Numan Albarbari نعمان البربري

Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 12

VAHYİN SUSTUĞU, İNSANIN BAŞLADIĞI GÜN
ON BİRİNCİ BÖLÜM: BUGÜN — HER ŞEYİN TEK BİR ODADA BULUŞTUĞU GÜN
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için elbette nice deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 190)
Bir: Berlin — Bu Zamanın Bir Sonbaharı
Berlin’in yağmuru başka hiçbir yerin yağmuruna benzemez. Daha şiddetli ya da daha hafif olduğundan değil. Şehri, sanki kendi üzerine yeniden düşünmeye karar vermiş gibi gösteren bir biçimde yağdığındandır.
Gri sokaklar derinleşir. Işıklar, ıslak kaldırımda altın lekelere dönüşür. İnsanlar, yağmura direnenle ona teslim olup yürüyeni ayıran o hafif eğik duruşla yürür.
Neukölln’deki bir dairede — Türklerin, Arapların, Almanların ve kimseye kökeninin sorulmadığı, kimseden başkasının kopyası olması istenmeyen bir yerde bulunmayı seçen herkesin bir arada yaşadığı o semtte — Nur, ekranının önünde oturuyordu.
Saat, gece yarısını çoktan geçmişti. Önünde açık bir kitap, ve soğuduğunu fark etmediği bir fincan kahve vardı — bu tek başına, ne kadar derine daldığını anlatan bir işaretti.
Ekranda — “Çağdaş İslam Fıkhında Merciiyet Krizi” başlıklı tezinin on üçüncü bölümünün taslağı duruyordu.
Yazmıyordu.
Bir saat önce yazdığı son cümleye bakıp duruyordu — küçük görünen ama tartılması güç bir şey taşıyan cümleye:
“Sorun, mirasın eski olması değil. Sorun, o mirasla ilişki kurma biçimimizin eski olması.”
Yazdı. Sonra sildi. Sonra geri yazdı. Sonra yeniden sildi.
Çünkü cümle, aynı anda hem doğru hem eksikti. Ve yüzyıllarca okumanın ona öğrettiği gibi, aynı anda hem doğru hem eksik olan şey, açık bir yanlıştan çok daha tehlikeliydi.
Çünkü açık yanlış yalanlanır. Doğru-ama-eksik olansa inanılır, ve üzerine bina edilir.
Telefonu çaldı. Tarık’tı. Açtı.
On iki saat şantiyede çalışıp eve dönmüş, uyuyamamış bir adamın sesindeki o yorgunlukla konuştu — yalnızca bedende olmayan o yorgunlukla:
— Hâlâ uyanıksın. — Sen de. — Üç gündür uyuyamıyorum. — Neden?

قسم 1

Kısa bir sessizlik — gelecek sözün daha önce kimseye söylenmediğini anlatan türden bir sessizlik.
— Annem hasta. Bu sefer ciddi. — Biliyorum. Nasıl şimdi? — Nispeten iyi. Ama bugün ziyaretine gittiğimde benden kendisiyle namaz kılmamı istedi. — Kıldın mı?
Daha uzun bir sessizlik.
— Kıldım. Ne zamandır namaz kılmadığımı bile bilmiyorum. Belki bir yıl. Belki daha fazla. Hesaplamadım, çünkü bilmek istemedim.
— Nasıldı peki?
— Tuhaftı. Ve aynı anda çok doğaldı. Sanki bedenim, aklımın unuttuğu bir şeyi hatırlıyordu. Sanki hareketler, ben hatırlamadan önce içimdeydi zaten.
O anda — binalar kuran ama imanıyla ilişkisini nasıl kuracağını bilmeyen bir adamla, mirası okuyan ama onda nasıl yaşayacağını bilmeyen bir kadın arasındaki o sade konuşmada — bu romanda geçen her şey, görünmeden ve görünmeye ihtiyaç duymadan oradaydı.
Fıkhın oturulacak bir ev için kurulduğunu, hapsolunacak bir hücre için değil diye düşünen Selma’nın sorusu: “Şimdi bize kim cevap verecek?”
Kalbi diriltmeyen ilmin, ne kadar zarif söylenirse söylensin ölü bir ilim olduğunu gören Gazâlî.
Ve aşkın korkudan daha sahici, daha arı olduğunu söyleyen Rabia.
Hepsi, Berlin’de Nur’un o küçük odasındaydı. Satırların arasındaki sessizlikte oturuyorlardı.
Nur dedi:
— Tarık. Sana bir şey sormak istiyorum. — Sor. — Annenle namaz kılarken — ne düşündün? — Hiçbir şey düşünmedim. Tuhaf olan da buydu. — Peki bu iyi mi kötü mü?
Tarık, daha önce hiç tartıya koymadığı bir şeyi tartar gibi sustu.
— Bilmiyorum. Ama içten olduğunu biliyorum. Bu günlerde pek fazla içten anım yok. Çoğu şeyi, yapmak için yapıyorum. Ama o an — olmak için oldu.
İki: Kahire — Aynı Gece
Mısır el-Cedîde’deki bir dairede Sara uyanıktı. Tez yazmıyordu. Bir fetvayı gözden geçiriyordu.
Çağdaş bir İslam kurumunun kendisinden hazırlamasını istediği bir fetva — eski fıkıh kitaplarında yer almayan bir mesele üzerine:

قسم 2

Biçim olarak yeni, ama fıkıh çevrelerinde tartışılmakta olan bir soru:
• Organ bağışına ilişkin fetvalardan hangisi, güncel bağlamda uygulanmaya daha layık?
Önünde yirmi kaynak vardı. Hepsi konuşuyordu. Ve hepsi konuşurken kendi mantığının içinden konuşuyordu — başka bir zamanda, başka sorular için kurulmuş bir mantığın içinden.
Onları bir araya getirdiğinde — işinde hep bulduğu gibi — cevabın tek bir kaynakta olmadığını buluyordu, kaynaklar arasındaki mesafede olduğunu — sadece hafıza değil, diri bir akıl isteyen o boşlukta.
Alçak sesle, hep kendi kendinin ilk muhatabı olmaya alışmış birinin biçimiyle kendine dedi:
— Ebû Hanîfe, maslahat ve örf mantığıyla şöyle derdi. Mâlik, ihtiyat ve asıl mantığıyla böyle derdi. Ve Şâfiî…
Sonra durdu. Kalemi eline aldı. Daha sakin bir sesle dedi:
— Peki ben? Ben ne derim?
Bu soru — “Ben ne derim?” — taklit eden fakihle içtihat eden fakihi birbirinden ayıran sorudur. Ve Sara bu farkı, onu yıllarca çalışmış birinin bilgisiyle biliyordu. Ve aynı zamanda ondan korkuyordu.
Çünkü içtihat bir sorumluluktur. Ve sorumluluk, taklitten daha ağırdır. Taklit, sorumluluktan daha rahattır, ama o rahatlık, kararı tarihe havale edip uyuyan birinin rahatlığıdır.
Telefonu çaldı. Cemal’den bir mesaj:
“Camideyim. Üç aydır ilk kez. Neden bilmiyorum. Ama buradayım.”
Sara okudu — sonra Nur’a gönderdi. İkisi de, açıklama gerektirmeyen bir şeyi anladılar.
Çünkü aynı soruyu taşıyanlar arasında, yolları, dilleri, giysileri farklı olsa bile anlaşılan şeyler vardır.
Üç: Cami — Aynı Gece
Cemal, yatsı namazından sonra camide oturuyordu. İnsanlar dağılmıştı. O kalmıştı.
Nafile kılmıyordu. Okumuyordu. Sadece oturuyordu — caminin, boşaldıktan sonra bıraktığı o boşlukta, boş değil ama kendiyle dolu olan o sessizlikte — sanki duvarlar, içlerinde söylenenlerden bir şey hâlâ taşıyordu.
Geçen üç yılı düşündü. Ondan önce farklıydı. Aynı anda hem rahatlatan hem tedirgin eden bir yakîni olan türdendi — rahatlatıyordu çünkü her şeye cevap veriyordu, tedirgin ediyordu çünkü her şeyin ona uymasını şart koşuyordu. Ve gerçeğin kendisine uymasını şart koşan bir yakîn, sahibini yorar — çünkü gerçek asla tam uymaz.

قسم 3

Sonra o gün geldi. Çocuğunun — altı yaşındaki — henüz sorularını saklamayı öğrenmemiş gözlerle sorduğu gün, o yalın soruyu:
“Baba. Allah insanları seviyorsa, neden kötü bir şey oluyor?”
Soru yeni değildi. İnsan düşünmeye başladığından beri, her filozof, her kelamcı, bir musibet yaşamış her insan bu soruyu sormuştur.
Ve Cemal, klasik cevapları biliyordu. İmtihan. Gizli hikmet. Ahiret yurdu. Yerinde doğru cevaplar — ama arayan bir akıl için kurulmuş, bakan bir çocuğun kalbi için değil.
Ama çocuk ona bakıyordu. Ve o bakışta, hazır bir cevaptan başka bir şey isteyen bir şey vardı. Doğruluk istiyordu — çocukların, büyüklerden önce tanıdığı o doğruluğu.
Cemal dedi — ve söyleyeceğini beklemiyordu:
— Bilmiyorum oğlum. Ama Allah’ın zulmetmediğine inanıyorum. Ve şimdi anlamadığımız şey, zulüm olduğu anlamına gelmez. Belki de anlayamama, gerçek imanın başladığı yerdir.
Çocuk cevabı kabul etti — çocukların sevdiklerine koyduğu o güvenle. Ama Cemal, aynı kolaylıkla kabul edemedi. Çünkü baba, çocuğa kabul ettiren o masumiyet erdemine sahip değildir.
Boş camide, ışıkları teker teker söndüren bir adam yaklaştı ona — sanki her köşeye veda ediyordu.
Dedi:
— Kardeşim. Cami kapanacak.
Cemal ona baktı. Yetmişlerindeydi. Yüzünde, ilk camilerin bekçilerinden birine benzeyen bir sadelik vardı; İslam’ı meclislerinde değil, adımlarında, uykusunda, yemeğinde yaşayan o eski bekçiye — sanki tarih, her çağda gerekli olan yüzleri yeniden gönderiyordu.
Cemal sordu:
— Ne zamandır burada çalışıyorsun? — Yirmi beş yıldır. — Bu işi seviyor musun?
Adam ona, bu soruyu daha önce hiç sorulmamış — ya da sorulmuş da soranın cevabı beklemediği bir soru karşısındaki hafif şaşkınlıkla baktı.
Sonra çok sakin bir sesle dedi:
— Seviyorum. Çünkü ışığı söndürürken, insanların buraya geldiğini ve bir şey bulduğunu biliyorum. Ne bulduklarını bilmesem de — geldikleri bana yeter. Ve Allah’ın evi, insanlardan boşaldığında Allah’tan boşalmaz.
Cemal sustu. Ve bu sessizlik, içindeki bir şeyi yeniden düzenleyen türdendi.

قسم 4

Sonra sordu:
— Peki sen — aradığını buldun mu?
Adam, mutlak bir sadelikle söyledi — saflık değil, uzun bir yolculuğun sonu olan o sadelikle:
— Ben aramıyorum. Varım. Ve bu yeter. Gerçek varoluşu ararsan bulamazsın. Ol, o zaman bulursun.
Ve gitti. Cemal, loş camide yalnız kaldı — ve karanlıkta, ışıkta olduğundan daha net bir şey vardı.
Dört: Bir Ders — Avrupa’da Bir Üniversite
Ertesi sabah Nur ders veriyordu. Öğrencileri — yirmi genç kadın ve erkek, uyruk ve geçmiş bakımından karışık bir topluluk, her biri özgeçmişinde görünmeyen bir tarih taşıyordu — önünde oturuyordu.
Bazıları Müslümandı. Bazıları değildi. Ve hepsi, “İslam Düşüncesi: Klasikten Çağdaşa” dersini farklı sebeplerle alıyordu — kimi akademik, kimi kişisel, kimi henüz kendisinin bile bilmediği sebeplerle.
Merciiyet krizini anlatıyordu. Sonra cümlenin ortasında durdu.
Öğrencilerine baktı. Bakışında, ders veren bir hoca ile öğreten bir hocayı birbirinden ayıran o anlık karar vardı.
Dedi — plan dışıydı ama amacın tam kalbindeydi:
— Bir an teoriden çıkalım. Size kişisel bir soru sormak istiyorum.
Ona gerçek bir dikkatle baktılar — sınavda çıkacak şeyi bekleyen dikkatten farklı bir dikkatle.
— Aranızda, hangi anlamda olursa olsun Müslüman olan ve burada İslam mirasına dair öğrendiklerinin günlük hayatında işine yaradığını hisseden var mı?
Sessizlik.
Sonra bir öğrenci elini kaldırdı. Adı Âmine — Cezayir kökenli, Marsilya’da doğmuş, tam uzlaşmayan ve tam kesişmeyen iki kültürün ortasında yaşayan biri.
Dedi ki:
— Bazen. Ama her zaman değil. — Ne zaman işe yarıyor, ne zaman yaramıyor?

قسم 5

Âmine düşündü — düşüncesi yüzünde görünür bir şeydi:
— Gazâlî’yi okuduğumda işe yarıyor mesela — çünkü hissettiğim şeylerden söz ediyor. Riyadan. Diri iman ile ölü iman arasındaki farktan. Bu, akademik terimlerin ulaşamadığı bir yere dokunuyor bende.
— Peki ne zaman yaramıyor?
— Miras, kadından söz ettiğinde. Orada — bazen — sanki benden değil başka bir insandan söz ediliyormuş gibi hissediyorum. Sanki bana sormadan beni tarif eden bir belge okuyorum.
Başka bir öğrenci konuştu — adı Kerim, Faslı, mühendislik okumuş sonra ailesini şaşırtan ama kendini şaşırtmayan bir kararla İslami ilimlere geçmiş:
— Ben farklı bir zorlukla karşılaşıyorum. Mirasın kendisinde zorluk bulmuyorum. Bugün onun adına konuşanlarda zorluk buluyorum.
— Ne demek istiyorsun?
— İbn Rüşd’ü okuduğumda içinde özgürlük buluyorum diyorum. Sonra İslam adına konuşan bir hatip duyuyorum ve bir kapanmışlık buluyorum. İkisi arasındaki uçurum, nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir rahatsızlık veriyor.
Nur sordu:
— Bu uçurum seni uzaklaşmaya mı itiyor, yoksa derinleşmeye mi?
Kerim, cevabının sadece hocaya değil olduğunu bilen birinin ciddiyetiyle düşündü:
— Derinleşmeye itiyor. Çünkü bu uçurumun nereden geldiğini anlamak istiyorum. Ve sanırım kırığın nereden geldiğini anlayan, onu onarabilir de.
Arkada, ders boyunca hiç konuşmamış bir öğrenci oturuyordu — susarken, başkalarının konuşmakta bulduğundan fazlasını sessizlikte bulmaya alışmış olanların o dinleyiş biçimiyle dinliyordu.
Adı Enes’ti — ama artık o on yaşındaki çocuk değildi. Şimdi yirmi üç yaşındaydı, ve yaşın ne verip ne alamadığı o doğayı hâlâ taşıyordu: büyüklerin sormaya cesaret edemediği soruları soruyordu — düşünmedikleri için değil, çok düşündükleri, ve bu yüzden korktukları için.
Sonunda konuştu — çekingen olmayan ama ağırlığa saygı duyan bir sesle:
— Nur Hocam. Belki saf görünecek bir şey soracağım. — Sor. Saf sorular bazen en derin olanlardır. — Okuduğumuz her şey — fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe — insanı Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor mu?
Sınıf sustu. Ve bu sessizlik, sorunun ulaştığının kanıtıydı.
Nur, yavaşça — arkasında ne olduğunu bilen ve bu yüzden bir kapıyı dikkatle açan biri gibi — dedi:

قسم 6

— Çok iyi bir soru. Ve içten cevabım: değişir. — Neye göre? — Yönteme göre. İlim, bir bilgi parçası olarak okunduğunda — uzaklaştırır. Bir yolculuk olarak okunduğunda — yakınlaştırır. Fark, içerikte değil. Onu hangi ruhla okuduğundadır. Ve ruh öğretilmez — yaşanır.
Enes sordu:
— Peki o ruhu nasıl koruruz?
Nur dedi — on dört yüzyıl önce Selma bint el-Mahzûmî’nin sorduğu bir soruyu, farklı kelimelerle ama aynı yürekle yanıtladığını bilmeden:
— Soruların diri kalmasıyla. Geçici bir cevap bulduklarında ölmemeleriyle. Geçici cevap bir nimettir — daha derin cevabı bulana kadar seni taşır. Ve daha derin cevap seni daha büyük bir soruya taşır. Ve böyle sürer. Hep böyle.
Beş: Buluşma — Nur’un Dairesinde
Akşam — hiç tam planlanmamış bir düzenlemeyle, sanki gerekli şeyler kendi yolunu her zaman buluyormuşçasına — dört kişi bir araya geldi.
Nur, Berlin’deki dairesindeydi. Tarık, iş yerinden geliyordu, üzerinde hâlâ çimento izleri vardı — bu iz, aceleye dair bir şey söylüyordu, önceliklere dair bir şey de.
Sara, bir üniversite ziyareti için Kahire’den gelmişti. Cemal, Sara ile birlikte gelmişti — aynı konferanstaydılar, ve sesinde önceden olmayan sakin bir şey vardı.
Oturdular. Kahve. Çay. İlk sessizlik — bazen sadece bir arada bulunmanın yettiğini söyleyen türden.
Sonra Tarık konuştu — gerçek şeyleri, onlara dokunduğu için bilen bir elin sahip olduğu o dolaysızlıkla:
— Akademik çevrelerde konuştuğunuz şeylerin yarısını anlamıyorum. Ama bir şey anlıyorum. — Nedir? — dedi Nur. — Önceki gece annemle namaz kılarken — yıllardır hissetmediğim bir şey hissettim. Mutluluk değildi. Alışılmış anlamda huzur da değildi. Bir şeye benziyordu… Sanki bir zamanlar bulunduğum ama ne zaman ayrıldığımı hatırlamadığım bir yere döndüm. Gitmeye karar vermeden.
Sessizlik. Sonra ekledi:
— Peki siz — bunca ilminizle — bu şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?
Sara, kendi ilminin sınırını bilen bir fakihin dürüstlüğüyle konuştu — ve sınırları bilmek, gerçek ilmin başlangıcıdır:
— Gazâlî’nin bu konuda ne söylediğini biliyorum. İbnü’l-Kayyım’ın ne dediğini de. Muhâsibî’nin ne dediğini de. Hepsi onu farklı biçimlerde tarif etti. Ama senin tecrübende ne olduğunu bilmiyorum.
— Neden?
— Çünkü tecrübe aktarılmaz. Tarif edilebilir. Ama tarif, tecrübenin kendisi değildir. Işığın tarifinin ışık olmaması gibi.

قسم 7

Tarık ona baktı:
— Yani bütün bu ilim… — Bütün bu ilim bir haritadır. Ve harita, toprak değildir. Ama yürümene yardım eder. Haritasız yürüyen varabilir de — kaybolabilir de. Harita taşıyıp yürümeyense hiç varamaz.
Cemal konuştu — sesinde, dile ulaşması uzun zaman alan bir itirafa benzer bir şey vardı:
— Ben yıllarca mutlak bir yakînle inandım. Ve bu yakînin bir güç olduğunu sanıyordum. Sonra keşfettim ki bir kısmı, yakîn kılığına girmiş bir korkuydu.
— Neyin korkusu? — dedi Tarık.
— Sorunun korkusu. Mutlak bir yakînle inanıyordum, çünkü sorudan korkuyordum. Çünkü soru, şüphe ihtimali demekti. Ve şüpheyi zayıflık sanıyordum — zayıflık da beni korkutuyordu.
Durdu. Ve bu duruş, bir tür cesaretti:
— Sonra oğlum bana hazır cevapla karşılayamadığım bir soru sordu. Korku üzerine kurulu yakîn çöktü. Geriye kalan çok daha küçüktü. Ama çok daha içtendi. Ve küçük ama içten bir yakîn, korku üzerine kurulu büyük bir yakînden daha ağır basar terazide.
— Peki kalan yeter mi? — diye sordu Nur, güven isteyen o dolaysızlıkla.
Cemal uzun uzun düşündü. Ve onda uzun düşünmek, saygı demekti.
— Yeter mi bilmiyorum. Ama gerçek. Ve ben korku üzerine kurulu çoğu, gerçek olan azı tercih ediyorum. Çünkü korku üzerine kurulan, bir çocuğun sorusuyla karşılaştığında yıkılır — gerçek üzerine kurulansa kalır.
Altı: Gece Yarısı — Aynı Oda
Saatler geçti. Kahve çoğaldı, konuşma derinleşti, yağmur dinmedi — sanki Berlin, kendi üzerine yeniden düşünmekte ısrar ediyordu.
Bir noktada Nur dedi:
— Bu mirası on yıldır okuyorum. Ve bazen, içinde oturmadığım bir evi incelediğimi hissediyorum. Mimari ayrıntılarını biliyorum. Ama sabahleyin ışığın içeride nasıl hissettirdiğini bilmiyorum.
— Neden içinde oturmuyorsun? — dedi Tarık.
— Çünkü nasıl oturacağımı bilmiyorum. Miras güzel şeyler söylüyor. Ama benimle onun arasında bir mesafe var. Bazen dil mesafesi — çünkü o dil başka bir zaman içindi. Bazen zaman mesafesi. Ve bir de kadın olduğum, mirasın çoğunun erkekler tarafından kadınlar hakkında yazıldığı — kadınlarla birlikte değil.
— Bu mesafe kısaltılabilir mi?

قسم 8

Nur yavaşça — daha önce kelimesini bulamadığı bir şeyi söyler gibi — dedi:
— Belki. Ama sadece okumakla değil. Adını henüz bilmediğim başka bir şeyle.
Sara konuştu — sesinde, yükseltilmeye ihtiyaç duymayan o sakin yakîn vardı:
— Bence onun adı hayat. Miras dışarıdan tam anlaşılamaz. İçeriden anlaşılır. Ve içeriden demek, her şeyi onaylamak demek değil — soruyla birlikte yaşamak demek, dışında değil. Gerilimde oturmak, ondan kaçmak değil.
Odanın bir yerinde — konuşmanın gidebileceği sınıra vardığı o anda — dördü de sustu.
Utanma sessizliği değildi. Yorgunluk sessizliği de değildi. Birlikte, haritası olmayan — ve olmasına ihtiyaç duyulmayan bir yere varmış olanların sessizliğiydi.
Sonra Tarık konuştu — karmaşıklığı gerçeğin bıçağıyla kesen o sadelikle:
— Ben fıkıh da bilmiyorum, kelam da, tasavvuf da. Ama ellerimle ustalaştığım tek bir şey biliyorum. — Nedir? — Bir ev inşa ederken — haritayı bilmek yetmez. Elimi çamura sokmam gerekir. Fırtınada durup binanın nerede zayıfladığını görmem gerekir. Ve inşa ettikten sonra evde yaşamam gerekir ki neyin düzeltilmesi gerektiğini bileyim. Ev, çizilmekle tamamlanmaz — içinde oturulmakla tamamlanır.
Durdu.
— Sanırım iman da böyle. Uzaktan inşa edilmez. Dışarıdan anlaşılmaz. Tarifle tamamlanmaz.
Nur ona baktı. Sonra Sara’ya ve Cemal’e baktı. Sonra pencerenin ardındaki geceye — yağmur hâlâ yağıyordu, ışıklar kaldırımda yansıyordu, sanki dünya kendine bakıyordu.
Dedi:
— Bunca yıllık çalışmamda ne fark ettim, biliyor musunuz? — Ne? — dediler. — Bu mirastaki her insan — Medine’de Selma bint el-Mahzûmî’den Kûfe’de Ebû Hanîfe’ye, Kahire’de Gazâlî’ye, Kurtuba’da İbn Rüşd’e kadar — her biri aynı gerilimi yaşıyordu. Kendine ulaşanla yaşadığı arasında. Metinle gerçek arasında. Yakînle soru arasında. Kendisine söylenenle gördüğü arasında.
Durdu — ve bu duruşun kendisi cevabın parçasıydı:
— Gerçek bir şey inşa edenlerle etmeyenler arasındaki fark, ilimlerinin büyüklüğünde değil. Gerilimde, çabucak çözmeye çalışmadan oturabilme kapasitelerinde. Bir tarafı seçip diğerini reddetmeden. Duyulması gerekeni susturmadan.
Cemal dedi:
— Peki bu gerilim bir gün diner mi?
Nur dedi — sözünde güzel bir yorgunluk ve gerçek bir umut vardı:

قسم 9

— Belki dinmez. Ama dönüşür. Yoran bir gerilimden dirilten bir gerilime. Ve ikisi arasındaki fark, kabuldür. Bir yolda olduğunu kabul etmek, bir varış noktasında değil.
Yedi: Şafak
Şafak yaklaşırken — ışık, gündüzün gelirken taşıdığı o güzel çekingenlikle ufka dokunmaya başlarken — Tarık dedi:
— Sabah namazını kılacağım.
Ona baktılar.
Anlık değil, günlerce oluşmuş bir sadelikle konuştu:
— Annemle o geceden beri karar verdim. Cevabı bulduğum için değil. Soruda kalmak istediğim için. Ve soru, sadece düşünülmeyi değil, yaşanmayı gerektiriyor.
Sara kalktı. Sonra Cemal. Sonra — o gecenin en derin anından sonra — Nur.
Dördü de. Farklı yollarla ve yakîne farklı mesafelerde. Farklı yükler ve cevapsız sorularla. Ama ayakta durdular. Ve ayakta durmanın kendisi, bir tür cevaptı.
O Berlin şafağında — yağmur camlara damlamaya devam ederken, sokaklar boşken ve gün ışığı ufka yavaşça dokunurken — namaz kıldılar.
Her biri taşıdığıyla.
Tarık, aklından önce hatırlayan bedeniyle — çamura elini sokmuş ve kitapların bilemediğini çamurdan öğrenmiş o bedenle. Sara, her kelimenin ardını ve önünü bilen aklıyla — ve şimdi aklın da ardında bir şey olduğunu bilen aklıyla. Cemal, sahte yakînin döküldüğü ve gerçek yakîni tuğla tuğla inşa etmeye devam eden kalbiyle. Ve Nur, kendine özgü o karışımla — mirası sevme, ondan uzaklaşma ve ona dönme isteğinin karışımıyla, ve dönüşün teslimiyet olmadığını bilmenin karışımıyla.
Ve o anda — Berlin’de bir dairedeki o küçük namazda, farklı yerlerden gelip aynı yöne duran dördün arasında — bu romanda geçen herkes, görünmeden ve görünmeye ihtiyaç duymadan, gerçek olmak için hazır bulundu.
Soran ve sorusu hâlâ bir şeyi onaran Selma. İnşa eden ve inşa edilenin oturulup yeniden ele alınacağını bilen Ebû Hanîfe. Hesapsız, korkusuz, çıkarsız seven Rabia. Dilin ötesine geçeni söyleyen ve bedeliyle canını ödeyen, sözleri kalan Hallac. Kitapları yakılırken gören ve kâğıdın yandığını, ama onu üreten aklın yanmadığını bilen İbn Rüşd. En yüksek kürsüyü bırakıp daha içteni arayan Gazâlî. Kırbaçlanan ve geri adım atmayan, gördüğüne sadık kalan Ahmed. Tohumları gönderip Moğollar geldiğinde şehrinde kalan Necmeddin. İnsanların ekmeğe ihtiyacı olduğu için her zaman ekmek pişiren Emine. Ve her nesilde, büyüklerin sormaya cesaret edemediğini soran o çocuk.
Hepsi oradaydı.
Çünkü namaz — özünde — insanın bütün bu tartışmayı bırakıp tartışılamayanın önünde durduğu andır. Cevabı bulduğu için değil — soruyu duyan birinin var olduğunu keşfettiği için.
Ve çevrelerindeki şehirde Berlin uyanıyordu. Yağmur hâlâ sürüyordu. Sokaklar doluyordu.
Ve her yerde başka bir şehir uyanıyordu — Kahire uyanıyor, müezzin ezan okuyordu. İstanbul uyanıyor, liman hareketleniyordu. Delhi uyanıyor, dünya başlıyordu.
Ve insan — vahyin durduğu gün başlayan, ve o gün kendini yalnız sanan varlık, sonra yalnızlığın kendisinin de bir tür risalet olduğunu keşfeden varlık — hâlâ soruyordu. Hâlâ yanılıyordu. Hâlâ dönüyordu. Hâlâ inşa ediyordu. Hâlâ seviyordu.
Ve bu — bütün eksikliği ve güzelliğiyle, eksiklik ile güzellik arasındaki mesafenin kendisi olan hayatıyla — Allah’ın insan için istediği şeydi:
Özgür. Sorumlu. Arayan.
Bir çalışma yurdu olan dünyada. Bir buluşma yurdu olan ahirete doğru.
Ve hesap — Selma’nın en başta söylediği gibi, o uzak ama hiç uzaklaşmamış şafakta — burada değil.


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 13


Vahyin Durduğu, İnsanın Başladığı Gün 11

Leave a reply