu bir dille. Ama bu kez farklı bir şey fark etti: söylevin coşkusu ile arkadaşının gözlerindeki yorgunluğa benzer bir şey arasındaki gizli bir çelişki.
— Ali, açıkçası, doğrudan bir sorum var: On yıldır bu sözleri söylüyorsun. Bu fikirleri uygulayarak, senin hayatında fiilen ne değişti?
Ali aniden durdu, eski bir arkadaştan beklemediği bir soruyla şoke olmuş gibi.
— Ne demek istiyorsun?
— Demek istediğim, geleneksel evliliği eleştiriyorsun, ailenin otoritesini eleştiriyorsun, her şeyi eleştiriyorsun. Ama sen, şahsen, hâlâ ailenin evinde yaşıyorsun, ve duydum ki iki ay önce, ailenin seçtiği bir kızla nişanlandın — senin değil.
Ali’nin yüzü kızardı, üzerinde belirgin bir sıkıntı belirdi:
— Bu… bu farklı bir konu Kerim.
— Neden farklı?
Ali uzun süre sustu, kahve fincanını çevirerek, sonra aniden tüm hatiplik coşkusunu kaybetmiş bir sesle konuştu:
— Çünkü, açıkçası, kelimelerle, tartışmalarla, yazdığın makalelerle devrimci olmak kolay. Zor olan, bu devrimin gerçek bir bedeli olduğunda, kişisel kararlarında devrimci olmak.
— Peki korktuğun bedel ne?
— Ailemi kaybetmek. Babam yaşlı bir adam, kalp hastası, annem her gün onu bu evlilikle mutlu etmem için bana yalvarıyor. Reddedersem, seçtikleri kızı reddedersem, belki tam bir kopuş olur, ve bu fikre katlanamıyorum.
Ali hayatında ilk kez bu dürüstlükle birinin önünde itiraf ediyordu, ve Kerim, arkadaşının, tüm o mükemmel devrimci söyleminin ardında, kendisinin taşıdığı — Tarık’ın, Rima’nın, Ziyad’ın taşıdığı — aynı çatışmayı taşıdığını hissetti: gerçek arzu ile seçiminin bedelinden korkma arasındaki çatışma.
— Peki Ali, seni nişanladıkları kızdan bahset. Kim o? Nişandan önce onu gördün mü?
— İki kez gördüm, herkesin hazır bulunduğu resmi aile ziyaretlerinde. Adı Sena, iyi bir kız, eğitimli, hemşire olarak çalışıyor. Ama açıkçası, onunla hiç, on dakikadan fazla, yalnız konuşmadım.
— Peki onun hakkında, ‘gelecekteki eş’ olarak değil, bir insan olarak, ne düşünüyorsun?
Ali uzun süre düşündü, sanki bu soru bu biçimiyle hiç aklına gelmemiş gibi:
— Açıkçası? Bilmiyorum. Her buluşma ‘uygun mu’ üzerine odaklanmıştı, ‘birbirimizi daha çok tanımak ister miyiz’ üzerine değil. Özgürlük hakkındaki tüm fikirlerime rağmen, ben bile bu ilişkiye tam da eleştirdiğim aynı zihniyetle girdim.
— Yani sen ve Sena, ikiniz de, aynı sistemin kurbanlarısınız, birbirinize düşman değil?
Ali durdu, fikir ona tamamen yeni görünüyordu:
— Böyle düşünmemiştim. Kendimi sadece tek başına kurban olarak görüyordum. Ama doğru, belki o da, beni gerçekten isteyip istemediğini bilme fırsatı bulamadı, ya da sadece ‘genç uygun’ diye kabul etti.
— Belki, Ali, kopuş ya da kesin ret düşünmek yerine, onunla yalnız, açıkça konuşmayı, ona sormayı deneyebilirsin: Bu karardan memnun mu? Devam etmeden önce daha çok tanışmak ister mi?
Ali’nin yüzü aniden daha önce hiç aklına gelmemiş bir fikirle aydınlandı:
— Belki bu en akıllıca çözüm. Ailemin kalbini kıracak kesin bir ret de değil, beni boğacak tam bir teslimiyet de değil — Sena’yı tanıyacağım, ona da beni tanıma fırsatı vereceğim samimi bir deneme, birlikte karar vermeden önce, ne sadece ben ne de sadece ailelerimiz.
— Tam olarak. Belki çözüm her zaman kesin ‘evet’ ile kesin ‘hayır’ arasında değildir. Bazen üçüncü bir alan vardır, biri onu açacak kadar cesur olursa.
Birkaç dakika sessizce oturdular, kahvehane etraflarında başka konular, başka fikirler hakkında coşkuyla konuşan öğrencilerle doluyken, iki eski arkadaş, ilk kez tam bir dürüstlükle, inandıkları şey ile yapmaya cesaret ettikleri şey arasındaki derin uçurumla yüzleşiyordu.
— Ali, şimdi ne yapacaksın?
— Henüz bilmiyorum. Ama belki ilk adım, önce babamdan önce annemle konuşmak olur, çünkü o bana daha yakın, ve belki daha çok anlar.
— İyi bir adım. Ama denemeden sonuç hakkında acele karar verme.
Ayrılmadan önce, Ali Kerim’in elini tuttu ve söyledi:
— Kerim, uzun zamandır kimsenin beni gerçekten anladığını hissetmemiştim, sadece fikirlerimi alkışladığını değil. Bana karşı dürüst olduğun için teşekkür ederim.
— Ben de sana teşekkür ederim Ali, çünkü fikirlerine en çok güvenen insanların bile kendi korkularını taşıdığını hatırlattın bana — ve bu insani bir şey, zayıflık değil.
Kasabaya dönüş yolunda, Kerim Lina’yı aradı, Ali ile buluşmasını, onun devrimci söylemi ile onunla çelişen kişisel hayatı arasındaki garip çelişkiyi anlattı.
— Kerim, biliyor musun? Bu göründüğü kadar garip değil. Her kültürde birçok insan, bir ilkeyi savunmanın, sevdikleri kişiler söz konusu olduğunda onu uygulamaktan çok daha kolay olduğunu bulur.
— Ama çelişki şu ki Ali her zaman en coşkulu değişim yanlısıydı. Şimdi anlaşılıyor ki o bile kendisi uygulamaktan korkuyormuş.
— Belki de tam olarak hikâyesini utanç verici değil, dokunaklı yapan bu. Cesaret korkunun yokluğu değildir, varlığına rağmen onunla yüzleşmektir. Ve Ali, anlattığın gibi, korkusunu hitabetin arkasına saklamak yerine, yeni yeni onunla yüzleşmeye başladı.
Kerim gülümsedi, Lina’nın işleri kendisinin bazen görebildiğinden daha sakin ve daha merhametli bir açıdan görme becerisine her zamanki gibi minnettar.
— Lina, bu yolculukta karşılaştığım her insanın bana kendim ve etrafımdaki insanlar hakkında yeni bir şey öğrettiğini hissediyorum.
— Ve bu tam olarak yolculuğunu sadece evin hakkında değil, insanı daha derin anlamak hakkında da yapan şey. Acele etme, her hikâyenin sana kendi zamanında öğrenmen gerekeni öğretmesine izin ver.
Kerim, derin bir minnettarlık hissederek görüşmeyi kapattı, kasabaya doğru yoluna devam etti, dönüşünden bu yana tanıştığı tüm yüzleri düşünerek: görünürdeki sadeliğine rağmen sakin dürüstlüğüyle Tarık; genç şaşkınlığıyla Ziyad; acı verici barışmalarıyla Rima ve Selma; derin entelektüel çelişkisiyle Ali.
Ve anladı ki her biri, kendi tarzınca, gerçekten istediği şey ile kendisinden beklenen şey arasında sessiz bir savaş veriyordu; ve belki de kendi görevi onların savaşlarını onlar adına çözmek değil, dürüstlüğü ve sakin sorularıyla, onlara kendi savaşlarını kendi başlarına vermeleri için cesaret vermekti.
Dört gün sonra, Ali Kerim’i aradı, kahvehanedeki tereddüdünden tamamen farklı bir tonla.
— Kerim! Sena ile konuştum.
— Ne oldu?
— İlk kez, iki ailenin gözünden uzak bir kahvehanede yalnız oturduk. Ve onunla tamamen açık konuştum: Kararımızın iki ailenin baskısıyla oluştuğundan endişe ettiğimi söyledim, ve aynı şeyi hissedip hissetmediğini sordum.
— Ne cevap verdi?
Ali belirgin bir rahatlama taşıyan bir kahkaha attı:
— Açıkçası, sorduğum için çok rahatladı. O da konuşmaktan korktuğunu söyledi, çünkü ailesi bu evliliğe çok hevesliydi, ve onları hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. Ama konuştuğumuzda, ikimizin de birbirimizden gerçekten hoşlandığımızı ama resmi evlilik adımlarına devam etmeden önce birbirimizi tanımak için daha fazla zamana ihtiyacımız olduğunu keşfettik.
— Yani neye karar verdiniz?
— Ailelerimizden nikâh törenini altı ay ertelemelerini isteyecek, bu süreyi baskı olmadan birbirimizi daha çok tanımak için kullanacağız. Ailem tam olarak memnun değil, ama Sena ile aramızda anlaşma olduğunu, çatışma değil, görünce fikri kabul ettiler.
Kerim arkadaşı için gerçek bir sevinç hissetti:
— Ali, bu alabileceğin en cesur karar. Bu kararın kutlu olsun.
— Teşekkür ederim Kerim. Ve açıkçası, bütün bunlar kahvehanedeki doğrudan sorundan başladı. Beni, daha önce görmediğim bir aynada kendimi görmemi sağladın.
— Ben de senden önemli bir ders öğrendim Ali: Cesaret her şeyi bir anda kırmak değil, dürüstlük için küçük bir alan açmak, ve seni nereye götürdüğünü görmektir.
Görüşmeyi kapattıktan sonra, Kerim akşam odasına döndü ve defterine yazdı:
Bugün Ali’den önemli bir ders öğrendim: Fikri özgürlüğü savunmada en coşkulu insanlar, kişisel hayatlarında onu uygulamaktan en çok korkanlar olabilir. Ve anladım ki evimde yapmaya çalıştığım şey sadece kişisel bir kanaat değil, günlük, zor bir cesaret alıştırması — bu alıştırmada doğruya inanmak yetmiyor, onu söylemeye cesaret etmek gerekiyor, sakin bir sesle, hayal kırıklığına uğratmaktan korktuğun kişiye.
YEDİNCİ BÖLÜM
Muna, ailenin eski bir dostuydu; Kerim onu çocukluğundan beri, evlerine sık gelip giden yakın bir komşu olarak tanırdı — evlenip başka bir şehre taşınmadan önce, sonra yıllar sonra, boşanmış olarak, kasabanın kenarında küçük bir dairede tek başına yaşamak üzere dönmeden önce. Adı, hep kadınların konuşmalarında, acımayla bir tür temkinin karıştığı hafif bir tonla anılırdı — sanki hikâyesi, kendisine çizilmiş yoldan çıkmayı düşünen her kız için sessiz bir uyarıya dönüşmüştü.
Kerim onu bir günün öğleden sonrasında ziyaret etti, büyükannesi Zehra’nın sakin bir kesinlik taşıyan bir sesle ona söylediği şeye dayanarak: ‘Git Muna’yı ziyaret et, çünkü o, kimsenin dile getirmeye cesaret edemediği birçok şeyi biliyor.’
Muna onu, duvarları kendi çizdiği tablolarla dolu, kitap raflarının, sadece kütüphanesini değil belleğini de düzenleyen birinin özeniyle sıralandığı küçük ve zarif bir dairede sıcak bir konukseverlikle karşıladı.
— Kerim! Aman Tanrım, ne kadar büyümüşsün. Seni son gördüğümde hâlâ küçük bir çocuktun.
Dar salonunda oturdular, ona çay ikram etti, Almanya’yı, oradaki hayatını sormaya başladı, ta ki Kerim, biraz tereddütle, geldiği asıl soruyu ona yöneltene kadar:
— Muna, açıkçası, mahallede senin hakkında çok şey duydum, ama kimse bana gerçek hikâyeyi anlatmadı. İzin verirsen, eğer bir sakıncası yoksa sormak istiyorum: Neden eşinden ayrıldın?
Muna sakin bir gülümsemeyle gülümsedi, sanki uzun zamandır, hastalıklı bir merakla değil dürüstlükle bu soruyu soracak birini bekliyormuş gibi.
— Kerim, yirmi iki yaşımdayken, ailemin seçtiği bir adamla evlendim, maddi durumu rahat, ailesi herkesin gözünde saygın bir adamdı. Ama evliliğin ilk iki yılından sonra, kocamın bana mülkiyet muamelesi yaptığını, eş muamelesi yapmadığını keşfettim. En basit kararlarım bile onun onayından geçmek zorundaydı.
— Bir örnek verebilir misin?
Muna biraz düşündü, sonra eski bir acı taşıyan sakin bir sesle konuştu:
— Bir keresinde, şehirdeki bir kültür merkezinde, haftada iki buluşmayı geçmeyen bir resim kursuna katılmak istedim. Kesinlikle reddetti, ‘Karım evin dışında bir şey öğrenmeye ihtiyaç duymaz’ dedi. Başka bir keresinde, hasta annemi yalnız ziyaret etmek istedim, o beni kendisi bırakmakta, orada beklemekte ısrar etti — sanki tek başına hareket edemeyen bir çocukmuşum gibi. Günler geçtikçe, boğulduğumu hissetmeye başladım, öyle ki ona danışmadan öğle yemeğinde ne yiyeceğime bile karar verme gücümü kaybettim.
— Boşanma kararına varmadan önce, hissettiklerini ona açıklamayı denedin mi?
— Defalarca Kerim. Ama her zaman abarttığımı, nankör olduğumu söylerdi, çünkü bana her şeyi sağlıyordu ve hiçbir eksiğim yoktu. Ve gerçekten de, maddi olarak, hiçbir eksiğim yoktu. Ama ruhen, tamamen boştum.
— Peki sonunda ayrılmaya nasıl karar verdin?
— Kolay bir karar değildi Kerim. Yıllarca süren düşünce aldı, korkuyla. Çünkü toplumumuzda boşanmış kadın, sürekli dedikodu konusu olur: Ne yaptı da kocası boşadı? Mutlaka bir kusuru vardır — gerçek tam tersi olsa bile.
Kerim ona gerçek bir sempatiyle baktı: — Ve kararına hiç pişman oldun mu?
Muna kararlılıkla başını salladı:
— Asla. Ama ağır bir bedel ödedim. Ailem, boşanmadan sonra, sanki aileye utanç getirmişim gibi davrandı — hâlbuki ayrılmayı isteyen gerçek bir zulümden kaçmak isteyen bendim. Ve birçok arkadaşım benden uzaklaştı, sanki boşanma bulaşıcı bir hastalıkmış gibi, kendi evlerine sıçramasından korkarak. Hatta işe dönüp yeni bir hayat kurmak istediğimde bile, hiç bitmeyen bakışlar ve yorumlar oldu.
Konuşurken kapı çalındı, komşusu Velid’in annesi girdi, elinde komşuluk kaygısı bahanesiyle bir tabak tatlıyla, ama Kerim’e attığı inceleyici bakış, sadece komşuluktan çok daha büyük bir merak açığa vuruyordu.
— Merhaba Muna! Misafirin olduğunu bilmiyordum.
Sonra Kerim’e sahte bir gülümsemeyle döndü:
— Sen Gassan’ın oğlusun değil mi? Allah’a şükür, sağ salim döndün gurbetten.
— Merhaba teyzeciğim, Allah senden razı olsun.
Velid’in annesi, davet edilmeden oturdu, sesini biraz yükselterek konuşmaya başladı, sözlerini Kerim’e yöneltirken açıkça Muna’yı kastediyordu:
— Ama bak Kerim, Muna çok iyi bir kadındır, ama, Allah affetsin, evliliğinde biraz daha sabredebilirdi. Sabır ferahlığın anahtarıdır derler ya.
Muna yorgun bir gülümsemeyle gülümsedi, bu ifadeyi daha önce yüzlerce kez duymuş olduğu belliydi, ama kimsenin beklemediği bir sakinlikle karşılık verdi:
— Velid teyze, altı yıl sabrettim. Ve altı yılın sonunda anladım ki zulme sabretmek bir erdem değil, sadece zulmün devamıdır.
Velid’in annesi bu doğrudan cevap karşısında biraz şaşırdı, ama toparlanmaya çalıştı:
— Ama insanlar ne der…
Muna nazikçe ama kararlılıkla sözünü kesti:
— Teyzeciğim, ne yaparsam yapayım insanlar konuşacak. Sabretsem, ‘zavallı katlanıyor’ derler. Ayrılsam, ‘mutlaka bir kusuru vardır’ derler. Her iki durumda da konuşma olacak. Ben, insanları rahatlatan konuşmayı değil, bana doğru bir hayat yaşatan konuşmayı seçmeyi tercih ettim.
Velid’in annesi birkaç dakika sonra, Muna’nın sakin mantığına nasıl karşılık vereceğini bilemeyen şaşkın bir gülümsemeyle ayrıldı; kapı arkasından kapanır kapanmaz Muna yorgun bir kahkaha attı:
— Gördün mü Kerim? Her gün böyle. Görünüşte ilgili ziyaretler, ardında her zaman bir yargı gizliyor.
— Peki bu sürekli baskıya nasıl katlanıyorsun?
— Açıkçası, zamanla, insanların benim hakkımdaki görüşünün benim sorumluluğum olmadığını öğrendim. Benim sorumluluğum kendime karşı dürüst yaşamak. Gerisini, Allah’a ve zamana bırakıyorum.
— Ve şimdi, bunca yılın ardından, hayatın nasıl?
Muna sakin bir gururla gülümsedi:
— Açıkçası? Çok daha iyi. Resme geri döndüm, evliyken hiç vaktim olmayan o her zaman sevdiğim şeye. Ve mahalledeki kızlara resim öğrettiğim küçük bir atölye açtım. Kolay bir hayat değil, ama kendi hayatım, tüm kararlarıyla.
— Muna, zaman geri dönseydi, aynı adamla yine evlenir miydin?
Uzun uzun düşündü, sonra dürüstçe cevap verdi:
— Hayır. Ama evlilik kendinde bir hata olduğu için değil, o zaman doğru seçim yapmak için kendimi yeterince tanımadığım için. Kimse bana kendime şunu sormayı öğretmedi: Ben hayattan ne istiyorum? Hayat arkadaşımdan ne istiyorum? Bildiğim tek şey bu gencin uygun olduğuydu — o zaman sorun neredeydi?
Bu cümle, acı verici dürüstlüğüyle, Kerim’in daha önce duyduğu her şeyin yankısıydı: Rima’dan, Selma’dan, Tarık’tan, Ali’den. Hepsi, farklı yollarla, sorgulanmadan, ya da kendilerine önce nasıl soracaklarını bilmeden, kaderi belirleyen kararlara girmişlerdi.
— Muna, toplumun değişebileceğini düşünüyor musun — kadınlar farklı bir hayat seçseler bu ağır bedeli ödemesinler diye?
Muna uzun süre düşündü, salonunun penceresinden kasabanın sakin sokağına bakarak:
— Açıkçası, değişiyor, ama çok yavaş, ve bir bedelle. Benim yaptığım gibi cesur bir karar veren her kadın, kendinden sonrakiler için küçük bir kapı açıyor. Ama bedel, cesur kadınların sayısı değişimi istisna değil normal kılmaya yetecek kadar artana dek varlığını sürdürüyor.
— Ziyad’ın kuşağındaki kızlara, hatta Rima’nın küçük kızına, büyüdüğünde ne dilersin?
Muna hayalperest bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Küçüklüklerinden itibaren onlara sorulan bir dünyada büyümelerini diliyorum: Ne olmak istiyorsunuz? Neyi seviyorsunuz? — onlar adına cevap varsaymayan, soruyu sormaktan bile onları korkutmayan bir dünya.
Bu ziyaret, kısalığına rağmen, Kerim’in dönüşünden bu yana yaşadığı en derin görüşmelerden biriydi: özgürlüğüne ağır bir bedel ödemiş, ama tüm acıya rağmen pişman olmamış, sonunda kendine daha dürüst bir hayata giden bir yol bulmuş bir kadın — bu yol birçok durakta yalnız ve zorlu olsa da.
Ayrılmadan önce, Muna ona sordu:
— Kerim, ya sen, niyetin ne? Burada mı yaşamaya devam edeceksin, yoksa oraya mı döneceksin?
Kerim, içten bir yorgunluk taşıyan bir gülümsemeyle gülümsedi:
— Açıkçası Muna, henüz karar vermedim. Ama dönüşümden bu yana duyduğum tüm bu hikâyelerden sonra, sorunun sadece ‘nerede yaşamak istiyorum’ olmadığını anlamaya başladım, aynı zamanda: nasıl yaşamak istiyorum? Kiminle? Ve hangi şartlarla?
— Bu, Kerim, ilkinden çok daha önemli bir soru. Ve cevabına vardığında, yolunu bileceksin.
Ayrılmak üzereyken, kapıda durdu ve son bir soru sordu:
— Muna, yalnızlık hissediyor musun? Yani, ödediğin bedel, yeni bir aile kurma fırsatını, biriyle yeni bir hayat kurma fırsatını kaybettirdi mi?
Muna uzun uzun düşündü, penceresinden sakin sokağa baktı:
— Açıkçası, bazen yalnızlık hissediyorum. Ama şimdi hissettiğim yalnızlık, evliyken, insanlarla çevrili ama kimsenin beni gerçekten görmediği zamanki yalnızlığımdan çok daha hafif. Gerçek yalnızlık, Kerim, etrafındaki insanların yokluğu değil, kendinle aranda dürüstlüğün yokluğudur.
Bu son cümle, sakin derinliğiyle, Kerim’in dönüşünden bu yana tanıştığı her insandan öğrendiği her şeyin özetiydi: Özgürlük, mutlaka acının ya da yalnızlığın yokluğu anlamına gelmiyordu, varsa acı ve yalnızlığın, herkesin üzerinde anlaştığı ortak bir yalana dayalı sahte bir rahatlık içinde yaşamak yerine, kendine karşı dürüstlükle yaşanması anlamına geliyordu.
Kerim akşam eve döndü, Muna’nın hikâyesi ile annesi Selma’nın hikâyesi arasındaki derin benzerliği düşünerek: İkisi de, hayatlarının bir döneminde gerçek seçim hakkından mahrum bırakılmış kadınlardı, ama biri, Muna, ağır bedele rağmen yolunu değiştirme cesaretini bulmuştu, diğeri, Selma, onlarca yıl boyunca hasretini sessizce taşımış, sonunda onu itiraf edecek bir alan bulana kadar. Ve Kerim kendine sordu: Bu toplumda, belki her toplumda, aynı bastırılmış soruyu taşıyan, ama onu kendisine dürüstçe soracak birini hiç bulamayan kaç kadın daha var?
Uyumadan önce, defterini açtı ve yazdı:
Bugün özgürlüğüne ağır bir bedel ödemiş, ama beraberindeki tüm acıya rağmen seçiminden pişman olmamış bir kadınla tanıştım. Ondan öğrendim ki bedel, kararın yanlışlığının kanıtı değil, gerçek her değişimin direnişle karşılaştığı gerçeğinin bir parçasıdır — ve cesaret bedelden kaçınmakta değil, kendine daha dürüst bir hayat için onu ödemeyi kabul etmektedir.
