“VAHYİN SUSTUĞU, İNSANIN BAŞLADIĞI GÜN” ROMANININ İKİNCİ BÖLÜMÜ — DOKUZUNCU EK
HENÜZ İNŞA EDİLMEMİŞ OKUL
“Bilmiyorum, birlikte araştıralım” diyen her öğretmene.
Ve sorduğu bir soru yüzünden cezalandırılan her öğrenciye.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” — Alak, 1
Birinci Bölüm: Defterini Yakan Adam
Kûfe — Hicrî 148 Civarı
Kûfe çarşısının uyuduğu saatte, kandiller teker teker sönerken, şehir yıldıza ve sessizliğe dönüşürken, çocuk kapalı bir kapının önünde bir taşın üzerinde oturmuş ağlıyordu.
Aç olduğu için ağlamıyordu.
Korktuğu için de değil.
Bir soru sorduğu için ağlıyordu.
Adı Yusuf’tu.
On iki yaşındaydı.
Elinin emeğiyle geçinen, namazını kılan, kapısını geceyle birlikte kapatan bir dokumacının oğlu.
Bu yaz onu mahallenin büyük şeyhinin meclisine göndermişti — çocuklara Kur’an ezberleten, fetva veren, bir eliyle hediyeleri kabul edip öbür elini hep dua eder gibi kaldıran şeyhin meclisine.
Bugün, mecliste, şeyh Ayet-el Kürsî’yi okuyup bitirdiğinde, Yusuf elini kaldırdı ve sordu:
— Şeyhimiz, madem Allah’ı ne uyuklama tutar ne uyku, yorulur mu?
Sorusuyla her çocuğun kastettiğini kastediyordu:
Hayreti, anlama isteğini, etrafındaki her şey yorulurken yorulmayan bir şeye duyulan hayranlığı.
Ama şeyh başka bir şey gördü.
— Allah’ın yorulup yorulmadığını mı soruyorsun?!
Yusuf tamamlamadan önce:
— Hayır, demek istediğim…
Şeyhin eli, çocuğun elinden defterini çekip almıştı bile — o ayetleri mütevazı bir hatla kopya ettiği defteri — ve köşeye fırlattı.
— Bu soruyu sana kim öğretti?
— Kimse öğretmedi.
Düşündüm…
— Allah’ın zatı üzerine düşünmek zındıklıktır.
Çık dışarı!
Yusuf taşın üzerine oturdu.
Defteri hâlâ içerideydi.
Üzerindeki gökyüzü, adlarını bilmediği yıldızlarla doluydu.
Düşündü:
Düşünmek zındıklıksa, Allah neden bu durmayan şeyi kafasına koydu?
Bu sorunun — “Allah bana bir akıl verdiyse, neden onu kullandığım için cezalandırıyor?” sorusunun — hayatı boyunca ayrılmayan bir gölge gibi peşini bırakmayacağını henüz bilmiyordu.
Ve tam o gece, çok uzak olmayan bir mahallede, başka bir adamın meclisinde oturup öğrencilerine bambaşka bir şey söylediğini de bilmiyordu.
Karanlıktan bir ses:
— Burada ne yapıyorsun evlat?
Uzun boylu, elinde asa taşıyan bir adam — sakatlıktan değil alışkanlıktan — beyaz sarıklı, soluk mavi cübbeli.
Gözleri dikkat çekiciydi:
İçlerinde aynı anda hem bir gülüş hem bir hüzün vardı, çok şey görmüş ama daha fazlasını görmeyi hâlâ özleyen birinin gözleri gibi.
— Şeyh beni kovdu.
— Neden?
— Çünkü soru sordum.
Adam yandaki taşa oturdu — bir sözün söylenmeden önce oturmayı gerektirdiğini bilen birinin sükûnetiyle.
— Ne sordun?
Yusuf anlattı.
Adam dinledi.
Yusuf bitirdiğinde, adam demedi:
— Sorun ne kadar kötüymüş.
Demedi de:
— Sorun ne kadar harikaymış.
Dedi:
— Senin sorun, benim yaklaşık senin yaşındayken sorduğum bir soruya benziyor.
— Cevap neydi?
— Cevap uzun.
Ama başlangıcı şu: Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur, bu da yorgunluk ve dinlenme kavramlarımızın Ona uygulanamayacağı anlamına gelir.
Ama sorunun kendisi, Allah’ın sıfatları karşısındaki bu şaşkınlık, tam da şunun kastettiği şeydir:
‘Hiç düşünmüyorlar mı?’
Yusuf sustu, sonra:
— O zaman şeyh beni neden cezalandırdı?
— Çünkü şeyh korkuyor.
— Neden korkuyor?
— Cevabını bilmediği sorudan.
İnsanlar bundan bazen yanlış cevaptan korktuklarından daha çok korkarlar.
Adam kalktı ve elini uzattı:
— Adım Numan bin Sabit. Soru soran öğrenciler arıyorum.
Onların cevapları değil, soruları — öğrenmenin başladığı yer orasıdır.
İkinci Bölüm: Halkalara Benzemeyen Bir Halka
Kûfe Büyük Camii — Günler Sonra
Meclis, Yusuf’un hayal ettiği gibi değildi.
Sıralar hayal etmişti, konuşan bir şeyh, yazan öğrenciler.
Bildiği buydu.
‘İlim meclisi’ sözünü duyan herkesin yüzünde okuduğu şey buydu.
Ama Ebu Hanife’nin halkası başka bir şeydi.
Bir daire içinde oturuyorlardı.
Şeyh aralarındaydı, önlerinde değil.
Söz dönüyor, geri geliyor, karşı çıkılıyordu.
Yusuf, otuz yaşlarında olgun bir öğrencinin Ebu Hanife’ye şöyle dediğine kendi gözleriyle tanık oldu:
— Ama söylediğiniz, şeyhimiz, falancanın rivayet ettiğiyle çelişiyor…
Ebu Hanife yüzünü buruşturmadı, asık suratlı olmadı, dedi:
— Rivayeti göster bana.
Görünce düşündü ve dedi:
— Belki haklısın.
Yeniden bakalım.
Yusuf ağzını kapatamadı.
Yanına, yaklaşık kendi yaşında, on dört baharlık, esmer, bir nesil önce müslüman olmuş Fars kökenli bir aileden bir öğrenci oturmuştu.
Adı Ziyad’dı.
— Ne hissettiğini biliyorum, diye fısıldadı Ziyad.
— Ben de birinin bağırmasını bekleyerek geldim buraya.
— Bazen bağırır mı?
— Ebu Hanife mi? Hayır.
Ama düzeltir.
Ve hatanı kanıtlamak isteyen biri ile doğruya ulaşmanı isteyen biri arasında fark var.
Meclisten sonra Yusuf, Ziyad’la Kûfe sokaklarında yürüdü.
— Tam olarak bu halkayı nasıl buldun? diye sordu Yusuf.
— Babam söyledi bana.
Dedi:
Cevabına saygı duymadan önce sorunu saygıyla karşılayanı ara.
— Baban hikmetli biriymiş.
— Öyleydi.
Geçen sene öldü.
Sustu, sonra devam etti Ziyad:
— Ölmeden önce, o zaman tam anlamadığım bir şey söyledi bana.
Dedi:
Sorundan korkan din, din değildir, bir kafestir.
En zor sorularının önünde ayakta kalabilen din ise, ancak o, kendisi için yaşamaya değer.
Yusuf durdu.
Bu cümle, tam bu cümle, içinde bir yere taş ağırlığında düştü.
— Ama, dedi Yusuf ağır ağır,
bu, insanların her şeyden şüphe duymasına yol açmaz mı?
— Yoksa anladıklarına inanmalarına mı yol açar? İnanan biri sormaktan korktuğu için inanır, bir başkası ise sorup anladığı için inanır — arada fark var.
Üçüncü Bölüm: Mesele
Kûfe — O Yaz
Haftalar geçti, Yusuf artık meclise her gün gidiyordu.
Aynı ayın yirmi üçünde, Kûfe temmuz sıcağında boğulurken, mecliste bir mesele gündeme geldi.
Bir tüccar Ebu Hanife’ye pratik bir soruyla gelmişti: bir adamdan mal satın almış, sonra malın çalıntı olduğunu öğrenmiş, mal hâlâ elindeydi, hüküm ne olacaktı?
Mesele görünüşte basitti, ama Ebu Hanife hemen cevap vermedi, sordu:
— Bu meselede farklı yönler görebilen var mı?
Ve halka canlandı.
Bir öğrenci dedi:
— Malı asıl sahibine iade eder.
Bir başkası dedi:
— Ama bir bedel ödedi, ya bedeli ne olacak?
Üçüncüsü:
— Asıl sahibi malının nerede olduğunu bilmiyor, onu bulmaktan kim sorumlu?
Dördüncüsü:
— Ya malın asıl sahibi ölmüşse?
Her defasında yeni bir yön açıldı, kimse susturmadı, her yön üç yön daha açtı.
Yusuf takip ediyor ve not alıyordu.
Sonra, hiç planlamadan, elini kaldırdı ve dedi:
— Şeyhimiz, cevap tüccarın niyetine bağlı değil mi? Malın çalıntı olduğunu biliyorsa, durum bilmediğinden farklı olur.
Halka durdu.
Ebu Hanife ona baktı.
— Ne zamandır geliyorsun?
— Üç haftadır.
— Ve bu söylediğin ilk söz.
— Dinliyordum.
Uzun bir bakış, sonra:
— Devam et, çocuğun söylediğini genişlet, istersen.
Yusuf davet edileceğini beklemiyordu.
Biraz titredi, sonra konuştu.
Bitirdiğinde Ebu Hanife dedi:
— Bu doğru bir yön.
Ve niyeti hesaba katmayan fıkıh, fıkıh değildir, hesaptır.
O gün dönüş yolunda Ziyad sordu:
— Niyeti nasıl düşündün?
— Bilmiyorum.
Belki babam hep şunu söylediği için:
Bir insanı yargılamadan önce, kendine ne istediğini sor.
— Baban da hikmetliymiş.
— Babam bir dokumacı.
— Ebu Hanife de bir tüccardı.
Yusuf ona baktı.
— Hikmet, dedi Ziyad, meslekten gelmez, mesleğinde bir cevap değil bir soru görenden gelir.
Dördüncü Bölüm: İki Şeyhin Ayrıldığı Gece
Ebu Hanife’nin Evi — O Yılın Sonbaharı
O gece Yusuf, hiçbir çocuğun daha önce duymadığı bir şeyi duydu.
Ebu Hanife onu, büyük öğrencilerinden üçüyle birlikte evine davet etti.
Sebep:
Basra’dan bir şeyhin ziyareti, hadis konusunda âlim bir adam, Ebu Hanife ile birçok meselede ayrılan, ama buna rağmen ona saygı duyan, Ebu Hanife’nin de ona saygı duyduğu bir adam.
O buluşma, Ebu Hanife’nin bilerek tasarlamaya cesaret edemeyeceği bir dersti, eşyanın tabiatından kendiliğinden geldi.
İki şeyh, kıyas ve eser meselesiyle ilgili bir konuda ayrıldılar.
Ebu Hanife, nas yokken kıyası temel bir araç olarak görüyordu.
Basra şeyhi ise her meselede, iyi araştıranın bulacağı bir eser olduğunu düşünüyordu.
Konuştular, her biri delilini yükseltti, anlaşamadılar.
Gecenin sonunda, Basra şeyhi vedalaşmak için kalktığında, dedi:
— Hep ayrıldığımız gibi ayrıldık, ama evinden her çıktığımda, seninle aynı fikirde olmasam bile, daha derin bir anlayışla çıkıyorum.
Ebu Hanife cevap verdi:
— Ben de öyle.
Çünkü benimle ayrılan biriyle, ısrar ettiğim şeyde neden ısrar ettiğimi bilmeye mecbur kalıyorum.
Ve biriyle ayrılan kimse, herkesin ona hak verdiği kimseden daha derin anlar görüşünü.
Eve dönüş yolunda Yusuf yalnız yürüdü.
Deneyim şaşırtıcıydı.
İki büyük âlimin ayrıldığını gördü, ikisi de düşman olmadı.
Görüşü ve karşı görüşü gördü, ikisi de birbirini küçümsemedi.
Ve ilk kez ayrılık ile düşmanlık arasındaki farkı anladı.
Kendisini meclisinden kovan şeyh, Yusuf’un sorusundaki bir ayrılıkta bir tehdit görmüştü.
Bu iki adam ise, temel meselelerde ayrıldıklarında bir fırsat gördüler.
Bir insanı ayrılıkta tehdit görmeye, bir başkasını fırsat görmeye götüren nedir?
O gece cevabı bulamadı, ama sorunun kendisinin, Ebu Hanife’nin ona öğretmeden öğrettiği şeyin bir parçası olduğunu fark etti.
Beşinci Bölüm: Demircinin Kızı
Nehhâsîn Mahallesi — Kûfe
Adı Meryem’di, şafaktan gün batımına kadar çalışan, dört kızını ateşin kararttığı elleriyle büyüten dul bir demircinin kızı.
Yusuf onunla ilk kez, babasından demirciye bir dokuma alışverişi mesajı götürdüğünde tanıştı.
Atölyenin dışında oturmuş okuyordu.
Elinde bir kitap, ve bu, tek başına dikkat çekiciydi.
Nehhâsîn mahallesinde kadınlar çok okumazdı, ya da en azından evlerin dışında okumazlardı.
— Bu ne kitabı? diye sordu Yusuf, sorunun küstahça görünebileceğini bilerek.
Ona, susturmaya değil cevap vermeye karar vermiş birinin gözleriyle baktı.
— Yıldızlar üzerine bir kitap.
Babam Bağdat’tan getirdi.
— Yıldızlar hakkında mı okuyorsun?
— Her gece damdan görüyorum onları.
Adlarını öğrenmek istiyorum.
Yusuf oturdu, davet edilmeden, ama kovulmadan da.
— Kitap sana öğretiyor mu?
— Hayır.
Kendi kendime öğreniyorum.
— Nasıl?
— Yavaş yavaş, çok hatayla, ama tek başıma bir şeyi anladığımda, kalıcı oluyor.
Yusuf ile Meryem’in buluşması bir alışkanlık hâline geldi.
Belirlenmiş bir randevu değil, tek bir mahallede iki yolun kesişmesiydi.
O meclisten yürür, o kitabıyla ya da işiyle otururdu, ikisi de birbirinin yanında duraklardı.
Ve o küçük buluşmalarda Yusuf, Ebu Hanife’nin meclisinde öğrenmediği bir şey öğrendi:
Meryem farklı bir şekilde düşünüyordu.
Mecliste ortaya attığı niyet meselesini ona anlattığında dedi:
— Ama niyet sahte olamaz mı? Bilmediğini iddia eden biri, nasıl doğrulanır?
Mecliste hiç sorulmayan bir soruydu.
— Bilmiyorum, dedi Yusuf.
— Belki meclisiniz baştan sona erkeklerden oluştuğu için.
Erkekler bazen bir erkek söylediği için ona inanır.
Yusuf uzun süre sustu, sonra:
— Bu… yerinde bir söz.
— Hiçbir yere yazacağım, dedi biraz acılık, biraz alay taşıyan bir tonla.
— Çünkü gidebileceğim bir meclis yok.
Ve o gün, ne bir hutbede, ne bir derste, ne bir fıkıh meselesinde, Yusuf daha önce görmediği bir eksiklik görmeye başladı.
Zihinlerin yarısı halkanın dışında.
Soruların yarısı hiç sorulmuyor.
Anlayışın yarısı duyulmuyor.
Altıncı Bölüm: Endülüs’ten Gelen Yabancı
Kûfe — O Yılın Kışı
Bir sabah meclise, Kûfeli olmayan, Irak’lı da olmayan bir adam geldi.
Yüz hatları farklı, şivesi farklı, gözlerinde çok gezmiş ve hâlâ gezmekte olan birine has zeki bir şaşkınlık vardı.
Adı Abdurrahman’dı, Endülüs’ün Kurtuba şehrinden.
İlim talebeleri gibi doğuya göç etmişti, kendisinden öğrenecek birini arıyordu.
Halkada oturdu ve bir hafta konuşmadı.
Sadece dinledi.
İlk haftanın sonunda Ebu Hanife’ye dedi:
— Şeyhimiz, bizim ülkemizde âlimler farklı bir şekilde konuşur.
Oradan bir soru sormama izin verir misiniz?
— İlim sınır tanımaz.
— Bizde, Endülüs’te, aynı şehirlerde hristiyanlar ve yahudilerle karşılaşır, onlarla birlikte yaşarız, ve bazen onlardan öğreniriz.
Bu caiz mi?
Halka sessizleşti.
Sorunun rahatsız edici olmasından değil, bağlamdan uzak olmasından.
Yusuf, bazı öğrencilerin hafifçe gerildiğini fark etti.
Ebu Hanife cevap verdi:
— Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır.
Sonra ekledi:
— Ama bundan daha derin soru şu:
Onlardan mı öğrendik, yoksa onlarla mı öğrendik? Fark büyük.
— Fark ne?
— Diğerinden öğrenen kendini üstün görür, işine yarayanı alır, gerisini atar.
Diğeriyle birlikte öğrenen ise onunla eşit oturur, gerçeğin kimseye ait olmadığını bilir.
Bu cevabın ardından gelen sessizlikte Yusuf, Abdurrahman’ın yüzünde beklemediği bir şey gördü:
Rahatlama.
Sanki bu adam, tam bu cümleyi duymak için uzak bir mesafeden gelmişti.
Meclisten sonra Yusuf, Abdurrahman’la yürüdü.
— Endülüs’ten Kûfe’ye kadar neden geldin? diye sordu.
— Çünkü bana ilmin, bütün ilmin burada olduğu, bizim ülkemizdekinin bir kenar notu olduğu anlatılmıştı.
— Ne buldun peki?
Abdurrahman durdu ve ufka baktı:
— Gerçek bir büyüklük buldum, ve büyüklerin beklediğimden daha alçakgönüllü, adlarına konuşan küçüklerin ise beklediğimden daha az olduğunu buldum.
Sonra:
— Ve bizim ülkemizdekinin bir kenar notu olmadığını buldum.
Aynı kitabın henüz yazılmamış bir bölümü.
Yedinci Bölüm: Mihne
Kûfe — İki Yıl Sonra
Yıllar nehir gibi aktı, sana aktığını bildirmek için durmadan.
Yusuf on altı yaşında bir genç oldu, Ziyad on yedi yaşında, birlikte öğreniyorlardı, aralarında ciltler dolduracak konuşmalar geçmişti.
Ama o sonbahar bir şey oldu.
Kûfe’ye Abbasi hilafeti tarafından yeni bir vali geldi, açık meseleleri sevmeyen, itiraza izin veren halkaları sevmeyen, istediğini imzalamayan âlimleri sevmeyen bir vali.
Ebu Hanife’den bir şey istedi.
Ondan kadılığı üstlenmesini, şehrin kadısı olmasını istedi — yüksek bir makam, büyük bir maaş, geniş bir yetki.
Ve Ebu Hanife reddetti.
Kadılığı bilmediği için değil reddetti.
Reddetti çünkü valinin atadığı kadı, sonunda vali için hüküm verir.
Bu ona ağır bir bedele mal olabilirdi. Ve oldu.
Halka valinin emriyle haftalarca kapatıldığında, Yusuf ve Ziyad Yusuf’un evinde oturdular, fazla konuşmadılar.
— Onun için korkuyor musun? diye sordu Yusuf.
— Evet.
— Neden reddetti peki?
— Çünkü valinin bilmediği bir şey biliyor.
— Nedir o?
— İktidarın aracı hâline gelen âlim, kendisini âlim yapan tek şeyi kaybeder:
Bağımsızlığı.
Âlim sultandan hakikatten daha çok korktuğunda, âlim değil bir kürsü olur.
Yusuf bunu düşündü.
— Ama bağımsızlık onu özgürlüğüne mal olabilir.
— Evet.
Ve tam da bu yüzden değerlidir.
Hiçbir bedele mal olmayan şeyler, hiçbir şeye değmez.
Halkanın kapalı olduğu o haftalarda, Yusuf daha önce görmediği bir şeyi fark etti:
Gerçek eğitim yalnız halkada söylenen değil, öğretmenin dışarıda nasıl davrandığıdır.
Ebu Hanife reddinde öğretiyordu, sözle değil, tavırla.
Ve söylediğini yaşayan öğretmenin, sözünden önce varlığıyla öğrettiğini, yokluğunun da bir ders olduğunu anladı.
Sekizinci Bölüm: İnşa Edilmemiş Okul
Mahalle Camii Yakını — Kûfe
O ay Yusuf her gün Sabbâğîn mahallesinde boş bir arazinin önünden geçiyordu. Geniş bir arazi, alçak bir duvarla çevrili, içinde yaz otundan başka bir şey bitmeyen.
Eski bir komşu ona, Bağdat’lı bir adamın orada bir okul yaptırmayı vasiyet ettiğini söyledi. Adam vasiyet gerçekleşmeden ölmüştü. Mirasçılar anlaşamamıştı. Arazi boş kalmıştı.
Her gün geçtiğinde Yusuf bir an duraklıyordu.
O arazide başkasının görmediği bir şey görüyordu: imkân.
Sadece bir bina değil, gördüğü her şeyin olabileceği farklı bir yol.
İçinde iktidar olmayan bir halka.
Soruya izin veren bir meclis.
Meryem’in bir kenarda, Ziyad’ın bir kenarda, Yusuf’un ortada öğrendiği bir oda.
Ve Endülüs’ten Abdurrahman, kimsenin aklına gelmeyen bir soru getiriyor.
Bir gün, hiç planlamadan, defterini çıkardı ve çizmeye başladı.
Mühendislik planı değil, fikirler.
İstediğim okul:
— Öğrenci bir soru yüzünden, hiçbir soru yüzünden cezalandırılmaz.
— Öğrenci yalnız ‘ne’yi değil ‘neden’i de bilir.
— Orada ayrılık bir tehlike değil bir araç olarak öğrenilir.
— Öğretmen dairenin tepesinde değil ortasında oturur.
— Kadınlara öğrenim izni verilir, çünkü halkanın dışındaki zihinlerin yarısı bir lüks değil, bir kayıptır.
— Tarih olduğu gibi okunur, zaferleriyle hatalarıyla, çünkü süslenmiş tarih öğretmez, uyutur.
— Çocuğa hiçbir şeyhin sözüne, kendisinden öğrense bile, körü körüne inanmaması, araştırması öğretilir.
Yazdığını okudu, sonra defteri kapattı.
Sonra tekrar açtı ve son bir satır ekledi:
— Ve orada söylediğini yaşayan bir öğretmen bulunur.
Dokuzuncu Bölüm: Kitap Kapandığında ve Öğretmen Başladığında
Kûfe Dışında — Başka Bir Bahar
Yusuf’un defterine kaydettiği son buluşmada — ki üçüncü defteriydi artık, birincisi ve ikincisi dolduktan sonra — Ebu Hanife nehir kıyısındaki bir bahçede yürüyordu, öğrenciler onunla birlikte.
Bu onun alışkanlıklarındandı:
Farklı bir şey öğretmek istediğinde meclisi terk ederdi.
— Neden dışarı çıkıyoruz? diye sordu bir öğrenci.
— Çünkü bazı dersler kapalı bir çatı altında verilmez.
O bahçede Ebu Hanife, henüz meyve vermemiş yaşlı bir hurma ağacının önünde durdu.
— Neden meyve vermediğini biliyor musunuz?
Sessizlik.
Sonra bir öğrenci:
— Belki yanlış miktarda sulanıyordur.
— Belki.
Belki de kökleri toprağın altında bir kayaya çarpıyordur.
Belki de ona verdiğimizden daha fazla zamana ihtiyacı vardır.
Meyve vermeyen bir hurma, mutlaka başarısız bir hurma demek değildir, henüz neye ihtiyacı olduğunu anlamadığımız anlamına gelir.
Sonra öğrencilerine baktı:
— Size anlamayan bir öğrenci geldiğinde, ne yaparsınız?
Farklı cevaplar:
Daha uzun zaman verdi, yeniden anlattı, bir arkadaşından ona yardım etmesini istedi.
Ebu Hanife dedi:
— Bunların hepsi doğru.
Ama bunlardan önce daha önemli soru şu:
Kendinize neden anlamadığını sordunuz mu? Yoksa yöntemin doğru olduğunu, kusurun onda olduğunu mu varsaydınız?
Dönüş yolunda Yusuf herkesin arkasında yalnız yürüdü.
Son iki yılda öğrendiği her şeyi düşündü.
Fıkıh öğrendi, ve fıkhın din olmadığını, insanın dini anlayışı olduğunu, bu anlayışın da geliştiğini öğrendi.
Sorunun imana düşman olmadığını, imanın ilk aracı olduğunu öğrendi.
Meryem’den, halka insanların yarısına kapandığında, kendisinin de yarıya indiğini öğrendi.
Abdurrahman’dan, İslam’ın tek bir coğrafya, tek bir akıl olmadığını öğrendi.
Ebu Hanife’nin valiyle olan tavrından, iktidarı reddedemeyen âlimin ilminin değeri olmadığını öğrendi.
Ve Sabbâğîn mahallesindeki boş araziden, en büyük okulların henüz inşa edilmemiş olanlar olduğunu öğrendi.
Defterine yazdı:
Vahyin ilk kelimesi şuydu:
Oku.
Şu değildi:
İtaat et.
Şu da değildi:
Kork.
Ve şu da değildi:
Boyun eğ.
O şuydu:
Oku.
Ve okumaya, dünyayı okumaya ve kendini okumaya varmayan her öğretim, bu ilk kelimeye ihanet eder.
Onuncu Bölüm: Defter Kendini Tamamlıyor
Kûfe — Otuz Yıl Sonra
Anlatıcı: Yusuf’un torunu
Dedem öldüğünde iki şey bıraktı.
Bir zamanlar Sabbâğîn diye anılan, şimdi başka bir adı olmayan bir mahallede orta hâlli bir ev — çünkü şehir değişti, mahalleleri de değişti. Ve defterler.
Sağlam, ince bir hatla yazılmış, hafifçe sağa yatık, sanki bir şeye özlem duyan bir hatla yazılmış altı defter.
Defterlerin hepsini okudum.
İçlerinde fıkhî meseleler, düşünceler, yolculuklar, tartışmalar ve adı Ebu Hanife olan bir adam hakkında yazdığı çok şey vardı.
Ama Ebu Hanife hakkında yazdıklarından daha önemlisi, kendisi hakkında yazdıklarıydı.
Kapalı bir kapının önünde bir taşın üzerinde oturduğu, bir soru sorduğu için ağladığı bir gece hakkında yazmıştı.
Ve içinde bir okul gördüğü boş bir arazi hakkında yazmıştı.
Ve son defterin sonuna, geri kalan yazıdan farklı bir hatla, sanki başka günlerden farklı bir günde yazmış gibi, şu sözleri yazmıştı:
On altı yaşımdayken bir kâğıda çizdiğim okulu inşa etmedim.
Hayat beni başka yönlere sürükledi. Evlendim, çocuklarım oldu, çalıştım, sevdiklerim öldü.
Ama şimdi, altmış beş yaşımda, onu başka bir şekilde inşa ettiğimi görüyorum.
Birlikte oturup sorusunu dinlediğim her öğrencide inşa ettim onu.
Ve öğrettiğim her çocukta şunu söylemeyi öğrettim:
Bilmiyorum, birlikte araştıralım.
Ve açtığım, bir cevap sahibi olur olmaz kapatmadığım her tartışmada.
Sabbâğîn’de inşa edilmeyen okul, sayısız yerde inşa edildi.
Çünkü gerçek okul taşa ihtiyaç duymaz.
Söylediğini yaşayan bir öğretmene ihtiyaç duyar.
Ve soru sormasına izin verilen bir öğrenciye.
Bu ikisi, her yerde ve her zamanda, okulun kendisidir.
Defteri kapattım.
Pencereye baktım.
Kendime sordum:
Soru sormasına izin verilen bir öğrenci miyim ben?
Yoksa kapalı bir kapının önünde bir taşın üzerinde oturup, neden olduğunu bilmeden ağlayan biri miyim?
Sonsöz: İlk Kelime
“Ve de ki: Rabbim, ilmimi artır.” — Tâhâ, 114
İlk kelime hâlâ aynı kelime.
Oku.
Şu değil:
Ezberle.
Ve şu değil:
Kork.
Ve şu değil:
Boyun eğ.
Oku.
Dünyayı bir kitap okur gibi oku.
Öbürünü bir metin okur gibi oku.
Kendini bir âyet okur gibi oku.
Ve anlamadığın bir şeyle karşılaştığında, kitabı kapatma.
Yolculukta seninle birlikte oturacak birini ara.
Çünkü gerçek öğretmen sana cevabı vermez.
Sana soru sorma cesaretini verir.
Ve bu, her zamanda, her şeydir.
Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 010
