Yarım Gerçek
Roman
© Numan Albarbari. Tüm hakları saklıdır.
www.albarbari.com
Bu bir kurgu eseridir. Eserde geçen isimler, karakterler, olaylar ve kurumlar yazarın hayal ürünüdür; gerçek kişi ya da olaylarla herhangi bir benzerlik tamamen tesadüftür.
“Söyleyemediğini yaz. Kim olduğunu kimse bilmeyecek.”
“Fısıltı 11b” sayfasının tanıtım yazısından
Birinci Bölüm
Yasmin: İlk Kural
Perşembe, 07.40 (Omar’ın paylaşımından beş gün önce)
Yasmin’in ilk duyduğu şey ağlama sesiydi.
Merdivenin yanındaki son tuvaletteydi, kimse görmesin diye ayaklarını klozetin kapağına çekmişti. İki yıldır bu onun alışkanlığıydı. Okul canını sıktığında oraya girer, kapıyı kilitler, telefonundan kimya özetlerini okur, kapının dışındaki dünyanın hiç var olmadığını varsayardı.
O sabah yan kabinde bir başkası vardı. Kısa bir hıçkırık duydu, ardından sessizlik, ardından bir hıçkırık daha. Sonra kâğıt mendilin kutudan çekilme sesi geldi.
Erkek mi kız mı, bilemedi. Bütün diller aynı sesle ağlar.
Olduğu yerde donup kaldı. Küçücük bir cümle kurabilirdi: “İyi misin?” Ama korktu. Ya “Beni rahat bırak” derse? Ya birinin onu duyduğunu anlarsa? Utancından ölürdü.
Bu yüzden kıpırdamadan oturdu, nefeslerini saydı. Yan kabinin kapısı açıldı, hızlı adımlar uzaklaştı, tuvaletin dış kapısı kapandı.
Yasmin dezenfektan kokusuyla ve tek bir soruyla yalnız kaldı: Bu okulda kaç kişi tuvalette ağlıyordu da kimsenin haberi yoktu?
Berlin’in bir semtindeki bir lisede bin öğrenciden fazlası vardı ve koridorlarda yirmi dil konuşuluyordu. Almanca hepsinin üstündeydi; Arapça, Türkçe, Lehçe ve Rusça köşelerde yaşıyordu; bir de kırık dökük İngilizce vardı, başka her şeyden âciz kalındığında herkesin başvurduğu.
On birinci sınıf “b” şubesinde yirmi altı öğrenci vardı. Yasmin hepsinin adını biliyordu; kimin bisikletle, kimin metroyla geldiğini, kimin hep geç kaldığını da. Ama hiçbirini gerçekten tanımıyordu. Onlardan hiçbiri de onu tanımıyordu.
On altı yaşındaydı. Suriye’den on yaşında gelmişti, Almancayı bir yılda öğrenmişti, sonra iki dersten sınıf birincisi olmuştu: kimyada birinci, biyolojide birinci. Anne babasına bu yetiyordu; eve gelen her misafire şunu söylerlerdi: “Kızımız doktor olacak.”
O akşam yemekte babası sordu:
“Kimya sınavından kaç aldın?”
“On beş üzerinden on üç.”
“Neden on beş değil?”
Sakin soruyordu, öfkesiz. Bu, öfkeden daha zordu. Halil memleketinde mühendisti; şimdi büyük bir depoda çalışıyor, diplomasını yeniden geçerli kılabilmek için geceleri Almanca öğreniyordu. Hep şöyle derdi: “Benden kaybolanı çocuklarımdan biri bulur.”
Annesi Rima, tabaklara pirinç koyarken söze girdi:
“Bırak yesin Halil.”
“Yemesine engel olmuyorum ki. Sadece soruyorum.”
“Bazen soru yemeğe engel olur.”
Yasmin güldü, yemeğini yedi. Ama aklı tuvalette duyduğu sesteydi. Sonra başka bir şey düşündü: Bu evde kimse onun saklanmak için tuvalete girdiğini bilmiyordu; okulda da kimse onun doktor olmak istemediğinden, hatta isteyip istemediğinden emin olmadığından habersizdi.
Ağır bir sırrı vardı ve ona bir yer bulamamıştı.
Gece telefonunu açıp yeni bir sayfa oluşturdu.
Adını yazdı: “Fısıltı 11b”.
Tanıtım kutusuna şunu yazdı: “Söyleyemediğini yaz. Kim olduğunu kimse bilmeyecek.”
Basit bir form hazırladı. Bir şey yazmak isteyen bağlantıya tıklayacak, yazacak, gönderecekti. Ad yok, e-posta yok. Kendisi de gelenleri sayfada, hiçbir isim olmadan paylaşacaktı.
İlk metnin gerçek bir metin olması gerektiğini düşündü, yoksa kimse inanmazdı. Böylece kendi metnini yazdı:
İçimizden biri bir haftadır uyumuyor. Kazanmak isteyip istemediğini bilmediği bir sınava çalışıyor. Ve bunu kime söyleyeceğini de bilmiyor.
Paylaştı. Ardından sayfanın bağlantısını, bin öğrencinin ödev numaralarını ve tahta fotoğraflarını değiş tokuş ettiği büyük dönem grubuna attı; tek bir yorum yazmadı, hemen gruptan çıktı. Telefonu kapattı. Bir haftadan beri ilk kez uyudu, nedenini bilmeden.
Uyandığında sayfada iki yüz on iki takipçi ve otuz yorum vardı.
Gözlerine inanamadı. Bütün sınıf yirmi altı kişiydi; bu insanlar nereden gelmişti? Ama haberler okullar arasında duman gibi dolaşır; herkes girmişti: on ikinci sınıflar, yandaki okulun öğrencileri, görünüşe göre bazı veliler bile.
Otobüste bir kız, paylaşımı okuyup arkadaşına şöyle dedi:
“Bu benim. Yemin ederim bu benim.”
Koridorda bir oğlan söylüyordu:
“Bunu kim yazmış? Sence bizden biri mi?”
“Kesinlikle.”
Yasmin çantası omzunda aralarından geçti; göğsünde daha önce tanımadığı bir sıcaklık vardı. Konuşup da görünmeyen, yine de herkes tarafından duyulan birinin duygusu.
Teneffüste forma düşen ilk mesaj geldi. Uzun, dağınık, neredeyse hiç noktasız bir metin:
“Her gün her şey yolundaymış gibi davranıyorum herkese gülümsüyorum düzenli odamın fotoğrafını çekiyorum insanlara iyi olduğumu söylüyorum geceleri ağlıyorum ve bunu kime söyleyeceğimi bilmiyorum rol yapmaktan çok yoruldum kimsenin bilmesini istemiyorum çünkü bana acımalarından korkuyorum acınmaktan nefret ederim bazen birinin bana sadece küçücük bir soru sormasını istiyorum.”
Yasmin iki kez okudu. Yüreğinde bir sızı duydu. Sonra oturup düzenlemeye başladı.
Bir cümleyi kesti, bir kelimeyi değiştirdi, birleştirdi, sildi. Beş dakika sonra metin şu hâle geldi:
İçimizden biri iki hayat yaşıyor: biri izlenen, biri kapının ardındaki.
Okudu. Çok daha güzeldi. Daha kısa, daha güçlü, bir duvara yazılacak bir cümleye daha yakın.
Paylaştı.
Bir saat içinde dört yüz beğeni geldi.
Yasmin, kelimelerin yarısını sildiğini düşünmedi. O kızın “küçücük bir soru” istediğini, bu sorunun silinen kelimelerle birlikte kaybolduğunu da düşünmedi. Yalnızca metnin daha iyi olduğunu, insanların onu sevdiğini, yazdığı şeyi insanların sevmesinin bu duygusunun çok tatlı olduğunu düşündü.
Olması gerekenden fazla tatlı.
Akşam, masasında ders çalışırken telefon titredi.
Özel mesajdı; adı da fotoğrafı da olmayan bir hesaptan. Yeni, boş bir hesap.
“Sayfanın sen olduğunu biliyorum.”
Yasmin’in kalbi durdu.
Buz gibi parmaklarla yazdı: “Sen kimsin?”
Cevap bir dakika sonra geldi:
“Merak etme. Kimseye söylemem. Ama dikkat et: bir cümleyi kestiğinde bir insanı da kesiyor olabilirsin.”
Ekrana uzun süre baktı.
Sonra ikinci paylaşımı, dört yüz kişinin sevdiği o güzel paylaşımı açtı ve üçüncü kez okudu.
Sayfayı açtığından beri ilk defa, içinde bir sıcaklık duymadı.
İkinci Bölüm
Omar: Otuz Sekiz Avro
Salı, 08.10
Yeni paylaşım salı günü, sabah sekizi on geçe çıktı.
İçimizden biri sınıf gezisi kasasından para aldı. Kimse bilmiyor. Ve hâlâ kendini hırsız gibi hissediyor.
Omar dolabın önünde duruyordu, haberi duyduğunda. Kimseden duymadı. Haberden önce gelen sessizliği duydu: sesler kesiliyor, telefonlar havaya kalkıyor, gözler birbirine çabucak bakıyordu.
Sonra sınıfın kasadarı Lisa yüksek sesle konuştu:
“Kasa dolu! Dün saydım. Üç yüz doksan avro, her şey yerinde!”
“Öyleyse neden aldığını söylüyor?” diye sordu biri.
“Belki parayı geri koydu,” dedi Salma.
“Ya da hepsi yalandır,” dedi Max, gülerek. “Biri önemli hissetmek istiyor.”
Omar kimseye bakmadı. Dolabı sessizce kapattı, çantasını aldı, sınıfa doğru yürüdü. Kafasında tek bir rakam vardı: otuz sekiz.
Omar bir aydır on sekiz yaşındaydı; sınıfın en büyüğüydü, çünkü ailesi okul değiştirince onuncu sınıfı tekrar etmişti. Haftada üç gece çalışıyordu, salı, perşembe ve cumartesi, akşam altıdan on bire kadar. Sırtında kare biçimli, sıcak bir kutu taşıyor, soğukla yağmurun arasında bisikletiyle pedal çeviriyor, sakinlerini tanımadığı, onu da tanımayan evlere pizza, hamburger ve noodle taşıyordu.
Geçen ay altıncı kattaki bir adam ona bir avro yirmi sent bahşiş vermiş, “Kendine bir şey al,” demişti. Omar teşekkür mü etmeli, gülmeli mi, bilememişti.
Annesi evdeydi, kanepede, battaniyesi ve bir bardak çayıyla. Canı yansa bile her şeye gülerdi ve “İyiyim Omar, hesap yapma,” derdi. Ama Omar her gün hesap yapıyordu. Kira. Elektrik. Annesinin her sabah aldığı ilaçlar; bunlardan biri sigortaya girmiyor, bedeli tamamen cepten ödeniyordu.
İki hafta önce, pazartesi günü, ilaç bitti. Eczane de parasız hiçbir şey vermiyordu.
Dersten sonra sınıfta yalnızdı. Lisa, kitap kolilerini taşıyabilsin diye dolap anahtarını ona bırakmıştı. Dolabın içinde mavi kasa duruyordu.
Açtı.
Düşünmedi. Yalnızca onun bildiği gerçek buydu: düşünmedi. Eli kafasından hızlıydı. On avroluk üç banknot, beş avroluk bir banknot ve üç tane bir avroluk bozuk para aldı, iki kez saydı. Otuz sekiz avro. Neden otuz sekiz? Çünkü ilacın bedeli otuz sekizdi, başka hiçbir şey değil.
Sonra dolabı kapatıp çıktı, eli titreyerek.
İlacı aldı. Gece sipariş taşırken kafasında bahşişleri sayıyordu. Salı, perşembe ve cumartesi üç gecede kırk bir avro topladı. Bunun otuz sekizini küçük bir zarfa koydu, ertesi pazartesi sabahı, zilden önce, mavi kasaya geri bıraktı.
Kimse bilmedi. Kimse bir şey fark etmedi.
Yine de o gece uyuyamadı. Sonraki gece de.
Kimseye söyleyemiyordu. Ne annesine, ne de okuldaki tek arkadaşı Leo’ya. Bu yüzden olanı forma yazdı, çünkü “Fısıltı” sayfası kimsenin onun kim olduğunu bilmeyeceğini söylüyordu.
Şunu yazmıştı:
“Sınıf gezisi kasasından otuz sekiz avro aldım, çünkü annemin ilaca ihtiyacı vardı ve param yoktu. Yedi gün sonra iş bahşişlerimle geri koydum. Kimse bilmiyor. Kendimi hırsız gibi hissediyorum, aynı zamanda bir mazeretim olduğunu da. Hangisinin daha doğru olduğunu bilmiyorum.”
Bunu yaptı, “Gönder”e bastı ve tuhaf bir hafiflik hissetti; omuzlarından bir yük kalkmış gibi.
Çantasının ona yalnızca yarısıyla geri döneceğini hayal etmemişti.
Teneffüste sınıf, avludaki uzun masalara oturdu. Hava soğuktu, herkes paylaşımı konuşuyordu.
“Bence şaka,” dedi Lisa.
“Biri neden böyle bir şeyle şaka yapsın?” dedi Tim.
“Çünkü ortalığı karıştırmayı sevenler var,” dedi Max. Sonra, gökyüzünü seyreder gibi avluya bakarak ekledi: “Ama gerçekse, böyle bir şeyi yapan insanın türünü bilirim.”
“Ne türü?” diye sordu Salma.
“Paraya ihtiyacı olan türü.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse Omar’a bakmadı. Bütün gözlerin üzerinde olduğunu ona hissettiren de tam olarak buydu.
Montu eskiydi, bedeninden büyüktü, amcasının oğlundan kalmaydı. Ayakkabısı başparmağının orada hafifçe yırtıktı; her sabah çorapla saklamaya çalışıyordu. Paraya ihtiyacı olan biri gibi göründüğünü biliyordu. Ve haftada üç gün akşam partilerine gelemeyen tek kişinin kendisi olduğunu.
Leo öğle yemeği kutusunu açarken sakin bir sesle konuştu:
“Max, bazı zenginlerin de paraya ihtiyacı olabileceğini hiç düşündün mü?”
“Aynı şekilde değil.”
“Nasıl yani?”
Max güldü: “Kızma Leo. Kimseyi suçlamıyorum. Sadece konuşuyorum.”
“Konuşmak da bir eylemdir,” dedi Leo.
Kimse bir şey demedi. Ama Omar, Leo’nun ona bakmadan, sessizce yanında durduğunu hissetti.
Okuldan sonra bisikletine atlayıp hamburgerciye gitti. İlk sipariş altıda, uzak bir sokaktaki bir daire içindi. Yolda ince, ağır bir yağmur yağdı; bir kez kaydı, az kalsın düşüyordu.
Bir sonraki siparişi beklemek için tren köprüsünün altında durdu, telefonunu çıkardı.
Sayfayı açtı, paylaşımı bir kez daha okudu.
İçimizden biri sınıf gezisi kasasından para aldı. Kimse bilmiyor. Ve hâlâ kendini hırsız gibi hissediyor.
Sonra eski bir sohbeti açtı; gönderdiği metnin bir kopyası oradaydı. Çocukluğundan beri bir alışkanlığı vardı: yazdığı her şeyi göndermeden önce kopyalardı, öğretmenlere yazdığı küçücük notları bile. Bir insanın yanlış anlaşılabileceğini, bu yüzden elinde bir kanıt tutması gerektiğini böyle öğrenmişti.
Asıl metni okudu:
“Otuz sekiz avro aldım… çünkü annemin ilaca ihtiyacı vardı… yedi gün sonra geri koydum… Kendimi hırsız gibi hissediyorum, aynı zamanda bir mazeretim olduğunu da. Hangisinin daha doğru olduğunu bilmiyorum.”
Sonra paylaşımı okudu.
Biri ilacı silmişti. Anneyi silmişti. Yedi günü silmişti. “Geri koydum” sözcüğünü silmişti. Mazereti silmişti.
Geriye yalnızca hırsız kalmıştı.
Omar köprünün altında duruyordu; çevresinde yağmur yağıyor, tren üzerinden geçiyor, bütün yer sarsılıyordu.
Öfkeli değildi. Daha çok, birine saklasın diye fotoğrafını emanet edip sonra o fotoğrafın paramparça geri geldiğini gören birinin hâlindeydi.
Telefonu titredi. Yeni sipariş.
Telefonu cebine koydu, kutunun kayışını omzunda sıkılaştırdı, bisikletine bindi.
Hayatını cümleden silen kişinin, iki yıl önce kimya dersinde yanında oturan, ama bir kez bile konuşmadığı kişi olduğunu bilmiyordu.
Üçüncü Bölüm
Lisa: Zarf
Pazartesi 16.00 — Salı gecesi
Lisa’nın yeşil kapaklı küçük bir defteri vardı; kapağında düzgün bir el yazısıyla şöyle yazıyordu: “11b Sınıf Kasası — Ben yokken açılmaz.”
On yedi yaşındaydı, kısaydı, yuvarlak gözlüklüydü ve sayıları severdi çünkü sayılar yalan söylemezdi. Hep böyle derdi. İki artı iki dört eder, her yerde ve her dilde; öğretmen kızsa da, öğrenci ağlasa da, dünya tersine dönse de.
Sınıf onu kasadar seçmişti, kimse sormamıştı bile. Çünkü hata yapabileceği kimsenin aklına gelmeyen tek kişi oydu.
Defterde yirmi altı isimlik bir liste vardı, her ismin karşısında yeşil bir onay işareti. Herkes Dresden gezisi için on beş avro vermişti. Yirmi altı çarpı on beş, üç yüz doksan ediyordu. Ve dokuz haftadır bu rakam ilk sayfada bir kaya gibi duruyordu.
Pazartesi günü, paylaşımdan bir gün önce, Lisa son dersten sonra dolabı açtı ve mavi kasayı çıkardı. Parayı saymak istiyordu, çünkü öğretmen ay sonundan önce teslim etmesi gerektiğini söylemişti.
Saydı. Bir kez, iki kez. İkinci seferde zarfı buldu.
Küçük, beyaz bir zarftı, tebrik kartlarının konulduğu türden. İçine hiçbir şey koymamıştı. Üzerine kimse isim yazmamıştı. Açınca küçük banknotlardan oluşan bir miktar buldu: iki tane beş avroluk, birkaç tane bir avroluk bozuk para, bir de eski sentler.
Saydı. Otuz sekiz avroydu.
Sonra her şeyi üçüncü kez, dikkatle saydı: üç yüz doksan.
Lisa dolabın önünde yere oturdu; kasa kucağındaydı.
Üç yüz doksan, olması gerektiği gibi. Ama ezberlediği rakama benzemiyordu. Çünkü ezberlediği rakam, eylülde topladığı tertemiz banknotlardan oluşmuştu. Şimdi ise kasanın içinde, bozuk paralarla dolu yabancı bir zarf vardı.
Kafasından hesapladı: zarfı çıkarsa kasada üç yüz elli iki olurdu.
Otuz sekiz eksik. Sonra geri gelmiş.
Bunu anlamak için mucizeye ihtiyacı yoktu. Tek gereken toplama ve çıkarmaydı.
Neden kimseye söylemedi?
Lisa bu soruyu sonradan kendine sık sık sordu. Birkaç farklı biçimde yanıtladı, hiçbiri rahatlatıcı değildi.
Birincisi, kendi kendine şöyle dedi: Para geri gelmiş. Hiçbir şey kaybolmamış. Kapanmış bir yarayı açmanın ne faydası var?
İkincisi: Kim olduğunu bilmiyorum. Tahmin etsem bile, kanıtsız kimseyi suçlamam.
Üçüncüsü ise yüksek sesle söylemediği şeydi: Korkuyordu. Hırsızdan değil; herkesin onun fark etmediğini keşfetmesinden. Titiz kasadarın dokuz hafta boyunca hiçbir şey saymadığını, birinin girip aldığını ve geri koyduğunu, onun ise sınıfta oturup matematik kitabı okuduğunu.
Zarfı yerine koydu. Dolabı kapattı. Deftere düzgün bir el yazısıyla yazdı: “390 — tam.”
Zarf hakkında hiçbir şey yazmadı.
Ertesi sabah, salı günü, sayfa şunu söylüyordu:
İçimizden biri sınıf gezisi kasasından para aldı. Kimse bilmiyor. Ve hâlâ kendini hırsız gibi hissediyor.
Lisa dolabın önünde duruyordu, elinde telefon, ağzı kurumuş.
“Kasa dolu!” dedi, istediğinden daha yüksek bir sesle. “Dün saydım. Üç yüz doksan avro, her şey yerinde!”
Cümle doğruydu. İçindeki her sözcük doğruydu. Lisa yalan söylememişti. Ama zarf hakkında hiçbir şey söylememişti, otuz sekiz hakkında da, bir şey geri dönmeden önce kasada eksik duran miktar hakkında da.
O gece başını yastığa koyarken, hiçbir kitapta okumadığı bir şeyi ilk kez anladı: yarım gerçek yalandan daha tehlikeli olabilirdi. Çünkü yalan, yalan olduğunu bilir. Yarım gerçek ise aynanın karşısına geçip “Ben dürüstüm” der.
Lisa sayıları severdi çünkü sayılar yalan söylemezdi. Ama sayılar, diye keşfetti, yalnızca kendilerine sorulanı söylerdi.
Bu yüzden sormaya karar verdi.
Uyumadan önce defteri ters çevirdi, son sayfayı açtı ve yeni bir sütun çizdi. En üste yazdı: “Sayfa.” Altına rakamlar: her paylaşımın yayımlandığı saat, dakika ve gün. 08.10. 10.40. 07.55.
Rakamlar kimin olduğunu söylemez. Ama ne zaman olduğunu söyler. Bir insanın ne zaman paylaşım yaptığını bilen, zilden beş dakika önce nerede olacağını da bilir.
On beş gün sonra, çemberde oturup Omar’ın “Otuz sekiz avro aldım” dediğini duyduğunda şaşırmadı.
Ama aynı anda üç şey hissetti: utanç, rahatlama ve adı olmayan bir şey. İki haftadır farkında olmadan taşıdığı bir yükü yere bırakmış gibiydi.
Ona “Benden isteyebilirdin” dediğinde, suçlamak istemiyordu. Daha zor olanı kastediyordu: aynı kasanın önünde oturduğunu, onu kendi eliyle açtığını, anladığını, sonra bilmemeye karar verdiğini.
Tutanağı tutmak istemesinin nedeni de buydu. Çünkü Bayan Berger’in kendisine baktığını görünce, olan her şeyi, hoşuna gitmeyenleri bile, anlatabileceği bir yere ihtiyacı olduğunu anlamıştı.
Gece, evde, yeşil defterini açtı. “390 — tam”ın altına kurşun kalemle, küçük bir yazıyla şunu yazdı: “38 geri geldi. Bildim. Söylemedim.”
Sonra cümleye uzun uzun baktı. Silmedi.
Dördüncü Bölüm
Ella: Işıklı Oda
Salı 07.30 — Çarşamba 18.00
Sabaha karşı saat üçte Ella’nın kalbi, göğsünden çıkmak istermiş gibi çarpıyordu.
Yatağında doğruldu, internette gördüğü bir videodan öğrendiği gibi nefes almaya çalıştı: dört saniye nefes al, dört saniye tut, altı saniye ver. Bir kez. İki kez. Üç kez.
Etrafındaki oda çok güzeldi. Beyaz bir duvar, üzerinde küçük bitkiler ve renklere göre dizilmiş kitaplar olan şık bir raf, yatağın önünde bir sehpaya asılı yuvarlak bir ışık halkası. Bu odadaki her şey fotoğraf çekmeye uygun olsun diye düzenlenmişti.
Ve o saatte Ella’nın kendisi hiçbir şeye uygun değildi. Saçları dağınık, gözleri şişmiş, parmaklarının altında bitmeyen bildirimlerle yanıp sönen bir telefon ekranı.
Rakamlara baktı: on dokuz bin iki yüz kırk takipçi. Dün on dokuz bin yüz doksandı. Tek günde elli kişi kaybetmişti ve nedenini bilmiyordu.
Onu sabaha karşı üçte uyandıran buydu: o elli.
Ella on altı yaşındaydı. Güzeldi; uzun, koyu saçları ve ne zaman görüneceğini bilen bir gülümsemesi vardı. Berlin’de doğmuştu, anne babası Türktü; “Yılmaz Lokantası” adında küçük bir restoranları vardı. Izgara, çorba ve sıcak ekmek sunuyor, sokağın yarısına sarımsak ve kimyon kokusu yayıyordu.
Fotoğraf paylaşmaya on iki yaşında başlamıştı. Önce bir fincan kahve. Sonra bir saat. Sonra kendi fotoğrafları: yeni kıyafetlerle, farklı saç modelleriyle, zekice yazılmış altyazılarla. Bir yıl içinde binlerce, sonra on binlerce takipçisi oldu. Küçük markalar adını anması karşılığında hediyeler göndermeye başladı.
Anne babası gurur duyuyordu. Herkes ona “Şanslısın” derdi.
O da kendi kendine aynısını söylerdi. Ama bir şeyi söylemekle onu hissetmek arasındaki fark, ancak yaşayanların bildiği bir farktı.
Salı sabahı Ella, “Fısıltı” sayfasında kendi paylaşımını yüzüncü kez okudu. Üzerinden günler geçmişti ve beğenisi üç bine ulaşmıştı.
İçimizden biri iki hayat yaşıyor: biri izlenen, biri kapının ardındaki.
Forma uzun bir metin göndermişti, sonra onu iki satıra kesilmiş bir paylaşım olarak görmüştü. İlk başta sevinmiş, sonra içinde bir eksiklik hissetmiş, ne olduğunu bilememişti.
Metro durağında duruyordu, elinde telefon, sanki biri sırtına hafifçe dokunup onu itmiş gibi hissediyordu.
Bu cümlenin, kesildikten sonra artık yalnızca kendisine ait olmadığını biliyordu. Okulun yarısına uyuyordu. Ama onu bir ayna gibi okudu ve kendini gördü: her sabah fotoğrafını çektiği ışıklı oda ve her gece içinde ağladığı gerçek oda.
Sınıfta, arkadaşı Suda’nın yanına oturduğunda Suda, telefonunu karıştırırken şöyle dedi:
“Sayfayı gördün mü? Nedense bilmiyorum ama bu son cümle bana birini hatırlatıyor.”
“Kimi?” diye sordu Ella, kalbi çarparak.
Suda bir an ona baktı. Beşinci sınıftan beri arkadaşıydı ve ondan hiçbir şey saklamazdı. Ya da Ella öyle sanmıştı.
“Bilmiyorum,” dedi Suda, telefonunu parmaklarının arasında döndürürken. “Belki tanıdığımız insanların yarısını.”
Ve yine telefonuna baktı. Altı yıldır arkadaşına bakan Ella, Suda’nın telefonuna bakarken ne düşündüğünü bilmediğini birdenbire anladı.
Okuldan sonra Ella her zamanki gibi restorana gitmedi. Annesine yorgun olduğunu söyledi, odasına girdi, kapıyı kapattı.
Işık halkasını yaktı. Telefonu sehpaya yerleştirdi. Kameranın karşısına oturdu; saçını düzeltmeye, dudaklarına hafif bir kırmızı sürmeye, açıyı seçmeye başladı.
Sonra durdu.
Telefon ekranında kendi yüzüne baktı: güzel, parlak, kusursuz bir yüz, çünkü kameranın kendisi kusurları siliyordu. Bu sabah aynada gördüğü yüze benzemeyen bir yüz.
Kendine sordu: Bu kim?
Sonra daha tehlikeli bir soru sordu: İnsanların sevdiği kim? Bu mu, şu mu?
Üç yılını “Ella” adında bir kadın inşa etmekle geçirmişti: sakin, gülümseyen, kendinden emin; beyaz bir odada yaşayan, zarif fincanlarla kahve içen bir kadın. Ve insanların gerçek Ella’nın böyle olmadığını keşfetmesinden korkuyordu. Restoranın mutfağında ekmeği eliyle yiyen, sınavlardan korkan, sabaha karşı üçte ağlayan o kızın, insanların sevdiği hiç kimseye benzemediğini.
O gün hiçbir şey paylaşmadı.
Ertesi gün, çarşamba, restorana gitti.
Saat akşam altıydı. Mutfak buhar ve seslerle doluydu. Babası ızgarada eti çeviriyordu, annesi uzun masanın başında şaşırtıcı bir hızla soğan soyuyordu; başında beyaz bir file bone, gözlerinden dumandan yaşlar akıyordu.
Annesi dönüp bakmadan konuştu:
“Neden geldin? Dersin yok mu?”
“Seninle soğan soymak istiyorum.”
Annesi şaşkın şaşkın baktı.
“Giysilerin soğan kokacak.”
“Önemli değil.”
Ella bir bıçak ve bir soğan aldı, annesinin yanına oturdu. Yıllardır ilk kez soğan soyuyordu. İki dakika sonra gözleri kızarmış, burnu akıyor, saçı eski bir lastikle toplanmıştı.
Sonra telefonunu çıkardı:
“Anne, senin fotoğrafını çekebilir miyim?”
“Benim mi? Ben böyleyken mi?”
“Sen böylesin. Ben de öyleyim.”
Annesi güldü, başını yana eğdi ve şakacı bir tonla dedi ki: “O zaman beni soğan kraliçesi gibi göster.”
Ella ikisinin birlikte bir fotoğrafını çekti, kolunu uzatarak: kızarmış, yorgun iki yüz, masada soğanlar, arkada buhar, başta beyaz bir file.
Hiçbir filtre koymadı. Hiçbir rengi düzeltmedi.
Fotoğrafın altına tek bir cümle yazdı:
“Bu ben. Bu annem. Bu da bizim lokantamız.”
Fikrini değiştirmeden paylaştı.
Bir saat içinde yorumlar geldi.
Bazıları çok güzeldi: “Nihayet gerçek biri!” “Annen çok güzel.” “Sizde yemek yemek istiyorum.”
Bazıları soğuktu: “Bu lokantanın reklamı mı?” “Eski fotoğraflarında daha güzeldin.” “Ne manzara ama.”
Bir de Suda’nın hesabından gelen bir yorum vardı, paylaşımdan on dakika sonra, tek bir kelime ve beyaz bir kalp:
“Cesur.”
Ella kelimeye baktı. Bunun övgü mü, bir tespit mi, başka bir şey mi olduğunu bilemedi. Artık biliyordu ki tek bir kelime üç şey taşıyabilirdi ve hangisinin seçileceğine okuyucu karar verirdi.
O gece üç yüz takipçi kaybetti.
Ama sabaha kadar uyudu.
Sabah, mutfakta çay içerken annesi, gözlerini çaydanlıktan kaldırmadan alçak sesle ona dedi:
“Fotoğrafını gördüm.”
“Ne gördün?”
“Senin olduğunu bildiğim ilk fotoğraf.”
Ella bardağı masaya koydu. Boğazında dolaşan bir sıcaklık hissetti; adını koyamadı ama üzüntü değildi.
Telefonu masanın üzerinde titredi: dönem grubundan bir bildirim. “Cumartesi Tim’in evinde parti. Herkes davetli.”
Ella o satıra uzun uzun baktı. Giderse, hangi Ella gidecekti?
Beşinci Bölüm
Tim: Cumartesi Partisi
Cumartesi, 21.00
Tim etik ödevini iki dakikada yazdı.
Kendisi yazmadı. Makine yazdı. Ona tek bir cümleyle istemişti: “Hakikatin anlamı üzerine, on yedi yaşında bir öğrencinin diliyle iki sayfalık bir deneme yaz.” Sonra bir düğmeye basmıştı ve metin eksiksiz gelmişti: bir giriş, üç paragraf ve Yunan bir filozoftan alıntı içeren bir sonuç.
Büyük mutfakta elma suyu içerken okudu. İyiydi. Çok iyiydi. Ve içinde ona ait tek bir fikir yoktu.
“Öğretmenin hoşuna gidecek,” dedi kendi kendine.
Ama midesinde açlığa benzer bir şey hissetti, oysa az önce yemek yemişti. Bir ses ona şöyle diyordu: Hakikat hakkında ne düşündüğünü bilmiyorsun. Başka hiçbir şey hakkında da.
Ödev pazartesi teslim edilecekti. Ve o gece evinde parti vardı.
Tim Weber, şehrin kenarında büyük bir evde yaşıyordu; bahçesi, kulübesi, oyun odası ve gerçek bir şöminesi vardı. Babası ünlü bir avukattı, annesi bir sanat galerisi işletiyordu. Çoğunlukla seyahatteydiler.
Üç gün önce ekmeğe tereyağı sürerken onlara şöyle demişti:
“Cumartesi birkaç arkadaşımı davet edebilir miyim?”
Babası gazetesinin üzerinden ona baktı: “Kaç kişi?”
“On kişi. Belki on iki.”
“Evi yakma yeter.”
“Yakmam.”
Böylece cumartesi günü Hamburg’a gittiler, ona bir anahtar ve yemek için yüz avro bıraktılar. Cumartesi akşamı kırk sekiz kişi geldi.
Tim sayının nasıl katlandığını anlamadı. Herkes bir arkadaşıyla gelmişti, her arkadaş da bir başka arkadaşla. Dokuzda müzik çok yüksekti, ışıklar kısıktı, ev tanımadığı yüzlerle doluydu.
Oturma odasında insanlar dans ediyordu. Mutfakta bira ve votka şişeleri masaya dizilmişti. Bahçede, büyük ağacın altında, bazı çocuklar sakız aromalı bir elektronik sigarayı elden ele geçiriyor, nedensiz uzun uzun kahkaha atıyordu.
E�lenmesi gerekiyordu. Burası onun evi, onun partisiydi ve bütün okul oradaydı. Oysa o, ön kapının yanında, içmediği bir bardakla duruyor, kendi evinde misafir gibi hissediyordu.
Leo’nun, arkadaşı Jannik’le girdiğini gördü; hiç utanmadan el eleydiler. Tim onları sıcak karşıladı, Leo şöyle dedi:
“Güzel ev Tim. Ama kimsenin pahalı bir şeyi kırmamasına çalış.”
“Çalışıyorum.”
Ella saat onda geldi; kısa siyah bir elbiseyle, yalnızca yirmi dakika kaldı. Bu sürede şöminenin önünde kendi fotoğrafını çekti, paylaştı ve gitti. Kimseye veda etmedi.
Anja’yı da gördü; oturma odasının bir köşesinde, kanepede tek başına oturuyordu, elinde bir bardak su. Gürültünün ortasında küçücük görünüyordu, sanki neden geldiğini bilmiyordu. Tim ona başıyla selam verdi; Anja bardağı yarım yarıya kaldırdı.
On bir buçuğu biraz geçe Omar geldi. Vardiyasını az önce bitirmişti; elinde bisiklet kaskı, montunda yağmur kokusu. Kapıda durdu, kendini nereye koyacağını bilemeden.
“Buyur,” dedi Tim. “İçecek var.”
“Sağ ol. Ben içmem.”
“Meyve suyu da var.”
Omar gülümsedi: “O daha iyi.”
Gece yarısından sonra parti başka bir partiye dönüşmüştü.
Müzik daha yüksek. Kahkahalar daha yüksek. Ter içinde yüzler. Yerde uyuyan biri, banyoda ağlayan bir başkası, bahçede kusan bir üçüncüsü, arkadaşı da saçını tutuyor.
Tim odalar arasında bir bekçi gibi dolaşıyordu. Düşen şişeyi kaldırıyor. Kırık bardağı siliyor. Herkese söylüyordu: “Halıya dikkat edin.”
Sonra gördüğünü gördü.
Max koridorun sonunda, merdivenin orada duruyordu; uzun boylu, geniş omuzlu, hep gülen ve hep gerekenden yüksek sesle gülen bir genç. Çok içmişti, gözleri kızarıktı. Eli Anja’nın omzundaydı.
“Hadi gel işte,” diyordu. “Yukarıda biraz konuşuruz.”
“Hayır,” dedi Anja. “Burada kalmak istiyorum.”
“Sadece iki dakika.”
“Hayır dedim.”
Sesi alçaktı. Çığlığa da benzemiyordu, yardım çağrısına da. Korkarken kibar olmaya çalışan bir insanın sesiydi.
Max güldü ve onu nazikçe merdivene doğru çevirdi: “Böyle olma. Gel.”
Tim üç metre ötede duruyordu, iki elinde de birer bardak.
Gördü. Duydu. Anladı.
Ve unutmayacağı şey tam o anda oldu: hiçbir şey yapmadı.
Max’in ona zarar vermesine göz yummak istemiyordu. Bundan emindi. Ama kafası iki saniyede ona pek çok şey söyledi: “Bu onların işi. Belki şaka yapıyorlardır. Max senin arkadaşın. Karışırsan abartmış görünürsün. Partiyi bozma. Burası senin evin ve evinde sorun istemezsin.”
Ve bedeni kafasına itaat etti. Sırtını döndü, mutfağa girdi, iki bardağı meyve suyuyla doldurdu.
Kafasında üç saniye saydı, dört.
Sonra net, ciddi, sakin bir ses duydu:
“Max. Bırak onu.”
Kapıya döndü.
Leo, Max ile Anja’nın arasında duruyordu; Max’in elini basit bir hareketle uzaklaştırmıştı. Yanında, kimse istemeden, Omar durmuştu, elinde kask, tek kelime etmeden. Durması yeterliydi.
“Ben bir şey yapmadım!” dedi Max gülerek, ama kahkahası çatlıyordu. “Sadece konuşuyorduk!”
“O hayır dedi,” dedi Leo. “Ben duydum. Seni de duydum.”
“Bu öyle değil…”
“Max. Git yüzünü yıka.”
Max hepsine baktı. Anja’ya baktı. Sonra yere. Sonra sanki mesele onu ilgilendirmiyormuş gibi omuz silkti ve bahçeye doğru yürüdü.
Anja ise cevap vermedi. Sandalyenin üzerinden montunu titreyen ellerle aldı, ön kapıyı açtı ve geceye çıktı.
Leo’dan başka kimse ona dönüp bakmadı; Leo, Omar’a fısıldadı: “Onunla istasyona kadar git.” Omar gitti.
Tim koridorda, dolu iki bardakla kaldı.
Sabaha karşı dörtte ev nihayet sessizdi.
Tim şişeleri topladı, duman çıksın diye pencereleri açtı, halıdaki şarap lekesini elinden geldiğince temizledi. Banyoda üç kırık bardak buldu, bahçede sahibini bilmediği tek bir ayakkabı.
Annesinden bir mesaj geldi: “Nasıl gidiyor? Uyudun mu?”
Yazdı: “Her şey yolunda.”
Sonra mutfakta, gri şafağın içinde durdu, az önce yazdığı cümleyi düşündü. Her şey yolunda. Ve bütün hayatı boyunca buna benzer cümleler söylediğini, kimsenin bunların doğru olmadığını fark etmediğini düşündü.
Mutfak masasına oturdu. Telefonunu açtı. Ödevi açmak yerine, “Fısıltı” sayfasında bağlantısını gördüğü formu açtı.
Ve gördüğünü yazdı. Dürüstçe, yavaşça, hiçbir şeyi hafifletmeden:
“Partide bir kıza olanı gördüm. Bir oğlanın onu yukarı çıkarmaya çalıştığını, kızın hayır dediğini gördüm. İki arkadaşımız araya girdi. Ben hiçbir şey yapmadım. İki bardak taşıyordum ve partiyi bozmaktan korkuyordum. Burası benim evim. Kıpırdamadım. Şimdi yüzüne nasıl bakacağımı bilmiyorum.”
Korkmadan önce “Gönder”e bastı.
Pazar sabahı, hâlâ duman kokan mutfakta kahve içerken sayfayı açtı.
Yeni paylaşım çıkmıştı, kısacıktı:
Cumartesi partisinde üç kişi bir şey gördü. İkisi harekete geçti. Biri geçmedi.
Tim bir kez okudu. İki kez. Üç kez.
Cümle doğruydu. Ama eksikti. Çünkü o bundan çok daha fazlasını yazmıştı: iki bardağı, korkuyu, evi ve yüzüne nasıl bakacağını bilmediğini.
Biri her şeyi silmiş, yalnızca iskeleti bırakmıştı.
Tim ekranın karşısında oturmaya devam etti; okulda kimsenin bilmediği bir şeyi biliyordu: “Harekete geçmeyen” kişi yazan kişiydi, cümleyi okuyanlar onu herkesin arasında arayacaktı ve kimsenin aklına, ifşa edilmesini isteyenin kendisi olduğu gelmeyecekti.
Altıncı Bölüm
Anja: Tek Bir Kelime
Pazartesi, 12.30
Anja’nın iki diş fırçası vardı.
Biri annesinin evinde mavi, biri babasının evinde yeşil. Büyük çantasında iki ev arasında her hafta geçiş yapmak için ihtiyaç duyduğu her şey vardı: giysiler, şarj aleti, kitaplar, küçük bir ayna ve artık ihtiyacı olmadığını kendi kendine söylediği ama hiçbir zaman bırakmadığı eski bir oyuncak hayvan.
On altı yaşındaydı ve anne babası iki yıl önce ayrılmıştı. Ortada bağırış yoktu, tabak kırılmamıştı; bu da işi daha zorlaştırmıştı. Çok nazik konuşuyorlardı, bir bankanın memurları gibi. “Bu şekilde daha mutlu olacağız” dediklerinde, kimsenin onun mutlu olup olmayacağını sormadığını anlamıştı.
Anja az konuşurdu. Utangaç olduğu için değil, iki ev arasında sözün yolda değiştiğini öğrendiği için. Annesine söylediği, babasına çarpık ulaşırdı; babasına söylediği, annesine bambaşka bir şey olarak varırdı. Böylece sesini kısmaya, kısa tutmaya alıştı.
Ama cumartesi gecesi tek bir kelime söyledi, iki kez. Ve bu, hayatında söylediği en önemli kelimeydi.
O gece eve dönerken, istasyona kadar konuşmadan yanında yürüyen Omar’la birlikte titriyordu.
Yalnızca soğuktan değildi.
Bana bir şey olmadı, diyordu kendi kendine. Kimse beni dövmedi. Kimse giysilerimi yırtmadı. Sadece omzumda bir el, bir de cümle: “Hadi gel işte.” Ve hayır dediğinde durmadı. Onu merdivene çevirdi. O saniyelerde bedeninin tamamı tahtaya dönmüştü. Bağırmak, vurmak, kaçmak istemişti. Ama ağzından çıkan küçük, kibar bir sesti: “Hayır dedim.”
Neden kibar?
Onu her şeyden çok öfkelendiren buydu. Yalnızca Max’e kızmıyordu. Daha güçlü olamadığı için kendine kızıyordu. Nezaket korkunun önüne geçtiği için. Ve o anda şunu düşündüğü için: “Sorun çıkarmak istemiyorum.”
Trende Omar kısık bir sesle sormuştu:
“İstersen sen varana kadar yanında kalayım.”
“Hayır, sağ ol. İyiyim.”
“İyi olman gerekmiyor.”
Ona baktı. İnce yapılı, yorgun yüzlü bir oğlandı; hayatı boyunca onunla yalnızca iki kez konuşmuştu.
“Durduğun için teşekkür ederim,” dedi.
“Başlatan Leo’ydu.”
“Ama sen de durdun.”
Omuz silkti. Sonra kendi durağında indi, Anja camdaki yansımasıyla yalnız kaldı.
Pazartesi günü fısıltılar başladı.
Net bir kelime duymadı. İnsanlarla dolu bir koridorda yürüyen birinin duyduğu şeyi duydu: onların kendisi hakkında bildiği, onun bilmediği bir şey vardı; peşinden gelen bir sessizlik, yaklaştığında kısılan sesler, yüzünden yere kayan bakışlar.
Teneffüste arkasındaki iki kızı duydu:
“Anja ile Max yukarı çıkmışlar.”
“Gerçekten mi?”
“Birisi öyle söyledi. İkinci kattaydılar.”
“O sarhoş muydu?”
“Belki.”
Anja olduğu yerde durdu. Dönmedi. Ne gözyaşı hissetti ne öfke; baş dönmesine benzeyen ağır bir soğukluk hissetti.
Kimse “Reddetti” demedi. Kimse “Leo ile Omar onu uzaklaştırdı” demedi. Dudaktan dudağa geçen hikâye, kendisinden en kolay hikâyeye uymayan her şeyi kesip atmıştı: bir kız, bir oğlan ve bir odanın hikâyesi.
Telefonunda en son paylaşım duruyordu, pazar sabahı yüz kez okuduğu:
Cumartesi partisinde üç kişi bir şey gördü. İkisi harekete geçti. Biri geçmedi.
İçinde onun adı yoktu. Max’in adı da yoktu. Ama herkes “kızın” kim olduğunu biliyordu. Çünkü herkes partideydi ya da orada kimlerin olduğunu biliyordu.
Tuvalette, aynanın önünde Ella’yı ellerini yıkarken buldu.
“Anja.”
“Evet.”
Ella aynadan ona bakıyordu; alışık olduğu bakışlardan farklıydı. Merak yoktu içinde.
“Söylenenlere inanmıyorum,” dedi Ella.
“Ne söyleniyor?”
“Söylemek istemiyorum.”
“Söyle.”
Ella duraksadı. Sonra çok alçak bir sesle dedi ki:
“Onunla kendi rızanla olduğunu.”
Anja duvarın oynadığını hissetti.
“Gerçeği biliyor musun?” diye sordu Ella, dikkatle.
Soru nazikti. Anja bu nezaketin neden kendisini öfkelendirdiğini bilemedi. Çünkü bir şeyi kanıtlamak zorunda olduğunu anlamıştı: açıklamak, savunmak, anlatmak. Herkesin önünde, işlemediği bir davanın sanığı gibi durmak.
Dedi ki:
“Hayır dedim.”
“Ne?”
“Dedim ki: hayır. İki kez.”
Ella sustu. Ona sessizce baktı, sonra elini uzatıp ıslak elini hiçbir şey sormadan tuttu.
O saniyelerde Anja bir şey anladı: gerçeği ilk kez yüksek sesle söylemişti ve dünya yıkılmamıştı.
Büyük teneffüste, herkes sınıftan çıkana kadar bekledi, sonra Bayan Berger’in masasına yaklaştı.
Etik ve ahlak dersi öğretmeniydi; kırk beş yaşında, kısa saçlı, her zaman gerçekten içtiği sıcak bir kahve fincanı taşıyan bir kadın. Bu, öğretmenler arasında nadir bir şeydi.
“Anja?”
“Bir dakikan var mı?”
“Bütün zamanım var.”
Bayan Berger kapıyı kapattı. Karşısındaki sandalyeye oturdu, masanın arkasına değil. Bu küçük ayrıntı Anja’nın nefes almasını sağladı.
“Cumartesi partisinde bir şey oldu,” dedi Anja. Sonra durdu. “Ya da olmadı. Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
“İstediğin gibi adlandır.”
Anlattı. Kısa cümlelerle. Öğretmene bakmadan. Omuzdaki eli, merdiveni, hayır kelimesini, sonra Leo ile Omar’ı, sonra sokağı anlattı.
Bitirdiğinde Bayan Berger “Zavallı çocuk” demedi. “Neden böyle bir partiye gittin?” demedi. “Emin misin?” demedi.
Dedi ki:
“Bana söylediğin için teşekkür ederim. Ve sen hayır dedin. Bu senin tam hakkın. Bu cümlenin ikinci bir kısmı yok.”
Anja gözlerini kaldırdı.
“Şimdi dinle,” dedi Bayan Berger. “Birkaç seçeneğin var. Okul rehber öğretmeniyle konuşabilirsin. Anne babanla ya da onlardan biriyle konuşabilirsin. Müdüre bildirebilirim. İstersen resmî bir şikâyette bulunabilirsin; okulun dışında da başvurulabilecek yerler var. Bu seçeneklerin bazılarından başladıktan sonra geri dönemeyiz. Ama senin haberin olmadan hiçbir şey yapmayacağım.”
“Ne önerirsin?”
“Benim sorum şu: Ne olmasını istiyorsun?”
Bunu ona daha önce kimse sormamıştı. Ne anne babası ayrılırken, ne de başka bir zaman.
Anja uzun uzun düşündü.
“İnsanların benim yerime benim hakkımda konuşmasını istemiyorum,” dedi sonunda. “Hikâyeyi kendim anlatmak istiyorum. Olduğu gibi.”
“Bu da senin hakkın.”
“Ve Max’in karşısında tek başıma durmak istemiyorum.”
“Tek başına durmayacaksın.”
“Ve hayır dediğimi bilmesini istiyorum. İki kez. Ne fazla ne eksik. Ailesi de bilsin.”
“Bugün onunla konuşacağım, istediğin gibi, sensiz; ve anne babasını arayacağım. Sana haber vermeden bundan başka bir şey yapmayacağım.”
Kapıda Bayan Berger sordu:
“Bu gece güvenli bir yerin var mı?”
“Annemde.”
“Ona söyleyecek misin?”
“Evet.” Sonra sesini alçaltarak ekledi: “Nasıl, bilmiyorum. Ama evet.”
Annesi Agnieszka, o içeri girdiğinde mutfaktaydı; salatalık doğruyor, radyo dinliyordu. Başını kaldırıp gülümsedi, sonra kızının yüzünü görünce radyoyu kapattı.
“Ne oldu?”
Anja nereden başlayacağını bilemedi. İnsanların korktuklarında yaptığı gibi sondan başladı:
“Kızma. Cumartesi partisinde bir şey oldu.”
Anlattı. Annesi ayakta dinledi, elinde bıçak; sonra birine zarar verecekmiş gibi korkarak, dikkatle masaya bıraktı.
Ve ilk tepki, Agnieszka onu engelleyemeden, hızlıca geldi:
“Yetişkinsiz bir partiye gideceğini neden bana söylemedin?”
Anja göğsünün sertleştiğini hissetti. Korktuğu buydu.
Ama annesi kızının yüzünü gördü ve bir böceği kovar gibi başını şiddetle salladı.
“Hayır. Hayır. Soru bu değil. Özür dilerim. Bu değil.” Derin bir nefes aldı. “Sen hayır dedin. Ben sana inanıyorum. Ve olan senin hatan değil. Duydun mu? Asla senin hatan değil.”
“Duydum.”
“Neye ihtiyacın var?”
Bu, Bayan Berger’in sorduğu soruyla aynıydı. Anja iki yıldır kimsenin sormadığı soruyu, tek bir günde iki kadının kendisine sorduğunu düşündü. Sanki her şey bu kadar kolaymış gibi.
“Senin ve babamın birlikte konuşmanıza ihtiyacım var. Bir kez. Sırayla değil, mesajla değil. Birlikte, aynı odada.”
Agnieszka’nın yüzü değişti. Bu isteğin ne anlama geldiğini biliyordu. İkisi boşandıkları günden beri aynı odada oturmamıştı.
“Onu hemen arayacağım.”
“Yapabilecek misin?”
“Bilmiyorum.” Kesik kesik güldü. “Ama yine de arayacağım. Bazen bir şeyi hazır olmadan yapmak gerekir.”
Eli telefona uzanırken Anja eline baktı ve titrediğini gördü. Ve annesinin de, iki yıl boyunca, iki çanta taşıdığını anladı.
Gece Anja, annesinin evinde yatağına oturdu; oda sessizdi, yalnızca camdaki yağmur sesi vardı.
Küçük defterini çıkardı. İçine yalnızca önemli şeyleri yazardı: iki ev arasındaki geçiş günleri, telefon numaraları, kitap adları.
Boş bir sayfa açtı.
Ve en üste şunu yazdı:
“Cumartesi gecesi olanlar, olduğu gibi.”
Sonra ilk cümleyi yazmadan önce uzun süre kalemi tuttu. Gerçeğin tek mi, çok mu olduğunu bilmiyordu. Ama tam bir açıklıkla bildiği bir şey vardı: orada bulunan kendisiydi.
Yedinci Bölüm
Max: Benim Anlatım
Pazar, 03.00 — Pazartesi akşamı
Max’in hazır bir anlatısı vardı.
Pazar günü, karanlık odasında yatağına uzanmış hâlde kurmuştu; baş ağrısı, sanki biri içeriden küçük bir çekiçle vuruyormuş gibi kafasında zonkluyordu. Basit bir anlatıydı; içindeki her cümle, arkasına saklanacağı bir duvar örmek için taşın üstüne konan bir taşa benziyordu.
Birinci cümle: Sarhoştum.
İkinci cümle: Üstelik o da gülüyordu.
Üçüncü cümle: Hiçbir şey yapmadım. Sadece konuştuk.
Dördüncü cümle: Leo benden nefret ediyor, konuyu büyüten de o.
Bunları, sınavdan önce ders tekrar eden bir öğrenci gibi kafasında tekrarlıyordu. Her tekrarladığında daha az sağlam olduklarını hissediyordu. Ama durmadı.
Pazartesiye bağlayan gece saat üçte, tavana bakarken kimseye söylemediği şeyi yaptı: telefonundan sayfanın formunu açtı ve Leo hakkında iki satır yazdı. Parti gecesi kapıda Leo’nun Jannik’e şöyle dediğini duymuştu: “Her zamanki gibi. Her pazar: kütüphane.” Max duyduğunu yazdı. Sonra fikrini değiştirmeden önce gönderdi.
Max on yedi yaşındaydı. Okul takımında hentbol oynuyor, koridoru sesiyle dolduruyordu. İnsanlar onu severdi. Kimsenin anlamadığı şey buydu: gerçekten sevilirdi. Fıkra anlatmasını, herkesi kendi arkadaşı gibi hissettirmesini bilirdi.
Ağabeyi Jonas yirmi iki yaşındaydı ve onunla hep alay ederdi. “Sen zayıfsın Max.” “Çocuk gibi olma.” “Erkekler ağlamaz.” Babası ağabeyini durdurmazdı. O da gülerdi.
Max bunu aklamak için söylemiyordu. Bunların hiçbirinin, hayır diyen bir insanın omzuna el koyma hakkını kimseye vermediğini biliyordu. Ama şunu da biliyordu: evinde alaydan başka bir şey duymayan biri, kendisiyle alay edilmeden önce alay etmeyi öğrenirdi. Korkmadan önce gülmeyi.
Ve cumartesi gecesi korkuyordu. Neden? Bilmiyor. Diğerlerinden daha az olmaktan mı? Partide yalnız kalmaktan mı? Herkes içtiği için çok içti, sonra hiçbir şey hissetmediği için daha çok içti.
Sonra Anja’yı gördü.
Elinde bir bardak suyla tek başına oturuyordu, küçük ve sakin görünüyordu ve bir saat önce ona bakıp gülümsemişti. Kendi kendine böyle diyordu: gülümsedi. Sıradan bir gülümseme, nezaket, geçen herkese verdiği türden. Ama o bunu istediği gibi yorumlamıştı.
Pazartesi sabahı bir şeyin olacağını biliyordu.
Geçtiğinde yüzlerin değiştiğini gördü. Hepsi değil: bazıları aynı kalmıştı, ama bazıları değişmişti. Her gün dolabın önünde onunla gülen bir kız ona hızlıca başıyla selam verip hızlandı. Hentbol takımından bir çocuk gözlerini telefondan kaldırmadı.
İkinci derste, arka sırada otururken Leo geldi. Masanın önünde durdu ve yalnızca ikisinin duyabileceği sakin bir sesle konuştu:
“Ben kimseye söylemeyeceğim. Bu benim işim değil. Ama olanı düşünmelisin.”
“Düşünecek bir şey yok.”
“Max.”
“Sadece konuşuyorduk!”
“O hayır dedi.”
“Sarhoştum. Duymadım.”
Leo bir an ona baktı, sonra Max’in asla unutmayacağı bir cümle söyledi:
“Duydun. Sadece duyduğun şey hoşuna gitmedi.”
Sonra yerine döndü.
Max, onun sırtına bakarken düşündü: Saatler önce, sabah beşte, bu çocuk hakkında on beş kelime yayımlandı ve onları ben yazmıştım. Şimdi karşıma geçip duyduğumu söylüyor.
Max elini masanın üzerinde sessizce tuttu. Öfkelenmedi. Tuhaf olan buydu. Öfkelenmek istiyordu ve öfke ondan uzaktaydı, yerini unutmuş gibi.
Bayan Berger son dersten sonra onu çağırdı.
Kızgın değildi. Max’i daha çok korkutan buydu. Bağırış bekliyordu; karşısında bir sandalyede oturan, elinde bir fincan kahve tutan bir kadın buldu.
“Max, seni neden çağırdığımı biliyor musun?”
“Hayır.”
“Bir daha dene.”
“Paylaşım yüzünden mi? Ben bir şey yazmadım.”
“Hayır. Cumartesi gecesi yüzünden.”
Sessizlik. Duvar saatinin tik taklarını duydu.
“Sadece konuşmaydı. Şakaydı,” dedi sonunda.
“O güldü mü?”
Basit bir soru. Üç kelime.
Evet demek istedi. Kelime, bir taş gibi dilinin ucunda hazırdı. Ama birden Anja’nın yüzünü gördü; gülerken değil, merdivene bakarken, sonra kendisine bakarken, gözlerinde partide görmediği bir şeyle, çünkü bakmıyordu: korkuyla.
“Hayır,” dedi, güçlükle duyulur bir sesle. “Sanmıyorum.”
“Sana bir şey söyledi mi?”
“Dedi ki… hayır.”
“Kaç kez?”
“İki kez. Belki üç.”
“Ve sen ne yaptın?”
Cevap vermedi.
Bayan Berger fincanı masaya koydu ve sakin bir sesle dedi:
“Seni şimdi yargılamayacağım. Hâlâ gençsin ve hâlâ anlayabilirsin. Bu konuda her öğrenciye söylediğimi sana da söyleyeceğim: Hayır kelimesinden sonra gelen bir cümle yoktur. “Hayır ama” diye bir şey yok. “Hayır ama gülümsüyor” diye bir şey yok. “Hayır ama ben sarhoştum” diye de bir şey yok. O hayır dedi. Bütün cümle bu.”
“Ona zarar vermedim.”
“Şimdi nasıl hissettiğini bilmek ister misin?”
“Hayır.”
“Yine de söyleyeceğim. Bir yanlış anlaşılmanın kurbanı gibi hissediyorsun. Ve belki bunu günlerce düşüneceksin. Ama değişmek istersen, meseleye öbür taraftan bakman gerekecek: durumu senin nasıl gördüğüne değil, onun nasıl yaşadığına.”
Hiçbir şey söylemedi. Kalktı, çantasını aldı, çıktı.
Koridorda ağabeyi Jonas’ı okul kapısının yanında, arabasına yaslanmış beklerken buldu. Onu eve götürmek için gelmişti.
“Yaptığını duydum,” dedi Jonas gülümseyerek. “Bütün şehir konuşuyor.”
“Ne duydun?”
“Bir kıza asıldığını, arkadaşların bekçi gibi araya girdiğini. Merak etme. Hepsi içki içmiş iki kişi arasında bir yanlış anlaşılma. Kızlar da unutur.”
Max göğsünde kaynayan bir sıcaklık hissetti. Ağabeyi gibi gülmek, her zamanki gibi “Tabii ki” demek istedi. Ama arabanın camında kendi yüzünü gördü, yanında ağabeyinin yüzünü; ikisi de aynı gülümsemeyle gülümsüyordu. Ne diyeceğini bilmeyen, yalnızca görünmesi gerektiğini bilen bir gülümsemeyle.
“Bir daha böyle söyleme,” dedi.
“Ne?”
“Böyle söyleme dedim.”
Jonas şaşkınlıkla ona baktı, sonra güldü: “Aman Tanrım. Hassaslaştın mı yoksa?”
Max arabaya bindi ve sustu. Yolda inip yürümek istediğini, ama nereye gideceğini bilmediğini hissetti.
Akşam yemeğinde babası Thomas Hoffmann sessizce eti kesiyordu. Annesi yemeden çorbayı kaşıkla karıştırıyordu. Ağabeyi Jonas, filmin sonunu bilen birinin gülümsemesiyle tabağına gülümsüyordu.
“Bugün oğlumun okulu aradı,” dedi baba sonunda. “Bir öğretmen. Bir şikâyet olduğunu söyledi.”
“Resmî bir şikâyet değil,” dedi Max.
“Öyleyse ne?”
“Bir partide olan bir şey.”
“Ne?”
Max söyledi. Süslemedi. Cümleyi olduğu gibi söyledi, masaya bakarak: bir kızın omzuna elini koyduğunu ve onunla yukarı çıkmasını istediğini, kızın hayır dediğini ve onun hemen durmadığını.
Sessizlik oldu. Sonra Jonas kısa bir kahkaha attı ve dedi ki: “Hepsi bu mu? Beni korkuttun.”
“Jonas,” dedi anne, zayıf bir sesle.
Ama baba gülmedi. Bıçağı bıraktı, ağzını peçeteyle sildi ve ofiste bir sorunu çözen bir adamın tonuyla konuştu:
“Pekâlâ. Yarın müdürü arayacağım. Bu tür işler büyükler arasında halledilir. Kayıt da olmayacak, tutanak da. Sen küçük bir çocuksun ve aptalca bir partinin özgeçmişini bozmasına izin vermeyeceğim.”
Ve o anda Max hafif bir baş dönmesi hissetti. Öfke değildi, korku da değildi. Önünde halıyla döşenmiş tanıdık bir yolun, sıcak bir odaya çıktığını ve o yola girerse bugünden sonra kimsenin ona bir şey sormayacağını hissetmekti.
Ve onu durduran da tam olarak buydu.
“Hayır,” dedi.
“Ne?”
“Müdürü arama.”
“Max…”
“Meselenin çözülmesini istemiyorum.” Gözlerini kaldırdı. Kalbi kulaklarında atıyordu. “O hayır dedi. Ben onu duymadım. Kimsenin bunun olmadığını söylemesini istemiyorum. Çünkü oldu.”
Babası ona, sandalyenin konuştuğunu görmüş gibi baktı.
“Sen anlamıyorsun. Bu tür işler…”
“İki gün öncesine göre çok daha fazlasını anlıyorum.” Sonra sesinin titrediğini hissederek ekledi: “Ve ben senin gibi olmak istemiyorum baba. Jonas gibi de olmak istemiyorum.”
Kimse konuşmadı. Anne kaşığı bıraktı, oğluna daha önce tanımadığı bir bakışla baktı; içinde korku, gurur ve hüzün vardı; sanki yeni doğmuş bir insan görüyordu.
Sonra Max kalktı, odasına girdi, kapıyı arkasından yavaşça kapattı.
Ne yaptığından emin değildi. Ama bunu kendi başına yaptığından emindi.
Gece bir mesaj yazdı.
Yazdı: “Anja, üzgünüm çünkü…” Sonra sildi. Yazdı: “Kastetmediğimi söylemek istedim…” Sonra sildi. Yazdı: “Senin… olduğunu bilmiyordum.” Sildi.
Her cümle içinde bir mazeret taşıyordu; sanki küçük bir eli vardı, tutunuyor ve “Beni sorgulama” diyordu.
“Fısıltı” sayfasını açtı. Takipçi sayısı iki bin dokuz yüze ulaşmıştı. Yorumlarda, son paylaşımın altında, çokları tahmin yürütüyor, sövüyor, savunuyordu. Bir yorum diyordu ki: “Max başına gelenleri hak ediyor.” Bir başkası: “Kanıtsız kimseyi suçlamak olmaz.” Bir başkası: “Kızın da …”
Son cümleyi okuyup durdu.
Formu açtı. Kızgın bir elle yazdı, çünkü birine kızmak istiyordu ve önünde bulduğu tek kişi paylaşımı yazan kişiydi; oysa o gün şafakta kendisi de oraya yazmıştı:
“Bu sayfayı kimin yönettiğini öğrenmek istiyorum. Sınıftan biri olduğunu biliyorum. Bulacağım.”
Sonra yazdığını sildi, telefonu kapattı ve başını ellerinin arasına aldı.
Ve cumartesi gecesinden beri ilk kez, iki gündür kaçındığı cümleyi, alçak sesle ve süssüz, kendi kendine söyledi:
“O hayır dedi.”
Sonrasında hiçbir şey söylemedi. Çünkü söylenecek başka bir şey yoktu.
Duvarın ardından, ağabeyinin odasından bir klavye sesi geldi. Saat gece ikiydi ve parmakların ritmi sakin, düzenliydi; Jonas oyun oynarken çıkardığı sese benzemiyordu. Max görmezden geldi. Günler sonra bu sesi hatırlayacak ve kalkmış olmayı dileyecekti.
Sekizinci Bölüm
Leo: Pazar
Pazartesi, 05.00 — 20.00
Sekiz aydır her pazar Leo babasına küçük bir yalan söylüyordu: “Kütüphaneye gidiyorum.”
Büyük bir yalan değildi. Çantasında gerçekten bir kitap taşıyor, öğleden sonra ikide çıkıyor, metroya biniyor, öbür semtte bir fırının üzerindeki küçük bir daireye varıyordu; orada Jannik ona kapıyı gülümseyerek, saçları dağınık ve tişörtü ters giymiş hâlde açıyordu.
Jannik on sekiz yaşındaydı, başka bir okulda öğrenciydi, gitar çalıyor, kötü makarna yapıyor ve bununla dalga geçiyordu. Leo onu seviyordu. Hepsi bu. Onu seviyor, pazarı onda geçiriyor, akşam sekizde çantasında açmadığı bir kitapla dönüyordu.
Okulda herkes biliyordu. Leo dokuzuncu sınıfta, sandviçini yerken, hiçbir vesile olmadan söylemişti: “Bu arada, ben erkeklerden hoşlanıyorum.” Sınıf ona bakmış, kızlardan biri “Eee, ne olmuş?” demişti ve iş bitmişti. Bazı çocuklar saçma bir şaka yapmış, o aldırmamış, bir hafta sonra herkes unutmuştu.
Ama ev başka bir şeydi. Okul, konumunu değiştirebileceğin bir yerdi. Ev ise karşındakinin senin hakkındaki bütün anılarına sahip olduğunu bildiğin yerdi.
Babası Michael asansör mühendisiydi; elli dört yaşında, sakin, az konuşan bir adamdı; aletlerini boyuna göre dizer, gazeteyi baştan sona okurdu. Leo’nun annesi yıllar önce başka bir şehre gitmişti ve haftada bir arıyordu.
Michael sert bir adam değildi. Korkuyu açıklamayı daha da zorlaştıran buydu. Hayatında eşcinsellere karşı tek bir cümle kurmamıştı. Ama Leo, evlerinde söylenmeyen şeyler olduğunu biliyordu; yasak oldukları için değil, hiç söylenmedikleri için. Ve uzun sessizlikten adı olmayan bir korku büyürdü.
“Hazır olduğumda söyleyeceğim,” derdi kendi kendine.
Pazartesi sabahı telefonu açtığında, sayfanın onun hazır olduğuna karar verdiğini gördü.
Paylaşım sabah beşte yayımlanmıştı:
Sınıfımızdan bir oğlan her pazar babasına kütüphanede olduğunu söylüyor. Oysa sevdiği kişinin yanında.
On beş kelime ve içinde tek bir isim yok. Ama onların okulu gibi bir okulda isme gerek yoktu.
Leo önce öfkeli değildi. Şaşkındı. Cümleyi bir kez okudu, sonra bir kez daha, sonra on gün önce sayfaya yazmak için açtığı boş hesabı açtı: adı da fotoğrafı da olmayan, kimsenin kendisine ait olduğunu bilmediği bir hesap. Oradan tek bir cümle yazmıştı: “Bir cümleyi kestiğinde bir insanı da kesiyor olabilirsin.” Ve kimin olduğunu biliyordu. İlk düzenlenmiş paylaşımdan tanımıştı; kimya özetlerini bitirdiği ritimden, bir gün ona çözünürlük kuralını anlattığı o ritimden: kısa bir cümle, sonra ondan da kısası.
Ama bu kez ona hiçbir şey göndermedi ve cümleyi kimin yazdığını kendine sormadı. Korku merakından hızlıydı. Daha tehlikeli bir şeyle meşguldü.
Çünkü akşam babasıyla yemek masasındayken Michael çatalı kenara bıraktı ve sakin bir sesle dedi:
“Bugün bir şey duydum.”
Leo’nun kalbi durdu.
“Sınıfını tanıyan Helga Hanım, telefondaki veli grubuna yazmış. ‘Fısıltı’ adlı bir sayfanın görüntüsünü göndermiş. Şunu yazmış: Sizce bizim sınıftan bir oğlan mı? Zavallı, ailesi bilmiyordur herhâlde.”
Leo da çatalını bıraktı.
“Sen ne dedin?”
“Bir şey demedim. Ama düşündüm.” Michael tabağına baktı. “Sen her pazar kütüphanede misin Leo?”
Cümle aralarına bir taş gibi düştü.
Yalan söyleyebilirdi. Yalan hazırdı, cebinde katlanmış gibi: “Tabii baba. Bu ne biçim soru?” Ve iş biterdi. Bir hafta sonra biri gelir, yeni bir yalan gelirdi; ve böylece sonsuza dek.
Ama babasının yüzünde bir şey, tuhaf sakinliğinde, sesini yükseltmemiş ve dik dik bakmamış olmasında bir şey, ona gerçeği söyletti.
“Hayır,” dedi.
“Nerede oluyorsun?”
“Arkadaşımın yanında. Adı Jannik.”
“Arkadaşın.”
“Arkadaşım. Sevgilim.”
Sonunda kelimeyi söyledi. Ve ağır değilmiş gibi çıktı.
Michael kıpırdamadı. Masaya, ellerine, pencereye baktı. Tam bir dakika geçti; hayır, kırk saniye, ama Leo bunun bir dakika olduğunu hissetti. Mutfak saatinin tıkırtısını, sokaktan geçen bir arabanın gürültüsünü, kulaklarındaki nabzı duydu.
Sonra babası, Leo’nun tanımadığı bir sesle, buzun üzerinde yürüyen birinin sesiyle konuştu:
“Ne zamandan beri?”
“Sekiz aydır.”
“Ve bana söylemedin.”
“Korkuyordum.”
Michael gözlerini kaldırdı; farklıydı. Öfkeli değildi. Yaralıydı.
“Neden?”
“Senden.”
“Benden mi?”
“Artık bana başka biriymişim gibi bakmandan.”
Cümle zordu. Ama doğruydu. İkisi de sustu.
Sonra Michael kalktı, pencereye gitti ve ona arkasını dönerek durdu. Dedi ki:
“Bu… bir dönem mi?”
“Baba.”
“Özür dilerim.” Dönmedi. “Özür dilerim. Söylemek istediğim bu değildi.” Sustu. “Ne söylemek istediğimi bilmiyorum.”
“Yalan söyledim, sen kötü olduğun için değil.”
“Sekiz ay.” Sesi yarım ton yükseldi. “Her akşam burada oturup bana ‘Kütüphane’ dedin. Ben de sana inandım. Nasıl hissettiğimi biliyor musun? Aptal olduğumu hissediyorum. Ya da kendisine açık sözlü davranılmayan bir adam olduğumu.”
Leo ne diyeceğini bilmedi. Aynı anda öfkeli, korkmuş ve pişmandı.
Babası yavaşça döndü. Yüzü kızarmıştı. Gözlerini hızlıca sildi, sonra tanıdık bir zemine dönmeye çalışan bir adamın tonuyla dedi ki:
“O… sana iyi davranıyor mu?”
“Evet.”
“Yemek yiyor mu? Yani: iyi yiyor mu? Bunu neden sordum bilmiyorum.”
Leo güldü. Kısa, ıslak, beklenmedik bir kahkaha.
“Çok kötü makarna yapıyor.”
“Öğrenebilir.”
“Sanırım.”
“Ne diyeceğimi bilmiyorum.” Michael çaresizce ellerini kaldırdı. “Zamana ihtiyacım var Leo. Ben… demiyorum ki… Sadece zamana ihtiyacım var.”
“Zamanını al.”
“Bunun için bir kitap yok,” dedi Michael. Sonra sesini alçaltarak, kendi kendine konuşur gibi ekledi: “Belki vardır.”
Hepsi bu kadardı. Mükemmel bir sahne değildi. Birbirlerine sarılmadılar, babası “Seninle gurur duyuyorum” demedi, müzik çalmadı. Yeniden oturdular, soğumuş yemeklerini sessizce bitirdiler; yeni tanışmış iki yabancı gibi utangaç bakışlar değiş tokuş ettiler.
O gece odasında Leo telefonunu açtı.
Kalbinde iki duygu çatışıyordu. Birincisi minnettarlıktı, çünkü onu konuşmaya zorlayan sayfaydı. Bu cümle yayımlanmasaydı bir yıl daha, ya da iki, ya da on yıl beklerdi.
İkincisi öfkeydi. Çünkü biri o anı elinden almıştı. Bu onundu. Ne zaman, kime ve nasıl söyleyeceğine karar vermesi gereken kendisiydi.
Hangisinin doğru olduğunu bilemedi.
Yasmin’e yazdı:
“Babam bugün senin paylaşımın yüzünden öğrendi. Beni kovmadı, kızmadı. Hayal ettiğimden çok daha güzeldi. Ama bu, söylemek istediğim şeyi değiştirmiyor: karar verme hakkı benimdi.”
Sonra bir dakika sonra ekledi, çünkü elbette sert biri değildi:
“Sana teşekkür etmem mi gerekir, seni hesaba çekmem mi bilmiyorum. Belki ikisi de.”
Mesajı gönderdi, telefonu yastığa koydu, gözlerini kapattı.
Bitişik odada babasının, hayatında ilk kez, kısık sesle telefonda arama yaptığını duydu: “Oğlumla nasıl konuşurum…”
Sonra ses kesildi. Leo, babasının güldüğünü hayal etti. Soruyu sildiğini. Ve yeniden yazdığını.
Dokuzuncu Bölüm
Bayan Berger: Etik Dersi
Çarşamba, 08.00 — 11.00 (Etik dersi 10.15–11.00)
Müdür Dietrich, masasının üzerindeki kâğıtları karıştırırken şöyle dedi:
“Bu sayfanın kapatılmasını istiyorum. Bugün.”
“Kimin yönettiğini de bilmiyoruz,” dedi Mira Berger.
“Bu polisin ya da platform yönetiminin işi. Aileler aradı. Biri sayfanın çocukları rezil ettiğini söylüyor. Bir diğeri okulun itibarını tehdit ettiğini. Üçüncüsü yazanın okuldan atılmasını istiyor.”
“Peki yazan kim?”
“Kimse bilmiyor. İşin çılgınlığı da bu.”
Mira kırk beş yaşındaydı, yirmi yıldır okulda edebiyat ve etik öğretiyordu ve gençler hakkında hiçbir kitaptan öğrenmediği bir şey biliyordu: önlerindeki bir kapıyı kapatırsanız, ondan daha kötü bir başkasını açarlar.
“Sayın müdürüm,” dedi. “Bana tek bir ders verin. Çarşamba günkü dersim. Onlarla konuşmak istiyorum. Yalnızca sayfa hakkında değil, onun arkasında olan şey hakkında.”
“Arkasında ne var?”
“Konuşabilecekleri bir yere ihtiyaçları var. Onlara bir yer vermezsek, kendileri bir yer yaratırlar. Olan da bu.”
Müdür ona uzun uzun baktı, sonra dedi ki: “Tek bir ders.”
Çarşamba günü sınıfa girdi ve tahtaya hiçbir şey yazmadı.
Yirmi altı çift göz ona bakıyordu. Kimi yorgun, kimi vurdumduymazlık taslıyor, kimi de —bunu biliyordu— nereye koyacağını bilmediği ağır bir şey taşıyordu.
“Başlamadan önce,” dedi. “Ödevi hatırlıyor musunuz? Konusu şuydu: Hakikat nedir?”
Sınıf biraz uğuldadı. Tim, çantasından kâğıdını tereddütlü bir elle çıkardı.
“Şimdi toplamayacağım,” dedi. “Başka bir soruyla başlamak istiyorum. Sizden kim “Fısıltı” sayfasında yazılanların doğru olduğunu düşünüyor?”
Kimse elini kaldırmadı.
“Peki. Kim hepsinin yalan olduğunu düşünüyor?”
Kimse elini kaldırmadı.
“Kim kısmen doğru olduğunu düşünüyor?”
Neredeyse herkes elini kaldırdı.
“Tam da bu,” dedi Mira. “Bugünkü konumuz bu. Hakikat kısmen doğru olduğunda ne olur?”
Tartışma yavaş yavaş başladı, sonra kızıştı.
Mavi başörtülü, sakin konuşan, sözcüklerini ölçüyormuş gibi konuşan Salma dedi ki:
“Bence sorun, sayfanın insanlar haberi olmadan onlar hakkında konuşması. Gerçeği söylese bile, her insanın hakkında ne zaman söyleneceğine karar verme hakkı var.”
“Ama kimse isimle anılmıyor,” dedi Tim.
“Herkes biliyor,” dedi Leo arkadan. Sesi kuruydu. “Benim hakkımda yazdıklarında adımı anmadılar. Yine de mahallenin yarısı öğrendi.”
Sessizlik oldu. Birçoğu yere baktı.
“Yani sayfanın kapatılması gerektiğini mi söylüyorsun?” diye sordu Max alçak sesle. Mira, dersin başından beri ilk kez konuştuğunu ve gözlerini ellerinden ayırmadığını fark etti.
“Bilmiyorum,” dedi Leo. “Ama adil olmadığını biliyorum.”
“Ama sana yardımı dokundu,” dedi Suda. “Değil mi? Babanın öğrendiğini ve nazik davrandığını duydum.”
“Yardımı dokundu. Ve benden bir hak aldı. İkisi de doğru.”
Ella birdenbire dedi ki:
“Sorun bu. Her şeyin ya iyi ya kötü olmasını istiyoruz. Ama gerçek şeyler böyle değil. Bu hafta kendimin gerçek bir fotoğrafını paylaştım; bin kişi alkışladı, üç yüz kişi alay etti. Ve hepsi kendi açısından haklıydı.”
“Bu ne demek?” diye sordu Omar. Pek konuşmazdı. “Yanlış diye bir şey yok mu?”
“Sana cevap vermeyeceğim,” dedi Mira. “Bir şey deneyelim.”
Küçük kâğıtlar dağıttı. “Kendiniz hakkında dürüst tek bir cümle yazın. Ben okumayacağım. Sonra yarısını çizin. Hangi yarısını isterseniz.”
Kalem sesleri yükseldi. Bazıları hızlı yazdı, bazıları ilk kelimede dondu.
İki dakika sonra dedi ki: “Kim geriye kalanı okumak ister? Yazılanı değil. Geriye kalanı.”
Ella sessizlikten sonra kâğıdını kaldırdı. “Şunu yazmıştım: Mutluyum ve mutlu değilim. İkincisini çizdim.” Kâğıda baktı. “Geriye kalan: Mutluyum.”
Kimse yorum yapmadı. Sonra Leo kuru bir sesle dedi: “Ben şunu yazmıştım: Her pazar kütüphaneye gidiyorum ve gitmiyorum. İlkini çizdim.”
Omar kâğıdına bakmaya devam etti. Tek bir satır yazmıştı ve tek harfini bile çizmemişti. Mira bunu fark etti ve hiçbir şey söylemedi.
“Saklayın onları,” dedi. “Ben istemiyorum.”
“Partiye geçmek istiyorum,” dedi.
Bütün sınıf sandalyelerinde kıpırdandı.
“İsim vermeyeceğim, kimin orada olduğunu da sormayacağım. Yalnızca cumartesi gecesi bir insanın sınırları konusunda bir şey olduğunu biliyorum.”
Tahtaya büyük harflerle tek bir sözcük yazdı: Sor.
Arkadan biri güldü.
“Neye gülüyorsun?” diye sordu Ella sertçe. Sınıf ona döndü. Arka sıradaki iki oğlana dönmüştü. “Komik mi buluyorsun?”
“Hayır. Hayır. Özür dilerim.”
“Devam edin Bayan Berger,” dedi Ella.
Öğretmen nefes aldı. Bunu kitap diliyle anlatmayı sevmiyordu.
“Konferans vermeyeceğim. Tek bir sorum var: Cevabın evet olduğundan emin değilsen, cevap nedir?”
Sessizlik oldu. Sonra arka sıradan bir oğlan, bu kez alaycı olmayan bir tonla dedi: “Ya gülümsüyorsa?”
“Gülümseme cevap mı?”
“Bilmiyorum,” dedi. “Bazen.”
“Bilmediğinde ne yaparsın?”
“Sorarım?”
“Sorarsan da cevap gelmezse?”
“Hayır.” Sonra daha alçak sesle: “Yani hayır.”
Mira hiçbir şey söylemedi. Kelimeyi tahtada bıraktı.
Salma elini kaldırdı. “Bizim evde yasak olan çok şey var ve ben ailemi seviyorum, çoğuna saygı duyuyorum. Okulda ise serbest olan çok şey var. Ben ikisinin arasındayım. Ama “hayır”ın iki evde de tek bir anlamı var.”
Leo ona baktı. “Ben de iki dünyanın arasındayım,” dedi.
“Biliyorum.”
Dersin sonunda Tim elini kaldırdı.
“Öğretmenim, ödevi size teslim edebilir miyim? Bu kâğıdı kastetmiyorum. Bunu teslim etmek istemiyorum.”
Kâğıdını ikiye yırttı. Herkes şaşırdı.
“Bunu yapay zekânın yardımıyla yazdım,” dedi. “Hepsini. Her kelimesini. Harikaydı ama ben değildi. Baştan kendim yazacağım. Çok daha kötü olacak.”
Sınıf güldü; alayla değil, rahatlamayla. Mira dedi ki:
“Çok daha iyi olacak. Çünkü senin olacak.”
Sonra zil çaldı.
Öğrenciler dağıldı. Yasmin yerinde kaldı. Kitaplarını çantasına yavaşça koyuyordu; bir şey bekler gibi.
“Yasmin.”
“Evet öğretmenim?”
“Kimyayı seviyor musun?”
“Ne… ne?”
“Sıradan bir soru.”
“Evet.”
“Doktor olmayı seviyor musun?”
Mira, veli toplantısında babasının matematik öğretmenine yorgun bir gururla “Kızım doktor olacak” dediğini duymuştu.
Yasmin cevap vermedi.
“Sana bir şey söyleyeyim,” dedi Mira, kahve fincanını masaya koyarak. “Fısıltı sayfasını kimin yönettiğini biliyorum. Ve kimseye söylemeyeceğim, senin hatırın için. Yaptığın doğru olduğu için değil, bunu iyi bir nedenle yaptığına inandığım için.”
Yasmin irkildi, yüzü renkten renge girdi.
“Ama bir haftan var,” dedi Mira sakince. “Başkası konuşmadan önce senin konuşman için bir hafta. Çünkü başlattığın şey eskisi gibi geri dönmez. Ve insanların yazdığı her şeyi senin yazmadığını en iyi sen biliyorsun. Sildin.”
“Nasıl…?”
“Çünkü yazıyı bilirim. Kesilmiş metinlerin nasıl göründüğünü bilirim. Eksik bir kelime vardır, kesik bir ritim; cümle zor nefes alıyormuş gibi.” Ona şefkatle baktı. “Seni cezalandırmak istemiyorum. Düzeltmeni istiyorum. Arada büyük fark var.”
Yasmin sessizce durdu. Sonra güçlükle duyulan bir sesle dedi:
“Yardım etmek istedim.”
“Biliyorum. O yüzden senin için korkmuyorum. Yalnızca neden başladığını unutacağın andan korkuyorum.”
Onuncu Bölüm
Salma: Cemiyye
Çarşamba, 20.00
Evde ona “Sessiz Salma” derlerdi. Bu lakabı sevmezdi. Sessiz olan, konuşmayan değil, ne zaman konuşacağını seçen kişiydi. Salma da her sözcüğü, terzinin iğneyi seçtiği gibi seçerdi.
O çarşamba okuldan dönerken kafasında dersteki son cümlesi vardı: “Ben iki dünyanın arasındayım.” Bunu söylemeye niyeti yoktu. Kendiliğinden çıkmıştı, dolu bir kaptan su taşar gibi.
Babasının ana caddede küçük bir telefon tamir dükkânı vardı; annesi de evde dikiş dikiyor, komşu kadınlara giysi satıyordu. Büyük ağabeyi Bilal on dokuz yaşındaydı, mühendislik okuyordu ve bütün dünyadan, kız kardeşinden de sorumlu olduğunu sanıyordu.
Akşam yemeğinde Bilal ekmeği keserken dedi ki:
“Duydum ki okulunuzda öğrencilerin birbirini rezil ettiği bir internet sayfası varmış.”
“Rezillik değil. İtiraf.”
“Bu caiz mi? İnsanların yabancılara itiraf etmesi?”
“Kimsenin adı geçmiyor.”
“Ama herkes biliyor. Bu daha kötü.”
Salma içini çekti. Bilal’in tam bu noktada haklı olduğunu biliyordu. Onu sinirlendiren de buydu: zaman zaman doğru bir şeyi, onun tersini söylemek isteyeceği bir biçimde söylüyordu.
Annesi dedi ki: “Bırakın yesin.”
Babası tabağına bakarak sakin bir sesle dedi: “Salma, senin ahlakından korkmuyorum. Kalbinden korkuyorum. Okul büyük bir yer ve içinde çok şey var.”
“Biliyorum baba.”
“Ve sana hiçbir şeyi seni sevdiğim için yasakladığımı biliyorsun.”
“Onu da biliyorum.” Sonra, doğrudan ona bakarak, yumuşak bir sesle ekledi: “Ben de sizi seviyorum. Ama bazen sevgi her yasağı açıklamaya yetmez.”
Kızmadı. Gülümsedi; gülümsemesinde hem hüzün hem gurur vardı. Dedi ki: “Bu cümle yazılmaya değer.”
Salma on dört yaşında başörtüsü takmıştı. Kendi kararıydı. Annesi ona bunu emretmemişti; “Önce bir düşün” demişti. Bir yıl boyunca düşünmüştü. Başörtüsüyle okula girdiği ilk gün sınıftan bir kız ona sormuştu: “Seni biri zorladı mı?”
“Hayır,” demişti.
Doğruydu. Ama kıza bütün gerçeği söylememişti: evlerinde kendi seçmediği başka şeyler vardı. Akşam partileri yasaktı. Yüzme dersi ise uzun bir hikâyeydi ve tam olarak razı olmadığı bir uzlaşmayla bitmişti. Bazen okulda yaptıklarını ailesine, evde olanları okuldaki arkadaşlarına anlatması gerekiyordu; hem köprü hem geçit olması.
Haksızlığa uğramış hissetmiyordu. Tamamen özgür olduğunu da düşünmüyordu. On altı yaşında bir insan olarak, miras aldığı şeylerden hangilerini saklamak, hangilerini rafa koymak istediğini anlamaya çalışıyordu.
Akşam yemeğinden sonra anneannesinin odasına gitti.
Anneanne, Beyrut’tan geldiklerinden beri onlarla yaşıyordu. Yeşil gözlü, beyaz şallı, ince bir kadındı; pencerenin yanındaki sandalyede oturur, küçük bir tesbihin tanelerini çeker, sokağın hareketini izlerdi.
“Anneanne, bir dakikan var mı?”
“Bir ömür boyu vaktim var.”
Salma, çocukluğundan beri yaptığı gibi, ayaklarının dibine yere oturdu.
“Sınıfımızda küçük bir sorun var. Lisa, kasadar, bana beş ailenin sınıf gezisinin parasını ödeyemediğini söyledi. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyor. Ama Lisa biliyor, çünkü taksit istiyorlar. Birileri de sayfaya kasadan para aldığını yazmış…” Durdu. “Bunları sana neden anlatıyorum, bilmiyorum.”
“Çünkü bir çözüm arıyorsun.”
“Evet.”
Anneanne güldü, sonra dedi ki:
“Köydeyken kadınlar cemiyye kurardı. Cemiyyeyi bilir misin?”
“Duydum.”
“Her ay her kadın on lira verir, fazlasını değil. İlk ay hepsini biri alır, ikinci ay bir başkası, böyle gider. Kimin başkasından fazla ihtiyacı varsa, diğerlerinden önce alır. Ve kimse nedenini sormaz. ‘Benim bir zarfım var’ demesi yeter.”
“Kimse utanmaz mıydı?”
“Asla. Çünkü herkes verir, herkes bir gün alırdı. Sadaka değildi. Daha güçlü bir şeydi: güvendi.”
“Senin düşündüğün kasa bir cemiyye değil,” dedi anneanne. “Cemiyye her kadına verdiğini geri öder. Senin kasan hiçbir şey geri ödemez.”
“Bu daha mı kötü?”
“Daha zor. Karşılığını vermeden almayı kabul etmeyenler olur.”
Salma sustu. Göğsünde küçük bir kapı açılıyormuş gibi hissetti.
“Ama anneanne, ya biri ihtiyacından fazlasını alırsa?”
“Ya alırsa?” Anneanne omuz silkti. “Olurdu. Biri sırası gelmeden alır, ödemeyi geciktirir, kadınlar bir hafta onun hakkında konuşurdu. Sonra sonraki ay gelirdi.”
Salma defterine iki sözcük yazdı: “Soru yok.” Sonra defteri kapattı.
“Burada hayatından memnun musun anneanne?”
Anneanne ona bir an baktı. Yeşil gözlerinde bir uzaklık vardı.
“Bana daha kolay bir şey sor.” Sonra, bir dakika sonra: “Köyü özlüyorum. Ve sana göçün unutulduğunu söyleyen yalan söylüyordur. Benim söyleyeceğim bu kadar.”
Elini Salma’nın başına koydu, o hafif, kuru eli; başka bir şey eklemedi.
O gece Salma erken uyumadı.
Defterini açtı ve küçük bir yazıyla yazdı:
“Sınıf için ortak bir kasa. Herkes gücünün yettiğini verir. İhtiyacı olan alır. Soru yok. Sadece küçük bir kâğıt: Aldım.”
Sonra sayfaya uzun uzun baktı ve altına ekledi:
“Bunun işe yarayıp yaramayacağını bilmiyorum. Ama korkmaya devam etmekten iyidir.”
Bitişik odada Bilal’in babasıyla kısık sesle konuştuğunu duydu; kız kardeşinin “bu tür şeylerin” olduğu bir okulda bulunmasını sevmediğini söylüyordu. Babasının anlamadığı sözcüklerle cevap verdiğini duydu, ama tonunu anladı: oğluna sabretmeye çalışan, dünyaya sabretmeye çalışan, kendine sabretmeye çalışan bir adam.
Karanlıkta gülümsedi.
On Birinci Bölüm
Omar: İlk Sürüm
Perşembe, 15.00 — Cuma, 01.00
Perşembe öğleden sonra, işe gitmeden önce, Max bisiklet parkında önüne dikildi.
Yalnızdı ve gülümsemiyordu. Çantasını tek omzunda taşıyor, askıyı parmaklarıyla sıkıyordu, sanki sıkıp suyunu çıkarmak istiyormuş gibi.
“Omar. Bir dakikan var mı?”
“Beş dakikam var.”
“Salı günü avluda bir şey söylemiştim. Paraya ihtiyacı olan kişi hakkında.”
Omar cevap vermedi. Bisikletinin kilidini yavaşça açtı.
“Sadece gülmek istemiştim. Alay edecek birini arıyordum ve gözüm sana takıldı. Bu kötü.” Max yere baktı. “Bunu biri beni zorladığı için söylemiyorum. Söylüyorum çünkü… bu hafta çok şeyi farklı görmeye başladım.”
“Bunu bana neden söylüyorsun?”
“Bilmiyorum. Çünkü sen hiçbir şey söylemedin. Ve senin hırsız olmadığını biliyorum. Yani, bilmiyorum. Ama senin olmanı istediğimi biliyorum.”
Omar gözlerini kaldırdı. Max, tanıdığından daha küçük görünüyordu. Daha küçük ve daha yorgun.
“Bu bir özür mü?”
“Sanırım öyle. Ya da özür dileme girişimi.”
Omar düşündü. “Önemli değil” diyebilirdi. Ama bu doğru değildi. “Cehenneme git” diyebilirdi. Ama bu da doğru değildi.
“Seni duydum,” dedi sonunda. “Seni affettiğimi söylemiyorum. Ama seni duydum.”
Max başını salladı ve uzaklaştı.
Omar bisikletine binerken bunun belki de birine söylediği en tuhaf cümle olduğunu düşündü: “Seni duydum.” Ne kabul ne de ret. Küçük ve doğru bir gerçek.
Perşembe günü restoranda sakindi. İki sipariş arasında Omar küçük bir tentenin altında durdu, telefonu açtı ve ilk sürümü bir kez daha okudu.
“Sınıf gezisi kasasından otuz sekiz avro aldım çünkü annemin ilaca ihtiyacı vardı ve param yoktu. Yedi gün sonra iş bahşişlerimle geri koydum. Kimse bilmiyor. Kendimi hırsız gibi hissediyorum, aynı zamanda bir mazeretim olduğunu da. Hangisinin daha doğru olduğunu bilmiyorum.”
Sonra paylaşımı okudu.
Farkı ezbere biliyordu. Ama ona, bir çürüğe basan biri gibi, hâlâ orada olduğundan emin olmak için dönüyordu.
Neyi silmişlerdi? İlacı. Anneyi. Yedi günü. “Geri koydum” sözcüğünü. Mazeret cümlesini de silmişlerdi.
Hırsız bir meydandaki heykel gibi tek başına kalmıştı.
Ve düşündü: Bu sürümü yayımlanmadan önce görseydi onaylar mıydı?
Cevabı biliyordu. Belki “Önemli değil, yayımla” derdi. Çünkü o zaman yükten her yolla kurtulmak istiyordu. Ama sorulması gereken tek kişi oydu. Sorun da buydu: kimse ona sormamıştı.
Gece on bir buçukta eve döndüğünde annesi hâlâ kanepede uyanıktı; televizyon sessiz açıktı.
“Neden yatmadın?”
“Seni bekliyordum.” Gülümsedi. “Gel, bana gününü anlat.”
Montunu çıkarmadan yanına oturdu.
“Okulda bir şey oldu anne.”
“Kötü bir şey mi?”
“Bilmiyorum.” Sonra, geri dönüşü olmayan bir adım attığını bilerek dedi ki: “Üç haftadan fazla önce sınıfın kasasından para aldım. Otuz sekiz avro. Çünkü ilacın bitmişti.”
Annesinin yüzü değişti. Beklediği gibi değişmedi.
“Aldın mı?” dedi. “Kasadan mı?”
“Geri koydum. Yedi gün sonra.”
“Adı hırsızlık Omar.” Bunu tanımadığı bir sesle söyledi. “Seni böyle yetiştirmedim.”
“Ne istiyordun? İlaç bitsin mi?”
Eli, tokat atacakmış gibi kalktı, sonra yavaşça indi, ağzının üstüne kondu.
“Sana ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedi elinin ardından. “Bağırmak istiyorum. Ağlamak istiyorum. Ve bilmiyorum.”
Cevap vermedi. Oturmaya devam ettiler; televizyon yüzlerini sessiz renklerle aydınlatıyordu.
Biraz sonra, ona bakmadan dedi ki: “Git yat.”
“Peki öğretmen?”
“Bilmiyorum.” Televizyonu kapattı. “Bu gece hiçbir şey bilmiyorum.”
Odasında, gece birde, ilk yazdığı formu yeniden açtı.
Karşı tarafta bir insan olduğunu biliyordu. Gerçek bir insan; elleri, telefonu, kararı olan. Cümlesini kesen bir insan. Ve onun kim olduğunu bilmiyordu.
Ama onun hakkında bir şey biliyordu: kötü olmadığını. Kötü biri kapıyı açık bırakmazdı.
Yavaş parmaklarla yazdı:
“İlk sürüm daha uzundu. İşte bu: (sonra metni eksiksiz, sözcük sözcük yapıştırdı.) Dört şeyi sildin. Sana ne olduklarını söylemeyeceğim, sen biliyorsun. Yalnızca nedenini bilmek istiyorum. Ve bu gerçeğin ne zaman ve nasıl söyleneceğine senin değil, benim karar vermemi istiyorum.”
Sonra son cümleye baktı, sert olduğu için silmeyi düşündü. Ama silmedi.
Gönderdi.
Karanlık odada, yağmur camı döverken merak etti: Mesajı açacak mıydı? Ne hissedecekti? Ve bu hikâyede en azından bir kişi, “Üzgünüm” dedikten sonra “ama” eklemeyecek miydi?
Bilmiyordu.
Ama şafaktan önce uyumadı. Annesini duvarın ardından dinledi; mutfakta amaçsız dolaşıyor, dolabı açıp kapatıyordu.
On İkinci Bölüm
Suda: Yayımlanmayan Kelime
Perşembe, gece yarısı
Suda itirafını gece on ikide, yasak bir sır yazıyormuş gibi battaniyenin altına saklanarak yazdı.
“İki Hayat” paylaşımını öğleden sonra okumuş, gece bir kez daha okumuştu. Kimin yazdığını hemen anlamıştı. Düşünmesine gerek kalmamıştı. Ella ile altı yıllık arkadaşlık, ona onun en ince işaretlerini yakalamayı öğretmişti.
Sonra beklemediği bir şey hissetti: şefkat değil, adı kıskançlık olan küçük, keskin bir sızı.
Formu açtı. Yazdı:
“Arkadaşımı dünyadaki herkesten çok seviyorum. Ve aynı zamanda biraz da ondan nefret ediyorum. Çünkü herkes onu görüyor, beni onun gölgesi olarak görüyor. Çünkü sınıftaki adım “Ella’nın arkadaşı”. Çünkü o ağladığında üzülüyorum, başarılı olduğunda kıskanıyorum ve hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyorum.”
Okudu. Sonra fikrini değiştirmeden önce hızla “Gönder”e bastı, telefonu kapattı ve yastığın altına koydu.
İtirafı hiçbir zaman yayımlanmadı.
Suda on altı yaşındaydı. Babası taksi şoförüydü, annesi sabahın erken saatlerinde ofis temizliyordu. Büyük bir ağabeyle küçük bir kız kardeşin ortasındaki kızdı; evde kimsenin hiçbir şey sormadığı kız, çünkü “sorun çıkarmazdı”.
Okulda tek bir arkadaşı vardı: Ella. Ve bu arkadaşlık bir hediye değildi. Bir işti.
Suda bunu kimseye, kendine bile itiraf etmemişti. Ama biliyordu: Ella fotoğraf çekerken çantayı taşıyan oydu. Ella “Nasıl görünüyorum?” diye sorduğunda “Harika!” diyen oydu. Ella bir takipçisiyle konuşmak için durduğunda koridorda bekleyen oydu. Ve biri “Bu kim?” diye sorduğunda, Ella’nın “Bu Suda, arkadaşım” dediğini duyan oydu.
Arkadaşım. Hep bir sıfat, hiçbir zaman bir isim değil.
Ve Ella’yı gerçekten seviyordu. Bunu acıtan da buydu. Ella kibirli ya da kötü olsa iş daha kolay olurdu. Ama Ella nazik ve cömertti, Suda’ya eski giysilerini ve yeni bir ruj verirdi, her gün “İyi misin?” diye sorardı; bu da dürüstçe cevap veremeyeceği soruydu.
Çarşamba günü, Ella restorandaki fotoğrafını paylaştığında, Suda onu otobüste gördü.
Yalnızca üç saniye baktı: Ella ve annesinin fotoğrafı, iki yorgun yüz, masada soğanlar, buhar.
İlk hissettiği gurur değildi. Daha çok öfkeye yakındı: “Demek öyle. Gerçek olmak istediğinde insanlar alkışlıyor. Ben ise hep gerçektim ve kimse bana alkış tutmadı.”
Yorumu otobüste, titreyen bir başparmakla hızla yazdı:
“Cesur.”
Beyaz bir kalp ekledi, sonra gönderdi.
Sonra yazdığı kelimeye baktı ve içindekini gördü. Tek bir kelime, ama üç şey: övgü, meydan okuma ve küçük bir yara. Okuyan herkes kendisine uyanı seçecekti.
Ve Ella, onu beşinci sınıftan beri tanıyan Ella, üçünden hangisinin doğru olduğunu bilecekti.
Ya da bilmeyecekti. Suda’yı en çok korkutan da buydu.
Perşembe günü, okuldan sonra, Suda evinin mutfağında oturmuş, bir elma soyup düşünüyordu.
Annesi içeri girdi, ayakkabılarını kapının yanında bıraktı. Yorgundu ve ellerinde temizlik malzemesi kokusu vardı.
“Ne var?”
“Bir şey yok.”
“Bu, bir şey var demek.”
Suda elmaya baktı.
“Anne, kıskandığın biriyle arkadaş olmak ister miydin?”
Anne şaşırmadı. Sandalyeye oturdu, başörtüsünü çıkardı, alnını ovuşturdu.
“Ben ve ablam böyleydik. Birbirimizi severdik ve kıskanırdık. Birbirine yakın iki insan için başka bir yol var mı?”
“Bence bu kötü.”
“Kötü değil. Sadece saklayınca kötü.” Anne gözlerini kaldırdı. “Kıskançlık kor gibidir. Külün altında bırakırsan sessizce yakar, ışığa çıkarırsan yalnızca ışık olur.”
“Ona söylersem kızar mı?”
“Belki. Belki de sana der ki: Ben de.”
“Onun benden neden kıskanabileceğini bilmiyorum.”
Anne güldü; o hafta ilk kez gülüyordu.
“Çünkü onu bir şey istemeden seviyorsun. Bu da kıskançlığı cezbeder.”
Gece yatağına oturdu, Ella’yla sohbetini açtı.
Aralarındaki son mesaj iki gün önceydi: komik bir kedi fotoğrafı ve üç gülen yüz.
Yazmaya başladı:
“İyi misin?”
Baktı. Ella’nın her gün ona sorduğu cümleyle aynıydı.
Sildi.
Yazdı: “Sana bir şey söylemek istiyorum.”
Sildi.
Yazdı: “Cesur yazdım ve başka bir şey kastediyordum.”
Sildi.
Ekran boş kaldı. İmleç boş kutuda küçük bir kalp gibi, bekleyerek yanıp sönüyordu.
Suda telefonu masaya koydu. Hazır değildi. Ella’ya gerçeği söyleyeceği anın geleceğini biliyordu, ama bu gece değil.
Ertesi gün okulda her zamanki gibi Ella’nın yanına oturdu, kalemini kaybettiğinde ona kalemini verdi, esprisine güldü. Ve hiçbir şey söylemedi.
Ella’nın da kendi tarafında yorumu gördüğünü, kelimeyi okuduğunu, içinde bir şeyin eksik olduğunu anladığını ve sustuğunu bilmiyordu. İki arkadaşın yan yana oturduğunu, her birinin öbürüne söylemediği bir cümle taşıdığını.
Dostlukların bazen birbirinden uzaklaşma biçimi budur: bağırışla, kavgayla değil, cepte kalan küçük cümlelerle.
On Üçüncü Bölüm
Jannik: Tuz
Cumartesi, 21.00
Annesi ona dedi ki: “Su deniz gibi tuzlu olmalı.”
Fırının üstündeki küçük mutfaktaydılar, cumartesi akşamı, saat dokuza yaklaşıyordu. Fırının kokusu şafaktan beri aşağıdan yükseliyordu; Jannik artık o kokuyu duymuyordu, çünkü içinde yaşıyordu. Bunun evinin kokusu olduğunu ancak evden çıktığında anlıyordu.
“Deniz gibi. Anladım.”
“Anlamıyorsun. Yaz.”
Annesi bir kalem aldı, avucuna büyük harflerle yazdı: “Tuz.”
“Anne, ben on sekiz yaşındayım.”
“Ve sevgilinin babasına yemek yapıyorsun. Bu, hayatının en tehlikeli operasyonu. Avucuna yaz.”
Güldü. Annesi Sylvia güçlü yapılı bir kadındı; elleri her zaman unla kaplıydı ve sanki bir şey yoğuruyormuş gibi konuşurdu: hem kararlılıkla hem şefkatle. Otuz yıldır fırında çalışıyordu ve bütün komşuları ve müşterileri adlarıyla, sevdikleri şeylerle tanırdı.
Üç yıl önce ona “Anne, bir oğlana âşığım” dediğinde, hamur yoğuruyordu. Durmadı. Elleri hamuru yavaşça bastırmaya devam etti, bir dakika sonra dedi ki: “Peki. İyi yemek yiyor mu?”
Bu gece sordu: “O gün bana neden yemeği sormuştun?”
“Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Ve her anne, ne diyeceğini bilmediğinde yemekle başlar.”
Jannik, Leo’nun hikâyesini biliyordu. Bütün ayrıntılarını değil, ama en önemlisini biliyordu: Leo’nun babasından korktuğunu, her pazar ona yalan söylediğini, akşam sekizde çantasında açmadığı bir kitapla döndüğünü.
Ama Leo’ya bir şey söylemedi. Çünkü deneyimlerinden biliyordu: insan itildiğinde çıkmaz. Karar verdiğinde çıkar.
Bu yüzden pazartesi sayfanın paylaşımını gördüğünde fırının arka merdivenine oturdu ve cümleyi defalarca okudu: “Oysa sevdiği kişinin yanında.”
Hemen öfkelenmedi. Önce Leo için büyük bir korku duydu. Sonra öfke. Sonra beklemediği üçüncü bir duygu: sayfaya karşı tuhaf bir kıskançlık. Çünkü kendisinin cesaret edemediğini yapmıştı: babanın öğrenmesini sağlamıştı.
Akşam Leo geldiğinde, kırık bir sesle “Babam öğrendi” dediğinde, Jannik ne diyeceğini bilmedi. Yalnızca ona sarıldı. İki gün sonra, akşam bir görüşmede Leo ona hiçbir giriş yapmadan şöyle dedi: “Babam pazar günü gelecek misin diye soruyor.” Ve ekledi: “Çok uzun bir soru biçiminde.”
Gece yarısından sonra mutfağa döndü, yalnızdı, sosu bir kez daha denedi.
Domatesi, sarımsağı ve annesinin yaptığı gibi biraz şekeri koydu. Telefonundan bir tarif okurken tahta kaşıkla karıştırıyor, kafasında bin soru dönüyordu.
Baba ne diyecekti? Ne soracaktı? Jannik’in bir planı olmadığını mı anlayacaktı? Oğlunun bir oğlanın elini tuttuğunu görmeye dayanabilecek miydi?
Omzunda bir el hissetti.
“Jannik. Yat.”
“Yapamam. Korkuyorum.”
“Neden?”
“Beni sevmemesinden.”
Annesi yanındaki sandalyeye oturdu.
“Seni neden sevsin ki?” dedi. “Daha seni tanımıyor.”
“Teşekkürler anne.”
“Makarnayı haşla ve çok konuşma. Sana geleceğini sorarsa şunu söyle: Müzik. ‘Bilmiyorum’ deme.”
“Neden?”
“Çünkü babalar bilen birini sever.” Omuz silkti. “Ya da biliyormuş gibi görünen birini. Ve tuzu ekle.”
Güldü.
Pazar sabahı, iki market poşetiyle Leo’nun dairesinin kapısında dururken avucuna baktı.
Gece yıkanmış, sonra otobüste terlemişti ve “Tuz” kelimesinden geriye yalnızca okunmaz, soluk mavi bir çizgi kalmıştı.
Ve zile bastığında onu tamamen unuttu.
On Dördüncü Bölüm
Leo: Makarna
Pazar, 13.00
Çarşamba günü Michael gazete okurken, gözlerini kaldırmadan aniden dedi ki: “İstersen pazar günü gelebilir.” Sonra gazeteye döndü, sanki hiç konuşmamış gibi.
Michael cumartesi günü üç kitap almıştı.
Leo’ya söylemedi. Ama Leo onu pencereden görmüştü; elinde bir kâğıt torbayla kütüphaneden çıkıyor, sonra odasına süzülüyordu. Bir saat sonra Leo şarj aletini almak için odaya girdiğinde masanın üzerinde üç kitap gördü; başlıkları şöyleydi: “Oğlunla Nasıl Konuşulur”, “Çeşitleriyle Aşk” ve “Babalar İçin Sorular ve Cevaplar”. Hepsi açıktı, kurşun kalemle çizgiler vardı.
Kapıda durdu, gülmesi mi ağlaması mı gerektiğini bilemedi. Sonra kapıyı sessizce kapatıp çıktı.
Onu utandırmak istemiyordu. Ama babasının korktuğunda mühendis kesildiğini anlamıştı: talimatları okuyordu.
Pazar günü saat birde zil çaldı.
Michael sofrayı dört kez düzenlemişti. Tabakları koymuş, sonra yerlerini değiştirmiş, sonra bir mum eklemiş, “çok fazla” göründüğü için söndürmüş, sonra mum olmayınca masa “soğuk” göründüğü için yeniden yakmıştı. Temiz bir gömlek giymiş, sonra bir başkasını, sonra yine ilkine dönmüştü.
“Baba. O bir oğlan, müfettiş değil.”
“Biliyorum.”
“Bize yemek yapacak, bir kâğıdı imzalatmak için değil.”
“Biliyorum Leo.” Gömleğin yakasını düzeltirken ona baktı. “Ama ben görünmek istiyorum…” Durdu.
“Ne gibi?”
“Kitaplara ihtiyacı olmayan bir baba gibi.”
Leo gerçekten güldü ve babasının koluna bastırdı. Sonra kapıyı açtı.
Jannik eşikte duruyordu; dağınık saçları, alışılmış görüntüsüne hiç benzemeyen, özenle ütülenmiş beyaz bir gömleği vardı ve her elinde bir market poşeti. En az Michael kadar gergindi, ama başka biçimde: gereğinden büyük bir gülümsemeyle.
“Merhaba Bay Schneider. Ben Jannik.”
“Hoş geldin Jannik. Buyur.”
Michael elini uzattı ve aynı anda Jannik poşetlerden birini yere koymaya çalıştı; el poşete çarptı, bir kutu domates yere düşüp kanepenin altına yuvarlandı.
Sessizlik oldu.
“Çok özür dilerim.”
“Önemli değil, önemli değil.” Michael kendisi eğilip kutuyu aradı ve kanepenin altından boğuk bir sesle dedi: “Açıkçası, alabileceğimiz en iyi giriş bu olabilir.”
Jannik güldü. Leo da güldü. Bir an sonra Michael elinde kutuyla kanepenin altından çıktı, yüzü kızarmıştı, o da gülüyordu.
Makarna kötüydü. Herkes sonradan bunu, üzerinde anlaşmadan doğruladı.
Yanık değildi. Gereğinden fazla pişmişti, yapış yapıştı, sosta kimsenin kaynağını bilmediği tuhaf bir tat vardı. Jannik suya tuz koymayı unuttuğunu fark etmiş, durumu telafi etmek için sosa fazladan tuz eklemiş, sos da tuzlu olmuştu.
Michael tabağını sonuna kadar yedi.
“Beğendin mi?” diye sordu Jannik endişeyle.
“Farklıydı.”
“Yani kötüydü.”
“Yani hepsini yedim.”
Leo güldü.
Yemekten sonra zor kısım geldi.
Michael çatalı bıraktı ve hafif resmî bir tonla dedi:
“Jannik, ne okuyorsun?”
“Son sınıftayım. Müzik okumak istiyorum. Ya da öğretmenlik. Karar vermedim.”
“Müzik. Güzel.” Başını salladı. “Ve… ailen… şunu biliyor mu…” Eliyle kendisiyle Leo arasında belirsiz bir hareket yaptı.
Herkes durdu.
“Annem biliyor,” dedi Jannik. “Babam üç yıl önce öğrendi. Zordu. Şimdi her akşam bana bir mesaj atıyor: Yemek yedin mi? Yapabileceğinin en fazlası bu.”
“Yapabileceğinin en fazlası,” diye tekrarladı Michael. “Ve sen… bunu kabul ediyor musun?”
“Ediyorum. Bazen etmiyorum.”
Michael yavaşça başını salladı, boş tabağına baktı. Sonra tabakları alarak birden kalktı. “Kim kahve ister?” dedi, olması gerekenden yüksek bir sesle.
Yemekten sonra Jannik çantasından gitarı çıkardı. Çalacağına söz vermemişti ama “İzin verir misiniz?” dedi ve kanepeye oturdu; yüzündeki şaşkınlığa hiç benzemeyen emin parmaklarla uzun, sakin bir parça çaldı.
Michael karşı koltuğa oturdu, ellerini kenetledi. Parça boyunca kıpırdamadı. Bittiğinde kimseye bakmadan dedi ki:
“Güzeldi.”
“Teşekkürler.”
“Yani çok sevdim. Müzikten hiçbir şey anlamam. Ama bana bir şeyi hatırlattı.”
“Neyi?”
“Leo’nun annesini. Gençken.” Hüzünlü, uzak bir gülümsemeyle gülümsedi. “Bunu daha önce hiç söylemedim.”
Akşam Jannik giderken Michael mutfakta tabakları yıkıyordu. Leo kurulamaya geldi.
“Baba.”
“Evet.”
“Rahatladın mı?”
“Rahatladım demeyeceğim.” Sonra: “Tersini de demeyeceğim.”
“Bu yeter.”
“Yetmez,” dedi Michael. “Ama bu gece elimde olan bu.”
Daha fazla bir şey söylemedi. Ama bir sonraki tabağı ona uzattı, çok dikkatle.
Birkaç dakika sonra, sessizce tabak kurularken, Michael çok doğal bir sesle dedi:
“Sence bana makarna için başka bir yöntem öğretebilir mi?”
Leo, gözlerinden yaş gelene kadar güldü. Ve dedi ki:
“Korkarım onun da derse ihtiyacı var.”
On Beşinci Bölüm
Yasmin: Silme
Cuma 19.00 — Pazar 02.14
Takipçi sayısı üç bin yüz dörde ulaşmıştı.
Yasmin yatağına oturmuş, elinde telefon, sayıya, o yokken büyümüş bir çocuğa bakar gibi bakıyordu. Sayfa artık onun sayfası değildi. İçinde başka okullardan öğrenciler vardı, ondan “anonim bir röportaj” yapıp yapamayacağını soran yerel bir gazeteci, ona ücretli bir reklam teklif eden bir hesap.
Onu bir tuvalette duyduğu ağlama yüzünden başlatmıştı. Şimdi kaç yeni ağlama yarattığını bilmiyordu.
Masasının üzerinde cevaplamadığı üç mesaj duruyordu.
Birincisi Leo’dandı: “Sana teşekkür etmem mi gerekir, seni hesaba çekmem mi bilmiyorum.”
İkincisi Omar’dan, tam metniyle, orijinal yazısıyla birlikte; sonunda, önceki her şeyden ağır dört kelime: “Karar vermek istiyorum.”
Üçüncüsü Max’ten, imzasız, ama yazış biçiminden onun olduğunu anlamıştı: “Senin olduğunu biliyorum. Çarşamba günü herkese söyleyeceğim.”
Sonra dördüncü bir mesaj, telefonda değil. Bayan Berger’in kafasındaki sesi: “Sildin.”
Analiz panelini açtı.
Bakmaması gerektiğini biliyordu. Ama bir aç insanın mutfak kapısına baktığı gibi baktı.
Her paylaşımın yanında bir rakam, her rakamın yanında inip çıkan küçük bir çizim vardı. Ve bildiği ama itiraf etmediği şeyi fark etti: Daha fazla sildiği paylaşımlar daha fazla beğeni alıyordu.
Omar’ın asıl yazısı, yazıldığı gibi kalsaydı, üç kat uzun olacaktı. Ve muhtemelen beğenilerin yarısını alacaktı. Çünkü insanlar ayrıntıyı sevmez. İki saniyede okunan cümleyi sever.
Ve o da bunu yapmıştı. Acıları güzel cümlelere dönüştürüyordu. Ve her güzel cümle sahibinden bir şey alıyordu.
Odada tek başına, yüksek sesle kendi kendine söyledi:
“Ben yalancı değilim.”
Ama oda cevap vermedi.
Hatırlamaya çalıştı: Rakamları ne zaman sevmeye başlamıştı? İlk gün değildi. İlk gün içinde bir sıcaklık vardı, çünkü bir insan duyulmuştu. Ama üçüncü günde rakamları her saat kontrol etmeye başlamıştı. Beşinci günde paylaşımları okurken, yayımlamadan önce her birinin ne kadar alacağını hesaplıyordu. Yedinci günde kesmeye başladı.
Konuşan rakamlardı, insanlar değil.
Omar’la cuma akşamı yedide hamburgercide buluştu.
Ona oraya gelmesini yazmış, nedenini söylememişti. Onu bisikletinin yanında dururken buldu; sarı kurye yeleğini giymişti, o gece ek vardiya almıştı, kâğıt bardaktan kahve içiyordu.
“Gelmeyeceksin sanmıştım,” dedi.
“Ben de sana nasıl bakacağımı bilmiyorum.”
“Şimdi nasıl bakıyorsan öyle bak.”
Bir süre sessizce durdular. Bir bisiklet geçti. Uzaktan bir tren sesi geldi.
“Özür dilerim,” dedi. “Hayır. Dur. Özür dileyip bitirmek istemiyorum.”
“Söyleyeceğin neyse söyle.”
“Yazını kestim. Çünkü uzundu. Ya da kendime öyle söylemiştim. Uzundu, hüzünlüydü, biraz da sıkıcıydı ve insanların sonuna kadar okuyacağını sanmadım. Okunacak cümleyi seçtim. En güçlüsünü seçtim.”
“En güçlüsünü,” diye tekrarladı Omar. “Hırsızı.”
“En güçlüsü oydu.”
“Ya ben?”
Nasıl cevap vereceğini bilemedi.
“Sonraki gecelerde uyuyamayan bendim,” dedi Omar çok sakin bir sesle. “Avluda herkes ayakkabıma bakarken yürüyen bendim. Hırsız gibi hissetmek istemediğim için sana yazan bendim ve sen hırsızı bana aynı kelimelerle geri verdin.”
“Kastetmedim…”
“Biliyorum. O yüzden olması gerektiği kadar öfkeli değilim.” Gülümsedi. “Ama ‘kastetmedim’ dediğinde, bunun herkesin anlamadan önce söylediği şey olduğunu bilmeni isterim.”
Yasmin başını eğdi.
“Max’in herkese kim olduğumu söyleyeceğini de biliyorsun.”
“Duydum.”
“Ve onu durdurmak is…”
“Durdurmak mı? Hayır. Bu senin sorunun.”
Şaşkınlıkla ona baktı.
“Yani: yaptığının sonuçlarından seni kurtarmak benim sorunum değil. Ama düzeltmek istiyorsan…” Sözcüğü ararken durdu. “İlk sürümü yaz. Olduğu gibi.”
“Şimdi mi?”
“Şimdi değil.”
“Neden?”
“Çünkü hazır değilim.” Bardağını kaldırıp buhara baktı. “Üç bin kişinin önünde parayı geri koyan hırsız olmaya hazır değilim. Bunu onlara kendim söylemek istiyorum. Yüzümle. Belki sınıfın önünde. Ekranda değil.”
“O zaman benden ne istiyorsun?”
“Benim yerime, herkesin yerine karar vermeyi bırakmanı.” Ve çok yumuşak ekledi: “Hepsi bu.”
Cümlede beklemediği bir alçakgönüllülük, bilgeliğe benzeyen bir şey vardı; ama onu bilge gibi söylemedi. Tuz isteyen biri gibi söyledi.
Aralarına uzun bir sessizlik girdi.
Sonra Omar dedi ki: “Vardiyam çeyrek saat sonra başlıyor. Annem sonra beni bekliyor.”
“Git.”
“Konuşacağız.”
“Biliyorum.”
Bisikletiyle fırladı; Yasmin kaldırımın ortasında, havanın soğuğunda kaldı. Önünde yalnızca beş gün kalmıştı.
Cumartesi sabahı Yasmin bir taslak yazdı. Günlerdir yazacağını biliyordu: süssüz, kesintisiz, uzun bir mesaj. İçinden tek bir kelime silmedi.
Ama yayımlamadı. Çünkü dün bir şey anlamıştı: Çözüm bir paylaşım daha değildi. Artık biliyordu ki onu buraya getiren şey paylaşımlardı.
Çözüm, insanların karşısına çıkmaktı.
Yüzlerinin, kendi sesinin, hatalarının karşısına; onu koruyan güzel bir cümle olmadan.
Bayan Berger’i aradı.
“Sınıfla konuşmak istiyorum,” dedi.
“Ne zaman?”
“Çarşamba. Dersinde.”
“Emin misin?”
“Hayır.”
“İyi,” dedi öğretmen. “Beni korkutanlar emin olarak konuşanlar.”
O gece uyuyamadı.
Gelen kutusunda günlerdir görmezden geldiği teklif duruyordu: “Lumina Uygulamaları” adlı bir hesap, tek bir paylaşım karşılığında ona dört yüz avro teklif ediyor, önce bir bağlantıya tıklayarak sayfayı “doğrulaması” gerektiğini, bunun onu taklitçilerden koruyacağını söylüyordu. Mesajı on kez okudu. Para istemiyordu. İstediği, kendine bile itiraf etmediği şey, birinin ona sayfasının gerçek olduğunu söylemesiydi.
Bağlantıya gece yarısından sonra iki on dörtte tıkladı. Şifre isteyen basit bir ekran çıktı. Şifreyi yazdı. Sonra yükleme simgesi üç saniye döndü ve sayfa eskisi gibi geri geldi.
Yasmin üç saniyenin gerekenden fazla olduğunu fark etmedi.
On Altıncı Bölüm
Jonas: Tam Sürüm
Pazar, 02.14
Sabaha karşı iki on dörtte Jonas Hoffmann’ın telefonuna küçük bir bildirim düştü: “Oturum açıldı.”
Gülümsemedi. Bunun işe yarayacağını, suyun kaynayacağını bildiği kadar biliyordu. Çoğu insan hacklenmekten korkmaz. Bir fırsatı kaçırmaktan korkar.
Yirmi iki yaşına geldikten sonra bile terk etmediği odasında masasına oturdu, kendine soğuk kahve doldurdu ve bütün okulun “Fısıltı” dediği sayfayı açtı. Sonra sahibinden başka kimsenin göremediği bölümü açtı: formu ve arkasında, bir aydır ona gönderilen her şeyi.
Dört yüz on iki mesaj.
Okumak istemiyordu. Kendine böyle söylüyordu. Yalnızca elindeki şeyin boyutunu bilmek istiyordu.
Sonra okudu.
İlaç, anne ve otuz sekiz avro hakkında bir mesaj okudu. Düzenli odasının fotoğrafını çeken, sabaha karşı üçte ağlayan bir kız hakkında noktasız uzun bir mesaj okudu. Elindeki iki bardağı ve sırtını dönüp gidişini yazan bir oğlanın mesajını okudu. Ardından her pazar babasına yalan söyleyen bir oğlan hakkında iki satır okudu ve ilk cümleden kardeşinin üslubunu tanıdı, bunu yorumlamadı. Sonra ekranın öbür tarafını gördü: her mesajdan gerçekte neyin yayımlandığını. Bir cümle, iki cümle ve geri kalanında boşluk.
Bin öğrencinin inandığı sayfa yayımladığı her şeyi yarıya kesiyordu ve kimse bilmiyordu.
Sessizce güldü. Bir itiraf sayfası değildi. Yarım gerçekler için küçük bir fabrikaydı ve kapıların nasıl açıldığını bilen o, ilk girendi.
Akşam yemeğini hatırladı. Kardeşinin gözlerini masadan kaldırıp “Jonas olmak istemiyorum” deyişini.
Babası ona vurmamıştı. Kimse bağırmamıştı. Max yalnızca bir cümle söylemiş ve evde bir daha kapanmayacak bir kapı açmıştı.
Bir şey daha hatırladı, normalde hatırlamadığı bir şey.
On yedi yaşındayken bir partiden sonra babasının arabasını kullanmıştı. Diğerlerinden fazla içmemişti, ama içmişti. Bir virajda savrulmuş, bisikleti geç görmüştü. Şafaktan önce gazete dağıtan bir çocuk, kolu kırılmıştı. Jonas arabadan titreyerek inmiş, ambulansı değil babasını aramıştı. Baba on dakikada gelmişti. Üç gün sonra her şey bitmişti: iki telefon, bir zarf ve “sorumlusu olmayan kaza” ifadesi. Çocuk, kendisine çarpanın adını hiçbir zaman öğrenmedi.
Babası ona bir kez bile “Nasılsın?” diye sormamıştı. Yalnızca düzeltmişti. O günden sonra Jonas, sevginin bu olduğunu sanmaya başlamıştı: insanın sorulmadan kurtarılması.
Kardeşine “Ağlama” demesinin nedeni de buydu. Zalim olmak istemiyordu. Ona kendi öğrendiğini öğretiyordu.
Samimiyetle ikna olmuştu: Kötü biri değildi. Kullandığı kelime buydu: Koruyorum.
Düşündü: Herkesin utandığı bir şey varsa, kimse taş atmaz. Kendini buna ikna etmişti. Anja adındaki kıza gelince, onu düşünmedi. Aklında bir dosyadaki ismi, insan değildi.
Bir defter çıkarıp eliyle yazdı, çünkü fikirleri kurmadan önce görmeyi seviyordu:
1. Zamanlama: Bütün metinler, her biri aslıyla ve yazıldığı saatle. Çarşamba, akşam sekiz. 2. Koşul: Sayfa adına iki cümlelik bir bildiri. Doğrulamadan sonra, cumartesi partisi hakkında söylenenler, içki içmiş iki kişi arasındaki bir yanlış anlamaydı. Sayfa acele ettiği için özür diler. 3. Geriye kalan: Sabır.
Otomatik saati ayarladı. Ekranda küçük siyah bir sayaç belirdi: 89 saat, 46 dakika. Deftere yalnızca kendisi için dördüncü bir satır ekledi: İşin en kolay kısmı insanlardı. Yalnız bir insanı övmek yeter, evinin anahtarını sana verir.
O gece hiçbir şey göndermedi. Korkunun bir gün boyunca büyümesini istiyordu, aşçının hamuru dinlendirdiği gibi.
Bilgisayarı kapatmadan önce yan duvardan kardeşinin yatakta döndüğünü duydu. Ve Max’in küçükken geceleri ağladığını, sesi yastıkla bastırdığını hatırladı. Ve Jonas’ın duyduğunu, yüzünü duvara çevirdiğini.
Ona kimsenin öğretmediği tek şey buydu: Bir insan bir kapıyı nasıl çalar.
On Yedinci Bölüm
Yasmin: Mühlet
Pazartesi 16.00 — Salı 20.19
Pazartesi günü, öğleden sonra dörtte, sayfayı açamadı.
Şifreyi iki kez yazdı ve aynı cevap geldi: “Bu bilgilerle bir hesap yok.” Telefonuna, kilidi değiştirilmiş evinin kapısına bakar gibi baktı.
Akşam sekizde kişisel e-postasına bir mesaj geldi, sayfaya değil. Gönderen, sayfanın kendi e-posta adresiydi.
Başlık yok, selam yok. Kısa, düzenli, soğuk cümleler:
“Pazar şafağından beri ‘Fısıltı 11b’nin sahibiyim. Formun içindeki her şeye de: dört yüz on iki mesaj, her biri yazıldığı gibi, sen kesmeden önce. İnanman için üç metnin ilk satırını ekledim.
Çarşamba, akşam sekizde hepsini, asıl metinleriyle ve yazılma saatleriyle yayımlayacağım.
Bunu engellemenin tek yolu var: Süreden önce, sayfa adına, iki cümlelik bir bildiri yayımlamak. Doğrulamadan sonra, cumartesi partisi hakkında söylenenler içki içmiş iki kişi arasındaki bir yanlış anlamaydı. Sayfa acele ettiği için özür diler.
Sen kısa cümleleri seversin. Bu ikisi kısa.”
Ekleri açtı. Birincisini ilk sözcüğünden tanıdı: “Her gün rol yapıyorum…” Sonra ikincisini: “Otuz sekiz avro aldım…” Üçüncüsü ise bir oğlana aitti ve ondan tek bir harf yayımlamamıştı: “Partide bir kıza olanı gördüm…”
Ağlamadı. Ekranın karşısında oturdu, elleri dizlerinde, iki cümleyi düşündü.
Ondan istenen şey tuhaf değildi. Tam olarak bir aydır yaptığı şeydi: bir gerçeği almak, yarısını kesmek, geri kalanı kendinden emin bir sesle yayımlamak. Fark şuydu ki bunu yardım etmek için yapıyordu; şimdi ise Anja adında bir kıza yalan söylemesi ve artık kendisinin olmayan bir sayfa adına imza atması isteniyordu.
Yapmazsa, dört yüz on iki hayat sekizde çekmeceden dışarı çıkacaktı.
Ve bütün bu kâğıtları tek bir yere toplayıp anahtarı onu öven ilk teklife teslim edenin kendisi olduğunu fark etti.
Salı sabahı, zilden önce Bayan Berger’i öğretmenler odasının kapısında bekledi.
“Okumanız gereken bir şey var,” dedi Yasmin ve telefonunu titreyen bir elle uzattı.
Öğretmen mesajı yavaşça, bir kez okudu. Sonra onu boş bir odaya aldı, kapıyı kapattı ve içmediği kahve fincanını bıraktı.
“Bu yarım gerçek değil,” dedi sonunda. “Bunun adı saldırı, bunun adı şantaj. İkisi de suç Yasmin ve kanunda maddeleri var. Ve ben bugün müdüre haber vermekle yükümlüyüm.”
“Haber verirseniz herkes benim…”
“Çarşamba günü zaten öğrenecekler. Konuşacağını söylemedin mi?”
Yasmin sustu.
“Sana gördüğümü söyleyeceğim, sen karar ver,” dedi Mira. “Bu kişinin elinde olan dört yüz on iki mesaj değil. Elinde olan gizlilikleri. Bomba dosyada değil. Bomba, her birinin yalnızca kendisinin ifşa edileceğini sanmasında. Sen sekizden önce onlara söylersen, her biri hikâyesini kendisi, istediği kadar anlatırsa, dosyada ne kalır?”
“Metin yazıldığı gibi kalır.”
“Ama artık sır olmayacak.”
“Ve bu onları herkesten korumayacak.”
“Hayır. Hiçbir şey kimseyi herkesten korumaz.” Ona baktı. “Ama biri hakkında bir şey söylenmesiyle onu kendisinin söylemesi arasında büyük bir fark var.”
Yasmin çıkmadan önce ekledi:
“Müdüre adını söylemeyeceğim. Okulun sayfalarından birinin saldırıya uğradığını ve şantaj olduğunu söyleyeceğim. Resmî şikâyet senin elinde, yalnızca senin, çünkü hesap senin.”
“Çarşambadan sonra.”
“Çarşambadan sonra,” diye onayladı Mira. “Şikâyet edecek bir şey kalırsa.”
Öğleden sonra üçte Mira’dan kısa bir mesaj geldi: “Müdüre haber verdim. Okul adına platforma ve polise bildirimde bulunacak. Adını sormadı.”
Çarşambadan önceki gece Yasmin balkona çıktı, soğuk zemine oturdu, tuvalette yaptığı gibi ayaklarını korkuluğa uzattı.
Babası biraz sonra iki bardak çayla geldi. Sormadan yanına oturdu.
“Üç haftadır meşgulsün.”
“Biliyorum.”
“Bana anlatmak ister misin?”
“İstiyorum. Ama korkuyorum.”
“Neden?”
“Kızmandan. Ya da umutlarını boşa çıkarmaktan.”
Halil kısa bir sessizlikten sonra, sokak lambalarına bakarak dedi:
“Sana kendimden bir şey söyleyeyim. Üniversitedeydim, ülkemizden çıkmadan önce, Fares adında bir arkadaşım vardı. Her şeyi paylaşırdık. Bir gün bana işi hakkında tehlikeli bir şey anlattı. Bir hafta sonra bana onun hakkında sorular soruldu. Bildiğimi söylemem ya da susmam gerekiyordu. Sustum.”
Yasmin şaşkınlıkla ona baktı.
“Bu hikâyeyi daha önce hiç duymadım.”
“Çünkü kimseye anlatmadım. O susmam ona ne zarar verdi ne de onu kurtardı. Ama on beş yıl boyunca kendime sormama neden oldu: Ya söyleseydim? Ya söylemeseydim?” Bardaktan bir yudum aldı. “Şimdi bildiğim şu: İnsan söylediği şey yüzünden olduğundan çok, söylemediği şey yüzünden uyuyamaz. Ne yaptığını bilmiyorum ve sen istemedikçe bilmek de istemiyorum. Ama her ne ise, onu kendi sesinle söyleyeceksen, ben seninleyim.”
“Ya büyük bir hataysa?”
“Ben babayım. Büyük hatalar, hâlâ denemeye devam ettiğimizin tek kanıtı.”
Çalışmaktan çatlamış ağır elini bir an omzuna koydu, sonra kalkıp içeri döndü.
Yasmin çay ve Berlin’in üzerinde görünen birkaç yıldızla yalnız kaldı.
Korkuyordu. Basit bir gerçekti ve saklamaya çalışmadı. Ama ilk cümleyi nasıl söyleyeceğini de sayıyordu. Ve o ayın tamamında ilk kez, işin en zor yanı cümleydi; salı akşamı sekizi on dokuz geçeden beri kafasında atan siyah sayaç değil: 23 saat, 41 dakika.
On Sekizinci Bölüm
Tutanak
Çarşamba, 10.15
11b sınıfı etik dersi tutanağı, çarşamba günü. Ben, sınıf sekreteri Lisa, Bayan Berger’in isteği üzerine yazdım. Kimse bunun bu biçimde yazılmasını istemedi, ama Bayan Berger şöyle dedi: “Söyleneni kaydetmeyen, bir hafta sonra onu istediği gibi yeniden anlatır.” Odada gördüğüm biçimiyle, elimden geldiği kadarıyla anlatı bu.
Saat 10.15. Sınıf bir daire oluşturup oturdu. Bayan Berger masaları duvara çekti. Kimse konuşmadı. Herkes bir cenaze bekliyormuş gibiydi.
Saat 10.18. Max, Yasmin başlamadan önce ayağa kalktı.
Dedi ki: “Bu hafta ona bir mesaj yazdım. Herkesin önünde onu ifşa edeceğimi söyledim. Geri çekmek istiyorum. Kendisi konuşacak. Bu onun hakkı.”
Kimse yorum yapmadı. Max oturdu.
Saat 10.19. Yasmin ayağa kalktı.
Hafifçe titriyordu. Ellerinin arasına bir kâğıt almış, sonra ona bakmadan cebine geri koymuştu.
Dedi ki: “‘Fısıltı’yı yöneten benim.”
Kimse kıpırdamadı.
Dedi ki: “Onu, tuvalette birinin ağladığını duyup ne diyeceğimi bilemediğim için başlattım. İnsanların söyleyemediklerini söyleyebilecekleri bir yer istedim. Gerçekten de öyle oldu. Sonra başka bir şey oldu. Metinleri kesmeye başladım. Çünkü insanların uzun olanı sevmediğini sandım. Ve kestiğim her şey bir insandı.”
Sustu. Sonra dedi ki: “Size sormadım. Hiçbirinize sormadım. Hepiniz adına bir karar verdim ve bunun sizin iyiliğiniz için olduğunu sanıyordum.”
Saat 10.21. Yasmin dedi ki: “Bir şey daha var. Bunu şimdi bilmeniz gerekiyor, birazdan değil.”
Telefonunu çıkardı, ona bakmadı.
“Pazar gününden beri tanımadığım biri sayfanın hesabına sahip. Bana gönderdiğiniz her şey onda, her metin ben kesmeden önceki hâliyle. Dört yüz on iki metin. Bana, bu gece sekizde hepsini asıllarıyla yayımlayacağını yazdı; yeter ki sayfa adına iki cümle yayımlayayım.” Yutkundu. “İki cümle, cumartesi partisinde olanların içki içmiş iki kişi arasındaki bir yanlış anlama olduğunu söylüyor.”
Max’in solduğunu fark ettim. Kıpırdamadı. Ama rengi, mumun üzerine tutulmuş bir kâğıdın rengi gibi değişti.
Yasmin dedi ki: “Bu iki cümleyi yayımlamayacağım.”
Daha önce tanımadığım türden bir sessizlik oldu. Ne cenaze sessizliği, ne şaşkınlık. Yirmi altı insanın aynı anda yazdıklarını hesaplamasının sessizliği.
Saat 10.23. Ella, yerinden kalkmış, keskin bir sesle dedi: “O zaman ben söyleyeceğim. Sekizde biri benim hakkımda okumadan önce. Sana yazan bendim.”
Yasmin ona baktı.
“Rol yapmak hakkında bir metin yazmıştım: fotoğrafını çektiğim oda ve içinde ağladığım oda hakkında. Tanınmak istemiyordum. Yalnızca birine söylemek istedim. Sen de içinden birinin bana küçücük bir soru sormasını istediğim cümleyi kestin.”
Yasmin dedi ki: “Biliyorum.”
“Neden yazdığımı biliyor musun?”
“Hayır.”
“Çünkü kimse bana sormuyor. Hiç kimse. Çünkü herkes iyi olduğumu sanıyor.” Ella durdu, sesi titrediği için sesine öfkelendi. “Sen de sildin. Beğenilmek için fazla uzun olduğu için.”
Yasmin cevap verdi: “Aptal olduğum için sildim.”
“Hayır. Rakamları sevdiğin için.”
Yasmin cevap vermedi. Başını salladı; gördüğüm kadarıyla bu, en dürüst cevaptı.
Saat 10.26. Leo arkadan dedi ki: “Ben de.”
Ona döndük.
“İlk hafta Yasmin’e boş bir hesaptan yazan bendim: Bir cümleyi kestiğinde bir insanı da kesiyor olabilirsin. Cümlelerinin ritminden kim olduğunu anlamıştım. Kimseye söylemedim. Onu koruduğum için değil. Sayfanın bana uygun bir şeye açılmasını bekliyordum ve bana zarar veren bir şeye açıldığında da söylemedim.” Nefes aldı. “Sessizliğim bir kesmeydi.”
Yasmin ona baktı. “Biliyor muydun?”
“Üç haftadır.”
“Ve beni ifşa etmedin.”
“Ve seni korumadım. Arada fark var.”
Saat 10.27. Max, gözlerini kaldırmadan dedi ki: “Leo’nun metnini gönderen de benim.”
Kimse kıpırdamadı. Leo ona yavaşça döndü.
“Pazartesi sabahı üçte,” dedi Max. “Sana, onlara, her şeye öfkeliydim. Kapıda Jannik’e şöyle dediğini duymuştum: Her zamanki gibi, her pazar kütüphane. Ve yazdım.”
“Ve babama söylemediğimi biliyordun.”
“Biliyordum.”
Leo dedi ki: “Babam senin cümlen yüzünden öğrendi. Ve hayal ettiğimden daha güzeldi.” Sonra ekledi: “Sana teşekkür etmem mi gerekir, seni hesaba çekmem mi bilmiyorum.”
Max başını salladı. Kendini savunmadı. Yasmin zayıf bir sesle dedi ki: “Ve ben yayımladım. Kimin yazdığını bilmediğim ve sormadığım tek metindi.”
Saat 10.28. Tim elini kaldırdı, sonra indirdi, sonra yeniden kaldırdı.
Dedi ki: “Parti paylaşımını yazan benim.”
Başlar ona döndü.
“Üç kişinin gördüğünü, ikisinin harekete geçtiğini, birinin geçmediğini söyleyen paylaşım. Geçmeyen benim. Kendim hakkında yazdım.”
Suda dedi ki: “Neden?”
Dedi ki: “Çünkü ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Ona söylemek yerine bir sayfaya söyledim.”
Pencerenin yanında dimdik oturan, kıpırdamayan Anja’ya baktı.
Dedi ki: “Anja, seni gördüm. Seni duydum. Ve sırtımı döndüm. Özür dilerim. Bu tam bir özür değil. Tam özrün nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama olan bu.”
Anja cevap vermedi. Ama yüzünü de çevirmedi.
Saat 10.33. Bayan Berger dedi ki: “Anja, konuşmak ister misin? Zorlama yok.”
Anja ayağa kalktı.
Elinde küçük bir defter vardı. Açmadı. Dedi ki:
“Cumartesi gecesi olanı yazdım. Okumak istiyorum, çünkü buradaki herkes pek çok anlatı duydu ve ben kendi anlatımı kimsenin ağzından duymadım.”
Okudu. Sesi sakindi, süssüzdü, sanki bir yemek listesi okuyordu. Oturduğunu, birinin geldiğini, omzuna elini koyduğunu anlattı. Ve hayır dediğini. Ve ikinci kez hayır dediğini. Ve iki kişinin araya girdiğini. Ve adlarının Leo ile Omar olduğunu ve bunu unutmayacağını.
Dedi ki: “Bundan fazlası bana olmadı. Kimsenin abarttığımı düşünmesini istemiyorum. Küçülttüğümü de. Tam olarak bu oldu. Ve korkmam için yeterliydi.”
Sonra gözlerini kaldırdı: “Sarhoş değildim. Razı değildim. Yukarı çıkmadım. Bu üç cümlenin tutanağa yazılmasını istiyorum.”
Saat 10.38. Anja Max’e baktı. İlk kez.
Max dedi ki: “Anja…”
Dedi ki: “Hayır.”
“Sadece…”
“Şimdi değil.” Sesinde öfke yoktu. Kararlılık vardı. “Kendi duygunu taşıyamadığın için özür diliyorsun. Şimdiki özrün seni rahatlatır, bana yararı olmaz. Belki bir gün isterim. Ne zaman olacağına ben karar veririm.”
Max oturdu. Yüzü kızarmıştı, elleri dizlerindeydi. Kendini savunmadı. Yazarken fark ettim ki bütün ders boyunca gülmemişti.
Saat 10.43. Omar elini kaldırdı.
Konuşmaya başlamadı. Ellerine, sonra daireye baktı.
Dedi ki: “Gezi parasını alan benim.”
Başka türden bir sessizlik oldu.
Dedi ki: “Otuz sekiz avro aldım. Çünkü annemin ilaca ihtiyacı vardı. Yedi gün sonra geri koydum. Her şey orada. Lisa saydı.”
Herkes bana baktı. Ben dedim ki: “Evet. Hepsi orada. Üç yüz doksan.”
Omar dedi ki: “Paylaşımda ilacı, anneyi, yedi günü ve ‘geri koydum’ sözcüğünü sildiler. Geriye hırsız olduğum kaldı. Yaptığım şeyle gurur duymuyorum. Ama hırsız değilim. Ya da belki hırsızım ve bir mazeretim var. Bilmiyorum.”
Dedim ki: “Benden isteyebilirdin.”
Dedi ki: “İsteme hakkım olduğunu bilmiyordum.”
Sonra kimseye yazmadığım şeyi söyledim ve şimdi tutanağa yazıyorum: “Ben de zarfı pazartesi günü buldum. Bildim. Söylemedim. Deftere kasanın tam olduğunu yazdım. Bende de yarım bir gerçek vardı.”
Omar bana baktı. Bir şey söylemedi. Sonra tek bir kez başını salladı, kendisine geri verilen bir şeyi teslim alan biri gibi.
Sonra kimse bir şey söylemedi. Ben bile sessizliği tutanağa nasıl yazacağımı bilemedim. Yazdım: “Sessizlik.”
Saat 10.47. Salma sakin bir sesle dedi ki: “Bir kasa öneriyorum.”
“Ne kasası?”
“Sınıf için ortak bir kasa. Herkes gücünün yettiğini koyar, kimse diğerinin ne koyduğunu bilmez. İhtiyacı olan alır ve sorgulanmaz. Neden diye, ne kadar diye, ne zaman diye sorulmaz. Yalnızca bir kâğıda yazar: Aldım. İsim yok.”
Max kısık bir sesle dedi: “Ben koyarım.”
Omar dedi ki: “Sadaka istemiyorum.”
Salma dedi ki: “Sadaka değil. Hak. Anneannem cemiyyenin döndüğünü ve her kadına verdiğini geri ödediğini söylerdi. Bu ise dönmeyen bir kasa: herkes gücünün yettiğini verir, ihtiyacı olan alır ve kimse neden diye sormaz.”
Omar bir süre düşündükten sonra dedi ki: “Soru olmayacaksa, kabul ederim.”
Bayan Berger dedi ki: “Kasa iyi. Ama nedeni çözmüyor. Eğitim ve Katılım Paketi var; sosyal yardım alan ailelerin gezi masraflarını karşılıyor, ama evrakı aşağılayıcı olduğu için pek çok kişi başvurmuyor. Müdürden, okulun velilerin adına başvurmasını isteyeceğim.”
Saat 10.52. Suda sordu: “Peki ya sayfa?”
Herkes aynı anda konuştu. Söylenen her şeyi yazamadım. Kaydedebildiğim şunlar:
Bir oğlan dedi ki: “Kapatılmalı. Tehlikeli.”
Bir kız dedi ki: “Hayır. Orada biri beni duyan tek yer.”
Bir başkası dedi ki: “Ama kimseyi korumuyor.”
Ella dedi ki: “Ve soru sormaya izin vermiyor. Tek yönlü.”
Leo dedi ki: “Kurallar lazım. Metin sahibi yayımlanmadan önce metnini görsün. İzni olmadan değiştirilmesin.”
Max dedi ki: “Ve başka biri hakkında hiçbir şey yayımlanmasın.”
Yasmin, bütün süre boyunca sessiz kalmıştı, dedi ki: “Hayır. Artık yönetmek istemiyorum.”
Bayan Berger dedi ki: “Ama bu, tek başına vereceğin bir karar değil.”
Yasmin ona baktı ve kısa bir gülümsemeyle gülümsedi: “Öğrendiğim bu.”
Saat 10.58. Yasmin’in sayfayı kapatıp arşivi yok etmesi için oy kullandık: on dört kabul, dokuz ret, üç çekimser. Sonra Leo dedi ki: “Ama dokuz kişi bir yere ihtiyacımız olduğu konusunda haklı.” Salma, sınıfın içinde gerçek bir yer yaratmayı önerdi.
Biçim konusunda henüz anlaşmadık. Bayan Berger gelecek hafta üzerinde düşüneceğimizi söyledi.
Saat 11.00. Zil çaldı.
Kimse kalkmadı.
Bir dakika sonra Max fısıltıya yakın bir sesle dedi: “Hepsi bu mu? Hüküm yok mu?”
Bayan Berger dedi ki: “Hayır. Hüküm yok. Bu bir mahkeme değil. Bu, konuşmayı deneme çabası.”
Anja kalkarken dedi ki: “Ve bitmedi.”
Sınıf dağıldı ve kimse veda etmedi.
(Tutanak sona erdi. Son not: Tutanağa her şeyi yazmadım. Ella’nın kapıda Anja’nın elini tuttuğunu yazmadım. Yasmin’in sessizce, sesi çıkmadan ağlayarak oturmaya devam ettiğini de. Omar’ın bir an omzuna elini koyup “Bunu atlatacağız” dediğini de. Çünkü bunlar tutanaklara yazılmaz. Ama oldu. — Lisa)
(Ve tutanaktan bir saat sonra yazdığım başka bir not: Çıktığımızda Yasmin saatine baktı. Saat 11.07’ydi. Sekiz saat elli üç dakika kalmıştı. — L.)
On Dokuzuncu Bölüm
Yorumlar
İki hafta boyunca toplanan yorumlar
Bu bölümde romanın kahramanlarından hiçbiri konuşmuyor. Bunlar, “Fısıltı 11b” paylaşımlarının altına iki hafta boyunca başkalarının yazdıkları. Lisa, Bayan Berger’in isteği üzerine bir dosyada topladı. İsim yok, çünkü sayfa isimleri bilmiyordu. Adını bilmeyen kişi, kendi adıyla söylemeyeceği şeyleri söyler.
“Bu sayfa beni kurtardı. İlk kez başkalarının da benim gibi yorulduğunu hissediyorum.”
Salı, 08.20
“Güzel. Ama bunun doğru olduğunu kim garanti eder? Herkes istediğini yazıyor.”
Salı, 08.41
“Doğru olması kimin umurunda? Önemli olan söylenmesi.”
Salı, 08.44
“Hayır. Önemli olan doğru olması. Yoksa bu iftira.”
Salı, 08.50
“Biri para almış. Ne rezalet! Kim olduğunu öğrenmek istiyorum.”
Salı, 09.05
“Neden öğrenmek istiyorsun? İsimle ne yapacaksın?”
Salı, 09.06
“Hiçbir şey. Sadece bilmek istiyorum.”
Salı, 09.06
“Beni korkutan tam olarak bu.”
Salı, 09.08
“Ben başka bir okuldanım, yan mahalleden. Sayfanızın bu ay başımıza gelen en güzel şey olduğunu söylemek istiyorum. Hissettiklerimizi yazmaya başladık. Buna benzer bir tane kurduk.”
Çarşamba, 12.10
“Dikkat edin. Anonim sayfalar her zaman felaketle biter.”
Çarşamba, 12.30
“Üzerinde kimse düşünmezse her şey felaketle biter.”
Çarşamba, 12.35
“Ben bir anneyim. Oğlum bu sınıfta. ‘Rol yapmak’ paylaşımını okurken ağladığımı söylemek istiyorum. Bilmiyordum. Şimdi suçluluk duyuyorum.”
Çarşamba, 18.00
“Peki ağladın da neden sormadın? Yani oğluna, sana değil. Bu genel bir soru.”
Çarşamba, 18.05
“Sorun değil. Adil bir soru.”
Çarşamba, 18.12
“Cumartesi partisindeki kız: Nereye gittiğini kesinlikle biliyordu. Kimse merdivene tesadüfen çıkmaz.”
Pazartesi, 07.00
“Kim çıktığını söyledi?”
Pazartesi, 07.02
“Paylaşım ikisinin harekete geçtiğini söylüyor.”
Pazartesi, 07.03
“Onu durdurmak için harekete geçtiler akıllı, ona eşlik etmek için değil.”
Pazartesi, 07.03
“Suçlu olduğunu söylemiyorum. Sadece dikkatli olmalıyız diyorum.”
Pazartesi, 07.05
“Neye karşı dikkatli? Bir mağdura karşı mı? Bu, hiç kimsenin failden istemediği tek dikkat.”
Pazartesi, 07.10
“Bu yorumu silin. Birini suçluyor.”
Pazartesi, 07.12
“Kimseyi isimle suçlamıyor.”
Pazartesi, 07.12
“Yine de.”
Pazartesi, 07.13
“Ben bu okulun mezunuyum. Size söylüyorum: Ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Bizim zamanımızda koridorda tebeşirle sırların yazıldığı bir duvar vardı. Yağmurlar silerdi.”
Perşembe, 15.00
“Sizin sırlarınız bin kişiye yayılıyor muydu?”
Perşembe, 15.02
“Hayır.”
Perşembe, 15.03
“O zaman bunun gibi değildi.”
Perşembe, 15.03
“Ama sırlar değişmedi. Sadece duvar değişti.”
Perşembe, 15.05
“İki hafta önce bir metin yazdım ve yayımlanmadı. Nedenini bilmiyorum. Belki yeterince ‘çarpıcı’ olmadığı için. Bilmiyorum. Sadece yayımlanmamanın da acıttığını söylemek istiyorum.”
Cuma, 23.20
“‘Fısıltı’ sayfasından mı bahsediyorsun?”
Cuma, 23.25
“Evet.”
Cuma, 23.26
“Ben de. Hiçbir zaman değer verilecek bir hikâye olmadığımı hissediyorum.”
Cuma, 23.30
“İkiniz de bir hikâyesiniz. Sorun sizde değil.”
Cuma, 23.33
“Burada yazan herkes bir hikâye. Ve sayfa hakem değil.”
Cuma, 23.35
“Bu sayfayı kim yönetiyor? Yerel bir gazetede gazeteciyim ve bir röportaj yapmak istiyorum. Gizliliğe saygı göstereceğim.”
Cumartesi, 10.00
“Yapma. Lütfen. Bizi rahat bırak.”
Cumartesi, 10.10
“Kimseye zarar vermeyi düşünmüyorum. Olguyu anlamak istiyorum.”
Cumartesi, 10.15
“Biz bir olgu değiliz. Biz insanlarız.”
Cumartesi, 10.17
“Peki. Özür dilerim. Haklısın.”
Cumartesi, 10.20
“Parayı alan: Ben onu hırsız olarak görmüyorum. Bir evlat olarak görüyorum.”
Pazar, 09.00
“Ya da belki gerçek bir hırsızdır. Bilemezsiniz.”
Pazar, 09.02
“Doğru. Bilemeyiz. Yine de hüküm veriyoruz.”
Pazar, 09.03
“Çünkü hükme ihtiyacımız var. İnsan cevapsızlığa dayanamaz.”
Pazar, 09.05
“Belki dayanmayı öğrenmeliyiz.”
Pazar, 09.07
(Topladığım son yorumlar bunlar. Sayfa bugün kapalı. Ama yorumlar bende bir dosyada duruyor ve saklayacağım. Bayan Berger bu dosyanın bu hikâye hakkında yazılmış en dürüst şey olacağını söyledi, çünkü yazanlar tarih yazdıklarını bilmiyordu. — Lisa)
Yirminci Bölüm
Max: Onarım
Çarşamba, 17.40 — 20.00
Max, Yasmin iki cümleyi okumayı bitirmeden onları tanımıştı.
İçki içmiş iki kişi arasındaki bir yanlış anlama.
Cümle ağır olduğu için değil; dokuz gün önce, okul kapısının yanında duran bir arabada, aynı tonlamayla, ağabeyinin ağzından duyduğu için.
Dersin geri kalanında kendi kendine söyleyip durdu: Belki tesadüftür. Herhangi birinin söyleyebileceği bir cümle. Sonra duvarın ardındaki klavye sesini hatırladı, sabaha karşı ikide.
Son dersten sonra eve dönmedi. Bir saat boyunca boş spor salonunda, topu duvara atıp yakalayarak kaldı. Sonra döndü.
Saat on yedi kırktı; ağabeyinin odasının kapısını vurmadan itti.
Jonas bilgisayarının başında oturuyordu, ekranda rakamların aktığı siyah bir pencere. Kapatmadı. Yavaşça döndü ve gülümsedi.
“Kapıyı çalmaz mısın?”
“İçki içmiş iki kişi arasındaki bir yanlış anlama.”
Jonas’ın gülümsemesi değişmedi. Sol gözünün altında küçük bir şey değişti.
“Ne bu?”
“Arabada bana söylediğin. Ve Yasmin’in saatler önce sınıfta söylediği: biri ondan bunu sayfa adına yayımlamasını istemiş. Sen.”
Jonas sustu. Sonra sandalyeyi yarım tur çevirdi ve sesini yükseltmeden dedi ki:
“Seni koruyorum.”
“Beni mi koruyorsun?”
“Aileler soracak. Bir yıl sonra üniversite soracak. Biz dosya açık bırakan insanlar değiliz.”
“Şantajla mı?”
“Bilgiyle.” Güldü. “Herkesin utandığı bir şey vardır. Ve herkes aynı çamura battığında, kimse parmağıyla gösteremez.”
“Anja adında bir kız var.”
“Ona hiçbir şey olmayacak. Onun hakkında tek harf yayımlamayacağım. Ben iki cümle istiyorum.”
“İki cümle, onun yalancı olduğunu söylüyor.”
“İki cümle, işin bittiğini söylüyor.”
Max bu ritmi biliyordu. Dokuz gün önce kendisinin içeriden kullandığı ritimdi: Kimse zarar görmedi. Konuşuyorduk. Şakaydı. Bitti. Ve şimdi dışarıdan duyuyordu, içeriden göründüğünden çok daha çirkin.
“Durdur.”
“Ya sen? Sen Leo hakkında yazdın. Üslubunu arşivde tanıdım.”
Max bir an sustu. “Evet,” dedi. “Yazdım. Bu yüzden senden daha temiz olduğumu söylemiyorum. Yalnızca diyorum ki: Durdur.”
“Yapamam. Zamanlama otomatik. Sekizde. Mümkün olsa bile…” Omuz silkti. “İstemiyorum.”
Max çıktı, çünkü sonrasında ne diyeceğini bilmiyordu.
Babası çalışma odasındaydı, tek bir lambanın altında oturuyor, önünde dosyalar vardı. Başını kaldırdı.
“Max.”
“Baba. Dokuz gün önce sana dedim: Meseleyi düzeltme. Hatırlıyor musun?”
“Hatırlıyorum.”
“Bugün bir şeyi düzeltmeni istiyorum. Tek bir şeyi. Ve hoşuna gitmeyecek.”
Anlattı. Kısa cümlelerle, hafifletmeden. Sayfayı, arşivi, iki cümleyi, sekizi. Ve ismi sonuna kadar söylemedi. Sonra söyledi.
Babası “Mümkün değil” demedi. “Belki yanılıyorsundur” da demedi. Gözlerini kapattı, açtığında yüzü halıyla döşenmiş bir yol gören ve nereye çıktığını bilen bir adamın yüzüydü.
“Onunla konuşacağım,” dedi. “Ve meseleyi evin içinde çözeceğiz.”
“Dokuz gün önce bana bunu söylemiştin. Evin içinde.”
Baba sustu.
“Max, polise gidersek Jonas’ın sonu bu. İşi, itibarı, inşa ettiği her şey.”
“Gitmezsek kimin sonu?”
Baba cevap vermedi. Kalktı, pencerenin önünde durdu, oğluna sırtı dönük, omuzları kıpırdamıyordu.
“Yapabilir miyim bilmiyorum,” dedi sonunda. Bu, Max’in yıllardır ondan duyduğu en dürüst cümleydi.
“Yapabilmen gerekmiyor. Benimle onun odasına gelmen gerekiyor.”
Baba ceketini aldı; ikna olduğu için değil, başka bir mazeret bulamadığı için hareket eden bir adamın yavaşlığıyla.
Baba, Jonas’ın odasına da kapıyı çalmadan girdi; Max arkasında eşikte durdu. Saat 19.36. Siyah ekranda: 00:24:00.
“Otur Jonas.”
“Her sorunun bir telefon numarası olduğunu bana öğreten sensin.”
“Evet. Ve yaptığının kanunda bir adı var, adın bir maddesi, maddenin yılları var. Bir kez söyleyeceğim. Sonra soracağım: Sen ne olmasını istiyorsun?”
“Ne istediğimi mi?” Jonas kısa, neşesiz bir kahkaha attı. “Benim için yaptığını yapmanı.”
“Ne demek istiyorsun?”
“On yedi yaşında. Bisiklet. Çocuk.”
Babanın yüzü soldu.
“On dakikada geldin, her şeyi üç günde çözdün. Ve bir kez bile sormadın: Uyuyor musun?” Jonas sesini yükseltmedi, bu daha kötüydü. “Her gece onun kolunu rüyamda görüyordum. Koca bir yıl. Ve sen, hiçbir kâğıtta yazılı olmadığı için işin bittiğini sanıyorsun.”
“Bilmiyordum.”
“Çünkü sormadın.”
Dakikalar geçti. Ekranda rakamlar indi: 00:15:00. Kimse konuşmadı.
“Ya istediğini yaparsam?” dedi Jonas, daha zayıf bir sesle. “Bana ne olur? Stajı kaybederim. Bütün şehir öğrenir. Ben hiç kimse olmam.”
“Evet,” dedi baba. “Belki olur. Ve sana yalan söylemeyeceğim.” Ve ekledi, yere bakarak: “Ya ben? Her şeyi bir telefonla çözen Hoffmann’ın kendi oğlunu çözemediği söylenecek. Bunu sevmeyeceğim. Ama katlanırım.”
Jonas Max’e baktı. “Ona ihanet ettin diyecekler.”
“Biliyorum,” dedi Max. “İhanet ediyormuş gibi hissetmiyorum.”
Saat 19.51. “Dokuz dakikan var,” dedi baba. Ekranda: 00:09:00. “Cihazı aç.”
Sekize üç kala Jonas siyah pencereyi açtı, yazdığını yazdı, düğmeye bastı. Rakamlar durdu. Ekran patlamadı. Hiçbir şey olmadı. Felaket olabilecek bir şeyin hayal edilebilecek en sakin sonuydu.
Baba elini uzattı, bilgisayarı ve telefonu aldı. “Bunları kanıt olarak kalsın diye benden başka birinde saklayacağım. Ve yarın dokuzda benimle polis merkezine geliyorsun. Sen ve ben.”
“Beni satıyorsun.”
“Hayır.” Baba karşısında durdu. “O gün seni teslim etmedim ve buna sevgi dedim. Şimdi beş yıl geç yapıyorum. Ve o çocuğu arayacağız. Ona bir şey ödemek için değil. Çünkü adını bilmeye ihtiyacın var.”
Jonas gözlerini kapattı. Cevap vermedi.
“Ve başka bir kopya olmadığını kimseye garanti edemem,” diye ekledi baba, Max’e dönmeden. “Kimse edemez. Ama bu gece yapılabileni yaptık.”
Sekize iki kala, merdivende otururken Max, Yasmin’e yazdı.
Mesajı beş kez yeniden yazdı ve her seferinde onu tutan mazereti sildi:
“Bitti. Hiçbir şey yayımlanmayacak. Ağabeyimdi. Babam durdurdu ve sabah onunla polise gidecek. Sana başka bir kopya olmadığını garanti edemem. Kimse edemez. Üzgünüm.”
Sonra düşündü ve ekledi:
“Ve bir şey istemiyorum.”
Ve gönderdi.
Sonra başını dizlerine koydu. Kapının ardından babasının ağabeyine kısık bir sesle bir şey söylediğini duydu, anlamadı. Hayatında ilk kez babasının, sözünde hazır bir çözüm olmadan Jonas’la konuştuğunu duyuyordu.
Yirmi Birinci Bölüm
Yasmin: Adım
Çarşamba, 14.00 — Perşembe sabahı
O çarşamba Yasmin okuldan eve dönerken, yüzündeki her şeyi bir bezle silmiş gibi hissediyordu.
Annesi Rima mutfaktaydı, patlıcanları hızla doğruyordu. Ocakta büyük bir tencere vardı, sarımsak ve kişniş kokusu her yeri doldurmuştu. Evde kimsenin notları sormadığı tek yer burasıydı.
“Erken geldin.”
“Evet.”
“Yemek yedin mi?”
“Hayır.”
“Otur.”
Yasmin masanın yanındaki küçük sandalyeye oturdu. Üç dakikalık bir sessizlikten sonra dedi ki:
“Anne, doktor olmak isteyip istemediğimi bilmiyorum.”
Bıçak durdu.
Rima dönmedi. Sonra donuk bir sesle: “O zaman ne olacaksın?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun.” Bıçağı tahtaya bıraktı. “Baban altı yıldır depoda çalışıyor, üç saat uyuyor, diplomasını geri alabilsin diye geceleri Almanca öğreniyor. Ne için sanıyorsun?”
“Biliyorum anne.”
“Hayır. Bilmiyorsun.” Döndü; yüzü kızarmıştı. “Yazmayı mı seviyorsun? Yazmak kira ödemez.”
Yasmin’in gözleri doldu. “Bir şeyi bırakacağımı söylemedim. Bilmediğimi söyledim.”
Rima sustu. Tencereye, ateşe, kızına baktı. Sonra ağır bir yavaşlıkla karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Biliyordum,” dedi sonunda. “İstemediğini. Baban ‘doktor’ dediğinde omuzlarını görüyorum. Ve kendi kendime diyordum: Büyüyünce unutur.” Alnını kaşıdı. “Bilmek istemedim. Çünkü bilirsem ona söylemem gerekir.”
“Ona söyleyecek misin?”
“Hayır. Sen söyle.” Kalktı ve ocağa döndü. “İkiniz arasında köprü olmayacağım. Yıllarca öyleydim, yoruldum.”
“Anne…”
“Ye. Patlıcan soğuyor.”
Halil akşam yedide döndü, yorgundu, montunda deponun kokusu vardı. Rima yemeği önüne koydu, Yasmin karşısına oturdu.
Girişsiz söyledi, çünkü beklerse korkaklık edeceğini biliyordu:
“Baba, doktor olmak isteyip istemediğimi bilmiyorum.”
Elindeki kaşık durdu.
Yasmin böyle bir sessizlik beklememişti. Öfke yok, itiraz yok; ağır bir çantayı yere bırakan ve onsuz nasıl duracağını bilmediğini fark eden bir adama benzer bir şey.
“Peki ne istiyorsun?”
“Bilmiyorum. Yazmayı seviyorum. İnsanları dinlemeyi seviyorum. Ama bunun bir işe yarayıp yaramadığını bilmiyorum.”
Tabağına baktı. Sonra başını yavaşça kaldırdı ve tuhaf bir sesle dedi ki: “Altı yıl…” ve durdu. “Hayır. Bunu söylemeyeceğim.”
“Söyle.”
“Hayır. Başka bir şey söyleyeceğim: Ben yazmayı anlamıyorum. Rakamları anlıyorum. Ve anlamadığım bir şeyle seni nasıl koruyacağımı bilmiyorum.”
“Korunmaya ihtiyacım yok.”
“Herkesin ihtiyacı var…” Cümleyi yarıda kesti. “Pardon. Hayır. Söylemeyeceğim.”
Bir dakika geçti. Sonra bir kâğıttan okuyormuş gibi dedi ki: “Ülkemizden çıktığımızda diplomalarımı bir anda aldılar. Doktordan kimse bir şey almaz. Tek düşündüğüm buydu.”
“Yazmak da alınmaz.”
“Bilmiyorum.” Alnını kaşıdı. “Belki. Sana inanıp inanmadığımı bilmiyorum. Ama düşüneceğim.”
“Yeter.”
“Peki,” dedi ve kaşığına baktı. “Ye. Yemek soğuyor.”
Rima ocağın başından dönmeden dedi ki: “Yiyin.”
Yediler. Kimse fazla konuşmadı. Yasmin masaya, pirince, kaşıklara, yorgun yüzlere baktı ve olanın bir zafer olup olmadığını bilemedi. Ama bu masada kimse yalan söylemiyordu.
Sekizi dört geçe telefonu masanın altında titredi. Yemeğe başladıklarından beri oraya, bir bomba koyar gibi ekranı aşağı bakacak şekilde koymuştu. Çevirdi.
Max’ten bir mesaj. Bir kez okudu, yetti.
Kimseye bir şey söylemedi. Üzerinde hiçbir şey yayımlanmamış ekrana bakmaya devam etti, sonra yazdı: “Güvenip güvenmediğimi bilmiyorum. Ama zor bir şey yaptığını biliyorum.” Sonra ekledi: “Ve ben de bir şey istemiyorum.”
Telefonu yüzüstü bıraktı ve yemek yedi.
Yasmin son paylaşımı çarşamba gecesi, masasında, lambanın ışığı altında yazdı.
Bu kez hiçbir şeyi kesmedi. Güzel bir cümleye ihtiyacı yoktu. İnsanların karşısında duruyormuş gibi, konuştuğu gibi yazdı:
Ben Yasmin Halil, 11b sınıfından. Bu sayfayı yöneten bendim. Ve silen de bendim.
Omar’ın yaptığının nedenini sildim, o da insan olmak yerine hırsız oldu. Ella’dan, birinin kendisine sormasını beklediği küçük bir soruyu sildim. Ve başkalarından, ne kadar önemli olduklarını bile bilmediğim sözcükleri sildim. Kendi kendime güzelleştirdiğimi söylüyordum. Aslında benim olmayanı alıyordum. Ve Leo hakkında, kendisinin yazmadığı bir metin yayımladım; kimin yazdığını da, söylenmesini isteyip istemediğini de sormadım.
Sayfayı biri ağladığı için ve ona nasıl soracağımı bilemediğim için başlattım. Ve bunu unuttuğum için bitti.
Sayfayı bugün kapatıyorum. Yazan herkese teşekkür ederim, kesilen herkesten özür dilerim.
İlk metinlerinizi yazıldığı gibi isterseniz, bana kendi adınızla yazın, size eksiksiz geri vereyim, sonra kendi nüshamı silerim. Onlarla ne yapacağınıza siz karar verirsiniz. Artık hiçbir şey yayımlamayacağım.
Bu hafta biri metinlerinizi sizin aleyhinize kullanmaya çalıştı. Bir şey yayımlanmadan önce durduruldu. Yalnızca bunun için özür dilemeyeceğim: onları ilk günden beri tek bir yerde topladığım ve size sormadığım için özür dileyeceğim.
Gerçeğin sahibi onu yaşayandır, toplayan değil.
Üç kez okudu. Sonra parmağını yayımla düğmesinin üzerine koydu.
Bir anda ilk gün hissettiği sıcaklığı hatırladı ve onun da gerçek olduğunu anladı. Ondan nefret etmemesi gerekiyordu. Yalnızca ona itaat etmemesi gerekiyordu.
Bastı.
Sabaha sayfa yedi yüz takipçi kaybetmişti.
Beklediği kadar umursamadı. Önemli olan, mesajların ona ulaşmaya başlamasıydı. Bu kez formdan değil; gerçek adıyla bir hesaptan, onu tanıyan insanlardan.
On ikinci sınıftan bir kız yazdı: “Benim metnim annem hakkındaydı. Onu istiyorum.” Yasmin ona eksiksiz geri verdi.
Başka bir okuldan bir oğlan yazdı: “Kötü bir şey yaptın. Ama itiraf ettin. Bu nadir.”
Bir başkası yazdı: “Sen yalancısın.”
Ella kısa bir şey yazdı: “Hâlâ kızgınım.”
Yasmin hemen cevap vermedi. Biraz düşündü, sonra yazdı: “Anlıyorum. Ben de kendime kızgınım. Bir gün konuşmak istersen buradayım.”
Cevap gelmedi.
Okulda, teneffüste Yasmin kimseyle oturmadı. Bakışlar çevresinde karışık gözlerle dolaşıyordu: merak, hayranlık, ihtiyat ve biraz da hor görme. O koridorda yavaşça yürüdü, başı hafifçe dik, içi dolu bir bardak olan bir tepsiyi taşıyan biri gibi.
Sınıfın kapısında Leo’yu beklerken buldu.
“Yazdığını okudum.”
“Ne gördün?”
“Kendi adınla yazdığını.” Ağzının yarısıyla gülümsedi. “Düzenlemeye ihtiyaç duymayan tek paylaşım buydu.”
Yasmin ıslak bir kahkaha attı.
“Leo, beni… affettin mi?”
“Bilmiyorum.”
“Ben istemiyorum.”
“Hayır. Gerçekten bilmiyorum.” Omuz silkti. “Belki soru bu değil. Belki soru: Şimdi ne yapacağız?”
Yasmin’e, bu soru küçük olmasına rağmen, bir aydır kendisine sorulan ilk gerçek soru gibi geldi.
Yirmi İkinci Bölüm
Tim: Kalemle
Perşembe 07.00 — Cuma 15.00
Ödev üç gece, yedi yırtılmış kâğıt ve yirmi bardak çay aldı.
Tim elle yazmaya alışkın değildi. Parmakları kalemin nasıl tutulduğunu unutuyor, yarım sayfadan sonra yoruluyordu. Bir cümle yazdığında onu okuyor ve olması gerekenden kötü buluyordu. Sonra makinenin iki dakikada yazdığı metni, güzel ve cilalı metni hatırlıyor, bilgisayarı açıp yazdığını “iyileştirmesini” isteme arzusu duyuyordu.
Açmadı.
Üçüncü gece planlamadığı bir şey yazdı. Yazdı
“Hakikat nedir? Bilmiyorum. Ama tersinin ne olduğunu biliyorum. Hakikatin tersi yalan değil. Hakikatin tersi, iki elinde iki bardakla durup bir insanın hayır dediğini duymak ve gidip iki bardağı meyve suyuyla doldurmaktır.”
Cümleye baktı. Sonra devam etti. Artık kelimeleri saymıyordu.
Perşembe sabahı babası masaya oturmuştu; masada Tim’in kâğıtları vardı. Tim ona vermemişti. Babası onları yazıcıda bulmuştu. Ama hepsini okumuştu.
Volker Weber elli beş yaşında bir avukattı, her hafta aynı gömleği farklı renklerde giyer, evrakı bir cerrahın röntgeni okuduğu gibi okurdu. Tim ondan korkuyor, onu seviyor ve hangi duygunun daha güçlü olduğunu bilmiyordu.
“Bu senin mi?” diye sordu baba.
“Evet.”
“Sen mi yazdın?”
“Evet. Elimle. Her kelimesini.”
“Üslubuna benzemiyor.”
“Çünkü daha önce kendi üslubumla yazmamıştım.”
Baba gözlerini kaldırdı. Ve o anda, Tim’in nedenini bilmediği bir sebeple, her şeyi anlatmaya karar verdi.
Makinenin yazdığı ödevi anlattı. “On ya da on iki” değil, kırk sekiz kişi gelen partiyi. Mutfaktaki votkayı, bahçedeki dumanı, kırık bardakları. Ve Anja’yı.
Gördüğünü anlattı. Ve yapmadığını. Sabit bir sesle anlatıyordu, çünkü bunu her gece kendi kendine söylemişti ve artık tanıdık bir söze dönüşmüştü.
Bitirdiğinde babası uzun süre sessiz kaldı. Sonra sesini yükseltmeden, ama bağırmaktan daha soğuk bir sesle dedi ki:
“Kırk sekiz mi? Evimde? Votka mı?”
“Biliyorum.”
“Cezalısın. Üç hafta. Dışarı çıkmak yok. Ve ödev konusunda okul müdürüyle konuşacağım.”
“Biliyorum.”
“Ya Anja?” diye sordu baba bir sessizlikten sonra. “Ailesi polise gidecek mi? Çünkü ben… evimin… olup olmadığını bilmem gerekecek…” Durdu. Kendini duydu.
“Baba?”
“Evet. Ben evimi soruyorum, sen bana bir kızı anlatıyorsun.” Gözlüğünün altından gözlerini ovuşturdu. “Görünüşe göre doğru soruyu sorabilmek için zamana ihtiyacım var.”
“Gördüğümü söylemeye geldim.”
“Ve söyledin.” Başını salladı. “Yeter mi bilmiyorum. Ben bana ‘Sadece orada duruyordum’ diyen pek çok adamı savunuyorum.” Ona baktı. “Oğlumun onlardan biri olmasını istemezdim.”
Sonra elini masanın üzerinden uzatıp Tim’in omzunu kısa, beceriksiz bir şekilde sıktı; omzun gerçek olup olmadığını deniyormuş gibi. Daha fazla bir şey söylemedi.
Cuma günü, herkes dağılmadan önce Tim koridorda Anja’nın peşinden gitti.
Kalbi çarpıyordu. Nasıl başlayacağını bilmiyordu.
“Anja?”
Durdu. Ona döndü. Kitaplarını göğsüne tutuyordu, gözleri sakindi.
“Sana yük olmak istemiyorum,” dedi. “Sadece… Senden beni affetmeni istemeyeceğimi söylemek istedim. Şu an bunu hak ettiğimi sanmıyorum.”
“Ne istiyorsun o zaman?”
“Olanın seninle ilgili olmadığını bilmeni. Yani: senin suçun değil. Ve kimsenin senin suçun olduğunu düşünmeye hakkı yok. Ve partide, zaman geri alınsaydı, ben… harekete geçerdim.”
“Peki neden bana söylemek yerine sayfaya söyledin?”
“Çünkü korkağım.”
Anja ona uzun uzun baktı. Sonra başını biraz yana eğdi, sözlerini tartıyormuş gibi.
“Partideki en kötü kişi sen değildin,” dedi. “Ama masum da değilsin.”
“Biliyorum.”
“Ve ‘biliyorum’ demen hoşuma gidiyor. ‘Ama’ demiyorsun.” Kısaca gülümsedi. “Çoğu insan şöyle der: Üzgünüm ama ortam kalabalıktı. Ama yorgundum. Ama sandım. Sen ‘ama’ demedin.”
“Benim ‘ama’m yok.”
“Bu iyi.”
İki adım attı, sonra durdu.
“Tim.”
“Evet?”
“Şimdi o geceyi hatırladığımda Leo’nun yüzünü, Omar’ın yüzünü hatırlıyorum. Ve senin yüzünü; elinde iki bardakla kapının ardında dururken. Ve hiçbirini unutamıyorum.”
Cevap vermedi.
“Ama şunu da hatırlıyorum: Şimdi, ben istemeden bana gelen sendin.”
Tim başını salladı, gözleri nemliydi ve bundan nefret ediyordu.
“Bunun yeterli olup olmadığını bilmiyorum,” dedi Anja kısık bir sesle. “Ve her seferinde bana sorma.”
Sonra gitti.
Tim koridorda kaldı.
Çantasında kendi eliyle yazılmış üç sayfa vardı; yedi kâğıdından geriye kalan tek şey. Ve hayatında yazdığı, kendisinin olduğunu bilerek yazdığı tek sayfalardı.
Yirmi Üçüncü Bölüm
Mira: Sakladığı
Cuma 12.00 — sonraki haftalar
Tutanaktan iki gün sonra müdür onu çağırdı.
Korkmuyordu. Üçüncü kata merdivenleri çıkarken kendine bunu söyledi. Yirmi yıl öğretmenlik yapmıştı ve müdürlerin öğrencilerle konuşan öğretmenleri değil, onları velilerin önünde zor durumda bırakanları cezalandırdığını biliyordu. Ve o, müdürü biraz zor durumda bırakmıştı.
“Mira. Otur.”
Oturdu. Bay Dietrich gözlüğünü masaya koydu, gözlerini ovuşturdu.
“Tutanağı okudum. Öğrencinin yazdığını.”
“Lisa.”
“Evet. Çok… tuhaftı.” Ona baktı. “Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Rapor mu? Belge mi? Toplu bir itiraf mı?”
“Bence hepsi.”
“Ve üç veli aradı.”
“Ne dediler?”
“İkisi seni cezalandırmam gerektiğini söyledi. Üçüncüsü, Anja’nın annesi, sana teşekkür etmek istediğini söyledi.”
“Dördüncü biri de aradı, normalde okulları aramayan biri: Bay Hoffmann. Büyük oğlunun dün sabah polise kendisinin gittiğini ve bizden yalnızca dosyaları saklamamızı istediğini söyledi.” Gözlerini kaldırdı. “Daha önce bir babanın böyle konuştuğunu duymamıştım.”
“Ve ben platforma bildirimde bulunmuş, salı öğleden sonra bana olanı anlattığında okul adına şikâyet dilekçesi vermiştim. Şimdiye kadar cevap vermediler. Polis bize ulaştığında dosya başka bir taraftan açılmıştı.”
Mira bir şey söylemedi.
“Ve ne yapacağımı bilmiyorum,” diye devam etti müdür. “Kurallar böyle bir ders öngörmüyor. Böyle bir sayfayı da. Senin yaptığını da.”
“Belki kurallar böyle şeyler için yazılmadığı içindir.”
Yorgun bir kahkaha attı. “Korktuğum bu.”
Sonra beklemediği bir şey istedi: “Ne önerdiğini söyle bana.”
O da önerdi. Üç şey: Bütün sınıflar için okul kasası, gezi bütçesinden finanse edilen, parasını ödeyemeyenin payının hiçbir soru sorulmadan ödendiği bir kasa. Öğrencilerin konuşmasına izin verilen haftalık bir etik saati. Ve tam zamanlı bir okul psikoloğu.
Müdür söylediği her şeyi yazdı, sonra başını kaldırdı: “Sonuncusu için bütçem yok.”
“Biliyorum. Ama söylemem gerekiyordu.”
“Ve söyledin.” Defterini kapattı. “Deneyeceğim.”
Akşam evine döndü; kitaplarla dolu küçük bir daire. Çantasını bıraktı, kahve doldurdu, kanepeye oturdu.
Ve Yasmin’e söylediği tek kelimeyi düşündü: “Sildin.”
Bu kelimenin kendisine ne kadar yakın olduğunu bilmiyordu.
Kalktı ve çalışma masasında nadiren açtığı bir çekmeceyi açtı. İçinden eski bir metal kutu çıkardı; içinde sararmış kâğıt parçaları, mektuplar ve bir okul defteri vardı. Kutunun dibinde özenle sarılmış bir kâğıt: okul gazetesi, Haziran 1997 sayısı.
Mira o zaman on altı yaşındaydı, uzak bir şehirde küçük bir okuldaydı. Yazmayı seviyordu ve kimse bilmiyordu. Katrin adında bir arkadaşı vardı; güzel, sevilen ve başarılı. Mira ona, adını söylemeye cesaret edemeyen birinin yaşadığı türden kara bir kıskançlıkla kıskanıyordu.
O yılın baharında Mira, Katrin’in coğrafya sınavında bir sınıf arkadaşının defterinden bir cevabı kopyaladığını gördü. Bir kez, birkaç saniye.
Ve onun hakkında yazdı.
Gazeteye takma bir imzayla bir mektup yazdı: “Not.” İçinde “on birinci sınıftan başarılı bir öğrencinin sınavlarda kopya çektiğini” söylüyordu. İsmi anmadı. Ama küçük bir okulda isme gerek yoktu.
Gerçekti, ama yarısıydı. Katrin bir kez kopya çekmişti, çünkü annesi hastanedeydi ve üç gecedir uyumamıştı. Ama bu yazılmadı. Mira bunu hiç bilmiyordu zaten.
Ertesi hafta koridor fısıltıyla doldu. Sonraki ay Katrin başarı listesindeki yerini kaybetti. Yazın başka bir okula geçti. Ve bir daha hiç karşılaşmadılar.
Mira kimseye söylemedi. Ne o zaman, ne de sonraki yıllar boyunca.
Oturma odasında yere oturdu, kutu bacaklarının arasındaydı, elinde sarı kâğıt.
Öğretmen olmayı bu kâğıt yüzünden seçtiğini biliyordu. Kefaret ödemek için değil. İnsanın hakkında yazılmadan önce kendisine sorulabileceği yerde olmak istediği için.
Bunu kimseye söylememişti, kendine bile yüksek sesle. Yasmin’e “Kesilmiş metinlerin nasıl göründüğünü bilirim” dediğinde yalnızca yazıdan söz etmiyordu.
Kendinden söz ediyordu.
Bilgisayarını açtı.
Katrin’in evlendikten sonraki adı büyük olasılıkla Katrin Richter’di ve Mira bundan bile emin değildi. Yaşadığı şehirde bu adda dört kadın, komşu şehirlerde iki kadın buldu.
Mektubu önce ilkine yazdı. Cevap iki saat sonra geldi, kibar ve soğuk: “Mira Berger’i tanımıyorum. Sanırım adresi yanlış yazdınız. Aradığınızı bulmanızı dilerim.” Mira uzun süre okudu. Hayatının en dürüst mektubunu yazmıştı ve onu bir yabancı okumuştu.
Bir hafta bekledi. Sonra mektubu yeniden yazdı, resmi yalnızca gözlerinin çevresinde kutudaki kıza benzeyen bir kadına; emin değildi.
“Katrin, ben Mira Berger. 1997’de aynı sınıftaydık. Gazete notunu yazan benim. O gün neden kopya çektiğini sormadım. Gördüğümün yarısını yazdım, diğer yarısını bıraktım ve sakladığımın bedelini sen ödedin. Cevap istemiyorum. Bilmeni istedim.”
Üç kez okudu. İçinden tek bir sözcük silmedi. Ve gönderdi.
O gece cevap gelmedi. Sonraki haftalarda da.
Mesaj, telefonunda “İletildi” işaretiyle duruyordu, başka bir şey değil. Mira okunup okunmadığını bilmiyordu.
Çarşamba dersinde öğrencilerine “Sorun” derken, bunu başka birine söylerken duyuyordu kendini; cevap vermeyen birine.
Ağlamadı. Ağlayanlardan değildi. Ama akşam çekmeceyi açtı ve sarı gazeteyi kutuya geri koymak yerine masanın üzerine bıraktı. Nedenini bilmiyordu.
Son Söz
Kar
Aralık, 08.30
Berlin’e kar, aralığın ikinci haftasında yağdı.
Yoğun bir kar değildi. Hafifti, çoğu yerde yere değmeden eriyordu. Ama öğrencilerin ilk derste pencerelerin önünde durmasına, öğretmenin de öksürerek “Tamam, tamam, kar gördünüz” demesine yetecek kadardı.
11b sınıfının son duvarında, kapının yanında, büyük bir mantar pano duruyordu.
Tutanaktan sonraki hafta yapmışlardı. Fikri Salma önermişti, Tim evlerinin deposundan tahtayı getirmişti, Omar çerçeveyi maviye boyamıştı, çünkü mavi gezi kasasının rengiydi ve unutmak istemediğini söylemişti. Ella da üstüne güzel bir el yazısıyla tek bir cümle yazmıştı: “Adınla yaz.”
Tek kural şuydu: Panoya asılan her şey isimle asılır. Anonim yok. Ve orada sahibinden başka kimse hakkında yazılamaz. Söyleyemediğini söylemek isteyen önce kendine söylesin, sonra bir kişiye, sonra, isterse, panoya.
Kimse dolacağını beklemiyordu.
Ama doldu, yavaş yavaş.
O sabah panoda Omar’ın el yazısıyla küçük mavi bir kâğıt vardı:
“Ben Omar. Para aldım ve geri koydum. Şimdi daha az saat çalışıyorum. Okul gezi payımı ödeyecek ve ortak kasada hâlâ yeterince para var. Gidip gitmeyeceğimi bilmiyorum. Ama isteyebileceğimi biliyorum.”
Yanında Leo’nun el yazısıyla beyaz bir kâğıt:
“Ben Leo. Babam her pazar Jannik’ten makarna öğreniyor ve hâlâ kötü. İkisine gülmeden bakamıyorum. Buna mutluluk mu derler, bilmiyorum.”
Köşede Salma’nın el yazısıyla çok kısa bir kâğıt:
“Ben Salma. Geç kalmış değilim, kaybolmuş da değilim. Siz de değilsiniz.”
Altında, titrek bir el yazısıyla, kalemle yazmaya alışık olmayan birinin yazdığı bir kâğıt:
“Ben Tim. Artık düşünmem gerekeni makineyle yazmayacağım. Ve bir kapının ardında durmayacağım. Bir şey görürsem harekete geçeceğim. Bazen korkarak. Ama harekete geçeceğim.”
Max hiçbir şey yazmamıştı.
Max, antrenmanlardan kendi kararıyla ayrı kaldığı iki haftanın ardından koridorlara döndü ve hentbol takımından ayrıldı.
Kimse yorum yapmadı. Ne karşılama, ne ret. Arka sırada, yalnız oturdu; o günden beri her gün olduğu gibi. Her salı okul psikoloğuyla bir seansa gidiyordu ve daha sakin, daha az gülen, bakışı daha açık biri olarak dönüyordu.
Kimse ona “Değiştin mi?” diye sormadı. O da söylemedi. Çünkü böyle bir soru bir haftadan uzun bir zaman gerektirir.
Anja’ya yaklaşmadı. O da ona yaklaşmadı. Aralarında, iki yanda, ikisinin de saygı duyduğu ölçülü bir mesafe vardı.
Ama o sabah, teneffüste, mantar panonun önünde durdu. Bir kâğıt, siyah bir kalem aldı ve uzun dakikalar durdu. Sonra tek bir cümle yazdı ve onu, yalnızca arayanın göreceği alt köşeye bir iğneyle astı:
“Ben Max. O hayır dedi. Ben duydum. Gerektiği gibi davranmadım. Bir şey istemiyorum. Yalnızca unutmamak için yazıyorum.”
Altında ikinci bir kâğıt, daha küçük bir el yazısıyla: “Ve Leo hakkında yazan benim. Yazmaya hakkım yoktu.”
Leo biraz sonra koridordan geçti, okudu ve yırtmadı.
Anja onun arkasında, üç metre ötede durdu. Gördü. Bir şey söylemedi, yaklaşmadı.
Ama uzaklaşmadı da.
Avluda, herkes karı seyretmek için çıktığında, Ella Suda’nın yanında duruyordu.
“Özür dilerim,” dedi Suda kısık bir sesle. “Sana o kelimeyi yazdım, cesur. İçinde biraz kıskançlık vardı.”
“Biliyorum.”
“Seni kıskanıyordum. Sen de sabaha karşı üçte ağlıyordun.”
“Evet.”
“Ve sana hiç sormadım.”
“Ve ben sana söylemedim.” Ella gri gökyüzüne baktı. “İkimiz de aynı şeyden korkuyorduk.”
Sonra, anlaşmadan, ikisi de elini uzattı ve birbirinin eldivenini tuttu. Sözcüklerin ihtiyaç duyabileceğinden fazlaydı.
Yasmin ise, kimseye söylemeden, tuvalete geri dönmeye karar vermişti.
Bu kez saklanmak için değil. Bütün hikâyenin başladığı yerin orası olduğunu bildiği ve oradan bir kez daha geçmek istediği için.
Üçüncü dersti. Koridor boştu. Kar yüksek pencerelere çarpıp uçuşuyordu.
İçeri girdi. Lavabonun önünde durdu.
Ve duydu.
Merdivenin yanındaki son kabinden, kendi kalbinin sesini tanıdığı gibi tanıdığı bir ses: kısa bir hıçkırık, sonra sessizlik, sonra bir hıçkırık daha.
Yasmin kıpırdamadan durdu.
Bütün eski cümlelerin geri geldiğini hissetti: Ya “Beni rahat bırak” derse? Ya birinin onu duyduğunu anlarsa? Ya seni ilgilendirmeyen bir şeye karışıyorsan?
Ve başka bir ses, başka bir sesten bir cümle geldi. Bayan Berger’in sesi, babasının sesi ve Rima’nın “İstemediğini bilerek başla” deyişi.
Ve o artık neyi istemediğini biliyordu. Dışarıda bir kez daha durmak istemiyordu.
Kapıya doğru yavaşça yürüdü. Sonra durdu ve hafifçe vurdu. İki kez.
“Buradayım,” dedi alçak sesle. “Kim olduğunu bilmek istemiyorum. Bir şey söylemeni de istemiyorum. Yalnızca buradayım, birine ihtiyacın olursa.”
Cevap gelmedi.
Yarım dakika geçti. Sonra bir mendilin çekilme sesini duydu, sonra boğuk, çok küçük bir ses:
“Kal.”
Yasmin soğuk zemine oturdu, sırtı duvara dönük, bacakları uzanmış, kapının yanında kaldı.
Daha fazla bir şey söylemedi.
Dışarıda kar Berlin’e yağıyordu. 11b sınıfında mantar pano yavaş yavaş doluyordu. Bir yerlerde Leo babasına bir makarna tarifi okuyordu, Omar altıncı kata bir sipariş taşıyordu, Omar’ın annesi sonunda doktoruna yüksek sesle, sigortanın karşıladığı alternatif bir ilacı soruyordu, Anja iki diş fırçasını çantasına koyuyordu, Tim kalemle yeni bir satır yazıyordu, Max yalnız oturup tek bir cümleyi düşünüyordu ve Jonas seansının saatini bekliyordu, cebinde üzerinde şunun yazılı olduğu bir kâğıtla: gazete dağıtan çocuk.
Tuvalette ağlayan insan tektir. Ve kapıyı çalacak birine ihtiyacı vardır.

