KIRILMAYAN KABURGA
Romanın İkinci Bölümü — İlk Ek
“Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar…” — Ahzab, 35
“Allah’ın Kur’an’da kadınlardan söz ettiğini duymuyorum.” — Ümmü Seleme (r.a.)
“Kaybolan geri dönmez. Ama gizlenen — geri dönebilir.” — Nur
ROMAN BAŞLAMADAN ÖNCE
Her çağda soran bir kadın vardı.
Sorduğunu her zaman bilmiyordu — bazen soru uzun bir sessizlikti, ya da hazır cevapların ona ulaşmadığı bir düşünüş anıydı.
Ve bazen soru, yüksek sesle söylenen bir sözdü — ve tarihin akışını değiştirirdi.
Bu, o sorulara dair bir romandır.
Ve gelen cevaplara dair — ve gelmeyen cevaplara dair.
Ve ikisi arasındaki uçsuz bucaksız mesafeye dair — o mesafede tam hayatlar yaşandı, orada uygarlıklar biçimlendi, orada sahiplerinin adını kimsenin bilmediği kalpler kırıldı.
Roman, beş çağdan beş kadını bir araya getiriyor — zaman kırıldığı için değil, soru tek bir zamanın taşıyamayacağı kadar büyük olduğu için.
Ve soru zamandan büyük olduğunda — zamanı bir araya getirir.
Ve izin istemez.
Kişiler:
Ümmü Seleme Hind bint Ebî Ümeyye — sorusu üzerine ayetin indiği sahabi kadın. Medine-i Münevvere, hicretin dokuzuncu yılı.
Leyla el-Fakîha — Bağdat’taki ilim halkalarında öğrenci, hicri ikinci yüzyıl.
Fatıma bint eş-Şeref — güzelliği ibadet olarak gören Endülüslü şair, hicri beşinci yüzyıl.
Sara — el-Ezher’de okumuş, şimdi Batı’da ders veren çağdaş fakih.
Nur — miras ile şimdiki zaman arasında yaşayan, ikisinin de ağırlığını bilen araştırmacı.
MEDİNE — BİR KADIN SORDUĞUNDA
Medine-i Münevvere — Hicretin Dokuzuncu Yılı
Güneş batıya meyilliydi — kumu altına, çamuru bakıra çeviren, her şeyi olduğundan daha ulu gösteren o batış türünden.
Ümmü Seleme, evin en sevdiği köşesinde oturuyordu — ikindi rüzgârının ve sokaktaki çocuk seslerinin ulaştığı, başkalarının gözünün kaçtığı köşe.
Bu köşeyi severdi — çünkü bir devenin sırtında bütün bir hayat taşıyıp göç eden bir kadın olalı beri öğrenmişti: kadının konuşmadan önce kendisini dinleyecek bir yere ihtiyacı vardır.
Sol elinde açık renkli tespih.
Sağ elinde bir soru.
Soru bugünün doğumu değildi.
Aylardır içinde büyüyordu — ananın karnındaki çocuk gibi:
Sessizce, ısrarla, çıkacağına kesin bir yakinle.
Üçü art arda geldi — sanki gün onları çağırmış da haber vermemiş gibi.
Küçük Hatice önce geldi — yirmi beş yaşında, Kur’an’ı tam ezberlemiş, gözlerinde kelimeleri dile getirmeden önce kalbinde taşıyan birinin parıltısı.
Okumayı, kadının okuma öğrenmesinin nadir olduğu — yasak değil, ama çölde yağmur kadar nadir — bir zamanda öğrenmişti.
Elinde küçük bir tahta ve bir parça kömürle geldi, çünkü hep yazardı — ezberlemek için değil, düşünmek için.
Sonra Esma bint Ümeys geldi — erken Müslüman olmuş, Habeşistan’a hicret etmiş, sonra dönmüş, gözlerinde o nadir karışımı taşıyan biri:
Soruları kapatmayan tecrübe, ve şüpheden korkmayan iman.
Habeşistan’da adil krallar görmüştü, Müslüman olmayan krallar; Medine’de zalim Müslümanlar görmüştü — ve gördüğü bu, ona dinin bir şey, onu temsil eden insanların başka bir şey olduğunu öğretmişti.
Ve son olarak Nüseybe bint Kâ’b — Uhud’da kılıç kuşanan, Müslümanlar açığa düştüğünde Peygamber’i bedeniyle koruyan kadın.
Bedeninde on iki yara.
Konuşmasında ise, hakikati sarıp gizleyen fazladan bir tek söz bile yoktu.
Resmî bir toplantı değildi bu.
Ne kürsü vardı, ne gündem, ne önceden izin.
Birbirine güvenen kadınların bir araya gelişiydi bu — izin almadan başlayan, karar almadan biten, ve içinde yalnız gerçek konuşmanın nefes alabildiği o toplanma türü.
— Dün ineni duydunuz mu?
— Mü’minler hakkında mı?
“Kad eflaha’l-mü’minûn…” ve ardından gelen ayetler.
Hepsi eril kipte.
Esma bir an sustu.
Bu, cevabın yokluğunu gösteren bir susma değildi.
Cevabın var olduğunu, ama sahibinin onu söylemeden önce tarttığını gösteren bir susmaydı.
— Eril kip Arapçada herkesi kapsar.
— Söylediklerini biliyorum.
Ama soruyorum:
Yeter mi bu?
Sen — “mü’minûn” duyduğunda — sana, senin adınla hitap ettiğini hissediyor musun?
Sessizlik.
Sorunun ulaştığını gösteren türden bir sessizlik.
Küçük Hatice tahtasına baktı — sanki dürüst konuşmak için orada bir izin arıyordu.
Sonra Ümmü Seleme’ye baktı.
— Bazen.
Bazen de hayır.
— Ve tam da bunun için oturuyoruz burada.
Nüseybe, sözü dolandırmayı bilmeyen o sesiyle dedi:
— Ben Uhud’da kılıç kuşandım.
Kimse bana caiz mi diye sormadı.
Durum cevap verdi, zaman cevap verdi, kan cevap verdi.
Ama sonradan mirasımı sorduğumda — bana dediler ki:
Erkeğin payının yarısı.
— Ve bu seni rahatsız ediyor mu?
Nüseybe bir an düşündü — ve bu düşünüş, ondan çölde yağmur kadar nadirdi.
O, tefekkür kadını değil, eylem kadınıydı.
Ama soru bunu gerektirmişti.
— Beni rahatsız eden hüküm değil.
Beni rahatsız eden, nedenini anlamamış olmam.
Bana dediler:
Böyle.
Ve şunu duymadım:
Şundan dolayı, şu bağlamda, şöyle bir zamanda.
“Böyle emrolunduk” denmesiyle şunun söylenmesi arasında büyük fark var:
“Bunu böyle anladık — belki haklıyız, belki yanılıyoruz.”
Ümmü Seleme, sesinde eyleme öncülük eden bir karara benzer bir şeyle dedi:
— Ben soracağım ona.
Kadınlar neden anılmıyor?
Üçü sustu.
Ve o sessizlikte, ateşi söndürmeden, varlığını da haykırmadan canlı tutan sessiz bir yakıta benzer bir şey vardı.
BİR AYET İNDİREN SORU
Ertesi sabah — Medine, günün sıcağı ulaşmadan önceki o havayı hâlâ soluyordu — Ümmü Seleme Peygamber’e gitti.
Ona bir soruyla gittiği ilk sefer değildi bu.
Ama yaklaştıkça biliyordu ki — bazı sorular sorulardan daha ağır bir yük taşır.
Bu soru, sormayı bilmeyen kadınların ağırlığını taşıyordu — sorabileceklerini bilmedikleri için sormamış kadınların.
Ona baktı.
Ve bakışında, karşısına oturan kadınların tanıdığı o şey vardı:
Dinliyordu.
Cevap vermek için sırasını bekleyen bir dinleme değil.
Sadece dinliyordu.
— Ya Resulallah, Allah’ın Kur’an’da kadınları andığını duymuyorum.
Soruya gülmedi.
Onu geri çevirmedi.
Ve kadın meselelerinin, meleğin gökten indirdiği vahyin seviyesine ulaşmadığını söylemedi.
Sustu.
Ve o sükûtta gerçek dinleme vardı.
Ve o gün — daha sonra — ayet indi:
“Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar, doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar…”
Ümmü Seleme onu iki kez okudu.
Sonra üç kez.
Her seferinde kelimeler daha çok kök salıyordu — sonunda kendine benzeyen bir toprak bulan kök gibi.
Soru.
Cevap.
Ayet.
Ama zihninde — en imanlı akılların bile uyumadığı o köşede — başka bir soru bekliyordu:
Bizden sonra gelenler — bunu anlayacaklar mı?
MEDİNE — KUR’AN’IN SÖYLEDİĞİ VE ONUN HAKKINDA SÖYLENEN
O Günün Akşamı
Dördü aynı köşede yeniden oturduğunda hava daha soğuk, sorular daha ağırdı.
Ayet inmişti — ve bu bir cevaptı.
Ama aynı zamanda daha derin bir sorunun başlangıcıydı.
Küçük Hatice tahtasını aldı ve yazmaya başladı.
Ümmü Seleme uzun bir sessizlikten sonra dedi:
— Dürüst konuşalım.
Kur’an kadın hakkında gerçekte ne dedi? Hepsini.
Bizi rahatlatanı da, bizi yoranı da.
Tek tek — sanki yıllarca süren bir tefekkürü tek bir ana sığdırıyormuş gibi:
— Kadınla erkeğin tek bir candan yaratıldığını söyledi:
“Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan Rabbinizden sakının.”
Aslında bir üstünlük yok.
Kök birdir.
— Ve onlara örfe göre, üzerlerindeki hakların bir mislini verdiğini söyledi.
Denklem açık.
— Ve ecrin bir olduğunu söyledi:
“Ben sizden, erkek olsun kadın olsun, hiçbir çalışanın amelini zayi etmem.”
Sevap, kalp ile kalp arasında ayrım yapmaz.
— Ve “onlarla iyi geçinin” dedi.
— Evet.
Ve “iyilik” kapanmayan bir kelime — zamanın genişlemesiyle, anlayışın derinleşmesiyle o da genişler.
Küçük Hatice yavaşça yazdı — eli tahta üzerinde tereddüt ediyordu.
Sonra gözlerini kaldırdı:
— Ama Kur’an, bize zor gelen şeyler de söyledi.
— Söyle onları.
Söylemediğimiz sürece bir arada oturmanın anlamı yok.
Hatice derin bir nefes aldı:
— “Erkekler kadınlar üzerine kavvamdır” dedi.
Şahitlikte “bir erkek ve iki kadın” dedi.
Mirasta “erkeğe iki kadın payı kadar” dedi.
İlkinden daha ağır bir sessizlik.
Ve o sessizlikte — köşeyi dolduran o yoğun sessizlikte — Ümmü Seleme düşünüyordu.
Rahatlatan cevabı düşünmüyordu.
Doğru olan cevabı düşünüyordu.
— Evet.
Söylemişti bunu.
Ve söylemediğini iddia etmeyeceğiz.
Ama soru şu değil:
Söyledi mi?
Gerçek soru şu:
Neden söyledi?
Ve hangi bağlamda?
Ve bu hüküm kendi zamanında neyi düzeltiyordu?
Ve bağlam hükmün bir parçası mı, yoksa hüküm her bağlamdan bağımsız mutlak-ebedî mi?
Esma ona, büyük soruların nereye vardığını bilen birinin bakışıyla baktı:
— Bu neredeyse sorulmayacak bir soru.
— Biliyorum.
Ama içten bir soru bu.
Ve içten sorular dini korkutmaz.
Dini donuk isteyenleri korkutur — çünkü donukluk onları rahatlatır, soru ise rahatlarını sarsar.
Küçük Hatice tahtasına son kelimeleri yazdı.
Sonra tahtayı kaldırdı ve yazdığına baktı:
“Donukluk rahatlatır.
Soru sarsar.”
Sonra tahtayı sildi — söylenen söz yanlış olduğu için değil, yanlış zamanda yazılan doğru sözün kaderi silinmek olduğu için.
Ama kök salmıştı bile — burada — silginin ulaşamadığı bir yerde.
BAĞDAT — FAKİHLERİN KONUŞTUĞU ZAMAN
Bağdat — Hicri İkinci Yüzyıl
Cami, tek bir erkek sesiyle doluyordu — sesler çoktu ama hepsi duvarın bir tarafından, insanlığın bir yarısından geliyordu.
Şeyh — elli yaşlarında, geniş ilim sahibi ve gerçek bir iyi yürekli adam — hayatında bir kez bile bir kadına kendisini ilgilendiren bir meselede fikrini sormayı düşünmemişti — anlatır, öğrenciler yazar, tasdik eder ve ezberlerdi, salonda başka bir ses duyulmazdı.
Öbür tarafta — konuşanlarla dinleyenleri ayıran perdenin arkasında — Leyla el-Fakîha vardı.
Otuzlarındaydı.
Fıkhı, kızının ilimden alıkonması için bir sebep görmeyen babasından öğrenmişti — bugün anladığımız anlamda ilerici olduğu için değil, ilmi seven ve kızını seven, iki sevgi arasında çelişki bulmayan bir adam olduğu için.
Bazen en basit sebepler en derin sonuçları doğurur.
Aynı anda dinliyor ve yazıyordu.
Eli kâğıtta, kulağı her kelimede.
Şeyh dedi:
— Hadlerde şahitlik yalnız erkeklerden kabul edilir.
Çünkü kadın akıl ve din bakımından eksiktir.
Genç bir öğrenci elini kaldırdı — gözlerinde alışkanlığın söndürmediği o sorgulama parıltısıyla:
— Akıl eksikliğinin delili nedir?
— Hadis:
“Akıl ve dince eksik olup da sağlam görüşlü bir erkeğin aklını sizden daha çok alıp götüren başka birini görmedim.”
— Ve eksikliğin açıklaması nedir?
— Peygamber bizzat açıkladı bunu:
Din eksikliği, günlerce namaz kılmadığı, oruç tutmadığı içindir.
Akıl eksikliği ise, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasındandır.
Perdenin arkasında — kimsenin onu görmediği yerde — Leyla, kâğıdının kenarına ince ve küçük yazısıyla yazdı:
“Şeyh, hadisle hadisi delillendiriyor.
Eksikliğin delili, iki şahitliğin bir şahitliğe denk olması.
Ve iki şahitliğin bir şahitliğe denk olması eksiklik üzerine bina edilmiş.
Kapalı bir daire.
Ve içeriden hiç kimse o daireyi görmüyor — ya da görmediğine dair rol yapıyor.”
Sonra yazdı:
“Ve Peygamber o sözü söylediğinde — belirli kadınlara, belirli bir durumda söyledi.
Fakih ise onu mutlak ve ebedî bir kanuna dönüştürdü.
Bu, o sözü söyleyenin istediği mi?
Yoksa onu ezberleyenin istediği mi?”
Sonra yazmayı bıraktı.
Soru bittiği için değil.
Kenar notunun sığdıramayacağı kadar büyük olduğu için.
Ve kenarlarından büyük sorular — kalıcı olanlardır.
LEYLA’NIN GÖRDÜĞÜ
Ders bittikten sonra — öğrenciler çıkıp da o kâğıtlarını toplarken — Şeyh’i kapıda bir öğrencisiyle konuşurken duydu:
— Şeyhimiz — kadın akılca eksikse, neden ebelerin doğumu ispat etmedeki şahitliğini kabul ediyoruz?
Neden bekârete dair meselelerde yalnız ebeye güveniyoruz?
Şeyh bir an sustu.
Sonra dedi:
— Zaruret, aslın izin vermediğini mubah kılar.
Erkekler o meseleye vakıf olamaz.
Ve yürüdü.
Leyla boş odada tek başına kaldı.
Ve kâğıdının son kenarına yazdı:
“Akıl eksikse — neden bazı yerlerde kabul edilir, bazılarında kabul edilmez?
Gerçek cevap akılda değil.
Fakihlerin pekiştirip dine bağladığı toplumsal örftedir.
Ve örf din olduğunda — örf olarak kalsaydı olacağından daha zor sorgulanır hâle gelir.”
ENDÜLÜS — GÜZELLİK İBADETTİR
Kurtuba — Hicri Beşinci Yüzyıl
Bahçe, ıslak süngerin, beyaz gülün ve yalnız Kurtuba’da yaşayanın bildiği o havanın kokusunu taşıyordu — müezzin sesiyle, çan sesiyle, ud teliyle aynı anda dolan bir hava; sanki şehir tek bir şey olmayı reddediyordu.
Fatıma bint eş-Şeref, pencere önündeki tahta masada yazıyordu — çünkü ışığa ihtiyacı vardı.
Yalnız güneş ışığına değil.
Pencereler açıldığında gelen, adı olmayan o şeyin ışığına.
Gazel yazıyordu.
Meclis erbabının istediği gazel değil.
Daha ince ve daha tehlikeli bir şey yazıyordu — insani sevgiyle ondan öte olan arasındaki sınırda duran bir şey, sufilerin yaşadığı ve Allah’a en yakın olan yer dedikleri sınırda.
Fakih kapıyı çaldı.
Kırklarındaydı, yüzünde, kontrol edemedikleriyle sürekli savaş hâlinde yaşayanların o yorgunluğu vardı.
Ve kontrol edemediği çok şey vardı — başında da:
Bu kadının yazdıkları.
— Yazdıkların üzerine seninle konuşmak istiyorum.
— Buyur.
— Bu şiirde bir çelişki var.
Gazel ile zühdü bir arada yazıyorsun.
İkisi bir araya gelmez.
Ona, çok önceden cevabını bilen birinin bakışıyla baktı:
— Neden gelmezler?
— Gazelde şehvet var.
Zühd ise onu terk etmek.
— Allah güzelliği yarattı ve onu tefekkür etmemizi emretti.
Şiir de tefekkürdür.
Nasıl haram olur?
— Mesele şiirde değil.
Durdu.
Ve o durakta — söylemek istediğiyle söylemeye cesaret edebildiği arasında — Fatıma’nın da bildiği, onun da bildiği gerçek vardı.
— Mesele, onu yazanın bir kadın olması.
Cevap vermedi.
Ve cevapsızlık, bir cevaptı.
O çıktıktan sonra — açık pencere ve yarım kalan şiirle yalnız kalınca — kalemini aldı ve yeni bir dize yazdı:
“Güzellik, kalbiyle görene ibadettir
ve hüsün, gözle görülmeyen bir Rabb’in ayetidir.”
Sonra kâğıdı katladı ve kimsenin bilmediği yere koydu.
Korkudan değil.
Bazı şeylerin, ışığı görülmeden önce karanlıkta olgunlaşması gerektiği için.
BÜYÜK MECLİS — BEŞ SES
Zamanın Dışında Bir Yer — Romanın İçinde
Kimse, yüzyılların ayırdığı insanların nasıl bir araya geldiğini bilmez.
Belki de bu, soru tek bir zamandan büyük olduğunda gerçekleşir.
Zamanın tümü onu taşıdığında ve hiçbiri cevaplamadığında.
Soru — ağırlığı ve ısrarıyla — yaşayanlarla yaşamış olanlar arasında bir köprü olduğunda.
Mekân, Endülüs bahçelerine benziyordu — ya da belki bir ay gecesinde şehrin avlularına.
Hiçbir şey belirli değildi.
Ne duvar vardı, ne tavan.
Işık her yerden geliyordu ve hiçbir belirli yerden gelmiyordu.
Beşi bir araya geldi — tanıdığımız dördü, ve beşincisi:
Sara — el-Ezher’de okumuş, şimdi Avrupa’da bir üniversitede ders veren fakih.
Kur’an’ı ezberlemiş, Kant’ı ve İbn Rüşd’ü okumuş, bunda bir çelişki bulmamıştı.
İki dünya arasında yaşayan bir kadın — çelişkili oldukları için değil, aralarındaki köprüyü henüz kimsenin kurmamış olması yüzünden.
Nur — mirası, kendisini eleştirmek ya da yüceltmek için değil, büyükannesi olduğu için, ve büyükannesi anlaşılmayı hak ettiği için araştırma konusu seçen araştırmacı.
Ümmü Seleme — başlangıcı gören ve kimsenin ne olduğunu öğretmediği bir sesle — dedi:
— Ben İslâm’ı indiği anda gördüm.
Kadının hayatının nasıl değiştiğini gördüm.
Ondan önce kadın diri diri gömülürdü.
At gibi miras kalırdı.
Ne malı vardı, ne sesi, ne seçimi.
İslâm geldi ve ona ne kendisinin ne annesinin hayal etmediği bir şey verdi.
Leyla — o sakin acılıkla, hakkı kabul edip gerisini susturmayan biri gibi — dedi:
— Biliyorum.
Ve bunu inkâr etmiyorum.
Fecir gerçekti.
Ama soruyorum:
Verdiği bir tavan mıydı, yoksa bir yolun başlangıcı mı?
Çünkü fakihlerin çoğu, nüzul anını alıp dondurdu — kendi bağlamında ıslah olan şey, başka bağlamda kısıtlamaya dönüştü.
— Tavanla başlangıç arasındaki fark ne?
— Fark şu: Tavan seni yükselmekten alıkoyar.
Başlangıç seni ona davet eder.
Fatıma bint eş-Şeref — sesinde nazım yapmadığı zaman bile şiirden bir şey taşıyarak — dedi:
— Ben şairim.
Ve gazeli de zühdü de aynı anda, aralarında çelişki bulmadan yazıyorum.
Ve bana bunun çelişki olduğu söylendi.
— Ve cevap verdin mi?
— Verdim:
Allah güzelliği yarattı ve onu tefekkür etmemizi emretti.
Şiir de tefekkürdür.
Nasıl haram olur?
Ama haram olan şiirde değildi.
Onu yazanın bir kadın olmasındaydı.
Nur — daha önce adı olmadan karşısında duran bir şeyin tam adını bulmuş birinin sesiyle — dedi:
— İşte tam da bundan bahsediyoruz.
Hüküm her zaman metinde değildir.
Hüküm, metni uygulayanda, onu nasıl okuduğunda ve ondan ne istediğindedir.
Ve metni uygulayanların tümü erkek olduğunda — erkeği rahatlatacak şekilde uygulanır.
Mutlaka zarar niyetiyle değil.
Yaşamadığı şeyi göremediği için.
Sara — dosyaları içeriden bilen ve genellemeden rahatsız olan bir fakihin sesiyle — dedi:
— İzin verin dakik olayım.
Fıkhın tamamı kadına zulüm değil.
Ve kadın hakkında söylenen her şey de yanlış değil.
Bazısı kendi bağlamında adaletliydi.
Bazısı ise, kaynağında değil, anlaşılmasında bir kusurdu.
— Her ikisine de birer örnek ver.
— Bağlamında adalet:
Kadının, kendisinin de miras kaldığı bir toplumda miras hakkı — bu gerçek bir devrimdi.
Anlayış kusuru:
“Erkekler kadınlar üzerine kavvamdır” ayetini alıp, her zaman ve mekânda erkekle kadın arasındaki her ilişkiye uyguladılar — ayetin tam bağlamını, iniş sebebini, kavvamlığın şartlarını okumadan.
BÜYÜK SORULAR
Dürüstlükle — Sakınmadan
Nur — doğru sorunun rahatlatıcı cevaptan daha şerefli olduğunu öğrenmiş birinin cesaretiyle — dedi:
— Soruları sakınmadan sormak istiyorum.
— Sor.
— İlk soru:
İslâm — bize tarihî fıkıh yoluyla ulaştığı hâliyle — eril bir din mi?
Uzun bir sessizlik.
Meclistekilerin hepsinin, kolay cevabın yetmeyeceğini bildiğini gösteren bir sessizlik.
Sara — sevdiğiyle gördüğü arasında titizlikle ayrım yaparak — dedi:
— Kur’an metnindeki İslâm — hayır.
Söylem, iki cinsi mükellefiyette, sevapta ve insanî onurda eşit tutuyor.
Bunda tartışma yok.
— Peki fıkhen inşa edilen İslâm?
Sara bir an durdu — düşünürün sözünü söylemeden önce ondan emin olduğu o an:
— Evet.
Tarihî fıkıh, açık bir eril damga taşıyor.
Âlimleri kötü niyetli olduğu için değil — kendi toplumlarının evlatları oldukları için.
Ve bütün o toplumlarda kadın, dinî karar alma çemberinin dışındaydı — ve tek başına karar veren kişi, karar vereni kaçırdığı şeyi görmez.
Leyla — hakikati bilip ispat edemeyenlerin o sakin acılığıyla — dedi:
— Ben ilim halkalarında yirmi yıl oturdum.
Dinledim.
Ve yazdım.
Ve kimse fikrimi sormadı.
Beni ilgilendiren boşanma fıkhında görüşüme başvurulmadı.
Ne velayet fıkhında.
Ne nafaka fıkhında.
Erkekler hayatım hakkında konuşuyor, ben perdenin arkasındayım.
— Ve bu, söylediklerinin yanlış olduğu anlamına mı gelir?
Yavaşça cevap verdi, her kelimeyi hassas bir teraziyle tartar gibi:
— Eksik olduğu anlamına gelir.
Ve eksik olan, tam gibi sunulduğunda — bir tür hataya dönüşür.
Çünkü onu tamamlayacak şeyin önünü kapatır.
Fatıma dedi:
— Beni uykusuz bırakan soru fıkıh değil.
Fıkıh gözden geçirilebilir.
Beni uykusuz bırakan soru:
Kadınlar neden başından beri yüksek sesle sormadı?
Neden çoğu kabul etti?
Ümmü Seleme — kişisel bir tanıklığa benzer bir şeyle — dedi:
— Bazıları kabul etmedi.
Ben sordum.
Zeyneb bint Cahş tartıştı.
Esma bint Ebî Bekir’in görüşü hesaba katılırdı.
Durdu.
Ve o durakta koca bir hüzün beyti vardı.
— Ama bizim neslimiz göçünce — sonra gelen, onu doğuran ruhu almadan fıkhı aldı.
Hükmü, öncesindeki tartışmayı almadan aldı.
Ve tartışmasız hüküm — şeriata dışarıdan benzeyen ama onu içeriden boğan bir kafestir.
ÖTEKİ SES
Şeyh Abdülkerim
Bu bölümde geleneksel duruşu dürüstçe temsil eden bir sesin bulunması gerekliydi — çünkü dürüstlük, farklı düşündüğümüz sesleri susturmak değil, her sesin işitilmesini gerektirir.
Şeyh Abdülkerim — elli yaşlarında, ilmi geniş, ihlası gerçek, iyi yürekliliği gözlerinden okunan bir adam.
Öğrendiğine inanmış bir adam — bu bir kusur değil.
Tek kusuru — kusursa eğer — öğrendiğinin öğrenilebilecek her şey olup olmadığını hiç sorgulamamış olmasıydı.
Meclise, orada yalnız kalacağını bilerek oturdu — ve kaçmadı.
Bu, kendi içindeki iyi bir şeye işaretti.
— Söylediklerinizi dinliyorum.
Ve inandığımla cevap veriyorum — hoşnut etmek istediğimle değil.
Ve bu cümlede, hoşnut etmekle dürüstlüğün her zaman aynı yönde olmadığını kabul eden bir şey vardı.
— Birincisi:
İslâm, kadına, ona çağdaş hiçbir uygarlıkta bulunmayan haklar verdi.
Ve tarihî terazi kendi bağlamıyla okunmalı — farklı bir yüzyılda duran ve geçmişi var olmayan bir hazırın ölçüleriyle yargılayan gözlerle değil.
— İkincisi:
Bazı hükümlerde erkekle kadın arasındaki ayrım küçültme değildir — farklılığın kabulüdür.
Ve farklılık eşitsizlik demek değildir.
— Üçüncüsü:
Kavvamlık egemenlik değildir.
Sorumluluktur.
Ve sorumlu olan, aldığından daha fazlasını yüklenir — tarih bu anlama her zaman sadık kalmamış olsa da.
— Dördüncüsü:
İslâm’a atfedilenin çoğu dinî hüküm değil, kültürel âdettir.
İkisini birbirine karıştırmak, kadına zulümden önce dine zulümdür.
Sara — düşmanca değil, savaşan değil tartışan birinin sesiyle — dedi:
— Söylediklerinin bir kısmına katılıyorum.
Bir kısmına katılmıyorum.
Tarihî bağlamın gerekli olduğuna katılıyorum.
Ve sorunların çoğunun dinî değil kültürel olduğuna katılıyorum.
Ama bir noktada ayrılıyorum:
“Farklılık eşitsizlik demek değildir” dediğinde — bu ilke olarak doğru.
Ama tarih boyunca fiilî uygulamada — ayrım fiilen eşitsizliğe dönüştü.
Ve iyi niyet, kötü sonucu ortadan kaldırmaz.
İnsanların hayatında yaşayan sonuçtur — niyet değil.
Şeyh Abdülkerim’in yüzünde bir şey kımıldadı — şüphenin ilk adımına benzer bir şey; yıkım olmayan, daha sağlam bir yapıya doğru ilk adım olan o şüphe:
— Bu kabul edilir.
Uygulamaya yönelik eleştiri meşrudur.
Asla yönelik eleştiri — burada ayrılıyoruz.
— Ve bu ayrılık da meşrudur.
Sorun ayrılıkta değil.
Anlaşma taklidi yapan sessizlikte.
Ve ikisi arasında — “burada ayrılıyoruz” ile “ayrılık meşrudur” arasındaki mesafede — anlaşmazlık gerçek olduğunda ve öyle olmadığına dair rol yapmadığında saygının açtığı bir kapıya benzer bir şey vardı.
NEDEN? — DÜRÜST CEVAP
Bir Soruya Beş Cevap
Sara dedi:
— Bölümün sorusuna dürüstçe cevap vermek istiyorum:
Fıkhî İslâm neden bu eril damgayı taşır hâle geldi?
Tek bir cevap yok.
Cevaplar var.
Ve Sara konuştu — dördü bir ibadet gibi tefekkürle dinlerken:
Birincisi — fakihler erkekti:
Neredeyse tümü.
Ve insan — ne kadar samimi olursa olsun — dünyayı kendi konumundan görür, başkasının konumundan değil.
Doğurmamış, emzirmemiş, evde alıkonmamış bir erkek — bütün bunları yaşamış birinin gördüğünü göremez.
Bu bir suçlama değil.
Ahlâkî bir hüküm olmadan önce bilişsel bir gerçek.
İkincisi — toplum fakihi hoşnut ediyordu:
Fakih bir toplumda yaşar.
İslâm tarihinin çoğunda toplum eril yapıdaydı.
Fakih toplumu rahatlatan fetva verdiğinde — sevilir ve izlenirdi.
Onu sarstığında ise — düşman edinilirdi.
Bu, kasıtlı olarak batıl fetva verdikleri anlamına gelmez.
Toplumsal etkenlerin, fakihin her zaman ne kadar girdiğini ve nerede etkilediğini fark etmeden fetvaya sızdığı anlamına gelir.
Üçüncüsü — öteki sesin yokluğu:
Bir diyalogda tek taraf konuştuğunda — diyalog ona meyleder, daha doğru olduğu için değil, tek o olduğu için.
Kadın fıkıh üretiminden gaipti.
Böylece fakih onun ihtiyacını hayal etmek zorunda kaldı.
Ve hayal edilen — hayal ne kadar iyi niyetli olursa olsun — her zaman yaşanandan azdır.
Dördüncüsü — zayıf hadislerin kullanılması:
Hadis literatüründe — devasa, karmaşık ve zengin bir literatürde — farklı sıhhat dereceleri vardır.
Kadını küçülten ya da kısıtlayan bazı hadisler senet bakımından zayıftı.
Ama örfe uygun düştükleri için fıkha girdiler — ve örf, çoğu zaman senet sıhhatinden daha güçlü bir itici güçtü.
Beşincisi — metnin seçici okunması:
Kur’an’ın kendisi, sunulduğundan daha dengeli.
Ama seçici okuma — rahatlatanı almak, yorucu olanı bırakmak — her çağda vardı.
Ve tek gözle okunan metin gerçeğin yarısını verir — ve gerçeğin yarısı, tam bir yalandan bazen daha tehlikelidir, çünkü çürütülmesi daha zordur.
Sara bitirdiğinde, sessizlik, isabet eden sözden sonra gelen türdendi — reddi ifade eden değil, kelimelerin doğru yere ulaştığını ifade eden bir sessizlik.
Nur dedi:
— Araştırmacıların “örfü İslamlaştırma” dediği şey de bu — toplumsal örfün dine dönüştüğü an.
Ve bunun en tehlikeli yanı kısıtlama değil — kısıtlananın kendisinin, kısıtlamayı farz görmeye başlaması.
SON SÖZ
Sonunda Ne Dediler
O meclisin sonunda — yüzyılların ayırdığı insanları bir araya getiren o zaman dışı yerde — her biri son sözünü söyledi.
Ve son söz — her zaman — kalan sözdür.
Ümmü Seleme dedi:
— Ben fecri gördüm.
Ondan önce olanı da, sonra geleni de gördüm.
Ve fecir gerçekti — kimse onu bizden çalamaz.
Ama fecir, günün emek istemediği anlamına gelmez.
İslâm kadına bir fecir getirdi.
Her nesil o günü tamamlamakla yükümlü — fecrin ışığında uyuyup öğlen olduğunu iddia etmekle değil.
Leyla el-Fakîha dedi:
— Ben bütün hayatımı kenar notlarına yazdım.
Keşke metne yazılsaydım.
Ama umutsuzluğa düşmüyorum — çünkü kenara yazılan bazen metne yazılandan daha uzun kalır.
Çünkü daha dürüsttür.
Ve dürüstlük geniş bir alana ihtiyaç duymaz — yeterli bir zamana ihtiyaç duyar.
Fatıma bint eş-Şeref dedi:
— Güzellik ibadettir.
Ve ben ibadet ediyorum.
Hiçbir fetva, Allah’ın içime koyduğunu benden alamaz.
Sara dedi:
— Eski fıkıh, kendi zamanının sorularına cevap verdi.
Bizim zamanımız, eskilerin aklına gelmeyen sorular soruyor.
Ve bu onların başarısızlığı değil —
hayatın, ilmin başlattığını tamamladığının kanıtı.
Nur — sesinde bir bildiriye benzer bir şeyle — dedi:
— Kadın İslâm tarihinden gaip değildi.
Gaip edildi.
Ve iki durum arasındaki fark her şeyi değiştirir.
Çünkü kaybolan geri dönmez.
Gizlenen ise — geri dönebilir.
Ve bu, umutsuzlukla emek arasındaki farktır.
Beşi son sözlerini söyledikten sonra — sessizlik bir an kaldı.
Sonra Şeyh Abdülkerim konuştu — meclisteki tek eril ses, ve onu başkalarına söylemeden önce kendine söylüyordu:
— Belki bu meclisler kalıcı olmalıydı.
Bir anlaşmayla çıkmak için değil — daha geniş bir anlayışla çıkmak için.
KIRILMAYAN KABURGA
Bitiş — ve Son Değil
Ve tarihin bir yerinde Ümmü Seleme soruyor ve cevap alıyordu.
Ve Leyla yazıyor ve duyulmuyordu.
Ve Fatıma, güzellik diliyle Allah’a şarkı söylüyor, kimseden izin istemiyordu.
Ve Sara iki dünya arasında köprü kuruyordu.
Ve Nur, gaip edileni geri getirmek için arıyordu.
Ve aralarında — üst üste yığılan yüzyıllar boyunca — soruyla cevap arasındaki mesafe, tarihin ta kendisiydi.
Ve aralarında — yine de, her neslin her anında — fakihsiz, araştırmacısız, meclissiz kendi hayatını yaşayan bir kadın vardı:
Büyütüyor, namaz kılıyor, seviyor, acı çekiyor, soruyor ve buluyordu —
kendisine verilenin derinliklerinde — kendisine yetecek bir şey.
Zulüm olmadığı için değil.
Kalpte olan bazen zulümden büyük olduğu için.
Ve fıkıhtan büyük.
Ve tarihten büyük.
Ve bu — kendi başına — İslâm’ın kadın hakkında söylediği en derin şeylerden biridir:
Kadın Allah’a aracısız ulaşır.
Doğrudan.
Tıpkı erkek gibi.
İstisnasız, şartsız, kimseden izinsiz.
Ve işte bu — ve hep böyle kalacak —
kırılmayan kaburgaydı.
YAZARIN NOTU
Ümmü Seleme, Esma bint Ümeys ve Nüseybe bint Kâ’b gerçek tarihî şahsiyetlerdir.
Bu romanda onlar için kurgulanan diyalog, belgelenmiş olgulardan yola çıkan ve tarihin bıraktığı boşlukları, kaynakların ortaya koyduğu şekliyle o şahsiyetlerin ruhuna sadık kalarak dolduran bir romansal yeniden inşadır.
Leyla el-Fakîha, Fatıma bint eş-Şeref, Sara ve Nur, kurgusal karakterlerdir.
Ne var ki onlara benzeyen pek çok kadın var olmuştur — bazıları tarihe, onun kenar notlarına katlanmış olarak kaydedilmiştir.
Bu roman, o kenar notlarını açma ve yüksek sesle okuma girişimidir.
Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 002
